ÜRETİM SİSTEMLERİNDEKİ DEĞİŞİMİN İŞGÜCÜ ÜZERİNDEKİ ETKİLERİ: DÖNÜŞEN VE DÖNÜŞTÜREN OLARAK AB

Yazar Metin Özuğurlu

AB hakkında birbiriyle tezat içinde kamplaşmış değerlendirmeler bulunmaktadır. Kimilerinin “Hıristiyan Kulübü” dediği olguyu, kimileri “demokrasi tapınağı” olarak görmekte, kimileri için ülke varlığına bir tehdit olarak görülen üyelik süreci, kimileri için dünya ile bütünleşmenin altın fırsatı olabilmektedir. AB olgusuna emeğin bulunduğu yerden bakan gözlemci ise göreli olarak rahattır; zira olguyu bütünlüklü ve berrak bir biçimde tanımlayabilecek bir pozisyondadır. Bu pozisyonla ortaya çıkacak saflaşmalar da AB olgusunun gerçek niteliği ile uyumlu olacağı için son derece verimli ve ilerletici saflaşmalar olacaktır. Bunun gerekçesi de basittir: AB oluşumuna rengini veren sürükleyici motif, emek ve sermaye çelişkisinden başkası değildir. AB hakkında birbiriyle tezat içinde kamplaşmış değerlendirmeler bulunmaktadır. Kimilerinin “Hıristiyan Kulübü” dediği olguyu, kimileri “demokrasi tapınağı” olarak görmekte, kimileri için ülke varlığına bir tehdit olarak görülen üyelik süreci, kimileri için dünya ile bütünleşmenin altın fırsatı olabilmektedir. AB olgusuna emeğin bulunduğu yerden bakan gözlemci ise göreli olarak rahattır; zira olguyu bütünlüklü ve berrak bir biçimde tanımlayabilecek bir pozisyondadır. Bu pozisyonla ortaya çıkacak saflaşmalar da AB olgusunun gerçek niteliği ile uyumlu olacağı için son derece verimli ve ilerletici saflaşmalar olacaktır. Bunun gerekçesi de basittir: AB oluşumuna rengini veren sürükleyici motif, emek ve sermaye çelişkisinden başkası değildir.

Biliyoruz ki, emek boyutu AB kurumsal oluşumu içinde en az düzenlenen alanlardan biridir; görüngüdeki bu ikincillik, gerçeklikteki merkeziliğin bir kanıtıdır. Marx’ın uyarısını hatırlamakta yarar vardır; “Sermaye açısından” der Marx, “işçi bütün yaşamı boyunca işgücünden başka bir şey değildir” ve ancak “ “bir beygir gibi işe koşulduğu anlarda” sermaye açısından görünür olur ve göründüğü biçim de kar-zarar muhasebesindeki maliyet kaleminden öte bir şey değildir.

Metalaştırılmış bir meta olarak emek-gücünü bütün diğer metalar içinde biricik kılan onun emekten ayrılmaz oluşudur. Emek-sermaye çatışmasının esası da bu ayırt edici nitelikle ilgilidir; sermaye, emeği emek-gücünün bir fonksiyonuna indirgemek yönelimindedir; bir diğer ifadeyle, meta dışı bütün alanlarını zapt ederek sadece emek-gücünü değil emeği de bir bütün olarak ücret rejimine tabi kılmak yönelimindedir. Emek için ise, emek-gücü, kendi varoluşunun ya da emeğin bir fonksiyonundan ibarettir. Bir diğer ifade ile emek, ücretli olarak kalmak değil üretici olarak varolmak eğilimindedir.

Para, mal ve işgücü piyasaları söz konusu olduğunda merkezi düzeyde son derece detaylı düzenlemelere giden AB’nin, sıra sosyal politikaya geldiğinde konuyu ağırdan alması ve üye devletlerin iç düzenlemesine bırakması, AB’nin her şeyden önce pro-aktif bir sermaye projesi olduğunun açık bir kanıtıdır. Bu projenin neo-liberalizmle taçlanıyor olması, Avrupa değerlerinden bihaber AB yöneticilerinin Atlantik ötesine duydukları hayranlık nedeniyle değildir; neo-liberalizm, sermayenin bir bakıma kendi öz imgesidir ve yaşlı kıtanın bağrında sermaye, kendi suretini inşa halindedir.

Oysa aynı olguya bakıp, maksimalist bir tarzda “Emeğin Avrupa’sından”, minimalist bir tarzda ise “sosyal Avrupa” ya da “sosyal boyuttan” söz edenler de vardır.

İyimser bir değerlendirmeyle bu yaklaşımların şu iki unsuru karıştırdığı söylenebilir: Kurum olarak AB ile toplumsal ilişkiler coğrafyası olarak AB. Soru şudur: AB’nin kurumsal oluşumu, içerdiği toplumsal ilişkilerin siyasal düzlemdeki bir örgütlenmesi midir? Bir anlamda modern ulus-devlet örgütlenmesinin ulus-üstü ölçekteki bir benzeri midir AB oluşumu? Buna olumlu yanıt verilebilseydi, yukarıda sözü edilen karışıklığın meşru bir dayanağından da söz edilebilirdi. Zira bu durumda AB oluşumu, tıpkı modern ulus-devlet örgütlenmesi gibi sınıflar mücadelesi arenası olmak gibi bir özelliğe sahip olurdu. Oysa AB’nin kurum olarak en belirgin karakteristiği, düzenleyici bir ulus-üstü yönetişim aygıtı olmasıdır. Neo-liberal yönetişim aygıtının ulus-üstü mekanlarında sınıflar mücadelesinin mevzilerini bulmak yada o mevzileri oluşturmak olası değildir. Bu önemli noktayı bir örnekle açımlamak mümkündür.

Bindiği gibi 19. yüzyılın ortalarından başlayarak bir asırlık kesintisiz mücadelelerle şekillenen bir Avrupa Sosyal Modeli söz konusudur. Ulus-devlet ölçeğinde yerleşen ve Avrupa coğrafyasıyla sınırlı olarak genelleşen bu modelin ilk kurucu ilkesi, emeğin bir meta olmadığıdır; bunu, toplu sözleşmenin bireysel akide önceliği ilkesi izler; Avrupa Sosyal Modelinin yaslandığı üçüncü ilke, emeğin farklı ve kolektif çıkarlara sahip bulunduğu ve kolektif çıkarlarının temsilini bağımsızca gerçekleştirebileceği kabulüdür. Bu modelin göze çarpan bir diğer kurucu unsuru, emek sürecinde işçi denetim mekanizması olarak da işlev gören güçlendirilmiş işyeri temsilciliği kurumunun meşruluğudur.

Şimdi yeniden yukarıdaki soruya dönebiliriz; AB’nin kurumsal oluşumu, modern devlet-tipi bir ulus-üstü oluşumu ve sınıflar mücadelesi arenası anlamına gelen tipik bir politik toplumu ifade ediyor olsaydı, başka birçok şey yanında Avrupa Sosyal Modelinin de asli unsurlarıyla AB kurumu içinde bir yerinin olması beklenebilirdi. Oysa AB’nin kurumsal oluşumu, halkların iradesini dışlayan seçkinci nitelikteki bir düzenleyici aygıt oluşumudur. Bundan dolayıdır ki, . Avrupa Sosyal Modeli geriletilebildiği ölçüde AB’nin kurumsal oluşumu mesafe almıştır. Hatta şu bile söylenebilir; AB modeli, özünde, Avrupa Sosyal Modelinin yadsınmasının bir ürünüdür.

Bu tespitten üye ülkeler ve üyelik yolundaki ülkelerin emekçileri için birer sonuç çıkar: Üye ülke emekçileri için “emeğin Avrupası” ya da “sosyal Avrupa” hedefinin ön koşulu, AB’nin mevcut yapısı ile tasfiye edilmesidir (yadsımanın yadsınması). Bu durum AB oluşumunun içerden dönüşümünün olanaksızlığına işaret eder; işaret ettiği yerde Avrupa sosyal demokrasisinin çıkmazı da yer alır. Üyelik yolundaki ülke emekçileri bakımından ise “müzakere sürecinin kora kor bir pazarlık süreci” olduğu yönündeki iyimser yaklaşımların hiçbir anlamının bulunmadığı bilinmelidir. Bu süreç sermayenin karlılık ve rekabet edebilirlik şeklindeki önceliklerinin dikte edildiği tek yanlı bir süreçtir; sermaye derken Avrupalı çok-uluslu sermaye ile onunla şu veya bu ölçüde, şu veya bu kanalla bütünleşmiş yerli sermaye bloğunun kastedildiği de bilinmelidir.

AB olgusuna emek-sermaye çelişkisi temelinde bakmanın son derece açıklayıcı olduğunu belirtmiştim. Şimdi bununla ne kastettiğime açıklık getirmeye çalışacağım: Her şeyden önce AB’nin kurumsal şekillenişinin 1980’lerin ikinci yarısından itibaren muazzam bir ivme kazandığı bilinmektedir; tek Pazar, 1992 Maastricht anlaşması, para birliği ve yakın dönemde işgücü piyasalarına ilişkin merkezi düzenlemeler, bu şekillenişin önemli kilometre taşlarıdır. Bu açılımların mutfağında Avrupa’nın en büyük şirketlerinin 45 CEO ve yöneticisinin yer ERT, (European Round Table of Industrialists),Avrupalı Sanayiciler Masası’nın bulunduğu sır değildir; Avrupa menşeli çokuluslu şirket yöneticilerinin bu elit platformu, “ulus-ötesi kapitalist sınıf oluşumunun” bir kanıtı olarak değerlendirilmektedir. AB Anayasası tartışmaları ışığında AB’nin federatif mi yoksa konfederatif mi bir yapıya yöneleceği tartışması bile ERT bünyesinde birbiriyle rekabet halindeki iki projenin bir yansımasıdır. Bu projelerden ilki yeni-merkantalizmdir; gümrük duvarları ile korunan savunmacı ve güçlü bölgesel ekonomilerin inşası önerilmektedir. Bu eğilimin sözcüleri esas olarak AB iç pazarına mal üreten ve ABD ve Japonya’nın rekabetinden çekinen sermaye kesimleridir. ERT içindeki ikinci eğilim, kuralsızlaştırma, negatif entegrasyon ve açık bölgecilik temelindeki pro-aktif bir yeni liberalizmi öngörmektedir. Bu projenin sahipleri küresel oynayan finans kapitalle, küresel meta zincirini sanayi alanında da oluşturmuş çokuluslu şirketlerdir. Bu arada Başbakan Erdoğan’ın farklı bağlamlarda sıkça kullandığı “kazan-kazan” sözünün mucidinin ERT olduğu belirtilmelidir.

Bu parametreler altında şekillenen AB’nin kurumsal oluşumu, yasama ve yürütme erkinin tek elde toplandığı “disipliner neo-liberalizm” adı verilen ve “demokrasi açıklığı/boşluğu” ile malul bir yönetsel yapıya sahiptir. AB’nin kurumsal oluşumunu şekillendiren iktidar bloğu; Avrupa konseyi gibi siyasal elitleri, komisyon gibi bürokratik elitleri ve ulus-ötesi kapitalist sınıf mensuplarını içeren, son derece dar ve oligarşik bir özellik sergiler.

Keynesgil refah rejiminin 1970’lerin başlarındaki krizinden söz edilirken nedense merkez ülke işçilerinin neo-korporatist içerilme biçiminin sınırlarını aşmaya yeltenen ve esas olarak emek süreci üzerinde artan ölçülerde denetim talep eden etkili kalkışmaları ihmal edilir. Sermaye bakımından, işçilerin parti ve sendikaları aracılığıyla bölüşüm ilişkilerine müdahalede bulunuyor olmaları, bir ölçüde kabul edilebilir olsa da, emek süreci üzerindeki kontrollerini kaybetmeleri aynı ölçüde kabullenilir değildir. Zira bu yöndeki işçi kazanımlarının kısa sürede erişeceği seviye özel mülkiyet rejiminin bir bütün olarak sorgulanması noktasına erişebilecektir.

Refah rejimini emek lehine derinleştirme yönelimine karşı sermayenin yanıtı sert olmuştur; örgütlü işçi hareketi hem bölüşüm ilişkilerine müdahale kanallarında büyük bir gerileme kaydetmiş, hem de uluslararası yeni işbölümünün tesis edilmesi suretiyle örgütsel kapasitesi ve sınıf kompozisyonu çözülmeye uğramıştır. Özetle, AB’nin kurumsal çerçevesi içinde çalışma ilişkileri sosyal diyalog adı verilen mekanizma ile düzenlenmektedir. Bu mekanizmaya biraz nötr bir adlandırmayla “rekabetçi korporatizm” denmektedir.
Toplu pazarlık rejiminin ve parlamenter sistemin krizi tanısı ile tartışılan ve emeğin bölüşüm ilişkilerine müdahale kanallarından süpürülüp atılmasını anlatan bu öykü, aynı zamanda, yönetişim ilkeleri temelindeki AB kurumsallaşmasının da öyküsüdür. Aynı şekilde, AB coğrafyasında sanayisizleşme, işsizlik, sınıf-dışına düşenlerin toplumsal dışlanmayla da perçinlenen yoksulluğu ve güvencesiz çalışma gibi olgular da uluslararası yeni işbölümünün açık-seçik belirtileridir.

O halde emeğin bulunduğu yerden bakıldığında AB oluşumu; bir yanıyla yönetişim gibi, sermayenin emek üzerindeki dolaysız iktidar biçiminin, diğer yanda ise uluslararası yeni işbölümü gibi merkezdeki emekçileri yoksullaştıran ve çevre ülkeler aleyhine yeni-sömürgeciliği derinleştiren ve pekiştiren mekanizmaların iç içe geçtiği bir oluşumdur. Bu yapının adlandırması için, Gana’nın efsanevi devrimci önderi Kwame Nkrumah da 1965’de AET için önerdiği adlandırma esas alınabilir: Kolektif emperyalizm. Bugünden bakıldığında, ama emeğin bulunduğu yerden bakıldığında, AB’nin kurumsallaşma sürecinin Nkrumah’ı doğruladığı görülecektir. Evet, AB, kolektif emperyalist bir birliktir.

Şimdi artık bu kolektif emperyalist birlikle sürdürdüğümüz üyelik sürecinin Türkiye’de emeği nasıl ve hangi yönde etkilediği konusuna geçebiliriz. Öncesinde küçük bir paranteze ihtiyaç bulunmaktadır. Zira AB’ye emperyalist teşhisini koyanlar arasında yaygın olan bir tez vardır. Buna göre, emperyalizmin sömürgecilik siyasetinin hedef tahtasındaki ülkeler için, baş çelişki, ulusal bir karaktere bürünmüştür; dolayısıyla sınıf çelişkisinin öncelliğinden söz etmek, gerçeklikten kopuk bir teori tutsaklığının ifadesinden (yada lafazanlıktan) başka bir şey değildir. Bu “ulusalcı” tez, uluslararası yeni işbölümü çerçevesinde yürüyen küresel meta zincirinin, sömürgecilik siyasetinde ve bağımlılık ilişkilerinde yol açtığı değişiklikleri ihmal etmektedir. Bugünkü işbölümü ve üretimin küresel örgütlenmesi çerçevesinde bağımlı ülkelerde artık doğası itibarıyla milli karakterli mülk sahibi sınıf ve katmanlardan söz etmek olası değildir; günümüzde milli karakterli tek bir temel sınıf kalmıştır; o da emekçilerdir. Dolayısıyla anti-emperyalist mücadele stratejisi, büründüğü karaktere uygun olarak emekçi sınıfların kendilerini ulus olarak yeniden örgütlemelerini ve ulus statüsüne yükseltmelerini esas almak durumundadır.

Bu parantezden sonra kolektif emperyalist birlikle ülkemiz arasında yürütülen üyelik sürecine geçebiliriz. Çok detaylı ve çok başlıklı müzakere sürecine bir bütün olarak baktığımızda müktesebata uyum konusunun esasını şu üç başlık oluşturuyor. Bu başlıları, en son genişlemede Birliğe dahil edilen 10 kadar ülkenin müzakere süreci incelendiğinde de görmek mümkün: Bir, kamu yönetiminde çok yönlü reformlara gidilmesi. İki, iktisadi alanda geniş ölçekli bir serbestleşme ve üç, her iki başlıktaki değişim için gerekli olan fiziki ve beşeri altyapının yerleştirilmesi. Ademi-merkezileşmeyi esas alan idari reformla, yerel yönetimlerin yönetsel kapasitelerinin güçlendirilmesi ve yönetişim ilkelerinin idarenin her düzeyine yerleştirilmesi beklenmektedir. Serbestleşmeye dönük düzenlemeler kapsamında ise emeğin, malların, hizmetlerin ve sermayenin/paranın serbest dolaşımına yönelik bir piyasa ortamının tesisi yer almaktadır. Emeğin serbest dolaşımı konusu, profesyonel meslek grupları ve vasıflı işgücüyle sınırlıdır; ancak Türkiye’nin bu kapsam içinde dahi değerlendirilmediği görülmektedir. Buna ek olarak şirket ve rekabet hukukunun tesisi, banka ve enerji gibi stratejik sektörlerde özelleştirmeler ve yeniden yapılanma, işgücü piyasasının esnekleştirilmesi ve girişim özgürlüğü gibi hususlar yer almaktadır.

Bu noktada vurgulanması gereken ilk nokta şudur: Üyelik sürecinin özünü oluşturan bu hususlar, sürecin sonunda Türkiye’nin hangi statüyle AB ile ilişkileneceğinden bağımsız olarak mevcuttur. Zira bu paket, neo-liberal rejimin bağımlı-çevre ülkelerdeki paketidir. Öte yandan bu küresel rejimin AB aracılığıyla tahkim edilmesinin de önemli sonuçları vardır. AB üyelik süreci bu neo-liberal pakete azımsanmayacak bir meşruiyet kazandırmıştır. Türkiye’de emek örgütlerini de kapsar biçimde AB savunusu yada eleştirisinin, esas olarak AB’nin izlediği etno-kültür siyasetine odaklandığı görülmektedir. AB’nin izlediği bu siyasetin demokratik açılım mı, yoksa ülke bütünlüğüne tehdit mi olduğu hararetle tartışılırken ve taraflar buna göre saflaşırken, yeni-sömürgeciliğin neo-liberal formu müzakere süreci aracılığıyla ülkemize yerleşmektedir.
Bu noktayla ilişkili olarak AB üyelik sürecinin sendikacılık hareketimiz üzerinde de önemli etkileri söz konusudur. Bilindiği gibi Türkiye’de sendikacılık hareketi dünyada da yaygın olduğu şekliyle derin bir temsil krizi içindedir. Ancak dikkat edilsin, sözü edilen kriz en az 25 yıllık bir vakıadır, derinleşmiş biçimi ile de en az 15 yıldır varlığını sürdürmektedir. Neredeyse, sendikalarımızın kendi krizleriyle barışık bir şekilde yaşamaya alıştıkları dahi söylenebilir. Oysa, bize benzer ülkelerde, neo-liberal sermaye stratejisi yerleştikçe krize sürüklenen geleneksel sendikaların yanı sıra bu sürece direnen mücadeleci sendikacılık hareketleri de ortaya çıkabilmiştir. Türkiye’de sendikacılık krizinin sürdürülebilir bir nitelik kazanmasında AB üyelik süreci önemli bir rol oynamaktadır.

Üyelik süreci, Türkiye’de kaybedilen toplumsal pazarlık gücünün, Bürüksel bürokrasisi üstünden yeniden elde edilebileceği gibi bir yanılgıyı sürekli olarak yeniden üretmektedir. Avrupa İşçi Sendikaları Konfederasyonu ETUC’un şemsiyesi altında yeniden üretilen bu yanılgı “sosyal diyalog” ve sosyal ortaklık” gibi mekanizmalar aracılığıyla kurumsal bir veçhe de kazanmış durumdadır.
Sınıfsal ve sendikal konumlanışı çarpıtan bu üyelik ilişkisinin daha temelde Türkiye işçi sınıfını depolitize ettiği de rahatlıkla ileri sürülebilir. Neo-liberal rejime direnmenin ancak ve ancak birleşik ve politikleşmiş bir işçi hareketiyle mümkün olduğu dünya örnekleriyle de açıkken, depolitize edici etkinin emek hareketi bakımından taşıdığı önem daha da belirgin hale gelmektedir.

Türkiye’de emekçiler, farklı ve kolektif çıkarlara sahip bir sınıf olarak siyasallaşmak yerine, siyasal yelpaze içinde etnik, dini ve mezhepsel kimliklerle konumlanır durumdadırlar.

Eğreti çalışmanın genelleşmiş biçimi altında farklı istihdam türlerine tabi bir biçimde emekçilerin parçalanan örgütsel kapasiteleri ve toplumsal güçleri, yukarıda vurgulanan hususlarla perçinlenmektedir. Nüfus içinde nicel bir çoğunluğa ulaşmış bulunan emekçilerin bir sınıf olarak vücut bulabilmeleri ve bu anlamda nitel bir sıçrama gerçekleştirerek ülkenin kaderine yön verebilmeleri için AB gözbağından kurtulmaları elzem görünmektedir. Son sözü endüstri ilişkileri duayeni Profesör Richard Hyman’a vermek anlamlı olacaktır: Hyman, neo-liberal mantıkla inşa edilen AB bünyesinde “sosyal ortak” statüsünde yer alan Avrupa Sendikalar Konfederasyonu ETUC’a açık bir çağrıda bulunarak “bürokratik labirentlerde zaman öldürmekten vazgeçin ve adaletin kılıcı rolüne yeniden soyunun” demektedir. Bu çağrı hepimizedir.

5 Ekim 2007 Ankara
AB SÜRECİ KARŞISINDA EMEK SEMPOZYUMU
(5-6 Ekim 2007, Ankara, Milli Kütüphane Salonu, TMMOB)