YÜZ YIL SONRA YİNE GOBEN, YİNE BRESLAU MU?

Yazar Ali Tartanoğlu  

Ne demiş Rusya Genel Kurmay Başkanı: “Eğer Karadenize doluşan savaş gemileri 21 gün sonunda çekip gitmezse bunun baş sorumlusu Türkiye olacaktır.”

Ben de diyorum ki, necip Türk milletinin “içeride” bu AKAPE ile başa çıkması mümkün görünmüyor; AKAPE’nin hakkından herhalde dışarısı gelecek!..

Yani dış politikada yaptıkları densizlikler ve Amerika’ya, Batı’ya kölece biat!..
***
Goben ve Breslau adlarındaki iki Alman gemisi, 2 Ağustos 1914’te Osmanlı Devleti ile Almanya arasında yapılan ve Osmanlı Devleti’ni Mihver Devletleri (Merkezi Devletler) bloğuna sokan bir anlaşmaya dayanarak 10 Ağustos’ta Çanakkale önlerine gelerek Seddülbahr açıklarında demirledi. Aynı günün akşamına doğru gemilerin Çanakkale Boğazı’ndan geçişlerine izin verilmesi üzerine, İngiliz ve Fransız elçileri olayla ilgili olarak tepkilerini dile getirdiler. İngiliz ve Fransız elçilerine verilen cevapta, iki Alman gemisinin, İngilizlerin Türk gemilerine el koymasından dolayı satın alındığı bildirildi. Çünkü, Amerika Birleşik Devletleri’nin, verdiği iki savaş gemisi ile Yunan donanmasını Osmanlı aleyhine güçlendirmesi, Osmanlı’yı da iki yeni gemi yaptırmaya yöneltmiş; İngilizler ise bu gemilere el koymalarına neden olarak, Türklerin Almanya’nın yanında savaşa girmeleri durumunda Alman donanmasının İngiliz donanmasına oranla daha güçlü olacağını göstermişlerdi.
16 Ağustos’ta Goeben ve Breslau İstanbul’a gelerek Haliç’e demirledi. Gemilerin mürettebatına fes giydirilmiş, gemilere Türk bayrağı çekilmiş ve İngiliz ve Fransızlara da bu gemilerin artık Türk donanmasına ait olduğu söylenmişti. 27 Ekim 1914’te Amiral Souchon komutasındaki Türk donanması Karadeniz’e açılarak 29 Ekim’de Rus donanması ve sahillerini topa tuttu.
Hadiselere bir de kronolojik ve topluca bakalım
20 Eylül 1914 – Yavuz ve Midilli adı verilerek Türk bayrağı çekilen ve personeline fes giydirilen Goben ve Breslau’nun da katıldığı Osmanlı Deniz Filosu’nun Amiral Souchon komutasında Karadeniz’e çıkışı
26 Eylül 1914 – İngiltere’nin bir filo ile Çanakkale Boğazı’nı abluka altına alışı
27 Eylül 1914 – Çanakkale Boğazı Müstahkem Mevki Komutanı General Weber Paşa’nın, İngiliz Filosunca zorlanması tehlikesine karşı, boğaz girişinin torpille kapatışı, Çanakkale Boğazının abluka edilmesi ve tüm gemilere kapatılması
20 Ekim 1914 – Almanya’nın, Osmanlı Hükümeti’nin kesin olarak savaşa girmesini istemesi
28 Ekim 1914 – Amiral Souchon’un, Karadeniz’deki Osmanlı Filosuna, Odesa, Feodasia ve Sivastopol’a hareket ve bombalama emri
29 Ekim 1914 – Karadeniz’de Osmanlı donanması ile Rus donanmasının çatışması, Osmanlı donanmasının, Rus limanları Odessa ve Sivastopol’u; Midilli’nin Novorossik limanını topa tutuşu
30 Ekim 1914 – Sadrazam Sait Halim Paşa’nın Rus limanlarında gerçekleştirilen bu oldu-bittiye karşı tepki olarak istifa edişi, Rus Genelkurmayı’nın, Rus ordusuna, Osmanlı hududuna saldırı emri
2 Kasım 1914 – Rusya’nın, Osmanlı Devleti’ne resmen savaş ilan edişi!!!…
Ve bir anekdot…
Yeni isimleriyle Yavuz’lu, Midilli’li Osmanlı donanmasının Karadeniz’e açıldıktan sonra Donanma komutanı ALMAN Amiral Şoson’un emriyle Karadeniz’in kuzeyindeki Rus şehirlerini topa tutması, bir başka anlatımla Osmanlı Devleti’nin Birinci Dünya Savaşı’na böylece fiilen bulaşmış olması noktasına kadar Harbiye Nazırı Enver, Dahiliye Nazırı Talat Paşalar dışında koca Osmanlı hükümetinin bu gelişmelerden haberi yoktur. En azından Rus limanlarının bombalanacağından haberi yoktur. Bu, doğrudan ve sadece Alman Amiral Şoson’un hükümetinin gizli talimatıyla, sırf Osmanlıyı savaşın içine çekmek için gerçekleştirdiği bir hergeleliktir. Hatta bundan muhtemelen Enver Paşa’nın da bilgisi yoktur. Bu bir Alman emrivakisidir.
O sırada Kabine toplantısı devam etmektedir. İçeri giren bir memurun kulağına bir şeyler fısıldaması üzerine salondan ayrılan Enver Paşa, bir süre sonra geldiğinde yüzünde sıkıntılı, yarım bir gülümsemeyle,
“- Nur topu gibi bir oğlumuz oldu…” der.
Yukarıda da belirtildiği gibi bu oldu-bittiden haberi olmayan Sadrazam Sait Halim Paşa, tepkisini istifa ederek ortaya koyar.
Evet, İttihat ve Terakki küberası Osmanlı Devletini, iddia edildiği gibi Birinci Dünya Savaşına bilerek kasıtlı olarak sokmamıştır, ama bir başka çok büyük hata yapmıştır.
Asrileşme (modernleşme, bugünün pek moda deyimiyle çağdaşlaşma) adına Batı’yla olağanüstü ve akıldışı bir bağımlılık ilişkisi geliştirmiştir. Bu, temelde o dönemin genel Osmanlı yönetim anlayışıdır. Bugün de aynen devam eden ve Abdülaziz Abdülmecit dönemlerinin ünlü sadrazamları Keçecizade Fuat ve Ali Paşaların “biz kendi kendimize adam olamayız. Halk istemiyor, padişah vermiyor, bize dışarıdan bir Pabuççu Muştası gerek, o da sefaretlerdir… Batı’dır…” sözlerinde ifadesini bulan zavallılıktır.
Ama Osmanlı’yı düzeltmek üzere padişah devirerek iktidara gelen İttihat ve Terakki de ne yazık ki aynı zavallılığı benimsemiş, özel olarak Alman desteği üzerinde odaklanmış (bugünkü Amerikan desteği üzerinde odaklanma gibi) ve hem kendilerini hem de koskoca Osmanlı İmparatorluğunu, bağımsızlığa hiç yer vermeyen bu anlayışa kurban etmişlerdir.
Tıpkı bugünkü gibi…
Genel olarak Osmanlı (Padişah), özel olarak İttihat ve Terakki, Batı’nın istemedikleri konusunda bile bu kadar “verimker” olunca, onlar da ve nihayet Almanlar da tepemize çıkacaktır elbette.
Koca Osmanlı Ordusunun komutanları Alman olduktan başka, Padişah da (Vahdettin) İngilizlere “mülkümü (imparatorluk topraklarını) parçalayıp küçültmeyin de isterseniz her kaymakamlığa, her valiliğe, her bakanlığa birer müsteşar atayıp ülkeyi siz yönetin” diye gizli mektuplar gönderebilmişse, siz Alman, İngiliz, Fransız olsanız şımarıp, ukalalaşmaz mısınız?!.. Körün istediği bir göz, Allah verdi iki göz misali…
Bu temel ve adeta ihanet niteliğindeki yanlış bir kere yapıldıktan sonra, Goben ve Breslau, onların dahil olduğu Osmanlı Donanmasının Rus şehirlerini bombalaması gibi sürprizler artık doğal ve kaçınılmazdır.
***
Gelelim bu güne… Kör olmayalım da görelim bakalım.
Çok tartışmalı ve şaibe kokan bir şekilde Erkanıharp Umum Reisi’ne son model zırhlı limuzin armağan eden ampul başefendisi de, limuzini maalmemnuniye kabul eden Umumi Reis Paşa’sı da tıpkı her ikisinin başefendisi olan Müttehit Amerika Düveli gibi Montrö Mukavelenamesinin kılına dokunulmadığını iddia ediyor.
Bir kere, en başta bu tartışmalı.
Emin misiniz? Gerçekten öyle mi?
Montrö gerçekten delinmedi mi?
Bakalım!..
Her şeyden önce, nedir bu “insani yardım”?.. Bizim aklımız, yiyecektir, giysidir, çadırdır, battaniyedir, ilaçtır, tıbbi malzemedir diyor?
İkincisi gerçekten bu tür malzemeler gidiyorsa, niye ille de “savaş gemileri”yle gider? Ticari yük gemileriyle gönderilse olmuyor mu? Öyle olsaydı bütün bu tartışmalara, gerginliğe de hiç gerek kalmazdı. Çünkü Montrö, hele barış zamanında, hele ticari gemilere hiçbir sınır getirmiyor.
Üçüncüsü… Önce sadece insani yardım için üç gemi geçecek Karadeniz’e dendi. Sonra Karadeniz bir anda savaş gemileriyle doldu.
Nedir? Efendim NATO Karadeniz’de tatbikat yapıyormuş… Hatta bunların arasında Türk Deniz Kuvvetlerine ait savaş gemileri de varmış. (95 yıl önce Karadeniz’e açılıp Rus limanlarını bombalayan Osmanlı donanmasında Goben ve Breslau’nun da bulunmasını hatırlamamak mümkün mü!)
Allah Allah!!!… Karadeniz niye böyle birden bire, tam Gürcistan’ın Rusya’dan dayak yediği anda düşüverdi NATO’nun aklına?!!..
Devam edelim.
“MADDE 13.
Savaş gemilerinin Boğazlar’dan geçmesi için, Türk Hükümetine diplomasi yoluyla bir ön-bildirimde bulunulması gerekecektir. Bu ön-bildirimin olağan süresi sekiz gün olacaktır; ancak, Karadeniz kıyıdaşı olmayan Devletler için bu süre on beş güne çıkartılabilir. Bu ön-bildirimde gemilerin gidecekleri yer, adı, tipi, sayısı ile gidiş için ve gerekirse, dönüş için geçiş tarihleri belirtilecektir. Her tarih değişikliğinin üç günlük bir ön-bildirim konusu olmasi gerekecektir.
Gidiş için geçişte Boğazlar’a girişin, ilk ön-bildirimde belirtilen tarihten başlayarak beş günlük bir süre içinde yapılması gerekir. Bu sürenin bitiminden sonra, ilk ön bildirim için olan ayni koşullar içinde yeni bir ön-bildirimde bulunulması gerekecektir.
Geçiş sırasında, söz konusu deniz kuvvetinin komutanı, durmak zorunda olmaksızın, Çanakkale Boğazı’nın ve İstanbul Boğazı’nın girişindeki bir işaret istasyonuna, komutası altında bulunan kuvvetin tam kuruluşunu bildirecektir.”
Gürcistan’a sözde insani yardım götürmek için Boğazlar’ımızdan geçen ABD ve NATO gemilerinin bu gerekliliklerin hepsini eksiksiz yerine getirdiğinden emin miyiz?!..
Ben değilim. Ama “canım hadi siyasi iktidar neyse ama, hiç değilse TSK’yı, Deniz Kuvvetlerini, kısmen de Dışişlerini  bu kadar da harcamayalım” diyecekseniz, peki!
“MADDE 14.
İşbu Sözleşme’nin 11. maddesinde ve III sayılı Ek’inde öngörülen koşullar dışında,
Boğazlar’dan transit geçişte bulunabilecek bütün yabancı deniz kuvvetlerinin en yüksek (tavan) toplam tonajı 15.000 tonu aşmayacaktır.
Bunun yanı sıra, bir önceki fıkrada belirtilen kuvvetler dokuz gemiden çok gemi içermeyeceklerdir. (…)”
Ne 15 bin tonu, ne 9 gemisi??!!… Her şey bir yana, daha en başta kafadan bir “45 bin ton” lafı edildi.
11’inci maddedeki istisna ise, tek tek geçmeleri, en çok iki torpidonun eşlik etmesi koşulları dışında Karadeniz’e kıyıdaş olan devletlerin savaş gemilerinin bu tonaj sınırlamasına tabi olmayacaklarını öngörüyor. Yani bizim konumuzla ilgili değil. EK III ise tamamen Japon gemileriyle ilgili.
MADDE 18.
1. Karadeniz kıyıdaşı olmayan Devletlerin barış zamanında bu denizde bulundurabile­cek­leri toplam tonaj aşağıdaki gibi sınırlandırılmıştır.
a) Aşağıda (b) paragrafında öngörülen durum dışında, sözü geçen Devletlerin toplam tonajı 30.000 tonu aşmayacaktır;
b) Herhangi bir anda, Karadeniz’in en güçlü donanmasının (filosunun) tonajı işbu Sözleşmenin imzalanması tarihinde bu denizde en güçlü olan donanmanın (filonun) tonajını en az 10.000 ton aşarsa, a) paragrafında belirtilmiş olan 30.000 tonluk toplam tonaj ayni ölçüde ve en çok 45.000 tona varıncaya değin artırılacaktır. Bu amaçla, kıyıdaş her Devlet, işbu Sözleşmenin IV sayılı Ek’i uyarınca, Türk Hükümetine, her yılın 1 Ocak ve 1 Temmuz tarihlerinde, Karadeniz’deki donanmasının (filosunun) toplam tonajını bildirecek; Türk Hükümeti de, bu bilgiyi, öteki Bağıtlı Yüksek Taraflara ve Milletler Cemiyeti Genel Sekreterine ulaştıracaktır.
c) Karadeniz’e kıyıdaş olmayan Devletlerden herhangi birinin bu denizde bulundurabileceği tonaj, yukarıdaki (a) ve (b) paragraflarında öngörülen toplam tonajın üçte ikisiyle sınırlandırılmış olacaktır.
d) Bununla birlikte, Karadeniz kıyıdaşı olmayan bir ya da birkaç Devlet, bu denize, insancıl bir amaçla deniz kuvvetleri göndermek isterlerse, toplamı hiçbir halde 8.000 tonu aşmaması gerekecek olan bu kuvvetler, işbu Sözleşmenin 13. maddesinde öngörülen ön bildirime gerek duyulmaksızın, aşağıdaki koşullar içinde Türk Hükümetinden alacakları izin üzerine, Karadeniz’e girebileceklerdir: Yukarıdaki (a) ve (b) paragraflarında öngörülen toplam tonaj dolmamışsa ve gönderilmesi istenilen kuvvetlerle bu toplam tonaj aşılmayacaksa, Türk Hükümeti, kendisine yapılmış olan istemi aldıktan sonra en kısa süre içinde bu izni verecektir; sözü geçen toplam tonaj daha önce kullanılmış bulunuyorsa ya da gönderilmesi istenilen kuvvetlerle bu toplam tonaj aşılacaksa, Türk Hükümeti, bu izin isteminden, Karadeniz kıyıdaşı Devletleri hemen haberdar edecek ve bu Devletler, haberli kılındıklarından yirmi-dört saat sonra bir karşı görüş öne sürmezlerse, ilgili Devletlere istemlerine ilişkin olarak verdiği kararı en geç kırk-sekiz saat içinde bildirecektir. (…)
2. Karadeniz’de bulunmalarının amacı ne olursa olsun, kıyıdaş olmayan Devletlerin savaş gemileri bu denizde yirmi-bir günden çok kalamayacaklardır.
14’üncü madde Boğazlar’dan geçişle ilgiliydi. 18’inci madde ise doğrudan Karadeniz’de bulunacak savaş gemileri hakkında. Yani bam telimiz.
Ne diyor 1’inci fıkranın (a) bendi: Karadeniz’de kıyısı olmayan devletlerin barış zamanında Karadeniz’de bulundurabilecekleri savaş gemilerinin toplam tonajı 30 bin tonu aşamaz!!!…
O kadar!!!… (Tekaüde ayrılan Birinci Reis’in kulakları çınlasın!..)
Ha peki… Bir öngörü var (b) bendinde. En güçlü Karadeniz filosuna sahip sahildar devletin filo toplam tonajının artışını, artabileceğini öngörüyor. Ama 1’inci fıkranın bütün bentlerini birlikte yorumlayarak şöyle bir özet yapmak mümkün:
Karadeniz’de kıyısı olmayan devletlerin bu denizde bulundurabileceği toplam tonaj 30 bin tonu aşamaz. En güçlü Karadeniz Filosuna sahip sahildar devletin filosundaki tonaj artışı paralelinde bu tonaj, yani sahildar olmayan devletlerin Karadeniz’de bulundurabilecekleri savaş gemilerinin toplam tonajı 45 bin tona çıkabilir. Tek bir ülkenin tonajı ise, bu sınırlamanın 2/3’ünü aşamaz. Yani 30 bin ton için 20 bin tonu, 45 bin ton için 30 bin tonu…
Peki Karadeniz’e sadece Amerikan savaş gemileri mi geçti? Eğer öyleyse 30 bin tonu dahi aşmaması gerekiyor. 45 bin ton nereden çıktı?!!!..
Yok eğer birden çok ülkenin gemisi Karadeniz’e girdiyse ancak o zaman 45 bin ton söz konusu. Ama bugün Karadeniz’de “tatbikat” yapacak kadar gemi olduğu söyleniyor. Bu da herhalde en az on gemi demektir. Yani bunların her biri ortalama 4.500 tonluk gemi mi? 4.500 tonluk savaş gemisi mi olur?
Nitekim Montrö’nün eklerinde, barış Karadeniz’de bulunabilecek, sahildar olmayan devletlere ait savaş gemilerinin taşıyabileceği ateşli silahların, topun tüfeğin sayısı, çapı, kapasitesi de belirlenmiş.
Karadeniz’e bir anda doluşuveren onca gemi bu sınırlamalara uygun nitelikte mi?..
Öte yandan anlaşmanın tümünü okuduğunuz zaman çok önemli bir durumla karşılaşıyorsunuz. Boğazlar hakkında Türkiye hemen hemen tek yetkili. Ama Karadeniz öyle değil. Tam bir kolektivizm söz konusu adeta. Hemen her durumda Türkiye’nin en azından Karadeniz’e kıyıdaş devletlere, hatta icabında bütün imzacı devletlere görüş sorması gerekiyor.
Yukarıda, 18’inci maddenin 1’inci fıkrasının (b) bendinde bunun çok somut bir örneği var gerçi. Ama 24’üncü maddenin de bundan kalır yeri yok:
“Türk Hükümeti, yabancı bir deniz kuvvetinin yakında Boğazlar’dan geçeceği kendisine bildirilir bildirilmez, bu kuvvetin kuruluşunu, tonajını, Boğazlar’a giriş için öngörülen tarihi ve gerekirse, olası dönüş tarihini, Bağıtlı Yüksek Tarafların Ankara’daki temsilcilerine bildirecektir. (…)”
Türkiye Amerikan gemilerinin geçişini bütün “Bağıtlı Yüksek Taraflara” bildirmiş midir?
Hadi bildirdi. Hiçbiri itiraz etmedi mi? Ederse ne olur?
Montrö’nün 9 imzacısı var. Bunlardan sadece 4’ü Karadeniz’e kıyıdaş. Çünkü Ukrayna ve Gürcistan o zaman (1936) yok. Dolayısıyla bu iki devlet zaten imzacı değil. Diğerleri Fransa, İngiltere, Japonya, Yugoslavya, Yunanistan.
Örneğin, Rusya’yla çokça sorunu olmayan Yunanistan, başka hiçbir  nedenle olmasa bile, sırf Türkiye’yi zor durumda bırakmak için itiraz edemez mi?
Şimdi bakalım en azından Karadeniz’e bugün sahildar olan devletlere: Türkiye, Rusya, Ukrayna, Romanya, Bulgaristan, Gürcistan…
Yine hadi diyelim ki, Rusya hariç tamamı ABD’nin oyuncağı…
Ama… Gürcistan’ı ezip ben ölmedim dediği bir anda Karadeniz’in aniden hem de çaktırmadan toplarını kendisine çevirmiş, tomahavk füzeleriyle dolu düşman bakışlı savaş gemileriyle doluvermesine hiç sesini çıkarmaması mümkün mü?
Belki Türkiye vaziyeti bildirdi, belki Rusya başlangıçta sesini çıkarmadı. Sonuna kadar böyle gider mi?
Ya o toplardan, füzelerden biri yüz yıl önce olduğu gibi Sivastopol’un tepesinde patlayıverirse?!..
Ya Rusya da, bunun üzerine veya 21 gün sonunda Karadeniz’in boşalmaması halinde, örneğin Kars’a iki top mermisi sallayıverirse?!..
Yine yüz yıl önceki türünden nur topu gibi bir çocuğumuz mu olacak?
Ayrıca iktidar yanaşması matbuat, nereden bulmuş, bilmişse söz konusu 21 günlük sürenin uzatılabileceğini yumurtlamış.
Amaç insani yardımsa süre niye uzatılacak?
Bu bir yana, Montrö’de, 18’inci maddeni ikinci ve son fıkrası dışında süreyle ilgili bir hüküm yok. O da “Karadeniz’de bulunmalarının amacı ne olursa olsun, kıyıdaş olmayan Devletlerin savaş gemileri bu denizde yirmi-bir günden çok kalamazlar” diyor çok net olarak.
Evet, bu kurala uymamanın fiili bir yaptırımı yok Anlaşmada. Ama Karadeniz’le ilgili hükümlerin hemen hiç birisi için yok. Yani hukuk içinde yok. Para cezası kesemezsiniz, hapsedemezsiniz, idam edemezsiniz… 
Haa siz de çıkarırsınız gemileriniz basarsınız bombayı, füzeyi, kovalarsınız İstanbul boğazına kadar. Ama artık bu hukuk değildir. Veya başka bir hukuktur.
***
Sonra…
Velev ki her şey kitabına uygun; Montrö hâlâ kız gibi duruyor yerinde.
Yüz yıl önce de görünürde her şey kitabına uydurulmuşmuş. Siz benim size sipariş ettiğim gemileri bana vermiyorsunuz, eşkıyalık yapıyorsunuz; ben de onların yerine bu gemileri satın aldım, demiş Osmanlı. Türk bayrağını çekmiş, Alman askerlerine fes giydirmiş.
Sonra???…
Sonra Osmanlı sizlere ömür!..
***
Yüz yıl öncesi, bir korku filmi gibi tekrar ediyor. Sözüm ona Avrupa’lı olacakmışız diye yine yatmışız Avrupa’nın, Amerika’nın önüne kırmızı halı gibi. Ve yine karşımızda Rusya!!!…
Fiştekleyicimiz, o günkü Almanya yerine bu defa Amerika.
Amerika bir yandan İran’ı fitilliyor, öte yandan Rusya’yı. Bize de habire “aferin” çekiyor.
Hem de bir yandan aman Gürcistan’ın toprak bütünlüğü egemenliği diyor, öte yandan bizim toprak bütünlüğümüzü, egemenliğimizi paspas yapıyor. Irak zaten kevgir…
Bir yandan Avrupalı kardeşleri, kuzenleriyle birlikte habire AKAPE’yi okkalıyor. Kapanmasın diye yapmadığı, demediği bırakmıyor. Kapanmadı diye zil takıp oynuyorlar adeta. AKAPE de buna bakıp iyice kostaklaşıyor. Batılı efendilerinin kendisini sonuna kadar desteklediğinden emin olarak…
Ama öte yandan da PKK terörü gittikçe azıyor. Ve aynı Batılı efendiler, nedense “bizim sevgili AKAPE’mizi zor durumda bırakıyorsun. Ona zarar veriyorsun. Kes artık sesini” diyip PKK’larını dizginlemiyor.
AKAPE üzerinden Türkiye’yi, Türkiye üzerinden AKAPE’yi İran’ın, Rusya’nın üzerine üzerine itiyor.
Ne ki, AKAPE ve onun yapay başefendisi de dönüp efendilerine “Yav ben sizin için bu kadar sevgili isem neden beni İran’ın, Rusya’nın üzerine itip duruyorsunuz, neden beni cenderelere sokuyorsunuz, neden PKK’nın ipini toplamıyorsunuz” demiyor.
İran zorlaması, Rusya zorlaması, PKK terörü AKAPE’ye zarar mı vermiyor? Veriyor da o mu farkında değil? Ya da hem AKAPE hem efendileri, zararın asıl ve sadece Türkiye’ye verildiğini düşünüp ıslık mı çalıyor?
Hiç sanmıyoruz.
Evet, Türkiye çok zarar gördü, görüyor, hatta daha da görecek.
Ama AKAPE de görecek.
Ama bu “gösterme”yi necip Türk milletinin yapması hayli uzak bir olasılık olarak görünüyor. O, uyuşturulmuş vaziyette…
Tıpkı yüz yıl önceki gibi… Padişahı efendisinin kömürüyle yatıyor, bulguruyla kalkıyor.
Biz de on yıldır diyoruz ki.
Türkiye’nin sorunu AKAPE’nin gidip başkasının gelmesiyle çözülecek sorun değildir.
Türkiye’nin sorunu öyle askerle maskerle çözülecek sorun değildir. Asker Amerika isterse kımıldar, solcu döver, asar keser; Amerika istemezse kımıldamaz, AKAPE-sever. Şimdi Amerika istemiyor. Çünkü ortada kesilecek solcu kalmadı; dolayısıyla solcuların üzerine salınacak milliyetçilere de gerek kalmadı. Zamane milliyetçileri de Türkiye-sever değil, AKAPE-sever. Dolayısıyla ABD-sever.
Türkiye’nin sorunu bir iç sorun da değil, bir dış sorundur. Dışarısı içeriyi belirlemiştir, belirlemektedir, belirleyecektir. Çünkü tıpkı yüz yıl önceki gibi dışarısı hapşırsa zatürreden komaya girecek kadar sömürgeleşmiştir.
Dışarısı ise gerek iktisadi açıdan, gerek sosyal açıdan, gerek siyasi ve hatta askeri açıdan değil hapşırmak, bizatihi koma vaziyetindedir. İktisadi açıdan paniğe kapıldıkça, rasyonalitesini yitirip saldırganlaşarak askeri harcamalarını artırmakta, askeri harcamaları artırdıkça iktisadi ve sosyal yapısı bozulmaktadır. Paylaşmaktan o kadar uzaklaşmış, o kadar çok “çoğu benim, daha çoğu benim, hepsi benim” demiştir ki, sömürecek yer bırakmamış, sömürü kapasitesini kendi eliyle yok etmiştir. Kendi insanları yoksulluğun eşiğindedir. Muazzam üretim kapasitesini kendi insanlarıyla eritme imkanı hızla ortadan kalkmaktadır.
Dışarının bu kısır döngüsünün, dünyayı bir savaşa götürmesi doğal ve kaçınılmazdır. Gürcistan-Rusya hadisesine kadar bunun bir bölgesel savaşın ötesine geçmeyeceği düşünülebilirdi. Ama Karadeniz krizi, yahut Kafkasya krizi bir dünya kapışmasının hiç de öyle çok uzak bir ihtimal olmadığını bütün insanlığa göstermiş, hele bizim gözümüze gözümüze sokmuştur. Demokles’in kılıcı tepemizdedir.
Öyle, içeride yargıca, savcıya, çevreciye, vatandaşa, muhalefete kükreyip durmaya, dışarının yardımıyla içeriyi tehdit etmeye, dışarının sponsorluğunda içeride ayak oyunları çevirmeye benzemez dışarıyla başa çıkmak.
O efendilerin pek sevdiği Damat Ferit’e ne olduğunu bilen yok.
O efendilerin büyütüp beslediği Saddam’a, Müşerref’e ne olduğunu bilense çok.
AKAPE’nin başçavuşu çok büyük yanlışlar yapıyor. Önce ABD ile birlikte onun hınk deyicisi olarak Gürcistan’a her türlü yardımı yapıyor. Askerini eğitip, ordusunu kuruveriyor. Top tüfek veriyor. Rusya kükreyince bu kez ona şirin görünmeye kalkıp, Kafkas Paktı neyim yumurtluyor. Bu kez Amerika’yı kızdırınca, gemilerine Karadeniz’in kapılarını açıveriyor.
İran’a karşı Amerika’nın yanında yer alacak ama, tabanından korkuyor. Tabanını dikkate alsa Amerika’dan, onun desteğini yitirmekten korkuyor.
Şimdi bir de tepesine Rus top gülleleri yağmaya başlarsa…
Çok sevgili Avrupa’sının zaten ordusu mordusu yok da; Amerikası’nın bile kendisine Şahakasvili’den daha fazla destek sağlayacağını sanıyorsa gülmek mi lazım, ağlamak mı lazım bilinmez.
Ama eğer Amerika Rusya ile kapışır ve bir Birinci Dünya Savaşı tablosu daha oluşursa, AKAPE’den kurtulmanın çok ötesinde yeniden bir silkiniş ve ayağa kalkma ihtimalimizin hiç de az olmadığından emin olabilirsiniz. Birinci Dünya Savaşı Osmanlı’yı yıkmıştı ama Türkiye Cumhuriyeti de kurulmuştu.
Efendim bir Mustafa Kemal’imiz yok artık!..
Ne malum?!..  
1913’te var mıydı? Mustafa Kemal’i de, Atatürk’ü de “savaş” doğurmadı mı?..
Bunun tersi olan ihtimal az mı?
Hayır. Değil elbette.
Ama hiç değilse murdar gitmeyiz.

Mustafa Kemal Atatürk’ü Mustafa Kemal Atatürk yapan en önemli husus “Ya istiklal ya ölüm!!!..” diyebilmesi değil midir!?!..