YAŞAMIN SAVUNULMASI VE ŞİİR

Yazar E. Bülent Yardımcı   

İnsan, sınıflı toplum düzeniyle karşılaştığından bu yana; uzun ve kahırlı bir süreç yaşadı, yaşamaya devam ediyor. Toplumsal bir varlık olan insanın yaşamı, devlet erkine sahip olanların kurduğu ve dayattığı sistemler içinde sürdürüldü, sürdürülüyor.

Devlet ve unsurları, her dönem, egemen sınıfların diğer sınıf ve sosyal tabakalar üzerinde bir baskı aracı oldu, olmaya devam ediyor…

Buna karşın, bireysel ya da toplumsal, yaşamın savunulması içerikli eylemler, her dönemde devlet erkinin başını ağrıttı; bu tepkilerin kökü asla kazınamadı. Elbette, söz konusu edilen bu bireysel ya da kitlesel eylemlerin bedeli ağır biçimde ödettirildi.
Hapishaneler, işkence evleri, darağaçları, giyotinler, diri diri yakmalara karşın, simgeleşen öncüler, kitlesel eylemler ve onların takipçileri sayesinde, özgürlüklerin, temel insan haklarının adım adım gelişmesi, genişlemesi, sosyal adalet, eşitlik, demokrasi, adalet gibi kavramların oluşması, benimsenmesi, uygulanır hale gelmesi sağlandı.
Bu kavramların zaman zaman ve çoğunlukla yok sayılmaları, egemenlerin işlerine geldiği biçimde uygulanır olmaları; insanın uygarlık serüveninde bedellerinin kanla ödenmiş kazanımlar olduğu gerçeğine gölge düşürmedi.
1332 yılında Tunus’ta doğan İbn-i Haldun, toplumsal olayların arasındaki neden-sonuç ilişkilerini determinist bir yaklaşımla “Mukaddime”* adlı eserinde ele aldı. Bir toplumdaki dayanışma bilincinin, ilgi toplumdaki toplumsal bilinçle paralelliğini gösterdi. Toplum bilimin temellerini attı. Toplumsal ilişkiler üstüne yaptığı saptamalar ve önermeler, Marks-Engels’ten beş yüz yıl önce insanlığa ışık oldu. İktidarlarla sürtüşmesinin bedeli zindandı.
Onun ölümünden on dört yıl sonra dünyaya gelen Şeyh BedreddinDr. Hikmet Kıvılcımlı’nın tanımlamasıyla, tüm insanlığın sosyal devrim tarihindeki en ilgi çekici ve en önemli kahramanlarından biri oldu. “Varidat” adlı eseriyle “yarin dudağından gayri, her şey de, her yerde ortak olmak”diyerek sınıfsız toplum çağrısı yaptı.
Düşüncelerini toplumsal bir düzene dönüştürmek için, yoldaşları Börklüce Mustafa ve Torlak Kemal ve binlerce taraftarıyla başkaldırıp eyleme geçti. Özü ve varmak istediği toplumsal düzenin nitelikleri itibariyle çok önemli bir başkaldırı örneği olarak uygarlık tarihine geçen bu eylem çok büyük bir şiddetle bastırıldı. Kalkışanların hepsi kılıçtan geçirildi. Şeyh Bedreddin Serez çarşısında çırılçıplak asıldı.
Darağacında, idamını seyretmekte olan şehzadenin “Yüzün neden sarardı.” şeklindeki küçümseyen tavrına karşı, Hz. Ali’nin “Haksızlık önündeeğilmeyiniz, o zaman hakkınızla birlikte şerefinizi de kaybedersiniz.” öğüdüyle örtüşen bir tavırda “Güneş batarken sarıdır.” yanıtını verdi. Yaşam savunuculuğu, Nâzım Hikmet’in dizeleriyle destanlaştı.
Öldürülüşünün üzerinden yüz yılı aşkın bir süre sonra 1548 tarihinde “Tanrı, iradesini hakim kılmak için yeryüzündeki iyi insanları kullanır; yeryüzündekikötü insanlar ise kendi iradelerini hakim kılmak için Tanrı’yı kullanır.” diyecek olan Bruno İtalya’da dünyaya geldi.
Düşünceleri nedeniyle dinsizlikle suçlandı. Sapkın ilan edildi. Tutuklandı. Gördüğü çok ağır işkencelere karşın asla taviz vermedi. Sözleri abideleşti.
“Ne gördüğüm hakikati gizlemekten hoşlanırım, ne de bunu açıkça ifade etmekten korkarım. Aydınlık ile karanlık arasındaki, bilim ve cehalet arasındaki savaşa her yerde katıldım. Bundan dolayı her yerde zorlukla karşılaştım ve cehaletin babaları olan resmi akademisyenlerin yanı sıra kalın kafalı çoğunluğun öfkesinde hedef olarak yaşadım.”
Engizisyon Bruno’yu ölüme mahkûm etti. Yargıç kararı bildirirken, İ.Ö 540 tarihinde Efes’te doğmuş, diyalektik materyalizmin temellerini atmış Anadolulu düşünür Hereklitos’un “Adaletsizliği bir yangından daha çabuk önlemeliyiz.” sözüne adeta gönderme niteliğindeki müthiş tepkisini dile getirdi.
“Ölümü bildirirken siz benden daha çok korkuyorsunuz.”
Bruno, elli iki yaşında Roma’da diri diri yakıldı; ama meşaleye dönüşen gövdesi insanlık için, karanlığa, eziyete, haksızlığa, adaletsizliğe başkaldıranlar için bir ışık oldu.
Çağdaşı olan Campanella ondan yirmi yıl sonra 1568’de İtalya’da dünyaya gözlerini açtı. İspanyol sömürgecilere karşı bir ayaklanma planı hazırladığı savıyla tutuklandı. Ağır işkencelerden geçti. Yıllarca zindanda kaldı. Zindanı bir okula dönüştürdü. Sürekli okudu. Sonuç, “Güneş Ülkesi**adlı eser oldu. Tasarladığı ülkede özel mülkiyet yasaktı ve her şey ortaktı. Her birey topluma yararlı olacak şekilde bir görev üstlenecekti.Campanella, çeşitli girişimler sonucu serbest bırakıldı; ama baskılardan yılgındı. Fransa’ya kaçtı ve orada öldü.
Andığımız bu isimler dışında, onların öncesi ve sonrasında düşüncelerinden, yazdıklarından, direnişlerinden ötürü çok ağır bedeller ödemiş, insanlık tarihinin unutulmaz, yok edilemez sayfalarını yazmış nice dünya vatandaşının varlığı elbette bilinmektedir.
Şiirin yaşamın savunulmasıyla güçlü bağını en güzel ve vurucu bir tümceyle özetleyen kişi Cemal Süreya’dır. “Şiir Anayasa’ya aykırıdır.” Bu anlayış, aynı zamanda Süreya’nın poetikasını oluşturan temel unsurlardan biridir. Onun ironik bir dille üretilmiş “Hükümet” adlı şiirini nakledelim:

Bu hükümet
Pir Sultan’a pasaport vermiyor,
Onu anladık.

Yunus Emre’ye de
Basın kartı vermiyor,
Onu da anladık.

Ama bu hükümet
Ferman çıkarmış
Karacaoğlan’ı
Otobüse bindirtmiyor.

Baskıya, bağnazlığa bayrak olmuş, Anadolu’nun Bruno’su Pir Sultan Abdal, kendisini darağacına gönderen Hızır Paşa’ya geleceğini de söylüyordu.

Yürü bire Hızır Paşa
Senin de çarkın kırılır
Güvendiğin padişahın
O da bir gün devrilir.

Çarklar kırıldı, padişahlar devrildi; hayat Pir Sultan’ın öngörülerini doğruladı; ama kırılan her çarkın yerini bir yenisi aldı, her çark yeni padişahlarını üretti. İnsanlık adına mücadelenin kahramanları da mevzilerini asılmalarına, yakılmalarına, kırılmalarına, zindanlarda çürütülmelerine karşın hiç terk etmedi.
Dünya şairi Nâzım Hikmet, “Haykır güneşi içenlerin türküsünü” diye seslenirken o kahramanların sesine ses olmayı öğütlüyor ve şunları söylüyordu: “Gerçek şair, kendi aşkı, kendi mutluluğu ve acılarıyla uğraşmaz. Onun şiirlerinde halkının nabzı atmalıdır. Gerçek yaşamdan kaçan ve onunla bağlantısız konuları işleyen kimse, saman gibi anlamsızca yanmaya yargılıdır.”
Nâzım Hikmet’in “gerçek şair” tanımlamasına “Divan Edebiyat”ı diye adlandırılan şiir evremizden bir örnek verelim.
Tahran elçisi, Rodos, Zağra, Manisa, Manastır kadısı (yargıç)  olarak görev yapmış yani Osmanlı devlet çarkında önemli görevler üstlenmiş olanSünbülzade Vehbi (1719-1809) şiirlerinde, yer aldığı çarkın pisliklerini bakın nasıl dile getirmiş:

Hep rüşvet ile eylediler devleti berbâd
Bak şu ulemâya vükelâya vüzerâya

Şu bilginlere, bakanlara, vezirlere bak!
Hep rüşvetle devleti berbat ettiler… (1)
………..
Da’va-yı riyasetle geçer vakti ricalin
Sanmam bu kadar gulguleler da’vi-i dindir

İleri gelenlerin vakti başkanlık davasıyla geçer;
Bu şamataların din davası olduğunu sanmayın (2)

Bir çarkın dışında kalıp, o çarkın pisliklerini dile getirmek elbette önemli bir tavırdır; ama bir çarkın içinde yer alıp o çarkın işleyişine kafa tutmak çok daha önemli bir tavırdır. Sünbülzade Vehbi, şiir anlayışını da bir beytinde şöyle dile getirir:

Mahrem-i bikr-i mezâmin olımaz nâ-ehlân
Takviyet virmiyecek tab’a mezâyâ-yi sühan

Şiirden anlamayanlar kavramların özgünlüğünü de bilmez
Sözün erdemleri de onların özüne güç katmaz (3)  
   
Günümüzde, her türlü baskıya, kötülüğe, pisliğe, çirkinliğe, vahşete karşın bir uygarlıktan, insanlıktan, yaşanabilir bir toplum ve yaşanabilir bir doğa özleminden söz edilebiliyorsa; yuvarlanan bir kartopu gibi büyüyorsa umut; bu, “güneşi içenlerin” ödediği bedeller sayesindedir. Uygarlık tarihi, onların kanlarıyla, onların derilerine yazılmıştır. Ve onların yazdığı bu tarih, en son insan yeryüzünden yok olana dek korunacak ve sayfalarına yeni sayfalar eklenecektir.
Bizlere düşen, güneşi içenlerden biri olmak göze alınamıyorsa eğer; en azından onların türküsünü haykırmaktır.
Notlar:
(1)                  Veysel Gültaş, “Kadı Burhaneddin’den Günümüze Hukukçu Şairler Antalojisi.” Toplumsal Dönüşüm Yayınları 2003… Sünbülzade Vehbi, Gazel I, dil-içi çeviri Mahir Ünlü.
(2)                  a.g.e. Gazel II, dil-içi çeviri Mahir Ünlü.
(3)                  a.g.e. Sühan Kasidesi, dil-içi çeviri İsmet Zeki Eyüpoğlu.
(*) İbni Haldun, “Mukaddime”Birinci cilt, Onur Yayınları 1977, Çeviri: Turan Dursun.
(**) Thoma Campanella, “Güneş Ülkesi”, Kabalcı Yayınevi, 2008.