ULUSLARÜSTÜ FİNANS KAPİTAL TARIMIMIZI VE HAYVANCILIĞIMIZI ÇÖKERTİYOR

Yazar Nezih Gençler

1997 yılının başında, uzman olarak çalıştığım Tez Koop İş Sendikası’nın da örgütlü olduğu tarımsal birlikler üzerine bir inceleme-derleme yapmıştım. Arşivimden sunuyorum. Tabi şimdi o birlikler yok edildiler. Geldiğimiz son durumda sadece pamuğu, ay çiçeği yağını ithal etmeye başlamış değiliz, aynı zamanda buğdayı da, eti de ithal etmeye başladık… Kıyamet müjdeleri… Evet; “neredeydiiikkk, nerelere geldik?”

Köylü üreticilerimizin sorunu ülkemizin sorunudur

Bilindiği gibi Tarım Satış Kooperatifleri Birlikleri, Sanayi ve Ticaret Bakanlığı’na bağlı kuruluşlardır. Ama sahipleri devlet değil köylü üreticilerimizdir. Kamu Hukuku’nun değil Özel Hukuk’un kapsamına girerler. Bu nedenlerle, Birlikler ve onların Tesisleri, Genel Kurul kararı olmadan  kapatılamaz, satılamaz ve özelleştirilemez.

Ülkemizdeki bazı özelleştirme girişimcilerinin hep örnek diye gösterdikleri “Batı”da, tarımsal sanayi tümüyle kooperatiflerin ve onların birliklerinin denetiminde ya da elindedir. Oralarda bunlar, satılmaya ya da özelleştirilmeye kalkılmıyor. Fakat ülkemiz, son 20 yıldır bu alandaki girişimlere de sık sık sahne oluyor ve “dünyada ilk” olma yolunda hızla “ilerliyor”.

Bu girişimler; değeri trilyonlarca lirayı bulan Birlik Tesisleri’nin, köylü üreticilerimizin elinden alınıp yerli-yabancı şirket ve holdinglere kaptırılmasıyla sonuçlanabilir. 1985’de denendi, olmadı. 1991’de denendi, olmadı. 1993’den beri bütün hükümet programlarının değişmez maddesi; Birlikler’in ve Tesisleri’nin tasfiyesi ya da satılmasıdır.

Gerek tarım alanındaki KİT’ler, gerek Kooperatif ve Birlikler; genç Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş aşamasından gelen ilerici dinamizmi ve öncülüğüyle geliştirilmiş kurum ve kuruluşlardır. Böylece, büyük bir samimiyet ve iyi niyetle, köylü üreticilerimizin yakın-orta ve uzun vadeli çıkarları korunmak istenmiştir. Bu kurum ve örgütlerin kuruluş ve amaç maddelerinden de hemen anlaşılacağı gibi:

1- Tarımsal KİT’ler ve Ziraat Bankası, zamanla, köylü üreticilerimizin kuracağı kooperatif ve birliklere devredilecek,

2- Devlet öncülüğüyle kurulan kooperatif ve birlikler, zamanla, köylü üreticilerimizin tam inisiyatif ve güdümüne bırakılacaktı.

Türkiye’de tam tersi oldu, oluyor. Yıllardır ihmal edilmiş ve siyasi iktidarların arpalığı olarak kullanılmış olan birlikler ve onların tesisleri görev yapamaz hale getirildi. Şimdi de satılarak yokedilmek isteniyor. Oysa, köylü üreticilerimizi tüccar ve özel sektöre karşı koruyabilecek başka bir örgüt ve kurum yoktur.

Ortadoğu’nun en büyük, dünyanın sayılı tesislerine sahip ÇUKOBİRLİĞİN yöneticileri “Uçurumun ucundayız, düşmek üzereyiz” diyor ve “Birlikler şu anda boşlukta. Bazılarının durumu belki bizden iyidir, bazıları daha kötü. Bir kısmı uçurumun tam ucundadır, bir kısmı bir adım geride olabilir. Ama hepsi bizim gibi benzer finansman sıkıntısı içinde… Birlikler böyle kendi kaderine terk edilemez… Mutlaka kontrollu şekilde yürütmek lazım. Bugünkü şartlara uygun bir Kooperatifler Yasası öncelikle ve ivedilikle çıkarılmalıdır.” diye feryat ediyorlar.

Bu sene de birlikler ucuz krediyle güçlendirilmeden ve destekleme alımı olmadan fiyatlar açıklandı. ÇUKOBİRLİĞİN her yılki hedefi, üretilen kütlü pamuğu değerine alabilmek. Üreticilerin beklediği fiyatlar, resmi çevrelerin ve tüccarların verdiği fiyatların çok üstünde. Soya fasulyesi ve yerfıstığında sorunlar ve beklentiler farklı değil. Oysa, Birliğe giren pamuk, soya fasulyesi ve yerfıstığının kabuğundan çıkan tozu dahi değerlendirilmekte, ekonomiye kazandırılmaktadır. Böyle bir entegre kuruluşun desteklenmesi ulusal bir sorumluluktur. ÇUKOBİRLİK, 50.000 köylü üretici ortağı, 6.000 işçisiyle ülkemizin önemli kuruluşlarından biridir. Birliğin ayakta durabilmesi ve içine düşürüldüğü bataktan kendine yakışır bir şekilde çıkabilmesi için; köylü üreticilerimiz ve tesislerde çalışan işçilerimiz birlik, beraberlik ve dayanışma içinde, yeniden yapılanma alternatiflerini hayata geçirip, yeni teknolojik gelişimleri ve finansal kaynak sorunlarını birlikte değerlendirerek yeni çözüm yolları üretmelidirler. ÇUKOBİRLİĞİMİZ, hem iç pazarda hem de dünyada hakkı olan yere ve etkinliğe kavuşturulmalıdır.

Halkımızın “Beyaz Altın” dediği pamuğun ekonomiye büyük katkısını ve yarattığı iş hacmini herkes biliyor. Pamuk, 6 milyonu aşkın insanımızın geçim kaynağıdır. Pamuk üreticilerimizin hayat verdiği tekstil ve konfeksiyon şirketleri her yıl 10 milyar Dolar’ın üzerinde bir gelire sahipler. Ancak, kazançlarının büyük bir kısmını banka ve tefecilere faiz olarak ödemek zorunda kalan pamuk üreticilerimiz geçim sıkıntısı ve borç-harç içinde. Bankalara ödedikleri faizler % 200’leri buldu. Tefecilerde ise faiz oranları % 500’leri geçiyor. Mahkeme ve icra kapılarında çile dolduran üreticilerimizin sayısı her geçen gün katlanarak artmakta, pamuk üreticilerimiz hızla yoksullaşmaktadır. Bir sektörün ayakta durabilmesi; ilgili bütün kesimlerin, hakkı olan kazancı sağlayabilmelerine bağlıdır. Hele üretenlerin hakkı bir takım oyunlarla elinden alınıyorsa, o sektörün yaşaması mümkün değildir. Diğer tarım ürünlerinde olduğu gibi pamukta da hızla dışa bağımlı hale gelinmiştir. Tekstil ve konfeksiyon ihracatından elde edilen dövizin büyük bir bölümü, her yıl artan pamuk ithalatına gitmektedir. Yerli-yabancı ortaklı tekstil ve konfeksiyon şirketleri için önemli olan kısa vadeli kârdır. Eğer ithal pamuk ucuzsa, alır onu kullanırlar. Ülkenin kaybettiği döviz ve yerli pamuk üreticileri onları ilgilendirmez.

Bugüne kadar üreticiler, siyasi iktidarlara seslerini duyuramazken, hükümetler hep tüccarları ve yerli-yabancı ortaklı holdingleri dinlemiştir. En son olarak da, küresel krizin tekstil şirketlerini etkilemesinin faturası da pamuk üreticilerine ve birliklere yükletilmek isteniyor. Hükümetler, konuyla ilgili acele kararnameler çıkararak, birliklerin elindeki pamuğu tekstil şirketlerine peşkeş çekmek istiyor. Bu da yetmezmiş gibi, çiftçileri, örgütsel bazda değil, toprak büyüklüklerine göre ve bireysel bazda kredilendirmeyi amaçlayan hükümet uygulamaları ciddi ciddi yürürlüğe sokuluyor. Tüm bu girişimler, birlikleri yoketmeye ve üreticileri yarı köle durumuna düşürmeye yöneliktir.

Tüccar ve holdingler, sürekli olarak fiyatları yükselttiği gerekçesiyle ÇUKOBİRLİK, ANTBİRLİK ve TARİŞ’i hükümete şikayet ediyorlar. Oysa, borsalardaki fiyat hareketlerini izlediğimizde bu iddialarının gerçekle ilgisi olmadığı ortaya çıkar.

Pamuk faciamızın bir başka boyutu da Gümrük Birliği anlaşmasıdır. “…gümrük birliği, adeta iğneli fıçı. Avrupa Birliği ile yapılan protokole göre, tarım ürünleri anlaşma dışı. Kendi üreticimizi koruyabilmek için bu ürünlere gümrük vergisi ve fon koyabiliriz. Ancak tarıma dayalı sanayi ürünlerinden gümrük vergisi ve fon alamayız. Örneğin işlenmemiş ham pamuk ithal edersek istediğimiz gibi vergilendirebiliriz. İşlenmiş pamuğa gelince yapabileceğimiz hiçbirşey yok. Anlaşma gereği, isteyen, yüzbinlerce ton işlenmiş pamuğu bir tek kuruş vergi ve fon ödemeden ithal edebilir. Böylesine ters bir anlaşma, Türkiye’yi ithal pamuk cenneti haline getirdi. Şimdi, isteyen, dilediği kadar pamuğu sıfır gümrükle ithal edebiliyor. Hem de Türk pamuğundan çok daha ucuz fiyatla. Zira, diğer ülkelerde devlet pamuğa büyük destek veriyor. Pakistan’ın bile pamuk üreticisine yaptığı destek, maliyetinin yarısından fazla… Türkiye’de ise tam tersi bir uygulama var. Geçimini pamuktan sağlayan 4 milyona yakın insanımızın sırtından geçinmeyen yok. Tekstilcisi, konfeksiyoncusu, toptancısı, ihracatçısı… Hepsi, Türk pamuk üreticisinin hakkını keselerine, kasalarına indiriyor!.. Buna karşılık pamuk üreticimize bir tek kuruş destek yok. Yapılıyormuş gibi görünen destekler daha büyük yaralar açıyor. Hatta bu desteklerin büyük bölümü sanayicilerin işine yarıyor. Örneğin, gübre ve zirai ilaçlarda yapılan destek bedelleri zamanında ödenmediği için astarı yüzünden pahalıya geliyor.” (S. Usumi). Böylece, dünya piyasalarında sürekli geriliyoruz ve eski pazarlarımızı bile kaybediyoruz.

“…Avrupa Birliği, Yunanistan’ın tarımına akıl almaz destekler veriyor. Milyarlarca dolar akıtıyor. Hele pamuk için aralarında özel bir anlaşma var… Yunan pamuk üreticisinin aldığı destek, kilo başına 100.000.- liraya (1996) yaklaşıyor! Türk pamuğu, (1996) borsalarımızda 165 ile 170 bin liraya satılırken, Yunan pamuğu 150 bin lirayı geçmiyor. Aradaki bu farkın nedeni; Türkiye’de yüksek enflasyon olduğu halde, devletin pamuk üreticisine destek vermemesi. Buna karşılık, Yunan üretecisinin hem kendi devletinden hem de Avrupa Birliği’nden trilyonlarca lirayı bulan destek alması!… Avrupa Birliği, Yunanistan’ın pamuk üretimini arttırması için özel bir çaba gösteriyor. 3-4 yıl öncesine kadar yıllık pamuk üretimi 100 bin tonu geçmeyen Yunanistan’da rekolte 300 bin tona (1996) yaklaştı. Avrupa’nın desteği ile sağlanacak olan bu kadar büyük üretim, gümrük birliğinin koşulları devam ettiği sürece, iç piyasalarımızı tehdit edecektir. Ne yazık ki (tüccar ve) sanayicilerimiz de biraz daha ucuz pamuk alabilmek için bu tehlikenin gelişmesine yardımcı olmaktadır…” (S. Usumi)

Avrupa Birliği kapılarında her türlü şantaja ve tecavüze boyun eğen, bütçesi sürekli açık veren, iç ve dış borçları ve onların faizleri altında ezilen, kayıt dışı ekonomisi neredeyse bütçesine ulaşmış bir ülkede “nereden para bulup da birlikleri destekleyelim? Hani kaynak?” diye sorulabilir. 1979 yılı sonuna kadar tarımın ve tarımsal sanayinin gelişmesinde başrol oynayan tarımsal KİT’ler ve Birlikler; bir taraftan aracı tüccar ve yerli-yabancı holdinglere karşı üretici köylülerimizin tek koruyucusu olarak görev yaparlarken, diğer taraftan üst örgütlenmelerini yaygınlaştırarak tesislerini geliştirmişti. Ne oldu da üvey evlat muamelesine layık görüldüler? Son 20 yıldır Türkiye’nin imkânları ve kaynakları pek fazla değişmemiş, azalıp yok olmamış hatta daha da gelişmiştir. Ancak, Batı’dan esen Globalleşme, Küreselleşme ve Özelleştirme rüzgarlarının etkisiyle şiddetli soğuk algınlığına ya da zaturreye yakalandık. Bu “hastalık”, en kötü etkisini, ciğerlerimiz, kalbimiz ve göz bebeğimiz olan KİT’ler ve Birlikler’imiz üzerinde gösteriyor. Özellikle 1983’den beri siyasi iktidarlar, bu kurum ve kuruluşları gözden çıkarmış. Onların zarar etmeleri için herşeyi yapıyor. Oysa, diğer birlikler gibi, pamuk üreticilerimizin birliklerine de çok basit ve kolay tedbirlerle finansal kaynaklar sağlanabilir. Örneğin, çırçırcıdan iplikçiye, dokumacıya, konfeksiyoncuya, toptancıya, ihracatçıya ve perakendeciye kadar uzanan zincir içinde yapılan alım-satımların büyük bir kısmı faturasız yapıldığı için, 1994 yılında tahsil edilemeyen vergi 70 trilyon liranın üzerinde. 1995 yılındaki vergi kaybı 150 trilyonu, 1996’daki 200 trilyonu, 97’deki 400 trilyonu aşmış durumda.

1993 yılına kadar vergi yüzsüzlerinden ve onların siyasi uzantılarından başka hiçkimse bu vergi kaçağının farkında değildi. 1993 yılında tarım ürünlerini desteklemek amacıyla ‘prim sistemi’ getirildi. İlk uygulama da pamukta yapıldı. Üreticiye kilo başına 3.000.- Lira prim ödendi… Herkes sistemden memnundu. Devlet, prim olarak ödediği 4 trilyon 500 milyar Liranın karşılığında 15 trilyon Lira fazladan vergi topladı. Ancak 1994’de hükümet, yeni ürün pamuk için 1.000.- Lira prim ilan edince; aracı tüccarlar ve tekstilci-konfeksiyoncu holdingler kıyameti kopardılar. Bir yıl önce 3.000.- Lira prime karşı çıkmayanlar, enflasyona rağmen devlet 1.000.- Lira prim verince; “bu devlet işte bunun için batıyor!.. Devleti her türlü sübvansiyondan kurtaralım!..” diyerek vatan-millet edebiyatına girdiler. Sonunda mesele anlaşıldı. Neyi “kurtarmak” istedikleri açığa çıktı. Pamuğa verilen prim, yıllardır süregelen trilyonlarca liralık vergi kaçağını açığa çıkarmış. Pamuk üreticilerinin, prim alabilmek için çırçırcıdan başlattıkları faturalı alım-satım; perakendeciye kadar uzanan kayıtlı ve faturalı sistemi zorunlu kılmış. Bu durum aracı tüccar ve holdinglerin işine gelmemişti.

Bu yıl pamuk üreticisine verilecek 50 bin lira prim, devlete yaklaşık 100 trilyon liraya mal olacak. Ancak, üreticiden başlayan faturalandırma, çırçırcıya, iplikçiye, dokumacıya, konfeksiyoncuya, tüccara, toptancıya, ihracatçıya ve perakendeciye kadar uzanan bir vergilendirme sistemini hayata geçirecektir. Bu da devlete 800 trilyon liranın üzerinde ek bir vergi geliri sağlayacaktır. İşte size kaynak…

Birlikler, kurulduklarından beri amaçları doğrultusunda çalıştırtılmamışlardır. 1980’den beri de IMF ve Dünya Bankası dayatmaları ile tarımımızın yokedilmesi pahasına birlikler desteklenmiyor, tarım nüfusunun %10’ların altına çekilmesi istenerek şehirlerdeki işsizlik pompalanıyor. 1998’in sonunda, tekstilde başgösteren krizin faturası gene pamuk üreticisine ödettirilmek isteniyor. Hükümet, çıkardığı kararname ile, birliklerin elindeki pamuğu, 6 ay vade ve düşük faizle holdinglere peşkeş çekmek istiyor. Kooperatif ve birlikleri devreden çıkararak, toprak büyüklüğüne göre ve bireysel kredi aldatmacasıyla birlikleri yok etmeyi amaçlıyor. Aynı tas aynı hamam, sömürüye devam…

Gelelim TRAKYABİRLİĞE. Sorunlar aynı. Destekleme yok. ilan edilen fiyatlar, maliyetin altında. Ödemeler, vadeli. Köylü üreticilerimizin Trakya Birliğe verdiği ürünün karşılığını peşin alamadıktan sonra, ilan edilen fiat ne işe yarar? Ayçiçeğinin destekleme kapsamına alınmasından hiç bahsedilmiyor. Farzedelim ki iyi fiat verdiniz. Peşin ödeme yapamıyorsanız; peşin paraya ihtiyacı olan köylü üreticilerimizi, fiatlarla dilediği gibi oynayan aracı-tüccar ve yağ fabrikatörlerinin insafsızlığına terkedersiniz.

Üreticiler bu sektörde de perişan. Borçlarını ödeyebilmek için tarla ve hayvanlarını satmak ya da yüksek faizli kredi bulmak zorunda kalıyorlar. Buna karşılık aracı tüccarlar ve yağ fabrikatörleri; hem piyasa fiatlarının altında ayçiçeği alarak, hem “kaç ben kurtarayım” deyip köylü üreticileri yüksek faizle borçlandırarak ve hem de bir sonraki yılın ürününe ipotek koyarak trilyonlarca lira kazanıyorlar.

Üreticiler böylesine perişan edilirken tüketici ne durumda? Türkiye’de yıllık yağ tüketimimiz (1996) 1,2 milyon ton. Yıllık toplam yağ üretimimiz ise yaklaşık 500.000 ton. Bunun 250.000 tonunu ayçiçeğinden, 150.000 tonunu pamuktan, 50.000 tonunu zeytinden, kalanını da soyadan, hayvanlardan vs. elde etmekteyiz. Buna göre, Türkiye’nin yıllık sıvı yağ açığı 700.000 tondur. Bu açığı ithalatla karşılıyoruz. Yağ ithalatı için 1995’de 623 milyon dolar döviz ödedik. Buna, ayçiçeği, pamuk ve soya küspesi için ödediğimiz 72,2 milyon doları da eklersek; bu rakam 695 milyon doları geçer. Bunun TL. karşılığı 62,5 trilyon liradır. 1996 yılında yağ ithalatı için 1 milyar dolar ödedik. Bu; tüm tüketicilerimizin payına düşen “yağlı kazık”tır.

Görüldüğü gibi; ayçiçeği meselesi, TRAKYABİRLİĞE rağmen, köylü üreticilerimizin perişan edilişinden de öte, ulusal bir sorunumuzdur. Bu; Türkiye’nin yerli-yabancı tekellere nasıl soydurtulduğuna sadece bir örnektir. Oysa Türkiye, dünyanın sayılı tarım ülkelerinden biridir. Buna rağmen buğdayı, eti, sütü mısırı, pamuğu, ayçiçeğini, şekeri ithal etmek zorunda kalışımızın nedenlerini sorgulamalıyız. Özellikle son 20 yıldır uygulana gelen ekonomi-politikalar, köylü üreticilerimizi örgütsüzleştirmiştir. Varolan kurum, kooperatif, birlik ve işletmeler görev yapamaz hale getirilmiş ya da yok pahasına satılmıştır. Korumasız ve güçsüz kalan köylü üreticilerimiz yeterli ekim yapamaz duruma düşürülürken, yerli-yabancı şirket ve holdingler kârlarına kâr kattılar.

Sorunların çözümü zor ve imkânsız değildir. Tarımı ve köylü üreticilerimizi özendirecek, örgütlü ve gelişkin teknolojiye dayalı tarımı yaygınlaştıracak acil önlemler alınmalıdır. Üreticiler vergilerini kendi kooperatif ve birliklerine yatırmalı, kooperatif ve birliklere üretimi ve ihracatı teşvik primi ve de vergi iadesi uygulanmalıdır. Köylü üreticilerimiz, özerk ve demokratik bir yapıya kavuşturulmuş kooperatif ve birliklerinde hür inisiyatif ve güdüm, söz ve karar sahibi olmalıdırlar. Özellikle 1980 yılından beri uygulanagelen müdahaleci ve özelleştirmeci politikalar geriletilmelidir, durdurulmalıdır. Kaynak sorununu çözebilmek için, daha fazla zaman kaybetmeden, tüm birliklerin ortak sayıları oranında katılımıyla ve onların söz ve karar sahibi olduğu KOOPERATİFLER BANKASI kurulmalıdır.

Bu genel önlemlerin yanında, örneğin sıvı yağ açığımızı kapatabilmek için; ayçiçeği üretimimizi 2 milyon tona çıkarmamız yeterlidir. 1989 yılı ayçiçeği üretimimiz 1.250.000 tondu. 1995’de 600.000 tona, 1996’da 500.000 tona düştü. Oysa, bırakalım genel ekonomi-politik köklü tedbirleri, çok basit özendirici tedbirlerle 5-6 yılda üretimimizi 2-3 milyon tona çıkarabilirdik. Böylece; uluslararası yağ tekellerine ödeyeceğimiz milyarlarca  dolarlık dövizle birliklere düşük faizli kredi sağlayabilir, yeni tarım teknolojilerini ve tarım sigortasını hayata geçirebilirdik. Yoksulluğu kader olmaktan çıkarıp,  üreticilerimizin ve tüketicilerimizin ezilip sömürülmesini nispeten hafifletebilirdik.

Tüm tarımsal birlikler, iştigal alanına ve aldığı tarım ürününün cinsine göre desteklenmelidir. 1994 yılında hububat, şeker pancarı ve tütünün dışındaki tarım ürünleri destekleme kapsamından çıkarıldı. Oysa destekleme, yöresel ve “siyasi” bir tercih olmamalıdır. Gene 1994 yılında çıkarılan bir Kanun Hükmünde Kararname ile hükümet; birliklere değil, taban fiatını belirlediği tarım ürününün çifçisine bireysel kredi verme usulünü getirmiştir. Fakat bu uygulama, bugüne kadar kimseye kredi olanağı sağlıyamadığı gibi tarımsal birliklerin çöküşüne neden olabilecek ortam yaratmıştır. Geçtiğimiz günlerde hükümet, köylü üreticilerin toprak büyüklüklerine göre kredilendirmesini yeniden gündeme getirdi. En az destekleme alımı kadar hayati önem taşıyan düşük faizli kredilendirme; destekleme alımlarından önce ve mutlaka tarımsal birliklere verilmelidir. Daha fazla zaman kaybetmeden, bu yönde bir yasa değişikliğine gidilmelidir.

Benzer sorunlar ve çözüm yolları sadece ÇUKOBİRLİK ve TRAKYABİRLİK için değil, FİSKOBİRLİK, KARADENİZBİRLİK, ANTBİRLİK, GÜNEYDOĞUBİRLİK, GÜLBİRLİK ve KOZABİRLİK gibi tüm Tarım Satış Kooperatifleri Birlikleri için de geçerlidir.

Örneğin; Artvin’den Zonguldak ve Bolu’ya kadar uzanan coğrafyada yaşayan 8 milyonu aşkın vatandaşımız için hayati önem taşıyan FİSKOBİRLİK. Milyonlarca fındık üreticisi ve yöre halkı, geçen yıllarda yaşanan “fındık faciaları”nı bile aratacak daha da ağır yeni felaketlerle karşı karşıya.

Pamuk ve tütün üreticilerimizin pamuk yakma eylemleri gibi, fındık üreticilerimizin de fındığı denize dökmesi gündeme getirilmektedir. FİSKOBİRLİĞİN destekleme alımlarının kampanya sonuna kadar devam edebilmesi için, ucuz kredilerle güçlendirilmiş olması gerekir.

Bu saydığımız önlemler alınmadığına göre, gelecek felaketi görebilmek için kahin olmaya gerek var mı? Oysa, dünyada en fazla fındığı biz üretiyoruz. FİSKOBİRLİĞİMİZ, iç pazara tamamen hakim olmalı ve ihracatını hızlandırıp dünya fındık piyasalarına damgasını vurmalıdır. Bu da ulusal bir sorunumuzdur. Unutmamalıyız ki; “Ekonomik bağımsızlık olmadan siyasi bağımsızlıktan bahsedilemez!”

Hele işçi sınıfımızla öz kardeş olan köylü üreticilerimizin arasına nifak sokmaya kalkmak; toplu iş sözleşmesi döneminde, “benim köylümün parasını işçiye yedirtmem” diyerek, Taban fiyatları açıklanırken de “benim işçimin parasını köylüye yedirtmem” diyerek “Böl! Parçala! Yönet!” politikalarıyla halkımızı “kamplara ayırmaya” çalışıp “bölücülük” yapmak; Anayasal bir suçtur. Hükümetler bu şuçu sık sık işliyor. Tarım ürünleri taban fiyatları açıklanırken “Bu para milletin cebinden çıkıyor! Çiftçiye yüksek taban fiyatı verirsek, yarın kamu çalışanlarına ve işçilerine ödeyecek para bulamayız! Enflasyon canavarı hepimizi yutar!” diyorlar. Kamu toplu iş sözleşmeleri ya da asgari ücret görüşmelerinde ise aynı gerekçeyi işçilere getiriyorlar; “Kan emicilere zam yok!” diyorlar.

Hep örnek verilen “Batı”da devlet, köylü üreticilere ve onların örgütlerine karşılıksız yüzlerce trilyon yardım yapıyor. Oralarda tarım, geniş olarak kooperatifler, onların birlikleri ve sanayi işletmeleri tarafından yapılıyor. Tarım üretimi, ticareti ve ihracatı bu birliklerin elinde. Bizde ise tam tersine. Kökü dışarda bir avuç aracı tüccar ve holding sahiplerinin çıkarları uğruna tüm ülke ve millet açlığa ve sefalete mahkum ediliyor.

Şu sorulara verilecek cevaplar, sorunların çözümünü netleştirecektir inancındayız.

  • Konuyla ilgili olarak Ziraat Odaları’nın ve diğer ilgili demokratik kitle ve meslek örgütlerinin görüş ve talepleri neden dikkate alınmaz?
  • Çukobirlik, Fiskobirlik, Trakyabirlik, Karadenizbirlik, Antbirlik, Guneydoğubirlik, Gülbirlik ve Kozabirlik gibi tüm tarım satış kooperatifleri birlikleri düşük faizli kredilerle sürekli neden güçlendirilmez?
  • Tüm tarım ürünlerine üretim ve ihracat primi neden sürekli uygulanmaz?
  • Tüm tarım ürünleri sürekli destekleme kapsamına neden alınmaz?

  • Üretim konularına göre tüm tarım üreticilerimize, bir sonraki yıl için enflasyon ve alım teminatı neden verilmez?

  • Gübre destekleme ve ilaçlama bedelleri neden ödenmez?

  • Devlet ve siyasi iktidarlar her yerde “libaralizm”i savunuyorlar da, birliklerin özerk ve demokratik bir yapıya kavuşmasına neden şiddetle karşı çıkıyorlar?

  • Her hükümet değişikliğinde Genel Müdür’den odacıya, İşletme Müdürü’nden üretim şefine, hatta ilgili sendikanın şube yönetiminden delegesine ve işyeri temsilcisine kadar uzanan kadro ve personel “yenileme!” girişimleri; hangi “ekonomi ve üretim modeli teorisi”yle izah edilebilir? Böyle bir “değişim!”, üretimin ve teknolojinin gelişmesine nasıl bir “katkı!” yapacak? Bu “katkı”dan kimler nasıl yararlanacak?

DERGİMİZİN BİLDİRİSİ

İŞÇİ SINIFI, ÜRETİCİ KÖYLÜ KARDEŞLERİYLE BİRLİK VE DAYANIŞMA İÇİNDEDİR…

TİGEM, DEVLET ÜRETME ÇİFTLİKLERİ, BİRLİKLER VE ONLARIN TESİSLERİ SATILAMAZ! ŞİRKETLEŞTİRİLEMEZ! ÖZELLEŞTİRİLEMEZ!

KAYNAK SORUNUNUN ÇÖZÜMÜ İÇİN KOOPERATİFLER BANKASI KURULMALIDIR.

KÖYLÜ ÜRETİCİLERİMİZİN, KENDİ TARIM SATIŞ KOOPERATİF VE BİRLİKLERİNDE KAYITSIZ ŞARTSIZ SÖZ VE KARAR SAHİBİ OLMA TALEPLERİNİ DESTEKLİYORUZ.

KÖYLÜ ÜRETİCİLERİMİZİN KURDUĞU TARIM SATIŞ KOOPERATİF VE BİRLİKLERİ, ÜRETİCİ ORTAKLARIN İNİSİYATİF VE GÜDÜMÜNDE, ÖZERK VE DEMOKRATİK BİR YAPIYA KAVUŞTURULMALIDIR.

BİRLİKLER; SİYASİ İKTİDARLARIN ARPALIĞI OLMAKTAN KURTARILMALI VE UCUZ KREDİLERLE GÜÇLENDİRİLMELİ.

DESTEKLEME ALIMLARI VE PRİM BAŞLATILMALIDIR!

GENEL MÜDÜRLERİ BİRLİK YÖNETİM KURULU ATAMALI.

PRENSİPSİZ “DESTEKLEME ALIMLARI”NIN VE YANLIŞ EKONOMİ-POLİTİK UYGULAMALARIN DOĞURDUĞU “KARA DELİK” YA DA “KAMBUR”LAR BİRLİKLERE YÜKLENEMEZ!

SİYASİ İKTİDARLARIN; VURDUMDUYMAZLIKLARINA, “PARAYI VERİYORSAM DÜDÜĞÜ DE ÇALARIM!” EĞİLİMLERİNE, “OLMAZSA SATAR KURTULURUM!” ÇALIMLARINA VE YERLİ-YABANCI ŞİRKETLERİN ACIMASIZ REKABETİNE KARŞI DURABİLMEK İÇİN: BİRLİK YÖNETİMLERİNİN HER KADEMESİNDE ÜRETİCİ ORTAKLARIN HÜR İNİSİYATİFİ VE GÜDÜMÜ YAŞAMSAL BİR İHTİYAÇTIR.

TÜM BU İLKELER DOĞRULTUSUNDA; HAZIRLANMIŞ-HAZIRLANACAK ARAŞTIRMA, İNCELEME VE RAPORLAR, YÖNETMELİK VE YASA TASARILARI ZAMAN KAYBETMEDEN TARTIŞILIP NETLEŞTİRİLMELİ, BUNLARIN YASALAŞIP YÜRÜRLÜĞE GİRMESİ İÇİN MÜCADELE EDİLMELİDİR.

BAŞTA GAP BÖLGESİ VE PROJESİ OLMAK ÜZERE TÜM HAYVANCILIK VE TARIM TOPRAKLARI, KAMU DESTEKLİ, DEMOKRATİK VE MERKEZİ BİR PLANLAMAYLA, KOOPERATİFLERDE VE BİRLİKLERDE ÖRGÜTLENMİŞ-ÖRGÜTLENECEK KÖYLÜ ÜRETİCİLERİMİZİN İNİSİYATİF VE GÜDÜMÜNE DEVREDİLMELİDİR. KÖYDEN ŞEHİRE GÖÇ VE TARIM ALANLARININ BOŞALTILMASI, DEMOKRATİK YOLLARLA VE EKONOMİK ÖZENDİRMEYLE ÖNLENMELİ, ŞEHİR VAROŞLARINDAN KÖYLERE GÖÇ CAZİP HALE GETİRİLMELİDİR.

ŞİRKET VE HOLDİNGLERİN TARIM VE HAYVANCILIĞIMIZI GASP ETMESİNE SEYİRCİ KALMAK HALKA VE VATANA İHANETTİR.

HALKIMIZ KENDİ BUĞDAYIMIZDAN ÜRETİLMİŞ EKMEĞİ SATIN ALAMAZ, ÜLKESİNDE ÜRETİLEN ETİ, SÜTÜ, YUMURTAYI YİYEMEZ DURUMA DÜŞÜRÜLMEK ÜZERE. TEMEL GIDA ÜRÜNLERİYLE TÜM TARIM VE HAYVAN ÜRÜNLERİNİ ÇOCUKLARIMIZA UNUTTURMAYA KALKANLARDAN HESAP SORMAMAK HALKA VE VATANA İHANETTİR.

PATATESTEN ŞEKER PANCARINA, TÜTÜNDEN PAMUĞA TÜM TARIM VE HAYVANCILIĞIMIZ YAŞAMSAL STRATEJİK VE ULUSAL DEĞERLERDİR. ONLAR DA TIPKI EGEMENLİK GİBİ, HALKINDIR, ULUSUNDUR…