YÜKSEL AKKAYA: "İTİRAF EDİYORUM: BEN BİR ERGENEKONCUYUM VE DE ALTANGİLLER …"

Yazar Yüksel Akkaya   

“Okunmayacak yazılar” için bir zorlama başlık atmak iyi olur gibi geldi bana…
Ol sebeple bu başlığı attım. Yazıyı okuyanlar başlığın karşılığını bulamazlarsa, onlara özür borcum var; özür dilerim…
Zor bir yazı… Nereden başlayacağımı da bilemiyorum!..

Ancak, at izinin it izine, it izinin at izine karıştığı bir dönemde, tarihsel sorumluluk çerçevesinde, “hatıralarımın” bir kısmı üzerinden düşünmeğe başladığımda, kendimi ihbar etmeğe karar verdim. Bunun için de temsili bir kişilik olarak Altangillerin muhtasar hayatlarına bakmaya karar verdim. Zira onlar en hızlı sosyalist iken en hızlı Özalist olmayı becermiş bir aile, zira onlarda edebiyatçı diye ortaya çıkan biri 12 Eylülden önce hiçbir şey olamayacakken, Metris, Mamak, Diyarbakır zulmünün tek bir zerresini ruhunda bile duymadan orada yatanlara, dağlarda, ovalarda, kentlerde, kasabalarda, köylerde öldürülenlere, tutuklanıp işkence görenler küfür romanları yazdı. Küfrettikçe popüler kılındı… Geldiği yer bugün zirve ve dip oldu.
Bir başka Altan, tüm çapsız ve yeteneksizliğini, solcularca Marksizme küfretmenin makbul kabul edildiği günlerde tezahür etti. İlkin işe “Kemalizmle hesaplaşma” ile başlar gibi yaptı, ardından Marksizme ve Marksizme inananlara öfke kusarak zirve yaptı. Bugün, Fetullah efendi cemaatinin “saygın” bir gazetesinde yazıyor, tıpkı bir meslektaşı Toktamış Ateş gibi…
Altangillerden Baba Çetin’e geçmişi nedeni ile tarihsel bir sevgi, saygı duyulabilir. Ancak, bunu Baba Altan’ın yavru Altanlara da anlatması gerekir!


Yavru Altanlardan Mehmet olanı her alanda bir cahildir, Fetullah Efendi cemaatinin takdirlerine mazhar olduğu için “menşur” olmuştur… Sanırım güççük kardeş Ahmet’in 12 Eylül’de solculara söven romanları ile meşhur oluşundan dersler çıkarmıştır. Bir yere sövmek gerek, nereye olsa fark etmez dememiş, solculuğa, ilericiliğe sövmeyi şiar edinmiş. O da akıllı çocuk, ne de olsa babasının çocuğu!… Evet evet, öyle anlaşılıyor ki, iki kardeş, en önce babalarına bakmışlar. Ve, soldan ne kadar hızlı kaçarsan ve bir o kadar küfredersen o kadar hızlı yükselirsini bir ilke edinmişler. İki kardeş baba nasihatine o kadar uygun davrandılar ki, bugün onları tutana aşk olsun. Hatta, baba Altan bile kıskanır oldu!… Eee boynuz kulağı geçecek tabii.


Taraf’ın taraf çocuğu yavru Ahmet bugün diktatörlüğe, darbeye karşı cevval bir yerde duruyor. Ne diyebiliriz ki; “helal sana” demekten başka. Peki bu yavru Ahmet, 12 Eylül zindanlarında direnen, diktatörlüğe karşı çıkan bu ülkenin yiğit devrimcilerine hangi gazetede, hangi yürekli tek yazı yazdı? Hatırlayanınız var mı? Yok… Peki bu yavru Ahmet, Tuzla tersanelerini, her biri mahpushane olan fabrikaları neyim de çok bir edebiyatçı duyarlığı ile yazar çizer mi? Misal bir “Gazap Üzümleri”, misal bir “Germinal” filan… Nerde… Gariban… Uzmanlık alanı M. Kunderavari olan romanlar yazar: Aldatma, ihanet… Altangillerle de çok uyumlu bir durum. Hayatları bu! Sınır ne peki?


Sınır belli değil! Zira, dün bu yavru Altan küfür romanları yazıp 12 Eylülcülerin has adamı iken darbecilerle kol kola oldu, devrimcileri aşağılayarak. Bugün nerde? Bugün yine “Taraf”! Muhalefetin canlı rengi kırmızı yerine İslam’ın rengi yeşili tercih eden ancak bunca zarar ziyana rağmen nasıl finanse edildiğini açıklayamayan bir gazete ile Taraf! Baba bir yerden, iki oğul başka yerden nimetlenirken, diyeceğimiz tek şey bu “özgürlük”, “demokrasi” tutkunu “aferist” aileye ve temsil ettikleri kesime: “Allah rızası için de bir sınıf eksenli bakıp, bişi diyin be babalar, kardeşler! Arpanız mı kesilir? Elif Şafak’dan mı öğrendiniz bu çok satma ayaklarını, yoksa siz misiniz onu da bozan, bozup Fetullah efendi cemaati ile dirsek, kol, kafa birliği içinde en çok okunan değil de satan yazar olmayı öğreten?“


Fetullah efendi hazretlerinizin kutlu doğum günlerinin güzel ilanlarını almanın yolu buysa size ne demeli, nasıl inanmalı? Ben basit bir soruyu bir kez daha anımsamak babından sorayım: Altan ailesi güvenilir bir “cemaat” midir?


Çetin Altan dün nerdeydi bugün nerde? 


Ahmet Altan nam yazar, namını solculara küfrettiği Sudaki İz’e borçlu ise, bu borcu ödeyecek birşey yaptı mı? Misal, tersanelerde ölüm varken genel yayın yönetmeni olarak nerde durdu? Derviş kılığına bürünürken akil sakil görünen Mehmet Altan yavrusu bu ülkede sömürü oranının ne düzeyde olduğunu bilir mi?


Bu salaklar, bu devlet yalakaları, bu iktidar sarhoşları evet sınıf nerdeyse biz de ordayız diyorsa ben elbette ki Ergenokon gibi darbeci bir çeteye karşıyım. Ancak, bu salaklar beni, bizi liberallik, demokratlık adına kandırıp, sınıfsal sömürüyü gizleyip, bir kapitalistin, bir İslami faşist kapitalizmin daha ağır tahakkümünü bana demokrasi adına dikte ediyorsa; ben “yerim” onların demokrasisini, liberalliğini…


Soyunda gel yavrum derim, çırılçıplak, düzgün ahlaklı… Ahmetgiller, Mehmetgiller, Çetingiller, Ergenokan’a karşı ise, ben Ergenekoncuyum! 
Sadece Altangiller üzerinden bakış bile ne kadar karmaşık, ne kadar bulanık yerde durduğumuzu gösterir. Ancak, sınıf eksenli bakanlar, at izini de it izini de ayırt eder. Şimdi, kapitalist düzenin çürümüşlüğünü Altangiller üzerinden okuyarak, daha serin kanlı düşünmek gerek. Şimdi, sınıfsal bakışın ne kadar gerekli ve zorunlu olduğunu bu kokuşmuş, çürümüş ilişkiler üzerinden daha anlamlı ve keskin açıklamak gerekiyor. Şimdi, iki arada bir derede kalmışlık yerine, devrimci, sosyalist bir hat örmek için çok, ama çok malzememiz olduğu bilinci ile bu tarihi fırsatı değerlendirmek gerekiyor.


Bugün, tarihsel açıdan, devrimciler, sosyalistler açısından en önemli dönüşüm ve kırılma anlarından biridir. Bu kadar kokuşmuş, çürümüş bir anda bile bir alternatif olarak ortaya çıkıp, eylem ve muhalif programı ile yeni ve farklı bir yolu işaret edemiyorsak, tribündeki “fitbolsevere” diyecek hiçbir şeyimiz olmamalı. Zira, kabahat ne Altangillerin, ne de Ergenekoncuların! Kabahat bizim: Bir güçlü alternatif ve örgütlenme ile çıkamadığımız için; en önemli mücadele örgütleri olan sendikaları bir “arpalığa”, bir kendimizi ifade edecek “siyasal ağın bir parçasına” dönüştürdüğümüz için.
Şimdi, tüm sol muhalif kesimler birşey, bir ad altında “platform vs.” toplanmalı. Şimdi, tüm sol muhalif kesim bir ortak program ve eylem programı oluşturmalı… Ve, tribündeki izleyicilikten inip, güçlü bir iktidar mücadelesine girmeğe cüret etmelidir. Ancak, sendikalar, odalar arkasına gizlenmiş olarak değil! Sendikaları, odaları, birlikleri, cemiyetleri, kooperatifleri vs. vs birleştirip, güçlü bir muhalefet oluşturarak. Zira kaybedecek hiçbir şeyimiz yoktur; kazanacak çok şeyimiz vardır.


Daha fazla cesaret, daha fazla güven, daha fazla birlikte, yapıcı zenginleştirici eylemler… Var ya da yok olmak için…
İtiraf ediyorum bunları yapamayacaksak ve de Eylülist rejimin devrimcilere küfreden roman yazarlarından, ilmi düşünürlerinden Altangillere bir şey diyemeyeceksek ben Ergenekoncuyum; Ergenekon operasyonu yapanlarca da “ödüllendirilmeği” bekliyorum!


Ne yazık ki ve de ne mutlu ki bu “satırların” yazarı “Ergenekoncular” olarak sıfatlandırılan, böyle olduğu iddia edilen kesimlerce, başvurduğu birçok üniversitenin kapısından geri çevrilmiştir. En namlısından, en itibarsızına olan pek çok yönetici tarafından üstelik… Ancak, bu “gariban”ı kapıdan çeviren hiç bir bölüm başkanı, hiç bir dekan, hiç bir rektör, bugün “ben de Ergenekoncuyum” diye o eski sürece sahip çıkacak yürek gösterememiştir. Bu gariban, dünün en iktidar sahibi ve de en namlı olanlara bir çağrıda bulunuyor: Buyurun hep beraber, özgürlük, demokrasi vs vs diyelim…. Tamam, ancak bir de ben dahil hepimiz “evet, Ergenekon üyesiyiz, bizi yargılayın diyelim!”. İşe nerden başlayacağız diyenler varsa… önce sendikal alan, sonra TODAİE, sonra falan filan da diyebiliriz…


Ahhh anlı şanlı anıllar, anılsızlar, arslan yürekli rişatlar, yiğitlerin en yiğitleri falan da filanlar… Nadir Nadi kadar yürekli olun ve çıkın diyin ki: ben de Ergenekoncuyum…. Korkmayın, yıllarca koktuğunuz “adam” olarak ben dedim… Buyrun siz de deyin.. Zor bir şey değil…