“YAZMAK, DÜŞ GÜCÜNÜN NESNELEŞMESİDİR”

Yazar Tülay Güzeler ile söyleşi: E. Bülent Yardımcı

  

tulaybulenttulayTülay Güzeler 1961 doğumlu. İskenderunlu. Tıp mezunu. Radyoloji hekimi. On yılı aşkın bir süredir emek veriyor edebiyata. Düzyazıcı. Anlatıcı-nakledici olmaktan çok gözlemleyici-sorgulayıcı. Gerçek’in var haliyle

sorunu var, gerçeküstücü bir anlayışa sahip. Fantastik öğeler hep kaleminin ucunda. Zorluğu seçmiş bir yazar, edebiyatın dağ yolunda yürüyor. Onu farklı ve özgün kılan da bu.

E. BÜLENT YARDIMCI: 2012 kitap yılın oldu Tülay. Önce “Dar Koridor” adlı öykü kitabın, ardından “AyŞehri” adlı romanın yayımlandı. Aynı yıl içinde iki kitapla birden çıktın okurun karşısına. Senin açından verimli bir yıl oldu diyebiliriz. Öykü kitabın edebiyat çevrelerinde olumlu karşılandı. Görmezliğin iyice pekiştiği bir edebiyat ortamında kitaba ilişkin olumlayıcı yazıların önemli kalemlerin elinden yayımlanmış olması sevindirici bir durum olsa gerek. Genellikle ilk kitaplar bizim edebiyatımızda görmezlikten gelinir. Bu anlamda “Dar Koridor” şanslı sayılmalı. Ardından bir romanla çıkageldin. Bence kankardeşliklerine karşın öykü ve roman ayrı disiplinler olarak düşünülebilir. Öncelikle bunun üzerinde duralım istersen. Neden öykü? Neden roman? Ya da şöyle sorayım. Neden hem öykü hem roman?
TÜLAY GÜZELER: Roman ya da öykü yazmanın, yazma sürecinde şekillendiğini düşünüyorum, daha doğrusu benim pratiğim içinde böyle. Tamamladığım dosyaların -yayımlanmamış olanları da var- hiçbirinde öykü veya roman yazma dürtüsüyle başlamadım. Düş gücünü harekete geçiren bir düşüncenin, bir olayın, bir sezginin, kavrayışın nesneleşmesidir yazmak. Bu anlamda yazdığınızın roman veya öyküye dönüşmesini, o şeyin genişleyebilme veya yazan tarafından genişletilebilme, yayabilme becerisi belirliyor. Ben bu açıdan roman veya öykü yazma konusundaki gerilimi veya roman’ın öykü’den daha yukarıda konumlanışını yazma sürecimin şu anki evresinde hiç anlayamıyorum.
E.B.Y: Bazı öykülerinde var olan fantastik kurgu anlayışın “AyŞehri” adlı romanında yoğunluk kazanmış. Romanından bakıldığında gerçeküstücü bir yazar olarak duruyorsun. Türk edebiyatında, özellikle düzyazıda bir azınlık oluşturuyor bu kavrayışa sahip olan yazarlar. Bu alanda okur alışkanlığının da yeterince gelişkin olmadığından söz edilebilir. Buradan bakıldığında “AyŞehri” sence bir yazarın ilk romanı için bir risk değil mi?
T.G: Öyle düşünmüyorum. “Risk değil” demiyorum, başka şey söylemek istiyorum. Borges’in dediği gibi “…sonuçta herkes elinden geldiğince yazıyor” Herkesin yazma gücü aldığı, anlatma hevesiyle dolu özel bir alanı var. Bu, yazarların çoğunda çarçabuk anlaşılır.  Döner dolaşır çocukluğunu anlatır, uzun zamandır şehirde yaşamaktadır; ama köy öyküleri yazar, örneğin. Her insan, nasıl, kendi bacaklarıyla koşacaksa, yazan kişinin de kendi etkilenim alanları içinde kalarak, düşünme ve yazma becerisi kadar yazacağı açıktır. Soruna döneyim: Risk mi değil mi, değerlendirme şansım yok. Şöyle düşünüyorum: Kendimden, gereksinim duyarak  hayata çıkardığım bir şey -kitap- birilerine de iyi gelecektir, bana iyi geldiği gibi. Kendimi takip ede ede, yolumu aça aça yürümeliyim. Ben de nereye kadar gidebileceğimi merakla bekliyorum, umarım yazdıklarım “kitap kirliliği” yaratmaz, en büyük korkum bu. 
tulaybulenttE.B.Y: “AyŞehri”nde okurların düş gücünü hayli zorluyorsun. Düşünme’yi bile ağır bir yük olarak görmeye başlamış bir toplumda; insanı, düşlemeye ve o yolla sorgulamaya çağırmanın sessiz bir çığlık olarak kalma olasılığı bir yazar olarak sana biraz ürkütücü gelmiyor mu?
T.G: Hayır, bu bana ürkütücü gelmiyor, çok sıradan şeyler yazmak ürkütücü geliyor. Üstelik kitap okuma alışkanlığını koruyan kişilerin, düşünmeyi ve düşlemeyi sevdiğini düşünüyorum, en azından bir kısmının böyle olduğunu…
Bir de şu var: Bir kitap yazdığınızda bunun nasıl okunacağını öngörme şansınız yok. Ayşehri gelecek kurgusu olsa da aslında bugünü anlatıyor. Kitapta insan ilişkileri (iş ilişkileri, aile içi ilişkiler, aşk), gerçek olmak/robot olmak/robot gibi olmak ve sistem tartışılıyor. Ama ben nasıl elimden geldiğince yazdımsa, okuyucu da kendi kavrayışıyla kitabı değerlendirecek.  Biri, iki zor karakter arasındaki itişmeli bir  aşk romanı olarak görecek romanı; diğeri bilim kurgudan ziyade masalımsı havayla ve simgesel bir dille tamamen günceli anlatan bir roman olarak…  bir diğeri erkek/kadın ilişkilerinin veya işine odaklanmış bir kadının çıkmazlarının  gelecek kurgusu içinde tartışılması gibi veya yalnızlık üstüne bir roman sayacak;  bazıları olayların hızlı akması nedeniyle macera tadında bir roman veya  günümüze ironik göndermeleri olan politik bir roman olarak… okuyacak.
E.B.Y: Ben, “AyŞehri”ni edebiyatımızdaki egemen anlayışa karşı dik bir duruş olarak karşıladım. Çağımızda, özellikle ‘roman’ın bir anlatı olmanın çok ötesinde bir anlam taşıması gerektiğine inananlardanım. Çağımız romanının var olana bir reddiye olması gerektiğini düşünenlerdenim. İlgi anlayışa ilişkin Octavio Paz’ın da önemsenmesi gereken bir savı var. Şöyle diyor Paz: “Modern edebiyat, modern çağın tutkulu bir reddidir.” Paz’ın modern çağ dediği şey, kapitalist üretin biçiminin ve onun güdülediği insanın oluşturduğu toplumdur. O, modern edebiyata bu yapının reddini bir görev olarak yüklüyor. Bu konuda neler düşünüyorsun; “AyŞehri” böylesi bir anlayışın sonucu mu?
T.G: Mario Vargas Llosa, “Genç Bir Romancıya Mektuplar” kitabında, kurmaca’dan, “yaşamın gerçekliğine samimi bir memnuniyetsizlikle karşı koymanın ürünü…”, yaşamın yetersizliğine bir başkaldırı olarak söz eder. Yani, çağların ötesinde, yazma’nın doğasındaki bir şeyden söz etmektedir.
Yazmanın, sınıfta parmak kaldırmakla temelde aynı şey olduğunu düşünürüm. Bu konuda bir şey söylemek isteyen var mı, sorusu olan var mı, bu konuda farklı düşünen, itirazı olan var mı…ya kaldırılan bir parmak. “Ben söz almak istiyorum”un kusursuz sembolüdür. Bazen titreyerek, bazen dimdik öğretmenin gözüne sokmak istercesine, kişinin kendi sınırını delip geçerek gökyüzüne doğru yükselen bir parmak… Kuşkusuz, yazar, izin almadan konuşur ama bir öğretmen yine de hayalet gibi ortalıkta gezinir: insanlığın ortak vicdanıdır bu. Kaldırdığımız parmağa değmeli söyleyeceklerimiz, yazacaklarımız… Bunun için uğraşmak gerek, yoksa neden yazmalı ki?
E.B.Y: İstersen biraz da kitabın içinden alıntılarla sürdürelim bu söyleyişi. Romanın baş karakteri Nergis’i şöyle konuşturuyorsun: “Bizim devlet dediğimiz, şirket dediğimiz, kurum dediğimiz şey, hiyerarşik insan ilişkilerinden ibarettir.” Bu hiyerarşinin içinde insanların “korkutulabilir”, “sindirilebilir” olması; “güce tapması”, “açgözlülüğü” gibi “çok sayıda zaafları” ve “eksik yanları”nın bulunması nedeniyle; Nergis, robotların çare olacağını düşünüyor. Tabi bu robotlar, insanda var olan olumsuzluklardan arınmış bir şekilde programlanacak. Nergis’e göre çok güçlü olan bu hiyerarşik yapıyı insan eli değiştirmeye yetmiyor gibi. Ona göre, ancak  güzel insan olarak programlanacak robotlar düzeltebilir dünyayı? Sence Nergis doğru mu düşünüyor? Kapitalizme karşı robotların gücüyle mi direnilecek?
tulaybulentT.G: Aynı ironiyle cevaplayayım sorunu. Eksiksiz ve tüm olasılıkları içeren bir mücadele programının, bir insan tarafından yapılması gerektiği için, ne yazık ki hayır. Ama ironiyi bir adım daha ileriye taşıyacak olursak evet de diyebilirim bu soruya: Dünyayı kurtarmak için mücadeleye girişildiğinde bu işin teorisini oluşturan filozof ile bu mücadeleyi yöneten lider dışında sanki ‘insan’a gerek yok. Diğerleri programlanmış birer robota dönüşüyor, her ne çevresinde toplanılırsa toplanılsın…
Aslına bakarsan, romandan alıntıladığın söz konusu bölümü bir kurtarıcıya inandığım için bile yazmış olabilirdim. Doğru programlanmış bir robot lider.  Ben, ne düşünerek yazmış olursam olayım iş gelip okuyan kişiye dayanıyor. Bu bölümü, biri, tek kutuplu ve çözümsüz bir zamana karşı ironik bir gönderme olarak okuyabilir; diğeri, bu bölüme kadar iyiydi, tamamen politik metne dönüştü diye kitabı bir kenara atabilir. Başka biri ise benim aklıma bile gelmeyen şaşırtıcı bir derinlik bulabilir bu bölümde ve kitabı sırf bu bölüm için sevebilir. Şimdiden sistemin bizi zaten robota dönüştürdüğünü ve program dışına çıkamadığımızı  düşünen biri, bu bölümde derinlikli hiçbir şey bulmayabilir.  
E.B.Y: Octavio Paz’ın bir saptamasından yola çıkarak sonlandıralım bu söyleşiyi. “Kapitalizm insanlara birer makine gibi davranmıştır. Sanayi sonrası toplum onlara birer gösterge gibi davranmaktadır.” Paz’ın bu saptamalarının ışığında “AyŞehri” tüm bunlara bir isyan mı?
T.G: Evet, ne güzel söyledin. Soru, bir anımı aklıma getirdi: Devlet hastanesinde radyolog olarak çalışırken bir gün işimizin bitmesine yakın, temizlik şirketinin sigortasız çalıştırdığı işçilerden biri arkadaşına ultrason yaptırmak istedi. Bizim tetkik yapabilmemiz için hasta ya bir kuruma bağlı olacak veya ücretini ödeyecek. Yatırılması gereken para oldukça azdı, işçi, maaşının ödenmediğini, arkadaşının da işsiz olduğunu söyledi. Ne yapacağımı bilmeden odada kalakaldım, beki de yalan söylüyordu. Hastaya dönüp bakmak en sonunda aklıma geldi, iyi görünmüyordu. Öfkelenerek kabul ettim, o anda, bu kadarcık ücreti bile ödeyemeyen bu iki erkeği derinlerimde küçümsediğimi hissettim. Bir makbuz burnuma uzatılmadığı veya kayıt defterinde ismi olmadığı için bu tetkiki yapmak istemediğimi anladığımda çok şaşırdım, aklım karıştı. Ben doktordum, o hastaydı, ultrason cihazı çalışır vaziyetteydi. Her şey vardı. Olmayan neydi? Eksik defter kaydı ve para makbuzu sanki her şeydi: Kayıt altında olmak şarttı ve yapılan şeyi parayla ödemek… geri kalan şeylerin önemi yoktu… yani onun… hasta’nın.
E.B.Y: Teşekkür ederim Tülay.
T.G: Ben teşekkür ederim Bülent.