Yaratmadığı Bir Cennetin Uğruna Ölenler

Yaratmadıgi-Bir Cennetin-Ugruna- Olenler“Din ve İnanç” konusu üzerine düşünenler genellikle tehlikeli hatta canına mal olacak şeylerle karşılaşmıştır. Din ve inanç sorgulanmamalıdır; dinin tek şartı ona şüpheye düşmeden inanmaktır. Peki dini veya bir inancı veya bir ideoloiyi bu kadar tehlikeli yapan şey nedir? İnsanların duygularını düşüncelerini biçimlendiren bu fikirleri sorgulamak gerçekten de tehlikeli midir? Tehlikeli olan dinin kendisi mi yoksa insanların o din uğruna savaşmaları mıdır? Ya da din bu insanların kendisi midir?
Son günlerde yaşadığımız olaylar binlerce yıllık dinsel ideolojinin bir uzantısıdır. ‘Din adına savaş’tan “intihar bombacısı” olmaya uzanan bu ideolojik yolda, din o kadar yıprandı ki, artık dindarlar dahi bu yıpranmayı geriye çeviremezler. Elbette dinler bir medeniyet getirdi; ama Freud bunun bir huzursuzluk getireceğini de söylüyordu. 1400 yıllık bir ideolojik huzursuzluğun yanına bir de bilimsel ideoloji eklendi. Bu eklemleme dini ideolojiyi doğa ile bilimin arasına sıkıştırdı. Doğadan kopan insanın mutluluğunu din, öteki dünyaya havale etti. Bilimsel gelişmeler ise dini ideolojiyi bir yandan tüketirken bir yandan da dindarların cennet hayalini yok ediyordu. Peki dini ideolojinin esiri olmuş insanlar ne yapmalı ki bu iki olgu (Doğa ve bilim) arasında sıkışmamalı!
Lacan’ın dil teorisine göre insanlar dilin içinde doğarlar. Althusser ise ideolojiyi tanımlarken bu teoriden yararlanır ve şöyle der: “İdeoloji, gerçek ile kurulan hayal ilişkinin tasarımıdır.” Bir müslümana “neden müslüman oldun” denildiğinde o bunu kendi özgür iradesi ile yaptığını söyleyecektir. Oysa her müslüman ailenin çocuğu %99 zaten müslüman doğar. Müslümanlık bir dildir ve mümin biri o dil içinde doğar. O dilin dışına çıkıp kendine uzaktan bakamaz. Çünkü din bilinçdışı bir tercihtir ve kişinin bunu anlaması oldukça zordur. Çocuğa verilen dil ne ise, o dil çocukta öyle yapılanacaktır. Elbette burada Freud’un “Tanrı abartılmış bir baba figüründen başka bir şey değildir.” sözü de dikkate alınmalıdır. Çalışan, besleyen ve gerektiğinde yok edebilen bir baba çocuğun ileriki yaşlarında muhtemel bir tanrıya dönüşecektir. Elbette ki ensest yasağı bu işin odağındadır. Çünkü cennet oradadır.
Yazının başlığını görenler elbette soracaktır: İnsan cenneti nasıl yaratabilir. Yüzyıllardır felsefeciler “insan nedir” diye merak edip kuşkuya düşmüşlerdir. İnsan gerçekten düşünebilen bir varlık mıdır? Düşünüyor isek var mıyız? Ya da geçekten bizler düşünebiliyor muyuz? Yoksa biz düşünülen bir varlık mıyız? Felsefe dünyası yüzyıllardır bunları tartışırken öte taraftan bir intihar bombacısı üzerinde hiç düşünmediği, belki de hayal bile etmediği bir cennet uğruna kendini öldürüyor. Kendini öldürmekle yetinse belki büyük bir saygıyı hak edecektir. Ama beraberinde yüzlerce insanı da öldürerek cennete gitme planı yapıyor. En kolay, emek harcamadan ulaşabileceği en yakın noktada duruyor. Öldürdükleri cehenneme gidecek kendisi ise cennete! Peki, insanları bu hale getiren şey nedir? Bu noktada durup bir özeleştiri de yapmak gerekiyor.
Kapsamlı, gerçeğin gözlüğü ve ideolojik düşüncelerden uzak bir biçimde bu olaylara bakabilirsek karşımıza şunlar çıkıyor: Öncelikle din ve dindarlar noktasında dindar olmayanların da din konusunda bir ön yargıları var. Sadece ön yargı değil, din ideolojisinin yerine başka bir ideoloji seçmek de aynı şekilde bir olumsuzluk. Çünkü tüm ideolojiler gerçekle kurulan hayali ilişkilerden başka bir şey olamıyor maalesef. Bir efendi-köle diyalektiği ile din karşısında konum almak ve bu konumlanmanın gerekliklerini yerine getirmek de aynı zamanda farklı bir dini işaret ediyor. Dini bir dil içinde doğmuş insanlar ölüm ile ilgili sorularına dinden başka yanıt bulamıyorlar. Bilim de -dini bir dilin içinde doğmuş insanların- ölüm sorunsalına maalesef yanıt veremiyor.
Dini ideoloji içinde doğmuş insanların bu dili yarıp, evrensel bir düşünceye varamamaları ve doğa-bilim kıskacında sıkışmalarına “bu onların seçimi” deyip geçebiliriz. Hatta daha ileri giderek “onlar da düşünsün onlar da gerçeği bulsun” gibi positivist bir bakış ile de yaklaşabiliriz. “Düşünmüyorlarsa bu onların sorunu” dediğimizde ise öznenin merkezine bireyi koyup, özgür iradeyi de sonuna kadar savunabiliriz. Ama tüm bu söylemler var olan bir gerçeği -dindarların kurduğu düşler ile ilişkisini- yok etmiyor. Öncelikli amacımız durum tespiti yapmak ve anlamaya çalışmak olmalıdır. Bu sorunsalı yok sayarak, aşağılayarak, itip-kakarak üstünü örtemeyiz. Ayrıca kendimiz farklı ideolojilerden kurtulamamışken başkasının ideolojini eleştirmek de başka bir tezat olmuyor mu?
Tüm bunları bir kenara bırakırsak mevcut sorunların iktidar ayağına gelip bağlandığını görebiliriz. Evet, bu insanların cennet düşü onları iktidar tarafından kolayca kullanılmasına neden oluyor. Umudunuz, hayaliniz, düşünüz var ise, gerçeklerle pek bir ilişkiniz yoksa birileri sizi çok kolay sömürebilir. Düşünmek ile umut etmek birbirine zıt kavramlar olarak iktidarın seçimine sunulduğunda iktidar umut eden insanı seçer. Çünkü onu yönetmek yönlendirmek hatta vatan için çalıştırmak oldukça kolaydır. Elbette bir dini-dil içinde doğmuş biri böylesi bir yönlendirilmenin fakına varamaz. Hayatında kendi çıkarından başka hiç bir şeyi merak etmemiş biri ona sunulan bedava bir cennet karşısında her şeyi yapmaya hazır olacaktır. Hiçbir değer üretmemiş, hiçbir yeteneği olmayan insanların umutları kadar büyük bir şey olamaz. İşte iktidar bu noktada bu insanların yetkileri ile bu insanların umutlarını kolayca dünyevi çıkarlara çevirirken, dindarın elinde kuru bir cennet kalıyor. Oysa nice tanrılar nice dinler geçti yeryüzünde, milyardan fazla insan, sonsuz sayıda canlı toprağa karışıp yok olup gitti. Ama biz, bize verilen bir dili, bir zihni kendi öz üretimimiz olduğunu düşünerek, belki de kendimizi yaratılmış kutsal bir canlı olarak tasarlayıp bu uçsuz bucaksız evrende bir yaratıcının başköşesine koyuyoruz kendimizi.
Sonuç olarak elbette bütün bunlar insanlığın yaşamak zorunda olduğu veya yaşatılmasına izin verilen bir süreçler bütünüdür. Toplumlar evriliyor ve bununla birlikte insanlar gibi, inançlar da evrilecektir. İktidarlar nüfus politikaları gereği savaş çıkarıp umut eden insanları birbirlerine kolayca düşürüp bu politikalarını gerçekleştimede bir sakınca görmüyorlar. Çünkü onlar için insan bedeni bir araçtır ve zihinler de kolayca yönlendirilmeye açık birer olgudur. Bu uykudan uyanıp kendi kabuğunu kırmak elbette ki bireye kalıyor. Köle doğduğuna inanan kölelerin içinden bir Spartaküs çıktığına göre yüzlercesi de bu dini-dil içinde kabuğunu yırtıp çıkacaktır. Çünkü insan olmak, erdemli olmak bunu gerektirir. Alçak ile alçak gönüllü insan arasındaki farklardan biri de ölüme, yok olmaya gülerek gitmektir. Böylesi hain bir şekilde bir çıkar uğruna insanların yaşamlarını mahvederek onların mutsuzluğu üzerinden cennetler inşa ederek yaşamak ve bu uğurda ölmek onur duyulacak bir şey değildir. Yapabiliyorsan kendi cennetini kendin yarat. Başkasının yarattığını tüketerek yaşayanlara asalak diyoruz; ama kendimiz aynı şeyi yaptığımızda kahraman oluyoruz. Bu kahramanlığa bir son verelim.
DüşünBil Bilim Dergisi Çalışmaları Devam Ediyor…Detaylı bilgi için tıklayınız.
Yazan: Olcay Yılmaz – www.dusunbil.com/dusunce/yaratmadigi-bir-cennetin-ugruna-olenler.html