VATAN POSTASI
Yaşamımızı Savunmak Üzere,Duygu,Düşünce ve Davranış Birliğini Gerçekleştirmek İçin Varız.

(ULUSALCILIK,) DEVLETÇİLİK (KAPİTALİZM FİDELİĞİ) VE BİR KÜÇÜK-BURJUVA KURUNTU FİKRİ YÖN TEZİ ÜZERİNE

Yazar Dr. Hikmet Kıvılcımlı   


Günümüzde de topluma abanmaya kalkan Kadroculuk ve Yöncülük’ün “devletçilik”, “batılılaşma”, “çağdaşlaşma”, “kalkınma”, “sosyal adalet” zırvaları…


Emperyalizme ve kapitalizme karşı çıkmadan “tam bağımsızlık”tan bahseden, halk ve sınıf pusulasını yitirmiş “ulusalcılık”ın kimlerin değirmenine su taşıdığı 40 yıl önce anlatılmış…


Sınıflarüstü “devrimcilik”ten çeteciliğe ve küresel faşizmin taşeronluğuna uzanan eğilimler…

(Kuvayi Milliye dergisinin Ocak-Şubat 2001 tarihli 26. sayısında “Kavramlar-Süreçler Dosyası 3” olarak yayınlanmıştır.)

Bugün (1966 Sonbaharı) Yön adlı dergi ölmüş bulunuyor. Sağlığında onun düşüncelerini yayanlar, şimdi (1966) Devrim adlı bir dergi çıkarıyorlar. Yön niçin öldü? Devrim niçin doğdu. Ayrı konu. Her ikisinin de yaşaması gerekirdi. 0lmadı.Yön battı. Ama ana düşünce Devrim’de sürüp gideceğe benziyor.

Yön’ün ilk çıkışını sevinerek izlemiştik. Daha ilk sayısının “Bildiri”sini okur okumaz, ne yalan söyleyelim, öyle bir alışkanlığımız olsa “beynimizden vurulmuşa döndük” diyebilirdik. Hazırlık propagandası, Yön’ü genç kuşak sosyalistlerin çıkardığını yaymıştı. Bildiri, otuz yıl önceki kadro kapıkullarının hemen bütün kuruntularını kendisine taban etmişti!

Bir örgüt için olduğu gibi, bu dergi için de dört beş yıl sustuk. Sabırlılığa alışmışız. Gençlerin deneysizliklerini iyi dileklerine bağışlamamalı mıydı? Ne var ki teorik yanlış küçük değildi. O sıra hiç kımıldamayan kimi eskice sosyalistlere anlattık. “Hadi canım sen de!” dediler. Demek kimi sosyalistler de aldanıyorlardı.

“Deneysiz iyi dilek”, çarçabuk yankı yaptı, “hiçten iyi” miydi? “Sosyalizm” iddialı çıkmasa, hâttâ işe bilimsel sosyalizm yöntemlerini karıştırmasa, kutlanacak yanları vardı. İş bilimsel sosyalizme dayanınca son kuşağın taze beyinleri karıştırılabilirdi. Bunu hoşgörmeye hakkımız yoktu.

En sonra bir sinyal çektik, “Atma Avcıoğlu, din kardeşiyiz!” Avcıoğlu ne demek istediğimizi anlamamış göründü. “Sosyalizmin el kitapları”ndan bilgiçlik satmak istediğimize dokundu. Sonra sayfalarını “iyi dilekli” bütün sollara açtı. O zaman, aşağıdaki yazıları kaleme aldık.

Amacımız şu ya da bu kişiyi “kandırmak” değildi. Nesnel incelemeydi. Avcıoğullarının pek tedirgin oldukları üslübumuzu yumuşatamamıştık, İncelemeyi,o gün için bir kıyıya attık. Derken Yön battı. “Yönizm”de battı mı?

Hiç batar mı? O, en sevimli olduğu derecede en verimlilerinden biri olan Avcıoğullarının kişiliklerinden üstün bir sosyal “kategori”nin eğilimiydi. Yüz tane Avcıoğlu gitse, bin tanesi gelirdi. Nitekim Devrim’i görmedim. Türkiye’nin Düzeni’ne baktım. Saygıdeğer emek. Ne var ki Yön havalı. Atmosfer çevremizdir.

Sağdan soldan -biz sağa bakmadığımız için daha çok soldan- şikayetler geldi. Biz nereden başlayalım? Otuz yıl, önceki Kadronun Kadrosu eleştirimiz, bereket “sıçanlar”ın elinden yakasını kurtaramamış. Kayıp. Yönün Yönü yazısı ise kıyıda duruyor.

Onu, hiç değilse olduğu gibi vermek, yeni çaba istemiyor. Genç arkadaşlara karşı boynumuzun borcudur. Borcumuzu ödemeye çalışalım.


I- Doktrinler

Her küçük-burjuva düşüncesinin en hoşlandığı şey “özgün doktrin”ler ortaya atmaktır. Atar atmaz “dünya açıklanmış” olacaktır.

Yönizm’in 3 doktrini var: 1- Batılılaşma doktrini, 2- Ekonomi doktrini, 3- Devletçilik doktrini…

Belki de onun hiç böyle şeyleri yok. Ama, varmış gibi ele alınmadıkça, ana-fıkirleri anlamak güçleşir.

PROBLEMİ KOYUŞ

Yönizm, bir küçük-burjuva devrimciliğinin “vicdan azabı” teorisidir. Bu “bitmeyen kavga” bilince çıkarılırken sınıfı, stili ve konusu konulmalıdır.

Yön’ün Sınıf Yapısı

Yön Dergisi daha ilk sayısında (20 Aralık 1961) bir ortak bildiri yaydı. Altına imza atanların sosyal kategorileri şöyledir: Sorumlular 1 General, 2 Profesör, 4 Milletvekili, 5 Senatör, 9 Subay,10 Doçent, 35 Asistan, 37 Mühendis, 23 Avukat,19 Doktor,17 İktisatçı, 3 Ressam, 3 Rejisör, 3 Evkadını,1 Futbolcu, 80 Yazar, 48 Öğretmen, 59 Memur, 4 Eski Memur. Toplam 363 kişi.

Sorumsuzlar (Öğrenci): 72 Hukuk Öğrencisi, 28 Siyasal Bilgiler Öğrencisi, 27 İktisat Öğrencisi, 23 Lise Öğrencisi. Toplam I50 kişi.

Sosyal Sınıflar: 1 Ağa, 2 Çiftçi, 6 Tüccar, 9 İşçi. Toplam 18 kişi.

İmza atanlara bakınca, Yön’ün bir kapıkulu atmosferi içinde doğduğu ve bir kapıkulu dergisi olaacağı anlaşılıyordu.

Bu rakam ve orantıları, Yön’e, Türkiye’de kapıkullarından başka kimsenin sosyalizme elverişli bulunmadığı kanısını verecektir.

Yalnız yukarıdaki rakamlar bile, Yön’ün karakteristiğini açabilir. Yönizm, sosyal sınıflardan ancak 3,5 oranında ilgi görür. Bunun da yarısı (%1.75) işçidir. Sosyalizme en açık sınıf işçidir. Modern toplumda bir sosyal sınıf olmayan aydınlar Yön sosyalizminde %96.5’dırlar. Bunların %34.8’i açık memur, %37.05’i serbest meslekli (örtülü memur), %28.25’i öğrenci (gelecek memur) olmak üzere hepsi kapıkuludur.

Yön’ün Kaçak Güreş Yordamı

Bildiri sondan bir önceki bağlantısında şöyle yazıyordu:

“Varmak istediğimiz amaçların şu veya bu noktası tartışma konusu edilebilir.Bu bildirinin yayınlanmasındaki maksat da bu çeşit tartışmalara yol açmaktır.” (4/e)

Yani, Yön’ün istediği “tartışma konusu”, Yön’ün bütün “amaçları” değil, onların “şu veya bu noktası”dır. Yani, bizi ayrıntılarla uğraştıracak. Nitekim, Yöncülere karşı yapılan iki açık tartışma oldu:

1- “Atma Avcıoğlu Din Kardeşiyiz!” denildi. Avcıoğlu karşılığı, söylenenlerin özünü pas geçti, yalnız kendi biyografisi ile ilgili beşinci derece takılma (ayrıntı ve üslup) üzerine bildiri yaptı.

2- Bir genç avukat, işçi sınıfının önemi üzerinde durdu. Yön, öz konu üzerinde konuşmayı sonraya bıraktı, yalnız kendisine yakıştırılmış onuncu derece bir dokundurmayı afakanlıca yalanladı.

Bu “kaçak güreş”, Yöncü “doğma”ya dokunacak eleştirmelere yolu kapadı. Bununla birlikte,kimse Yönizmi, kendisinin “izin” edeceği yönde ele almak zorunda değildir.

Yönizmin Ana – Fikirleri

“Yönizm”, Türkiye toplumuna “Yön” vermek gibi ağır ve nankör bir çaba içindedir. Bunun için 3 doktrin ve 3 parola ortaya atılıyor. 3 doktrin şunlardır: 1-Batılılaşma doktrini, 2- Ekonomi doktrini 3- Devletçilik doktrini.

3 parolası da o 3 doktrinden çıkar: 1- İstismarı (sömürüyü) kaldırmak, 2- Sosyal adalet, 3- Planlı istihsal (üretim)

Bu altı nokta, “Yönizm”de olağanüstü birbirine karışık, içiçe ve ayrılmaz durumdalar. Gene de, kimi yerlerini tekrarlama tehlikesini de göze alarak, onları ayrı ayrı bölümlerde gözden geçirmek gerekir. Kendileri yıllardır aynı temayı öylesine ısıtıp ısıtıp öne sürdüler ki, bizim o “temcit pilavı”na fazla kaşık atmamızı pek yadırgamasalar olur.

Yalnız, “Yönizm”in üç doktrini ile üç parolasına girmeden önce ve rahat girebilmek için, bu eğilimin hangi sosyal kökten kaynak aldığına ve hangi yordamla işlediğine iki üç sözcükte değinmek gerekir.

1- Batıcılık Doktrini: Yöncülerin en tartışılamaz “gerçek” gibi koydukları “Batılılaşma” nedir? Kısaca görelim.

Batılılaşmak mı, Batıdan Kurtuluş mu?

Yönizm, Bildiri’sinin 1 sayılı paragrafında şöyle diyor:

“İktisadi alanda hızla kalkınmak. Yani milli istihsal seviyesini hızla yükseltmek.”

Bu “hızlı” gidiş hangi yoldan yürüyecek? 1. paragrafın (a) fıkrası yolu şöyle çiziyor:

“Atatürk Devrimlerinin amacı olan Batılılaşmak.”

Atatürk devrimleri ulusal kurtuluş ateşi içinde başladı. Bu devrimler “Batılılaşmak”mıdır, “Batılılaşmamak” mıdır? Onu, 42 yıl sonra yazı alanına girecek “Yöncü’lerden öğrenmek yerine, Mustafa Kemal Paşa’nın Türkiye Büyük Millet Meclisi ndeki ilk açış söylevinden okumak daha yerinde olur.

Mustafa Kemal Paşa, dünya önünde giriştiği devrimin bir kurtuluş savaşı olduğunu söyledi. Bu ulusal kurtuluşun iki amacı bulunduğunu belirtti: 1-Emperyalizme ve kapitalizme karşı gelmek. 2- Zorbalığa (Osmanlı derebeyliğine) karşı gelmek,

Musıafa Kemal Paşa’nın kendi ağzından çıkan bu iki amacı, Yönizmin atlayarak görmemezlikten gelmesi, nasıl bir “sosyalizm”, “solculuk”, “hızla kalkınma” ya da “hızla yükselme” olur? Anlaşılmıyor.

Yönizmin, asıl ulusal kurtuluş ortada dururken ve bugünün en yakıcı konusu olmuşken, onu bırakıp önem verdiği “batılılaşma” nedir?

Batılılaşmak Neyin Peçesidir?

“Batılılaşma”: en bayağı “elkitabı”nda, en toy ilkokul çocuğunun bile kolayca okuyup anlayabileceği şeydir artık, Türkiye’de bile… Batılılaşma, bir ülkede kapitalizmi kurmaktır. Nitekim Türkiye’de de şimdiye dek yapılmış bütün “Batılılaşma” işlemleri, kapitalistleşmekten başka sonuç vermemiştir. Veremezdi de.

Yönizm, inanmazsa, ağabeyleri olan “kadrizm-kadrilizm” “üstad”larına sorabilir.

Niçin düpedüz kapitalizm demek dururken, dolambaçlı yoldan epey anlamsız ve lastikli “Batılılaşma” denmiştir? Onun bizdeki tarihsel ve sosyal karakteristiği üzerinde durmayalım. Yalnız şu kadarcığını söyleyelim: Batılılaşma, “utangaç kapitalistleşmek”tir.

Kapitalist sınıfı Türkiye’de her zaman “kökü dışarıda” bir sınıftır. Saltanat çağında komprador kapitalizmdi, yabancı sermayenin Türkiye’deki kontuarlarına bağlı doğrudan doğruya ajanlarıydı. Cumhuriyet çağında finans-kapital oldu. Yani, Türkiye’deki kapitalist sınıfına karşı bile açık yüzle görünemeyecek kertede millete ve vatana karşı, uluslararası finans- kapital ile göbek bağlıydı.

O yüzden, toprağımızda maskeli haydut biçiminde gizli faaliyet göstermek zorunda kaldı. Hele 1920 yılları, ulusal kurtuluş savaşı kapitalizme ve emperyalizme karşı olmayı kutsal bir ulusal amaç olarak tüm insanlığa ilan ettikten sonra, kalkıp, “Türkiye’de kapitalizmi yoktan var edeceğiz!” demek, her babayiğidin harcı değildi.

Ancak, Amerika gelip onbinlerce yabancı uzman ve askeriyle Türkiye’yi “üs” yaptıktan sonra, artık kapitalizmi savunmak büyük bir kahramanlık olmaktan çıktı. Sırt, emperyalizmin ağababalarına dayanmıştı. Öyleyse neden hâlâ “Batılıtaşma” gevelemeleri yapılır?

Arap: “Hain korkak olur” demiş. Millete, vatana açıkça ihanet etmek kolay iş değildir. Yapılanlar şirin gösterilmek için, kıyıcığından “zararsız” sözcükler uydurulup kullanılacaktır. “Batılılaşma” o “zararsız” sözcüklerin en sınanmışlarındandır.

Yöncülerin “Batılılaşma” sözcüğünü kullanmaları, emperyalizm ve kapitalizme aşık olduklarını mı gösterir? Hayır. Onlar,1920 Türkiye’sinde olduğu gibi hâlâ emperyalizm başka, kapitalizm başka şeydir sanırlar. Ama kapitalizmin dostu olmadıklarını kanıtlamak için, emperyalizmin düşmanı olduklarını somut açıklamalarla belirtirler.

Emperyalizme düşmanlıklarında içten olmadıklarını öne sürmek aklımızdan geçmiyor. “Eski sosyalistler”den öylesine tiksinişlerini bile, kadrizm kapıkullarını gereğinden çok ciddiye almış olmalarına bağlamak olağandır. Onların, Batılılaşmayı Bildiri’lerine birinci madde yapışları bile -bilmiyoruz o denli toy mudurlar- yanılgılarına verilebilir.

Batılılaşma: Şehir-Köy İkiliğini Kaldırır mı?

Onlar yanılıyor diye, herkesi yanıltmaya kimsenin hakkı olamaz. Hele ulusal çabayı kapitalizme yöneltmek kimin işi, kimin ülküsü olur? Herhalde solların değil. Öyleyse Yönizm, Türkiye’nin Batılılaşmasından ne bekliyor? Bir değişiklik bekliyor. Batılılaşırsak:

“Türkiye’deki istihsal seviyesi yükseldikçe, memleketin sosyal yapısı değişecek” (Bildiri) diyor. Tabii değişim oluyor da. Ama hangi “yönde”? Yön iki değişik sonuç muştuluyor:

1- “Şehir-köy ikiliği ortadan kalkacak”,

2- “Batı uygarlığının temeli olan akılcı düşünce kitlelere yayılacaktır.”

Doğru mu?

Batıda 15. yüzyıldan beri hızla, ‘Türkiye’de 30-40 yıldan beri kaplumbağa çabukluğuyla da olsa değişiklikler oluyor. Bu değişiklikler nelerdir?

Şehirle köy ikiliği büsbütün artmıştır. Batıda da ‘Türkiye’de de, kapitalizm, “istihsal seviyesi yükseldikçe”, şehirler hıncahınç dolmuş, köyler ıssızlaşmıştır. Bunu, bütün “Batılılaşan” büyük şehirlerimizi sarmış gecekondu ordugâhları kadar hiçbir şey en kör göze batıramaz.

Türkiye’ye, II. Emperyalist Evren Savaşı’ndan sonra “Batılılaşma” -yabancı sermaye başkanlığında- akın etmiş, o akın hızlandıkça gecekondu faciası alıp yürümüştür. Son 1955 ile 1960 yılları arasında köy nüfusu 17.1 milyondan 18.8 milyona çıkmış, artış % 10 olmuştur, şehirde nüfus 3.1 milyondan 4.5 milyona çıkmış artış %43 olmuştur. (1963 Türkiye İstatistik Yıllığı, s. 58)

Demek, Batıda olduğu gibi Türkiye`de de şehir köyün 4,5 katı daha çok büyümüştür. Şehirli köylü kadar doğurgan olmadığına göre köylüler şehirlere kaçmışlardır. Yönizmi insanlarımıza bunun tersini söylemesi neden? Türkleri aşka getirmek mi istiyor? Yalan yanlışla değirmen dönmez.

Batılaşma Temeli Akıl mıdır?

“Akılcı düşünce” mi “Batı uygarlığının temeli”dir? O da tersine konuyor. “Akıl” hangisidir? Batının, korsanlıkla ve yabancı ülkeleri soyup soğana çevirmekle biriken sermayesini Yönizm belki “akılcılık” sayıyor. Dolayısıyla biz Türklerin sermaye biriktiremeyişimiz akılsızlığımızdan olmalıdır.

Batılı emperyalizm de bunu söylüyor. Onlardan Hitler daha da ileri gidiyor. Ne yazık ki kazın ayağı hiç öyle değil. 15 ile 19. yüzyıllar arasındaki Batı kapitalizminin canavarlıklarının akılla ilgisi üzerinde durmayalım. Şu, Batıcı akılın en sultan geçindiği 19. yüzyıl ile birlikte, her 5-10 yılda bir patlak veren ekonomi krizleri, 20 yüzyılla birlikte her 20- 30 yılda bir patlak veren emperyalist evren savaşları, hep, “Batı uygarlığının temeli”nde yatan akıl almaz dinamitler midir? Yoksa “kütlelere yayılmış” o yaman “akılcı düşünce” eseri midir?

Sosyalizm, kapıkulu yakıştırması derme çatma küçük-burjuva bilgiçliğine çevrilir ve Marksizm kalpazanı kadrizm esinlemesine kapılınırsa, kötü burjuva idealizmi yeni kuşaklara bal gibi tarihsel materyalizm diye yutturulmaktan kurtulamaz.

Her bezirgan toplum gibi, “Batı uygarlığı” da akıl değil, kör “arz ve talep” temeline dayanır. Ve bu madde temeli, yanlış, hattâ tersine değerlendirmelerle yok edilemez.

Türkiye’de Batıcı Akıl

Yönizm “hayır, biz onu demiyoruz. Biz Türkiye’de hiç değilse Batı uygarlığı ölçüsünde bir akılcıl düşünce istiyoruz. Türkiye’de onu gerçekleştireceğiz” diyecek.

Önce, eğer tam “Batıcı akılcıl düşünce”yi istiyorsak, onun doğuş yasa ve koşullarını tersine çevirmemeliyiz. Batı aklının, 500 yıllık burjuva gelişiminden sonra doğduğunu, yoksa onun burjuva gelişimini doğurmadiğını unutmamalıyız.

Ondan sonra, Batıda (emperyalist metropollerde) değil, Doğuda (sömürge topluluklarda) yaşadığımızı “akıldan” çıkarmamalıyız ki, ayaklarımız yerden kesilmesin ve başımız dururken ayaklarımızla düşünmeyelim.

Türkiye 250 yıldan beri “Batı uygarlığı” yönünde çabalıyor. Şu en “devrimci-halkçı-laik-devletçi-milliyetçi” cumhuriyet çağımızın o çeşit çabalarla nereden nereye geldiği gözler önünde, yürekler acısıdır. “Atatürk devrimleri”nden 20 yıl sonra doğmuş “kütlelerde” değil, yüksek öğretim gençleri arasında bile hâlâ Şeyh Said’i Nursi yi peygamber sayanlar var.

Ya kütlelerin “akılcıl düşüncesi” ne alemde? Açın Osmanli fetva sayfalarını, en uyanık Anadolu köyünde, köylüleri sopayla namaza götürme buyrukları doludur. Laik cumhuriyet çağında bunun tersi oluyor, aklına esdikçe, hükümet her gün, yalnız köyde değil, İstanbul’un göbeğinde, gizli tören yapan bir tarikat toplantısı basıyor. Sakallı, çarşaflı insanlar, uğradıkları işleme dehşet ve tiksintiyle tepki gösteriyorlar.

Demek ne olmuş? En iyi dileklerle yarım yüzyıllık “akılcıl düşünce” çabaları, tam tersi sonuç vermiş. Kabahat nurcu, pilavcı, Süleymancı, takunyacı halkta mı? “Akılcıl düşünce”de mi?.. Gerçeklik ortada. Kapitalizmin ölüm çağında, finans-kapital kılavuzluğuyla yapılan “çağdaş uygarlık” gazvesi, hemen Babil çağının tefeci-bezirgan hacıağalarını iktidara getirmiştir.

Olmuyor, demek. 20. yüzyılın ortasında Türkiye’ye “Batıcılık”, Batının “akılcıl düşüncesini” getirmiyor. Osmanlılıktan da geri, Arabistan çöllerinde kalmış sandığımız 7 bin yıllık en “akıldışı” Babil büyücülüğünü getiriyor. Bizim “ilerici”, “sol” ya da “sosyalist” “Batı uygarlığı” taklidi yapınmalarımız tutmamış.

“Denenmişti bir daha denemek”te yarar ne? Zarar, kendimizi ve başkalarını aldatmaktır. Zararın neresinden dönülse kâr sayılmaz mı? Ne yazık ki, bizde, eline bir “kürsü” geçirenin ilk işi, Yenicami imamı gibi oraya çıkıp kendi talkınlarından başka kimseye söz verdirtmemek olmuştur.

19. Yüzyılda Kalkınma Parolası

Yönizmin “akılcıl düşünür”leri 20. yüzyılda bulunduğumuzu bilmiyorlar mı? Biliyorlar. Bildiklerini de şu satırlarla belirtiyorlar:

“1- Batı memleketlerinin kalkınmaları sırasında, çok elverişli şartlara ve sömürgeciliğe rağmen gelişme yavaş, israflı, fakat gücünü genel oydan almayan idareler altında gerçekleştirilmiştir. Ancak yirminci yüzyılda, esas itibarıyla istihsal seviyesinin yükselmesi sayesindedir ki, Batı memleketlerindeki iktisadi sistem az çok tatmin edici şekilde işleyecek hale gelmiştir.”

Bu sefer ne oluyor? Az önce “Batı uygarlığının temelinde”, “akılcıl düşünce” bulan Yönizm, şimdi akla sığmaz “israf” ve dikta (“gücünü genel oydan almayan”) düzeni seziyor. Ve onu, “kalkınma” diye mistikleştirdiği bir totem formüle bağlıyor. Böyledir küçük-burjuva “sağduyusu”.

Oysa, Batıda “kalkınma” diye soyut ve mutlak bir esnaf yakıştırması yoktur.18. yüzyıl Fransiz düşünürlerinin dillerine doladıkları “ilerleme” (Osmanlıda “terakki”) ülküsü, “kalkınma”yı yapmamış, 500 yıllık kapitalizm “kalkınması” gerçekleştikten sonra “ilerleme” felsefesini beyinlere yankılamıştır. “Kapitalizm” bir gerçekliktir. Şeylerin adlarını açık koymadan mistifikasyona “kalkınmayalım.”

Batıda “kalkınma” değil, “kapitalizm” için “çok elverişli şartlar ve sömürgecilik” olmuş. Hani Türkiye’nin kapitalizmi geliştirecek “şartları” ve “sömürgeciliği?” Yok. Yalnız “gücünü genel oydan almayan idareler”. sömürge ve “elverişli şartlar” temeli bulunmadan, üstyapı diktasıyla sermaye birikimi yapabilir mi?

Cumhuriyetin ilk çeyrek yüzyılı boyunca şehir nüfusunun köy nüfusuna oranla artışı %1’i zor geçmiştir. Yani, yönetim “gücünü genel oydan almadı” ve kapitalistçe “kalkınma” olmadı. Öylesine olmadı ki, kırk yıllık durgun ekonomi altında yıpranan yığınlar, finans-kapitalin ansızın ilan ettiği “vur vuranın, tut tutanın” yağma düzenini bile, hak rahmeti saydılar. Hâlâ “oylar”, kurtarıcı pozunda görünen fınans-kapital iğneli fıçısına akıyor. Ve bu “Batılılaşma”dır. 20. yüzyılın ikinci yarısında…

20. Yüzyılda “Tatmin” Parolası

Yoksa, 19. yüzyıl boyu görülmeyen “Batılaşma” mucizesi 20. yüzyılda mı doğdu? Yönizm onu söylüyor: “Ancak yirminci yüıyılda… Batı memleketlerindeki iktisadi sistem az çok tatmin edici” olmuş.

İşte, küçük-burjuva “akılcıl düşüncesi” için bir mistikleştirilmiş tabu- sözcük daha “tatmin! “. “Tatmin” nedir? Kimi etkiler? Nasıl ölçülür? Belirsiz. Esnaf duygusallığını bırakın, sosyal sınıf nesnelliği açısından konuya bakalım. 20. yüzyılda “kalkınma” değil “kapitalizm” daha mı “tatmin” edicidir?

“Esas itibariyle istihsal seviyesinin yükselmesi sayesinde”; işçi sınıfı içinde bir aristokrat amele zümresi satın alındı. Sendika gangsterliği, “sosyalist” kuzu postlarına bürünüp, işçileri finans-kapitalin dümen suyunda sürüklemeye çalışıyor… Gidiş, sınıf olarak işçileri mi “tatmin” ediyor, “kapitalizmi” mi? Ve bu gidiş dünyanın kaçta kaçında gerçekleşti?

Gerçekleştiği yere göz atalım. I. Emperyalist Evren Savaşı’ndan önce kapitalizm yeryüzünün %100’üne egemenken, ondan sonra %70’ine zor egemen oldu. II. Emperyalist Evren Savaş’ından sonra kapitalizm dünyamızın ancak %30’unu tutabiliyor. Demek, en iyimser ve en dangalak emperyalist uşakları için bile kapitalizmin “tatmin” edilerek “işleyebileceği” alan,1918’den 1948’e değin 30 yılda 2.5 kez daralmıştır.

Geri kalan üçte iki dünyanın bir yarısında işçi sınıfı sosyalizmi kuruyor. O bir yarısında geri kalmış ülkeler emperyalizmi temizlemek çabasındalar.1900 yılı dünya “iktisadi sistemi” olan “Batılılaşma” 1917 yılı dünyanın üçte ikisinde,1945 yılı dünyanın üçte birinde, ancak sağ kalabildiğine şükrediyor.

Bunu Yönizm bilmez mi? Bilir. Daha eğlencelisi, bildiğini aynı “Bildiri’de şöyle açıklamaktan geri kalmaz:

“Bununla birtikte Sosyalist Partileri, düşünürleri ve hâttâ liberal eğilimli siyasetçiler, kendi memleketlerindeki iktisadi sistemin israflı olduğunu, zaruri ihtiyaçlarını ihmal ettiğini, hızlı bir gelişmeyi ve sosyal adaleti sağlamak bakımından da yetersiz kaldığını delilleriyle belirtmektedir.”

Öyleyse? Sonra, “kaba konuştu” derler. Bu perhiz ne, öteki lahana turşusu ne? Dünyada değil, kendi öz metropolünde iler tutar yeri kalmamış “Batılılaşma”, hele kırk yıl sakalımızı yaktıktan sonra, Türkiye’nin Türklerine nasıl salık verilebilir? Hele, ondan sonra sırayla sayılacak: “Demokrasi”ye, “sosyal adalet”e, “sömürüyü kaldırma”ya nasıl “sağlam temel” edilir?

Artık, her AP’li mahalle imamının gözlerini kapayıp ağzını açar açmaz okuduğu gibi “çağdaş uygarlık” duası bitmiştir. Öyle ezbere tanrı gibi kaadir’i mutlak bir tek uygarlık yok:1- Çağdaş kapitalizm, 2- Çağdaş sosyalizm vardır. Kapitalizm ya da sosyalizm dışında ne “iktisat”, ne “üretim”, kalmıştır. Arafatta kalmak, dinde bile “hayvanlara” yakıştırılır. Kapitalizm kapitalistlerle sosyalizm işçilerle yapılır.

2- İktisat Doktrini: Yönizmin “ileri gelenleri” Batı bilimini yutmuş, “akılcı düşünce” tiryakisi keskin “iktisat uzmanı”ymışlar. Ve o uzmanlıklarına güvenerek, neredeyse kadrizm ustaları gibi, ekonomik determinizme taş çıkartırlarmış.

Genç “yön”cüleri kart “kadro”cularla karıştırmak hoşumuza gitmiyor. Bu gençlerin, tam 1961 yılı 20 Aralık günü, ansızın “Türk toplumu”na vermek istedikleri “yön”, bütünü ile ele alınmazsa haksızlık edilmiş olur.

“Ajitasyon” alanında kaldıkça oldukça olumlu açıklamalar yaptılar. Ama onların merakları bu değil. “Dokt”turlar. Doktrin kurmak isterler. Yön doktrinini en iyi özetleyen belge, yüzlerce imza toplayan “Bildiri”sidir. Bildiride hemen herşey iki ana tema üzerine oturtuluyor: 1- İktisat, 2- Devletçilik.

Önce Yön’ün iktisat doktrini ve anlayışı üzerinde duralım.

Herşey “İktisadi” midir?

Yön için hangi toplum konusu ele alınırsa alınsın, hepsi “iktisadi”den çıkar. Sırasıyla (usanmaksızın) okuyalım:

A) Buhran (bunalım): 27 Mayıs Devrimi’nden iki yıl sonra Yön Türkiye’nin bir “buhran içinde” olduğunu “keşf” ediyor!

İddia: “Türkiye bugün ciddi bir iktisadi ve siyasi buhran içindedir.” (2/a) diyor. Doğru.

Bu “Lapalis’in hakikatı”na inanmamak için hiçbir neden yok. Siyasi bunalımın nedeni nedir? Yön hemen karşılığı yapıştırıyor: İktisadidir.

Kanıt: “Sosyal buhran iktisadi buhranın tabii bir sonucudur.” (2/a)

Böylece Yön sanki dersin marksisttir.

B) Batıcılık: Batıcılık, ya da “çağdaş uygarlık” nedir? Yön -Atatürk’ün ölümünden yirmi yıl sonra haber veriyor: Batıcılık Atatürk devrimlerinin amacıdır.

İddia: “Atatürk devrimlerinin amacı olan Batılılaşmak”tır. Doğru mu? “1- Batılılaşmak” doktrini sırasında gördük.

Batılılaşma amacına nasıl varılacak? Gene iktisatla. Hâttâ “iktisat” aözcüğü biraz ve çokça yuvarlak. “Marksizm” kokuyor. Yön onu daha keskin “Marksizm ile “istihsal” (üretim)e çeviriyor.

Kanıtı: “En geniş anlamıyla batının istihsal seviyesine yaklaştığımız ölçüde (Atatürk devrimlerinin amacı olan çağdaş uygarlık) gerçekleşebilir.”

Böylece Yön sanki dersin keskin Marksistir. İktisadı, temel yapmakla kalmıyor, iktisadın temelinin de üretim (istihsal) olduğunu söylüyor.

Bundan daha âlâ Marksizm olur mu?

C) Demokrasi: Demokrasi nedir? Biliyoruz. Türkiye’de tek parti düzeninin “değişmez milli şef’i İsmet İnönü Paşa, Amerikan akıl tröstünden -Basra körfezinde petrol adasına sahip- Thornbourg’a verdiği sözü yerine getirerek, Türkiye’de “sınıf esasına müstenit” çifteli parti, ya da “çift parti” kurulabileceğini ilan etmişti. Paşa “sözü ayağa düşürmeyecek” demokrasi istemişti. O paşaca istekten 16 yıl sonradayız. Bütün Anadolu ve Rumeli yollarını noktalamış bulunan petrol bayi istasyonları sayesinde kurulmuştu. Vatan Partisi’ni iki yıl zindanda boğmuştu. Ses eden çıkmamıştı. Üç yıl sonra, bir geceyarısı DP batmıştı. Işte o sıra Yön ortaya çıktı.

1- iddia: “Türk Demokrasisini yaşatmak… ve Demokrasi rejimini sağlam temellere oturtmak” idi. Nasıl oturtulacak? Hep iktisatla, istihsalle.

1- Kanıt: “Ancak iktisadi alanda hızla kalkınmak, yani milli istihsal seviyesini hızla yükseltmek” Türk demokrasisini “oturtur”!

2- İddia: “Demokrasi herşeyden önce insan haysiyetine dayanan ve insanı üstün değer sayan bir rejimdir.” (1/a) İnsan “haysiyeti” ne ile koruna- cak? İstihsalle.

2- Kanıt: “Ne kadar çok gayret saıf edilirse edilsin. düşük bir istihsal seviyesiyle, kütlelerin kültür seviyesinde esaslı bir yükselme sağlamak ha- yaldir. İşsizlik, açlık, çıplaklık, soğuk ve sefaletten yaşama içgüdüsü, öğrenme merakından daha ağır basacaktır.” (1/2)

Şeytanın Dürtüsü

Konu buraya gelince, insanı şeytan dürtüyor: “Amerika’da ‘istihsal seviyesi’ ne alemde?” Dünyanın en yüksek seviyesi! Amerika’da kültür var mı? Öylesine var ki, kültürlü akderililer kültürsüz karaderililere bulaşmamak için aynı otobüse bile binmekten kaçınıyorlar ve geceyarısı beyaz kukuleteli kefenlere bürünüp, siyah insanları linç etmek üzere tek tek avlıyorlar. Vietnam’da “insan haysiyeti”ni füzelerle, napalm bombalarıyla ve zehirli gazlarla savunuyorlar. Bu çabalar, ne yazık ki Amerikan “istihsal seviyesi”nin aşırıca yüksek bulunmasından ileri geliyor ve cesaret alıyor.

Yöncüler “Canım, biz Türkiye için konuşuyoruz!” diyecekler… Biz de onu demek istiyoruz. Yarın Türkiye’de kör topal “istihsal seviyesi” yükseldikçe, “Türk demokrasisi” oturacak mı? Örneğin Türkiye ansızın Almanya kesilse, bir Hitler’in çıkmaması için “istihsal seviyesi” yeterli olur mu? Demek demokrasi için salt “istihsal seviyesi” insanı kandıramıyor. Yöncül “Marksizm” buna ne buyurur?

İktisadi = Anti-demokratik

Yön’ün Bildiri’sinde en anlaşılmaz söz şudur “Böyle (özel teşebbüse dayanan) bir kalkınma.. siyasi gücü geniş ölçüde iktisadi güce tabi kılması yüzünden demokratik te değildir.” (3/a)

Bu, yukarıdan beri bunalımı Batıcılığı, demokrasiyi, sosyal adaleti boyuna “istihsal”e bağlayan Bildirinin, şimdi bütün o söylediklerini kuşkuya düşürmüyor mu?

Bizim bildiğimiz, “iktisat biliminin ve tarihin ışığı”, sınıflı toplumda en son duruşmada üstyapıyı ekonomi tabanı belirler. Buna ekonomik determinizm denir. Ama bu, üstyapıyla altyapının karşılıklı etki-tepkisini yok etmez. Tam tersine, bu determinizm ekonomik gücü siyasi güce tabi tuttuğu gibi, siyasi gücü de ekonomik güce tabi tutar. Yön’ün “keskin Marksizm” adını verdiğimiz bütün yukardaki iddiaları ve kanıtları -tek yanlı ve üstünkörü olmakla birlikte- hep siyasi gücümüzü ekonomik güce (istihsale) tabi kılmak uğruna harcanmıştı. Onun için, o tek yanlı ve skolastik “iktisat determinizmine” biz “keskin Marksizm” demiştik.

Bu sefer Yön birdenbire tersine dönüyor. Ekonomik güce tabi olan siyasi gücü anti-demokratik sayıyor. Ya deminden beri “iktisadi”yi başımıza dikmenin alemi neydi? Yüreğimizi ne hoplatır durursun?

Amacı “özel teşebbüs”ü haksız çıkarmak mı? İyi dilek, doğru söylemekle “iyi”dir. Bir yanlış üzerine kurulan yapı temelsiz ve “kötü”dür. Diyatektik çelişki mi yapılıyor? Kuru mantıkla çelişkilere düşmek, diyalektik değil “abes”, yani saçma olur. Böyle acemice saçmalarla özel teşebbüs çürütülemez, güçlendirilir. Diyalektik bindiği dalı kesmek değildir.

3- Devletçilik Doktrini: Yönizmin “Batılılaşmak doktrini” de, “iktisat doktrini” de lâftır. söylenir. Kusuruna bakılmasa da olur. Saçmalasa da dilin kemiksizliğine verilebilir. Ama “‘devletçilik doktrini” hiç şakaya gelmez. Devlet som iştir.

Batılılaşmak da, “iktisat ve istihsal” yapmak da, plan kurmak, sosyal adalet indirmek, sömürüyü kaldırmak da ve daha nice bin eylem hep devletçiliğimizle olacaktır.

Yön dergisi iyi hazırlanmış bir ajitasyonla alana çıktı. Bütün iddiası adında topluydu: Yön… Kime yön verilecekti? Türk milletine. Hangi yoldan? Devletçilikte.

“Kalubela”dan Beri Devletçilik

Devletçilik Türkiye’de yeni bir şey değil. Cumhuriyet kuruldu kurulalı yöneticiler kendilerinin devletçi olduklarını söylediler. Anayasa’ya sokulan 6 oktan birisi devletçiliktir. O yüzden otuz küsur yıl önce, Paşa’nın emriyle kurulup dağılan kadroculuk adlı iddialar da devletçiliği “ideolojileştirme” görevini almışlardı.

Ona bakarsanız, birinci cumhuriyet’ten önce de Türkiye devletçiydi. İttihatçıların vagon ticareti ile “mutemet” ihaleciliği domuzuna devletçilikti. Hâttâ Abdülhamit ve öncesi Türkiye’sine şirketlerin girişi devletçilik eliyle yapılmıştı.

Fethettiği toprakları eşit çiftçiler arasında paylaştırıp dirlikçilerin kontrolünde işleten, sonra dirlikleri kesimlere (mukataalara) çeviren Osmanlı İmparatorluğu sapına kadar devletçiydi.

Nemrut’la firavun bile, illc Sümer kentindeki tapınak ulusu İşakku bile ilk tür “devletçi”den başka bir şey değildirler.

Onun için, “bizim bize benzeyen” devletçiliğimiz üzerinde kısa bir açıklama yapmadan, konuyu aydınlatamayacağımız ortadadır.

Osmanlı Toplumunda: Sosyal Bölünüş

Her ülke insanı, beden ve kafa yapısıyla kendi tarihinin ürünüdür.

Türkiye insanının mayası ya da tohumu Orta Asya’dan göçebe geldi. Osmanoğulları, antika Bizans-İslâm uygarlıklarının kalıntılarından bir rönesans yarattılar.

İlk Osmanlı, bir avuç doğru, yiğit ve eşit göçebe çelik çekirdeği oldu. Sürülerle medeniyet kalabalıklarını önüne katıp güttü. Osmanlı deyince gözönüne şu iki küme gelir:1- Güden savaşçıl ilbler, gaziler; 2- Güdülen barışçıl köylüler, reaya…

Arapça “raiy” sözcüğü: “Sürüyü otlatmak”, “yaymak”, “gütmek” anlamına gelir. Osmanlı devlet sistemindeki ilke çobanlık düzeninin ürünü olur:1- Çobanlar (savaşçıl güdücüler), 2- Sürüler (barışçıl güdülenler).

Ayırtlanış ve Yadlanışın Doğal Görünüşü

Bütün sınıflı toplumlarda iş başka türlü değildir. Yalnız Osmanlılıkta bu ayrılış iki ayrı üretim düzeni kaynağından geldi. Savaşçı güdücüler çobanlık ekonomisinin, ele geçirilen güdülenler tarım ekonomisi insanlarıydılar. İlk Osmanlı güdücüleri, toplum içinde gelişmiş bir üst sınıf olarak gelmediler. Yendikleri toplumdaki yığınların başına dıştan geçirilmiş bir örgüt oldular.

Bu ayırtlanış ve yadlaşıklık, zamanla devletleşti. Kent (site) içinde tefeci-bezirgan sınıfın doğması, toplumu bölmesi, ona egemen bir örgüt getirmesi yavaş, uzun, güç bir süreçti. Osmanlılık için aynı süreç çok çabuk, kestirme ve kolay geçti. O yüzden, yenik alt güdülenlere yabancı üstünlükleri doğal geldi. Devlet sanki gökten inmiş, insanları gütmeye memur, bağımsız, üstün bir güçtü.

Dirlik Düzeni

Osmanlılığın politik üstyapısı havada durmadı. Osmanlılar, her tarih öncesinin ilkel komünalleri gibi, kendinden saydıklarına karşı iyi çobandılar. İyi çoban bakımlı sürü getirir. Bakım yalnız “yönetim” değil; dişe dokunur besi bulmaktır. Koyun çobanı nasıl iyi otlakla güdümünü bağlarsa, Osmanlı da medeniyet sürüsü reayasına (eşit çiftçilere) iyi düzenlenmiş topraklar sağladı. Bu da Osmanlı devletini daha başlangıçta uyruklarının rızkına dek karışabilir kıldı.

14. yüzyılda Osmanlı devleti, “memleket”i böyle yürüttü. Göçebe çobanın medeniyet sürülerini doğru toprak ilişkileri içinde güdüşüne birlik düzeni denildi. 6 bin 500 yıldır o düzenden iyisi bulunamamıştı. Dirlik düzeni, hiç değilse ilk yüzyıllarında, çağına göre ülkücül bir güdüm sistemi oldu. Dirlikçi devlet, çoban güdücülüğünün altın çağıydı. Bu gerçeklik, devlet güdücülerine yalnız üstünlük değil, az çok haklı bir öğüntülü güven geleneği bıraktı.

Kesim Düzeni

Sonra, uzun yüzyılların gelişimi sonunda, dirlik düzeni içine tefeci- bezirgan scrmaye sızdı. Üretime, dolayısıyla devlete el attı. Topraklar reayanın tasarrufundan gittikçe uzaklaştırıldı. Kesimcilere (mukataacılara) pcşkeş çekildi. “Malikane” dcnilen sistemle kesim düzeni yerleşti. Orada artık Osmanlı toplumu kesin sosyal sınıflara ayrıldı.

Dirlik düzeninde mülkiye (politik yönetim), ilmiye (bilim, hukuk işleri), seyfiye (askerler), kalemiye (ekonomi, maliye işleri) ile 4 devlet sınıfı kayıtsız şartsız ekonomisini de, politikasını da elindc tutar güderdi. Kesim düzeninde bu devlet yapısı olduğu gibi kaldı. Yalnız roller, hiç kimse farkına varmaksızın, yavaş yavaş tersine döndü.

Dirlik düzeninde “nüfuz” (yetki, sorumluluk) dört devlet sınıfında; bütün ekonomi devlet “nüfus”u denilen çiftçi halktaydı. Kesim düzeninde devlctin “nüfuz”uyla “nüfus”u arasına tefeci-bezirgan sınıfı girdi.

Dirlik düzeninde devlet sınıfları, devletin ve kendilerinin geçimlerine yarayan gelirleri (öşürleri, haraçları, vb.) kendi elleriyle toplarlar, paylaşırlardı. Kesim düzeninde “devlet nüfusu’nun yarattığı bütün değerleri ve artan değerleri tefeci-bezirgan sınıf topladı. Onlardan “devlet nüfuzu”nun 4 “sınıf”ına bir pay ayırdı.

Bu öylesine yapıldı ki, tefeci-bezirganlık devlete sıkı gününde peşin para veriyora benzerdi. Sanki devlet sınıflarını “Siz zahmet etmeyin. Ben toplar, gelirlerinizi oturduğunuz yerde ayağınıza getiririm” deniyordu. Tefeci-bezirganlar devletin nüfusunu (çiftçileri) de, nüfuzunu (4 sınıfı) da tırtıklayıp eline ve insafına geçirdi. Ama, görünüşte sanki egemen sosyal sınıf dört devlet sınıfıydı, tefeci-bezirganlık onun hizmetçisi, angaryacısıydı.

Tefeci-bezirganlık, altta güreşen kurnaz pehlivan oldu. Devlet sınıflarının, eskisi gibi, astıkları astık, kestikderi kestik görünmelerine ses çıkarmadı. Üretim gelişmediği, verim ve ürünler azaldığı halde -her gün daha çok soyup ezdikleri- halk yığınlarını ayaklanmaktan alıkoyacak tek korkunç silah devlet sınıflarıydı.

Devlet sınıfları, kesim düzeninde bâl gibi tefeci-bezirgan uşaklığı yapıyorlardı. Kendilerine sorulsa, onlar gene 1 tuğlu bey, 2 tuğlu beylerbeyi, 3 tuğlu vezir (mülkiye) devlet hazinelerine karışan nişancı, defterdar (kalemiye); din ve dünya bilimlerini Allahtan başka kimseden almayan kutsal ulu hoca (ilmiye), yedi iklim, dört bucağı kılıcı hakkına fethetmiş kahraman gazi (seyfiye) idiler…

Bütün toprak gelirli ve zenginlik kaynakları (memleket), tefeci- bezirgan sınıfların (eşraf, ayan, mütegallibenin) eline mi geçti? İdare (mülkiye), hazine (kalemiye), inanç bilim (ilmiye), hepsinden üstün baba kılıç (seyfiye) devletin elinde değil miydi? Kim demiş iki paralık tefeci, ciğeri mangır etmez “Haşa min huzur!” bezirgan gibi “başıbozuk” takımı devlet nüfuzu önünde müslümanım diyebilsin?

Batıda-Doğuda Modern Devlet

Devlet sınıfları hep o kulak üstüne yattılar. O kuruntuyla şiştiler. İşte Türkiye’de devletçilik, dediği dedik olan bu görenekten gelir. Ne zaman “devletçiliğimiz”, kadir’i mutlak tanrı gibi, vatan ve milletin alınyazısını çizen “eşsiz örneksiz” bir anka kuşu çalımıyla göklere çıkarılsa, hep o Osmanlı “nüfuz’ü devlet”i gözleri kamaştırır. İlk kamucu (müslüman ortak mülkiyetli toprakların denetçisi) devletin başına gelenlerin, pişmiş tavuğun başına gelmediği unutuluverir.

“Devlet nüfuzu” Batıda da aşağı yukarı bizdeki mekanizmayla kuruldu. Ama daha 16. yüzyılla birlikte kapitalist sınıfı devlete kafa tutmaya başladı. 17. yüzyıl İngiltere’sinde, 18. yüzyıl Fransa’sında, 19. yüzyıl Kara Avrupa’sında kapitalist sınıfların devrimleriyle devlet güçlü burjuvazinin emrine geçti.

Batıda o geçişler, belirli koşullarla dramatik birer trajedi oldu. Derebeyi karakterli devleti burjuva devleti kılığına soktu. Çok kanlar döküldü. Türkiye’de aynı geçiş, hep “karma: derebeyi-burjuva kırması” biçiminde gelişti. Hiçbir zaman “kansız” olmaktan çıkmadı. O yüzden, bütün ciddiliğini yitirmiş “anemik” bir komediden öte, fars dedikleri ortaoyunu denli gülünçleşti.

Batıda devletçilik Fransa’da Louis Napoleon’la, Almanya’da Bismarck’la oldu. Ama vatanın yerli kapitalizmini büyük sanayileşme doruğuna çıkar çıkarmaz, derebeyi nüfuzu olmaktan az çok kesinlikle çıkabildi. Devlet, dayandığı sosyal sınıfin avadanlığıydı.

Bizim devletçiliğimiz, sınıf dışı bir zümrütü anka değildir. Ancak, kapitalist sınıfımız saltanat zamanı komprador, cumhuriyet zamanı fınans- kapital biçimiyle, cılız ve “kökü dışarıda” kaldığı için, tefeci-bezirgan sınıflarla ortaklaşa bir melez devlet olarak sürüp gitti. Devletin yarı derebeyi karakteri keyfi çalımlarına sınıf mınıf dinlemezmiş çeşnisi kattı.

Egemen sınıfların o kamuflaj pek hoşlarına gitti. Kimi kapıkullarının sağlı sollu devletçi “ideolug”luklarını dolgun maaş ya da kazançlı ün ile ödülleyerek, yanılsamayı sürdürdü. Bir zaman “kadroculuk” adıyla “cılkı çıkan” ortaoyunu meddahlığı, “kapıkulları” nezdinde epey parsa topladı. Bundan umutlananlar çok oldu. Olacaktır da.

Devletçilik Yerine: Milletçilik

Yön gençlerini kadroculuk lekesiyle damgalamak, en istenilmeyecek şeydir. Ama onların kendileri, “devletçilik” yanılsamasını kadroculukla paylaşma eğiliminde görünüyorlar.

Yön gençleri görünmek istedikleri gibiyseler, biz kendilerine devletçiliği değil, milletçiliği layık görürüz. Başka dillerde “etatizm: devletçilik” terimi var. “Nasyonalizm: milliyetçilik” terimi de var. Milletçilik: nationisme” deyimini hatırlamıyoruz. Ama Türkiye’de böyle bir deyim gereklidir. Milletçilik vardır.

Milletçilik: Türkiye’nin uzak tarihinden gelip, şimdiki gerçek yapısını etkilemiş bir eğilimin en az yanlış karşılığıdır.

Uzak Tarihimizin Geleneği

Uzak tarihimizden gelen milletçilik geleneği Osmanlılıktan kalmadır. Kayı Boyu, Orta Asya’nın ilkel komünasından aktardığı sosyal geleneklerini miri toprak biçimine sokmuş ve Osmanlı saltanatının sonuna dek sûrdürmüştür.

Bu sosyal gelenek ve göreneğimiz Türk köyünde imece ya da bektaşilik biçiminde yaşıyor. Devlet sınıflarımızdan silahlı ve aydın gençliğimiz, özellikle, ilk Türk ilblerinin toplum uğruna fedakâr ülkücülüğünü ayakta tutmuştur ve tutuyor.

Bugün, Türkiye’nin insanlık ölçüsünde orijinal sayılacak başlıca iki sosyal düşünce ve davranış karakteri ve ünü vardır:

1- Genç Türkler: Her milletin devrimci gençleri yetişir. Hiçbirinin devrimci gençleri dünyada kendi milletinin adıyla anılmaz. Hangi miletten olursa olsun, devrim savaşına atılan gençlere Genç Türkler deniyor.

2- Kurtuluş Savaşçılığı: Her millet, hele geri ülkelerde emperyalizme karşı savaştı. Kimileri bizden çok önce savaştı. Ama Türk silahlı ve aydın gençleri, “Genç Türk” gelencği ile savaşarak, ilk büyük anti-emperyalist zaferi kazandı. Bunda, uzak tarihimizin ilkel komüna gelenek ve göreneklerinden kalmış Genç Türkler düşünce ve davranışının özü rol oynamıştır. Onun için, anti-emperyalist savaşlarda Türkiyc’nin kurtuluş savaşı anılır.

Yakın Tarihimizin Geleneği

Gerek Genç Türklcr, gcrek muzaffer kurtuluş savaşı gibi özel olaylarımız, “devletçilik” kadar ikiyüzlü ve kabuklaşmış bir kavrama sığdırılamaz. Çok derin ve sosyal anlamlı millctçilik eğilimi, bir milletin yüzlerce ve binlerce yıllık doğuş ve yaşayışından doğar. Devlet ise, milletçe her zaman yok edilebilen gelgeç bir biçimdir. Her milletin tarihinde birçok devlet gelir geçer. Ama, bir devletin tarihinde birçok milletin gelip geçtiği işitilmemiştir.

Yakın tarihimizden gelen gerçeklik, uzak tarihimizden gelmiş sosyal gelenek ve göreneklerimizin kaçınılmaz ürünüdür. Bu gerçeklik, cumhuriycti kuran ordu-gençlik ülkücülüğünün olumlu yanıdır.

Cumhuriyetin daha ilk gününden beri devlet sınıflarının, iktidarı sağlama bağlar bağlamaz, kaydığı “vur patlasın, çal oynasın” eğilimini eski denemeler sınamıştı. Türkiye’nin 7 bin yıllık tefeci-bezirgan hacıağa efendiliğiyle 70 yılı aşkın finans-kapital bcyefendiliği, devlet sınıflarının o rahatlık özlemine “safa pezevenkliği” adını vermişti. O “safa pezevenkliği”ni en yağlı kaypaklıklar iniş-yüzüne oturtmak için kaleyi içinden fethetme şeytanlığını başarıyla uygulamaya girişti.

Devlet sınıflarının, daha dün, önden Yunan maskeli emperyalizmin saldırısını, arkadan sultan maskeli tefeci-bezirganlığın hançerini unutamayacak derecede belleği vardır. Elbet bir bilimsel sosyalizm yöntemiyle, zaferi göklere çıkarıp kahramanları tanrılaştırmanın tarihsel anlamını aydınlatması beklenemezdi.

Ama yakın denemesiyle, Lozan’da “Bir gün para istemeye geleceksiniz. O zaman milli kurtuluş savaşı ile tükürdüklerinizi size bir bir gösterip yalatacağız” diyen Lord Gurson’un sözü yenilir, yutulur değildi. O acıyla, yukarıdan finans-kapitalin, aşağıdan tefeci-bezirganlığın sinsice baskılarına bakarak, politika ve ekonomide direnmezse hemen silinip süpürüleceğini sezdi.

“Musul Davası” üzerine patlayan Şeyh Sait İsyanı, şirketler konusun da, komprador burjuvaziye dokunur dokunmaz birbirini kovalayan “Gazi’ye suikast”ler, Osmanlı borçları sıkıştırır sıkıştırmaz verilen “Serbest Fırka” tavizi ile birlikte sıçrayan “Menemen olayı vb. ortadaydı. 27 Mayıs Devrimi’nden sonraki yağlı iniş-yüzünde ordunun, tabii senatörlerin ve anayasanın başına gelenler, daha önce “milli mücadele” kahramanlarını kovalıyordu.

Bu politik “sinir savaşı” altında hangi ekonomik ve sosyal nedenlerin yattığı duruca konulmasa bile, bir şeyler sezinlenmişti. Yeryüzünde Türkiye’ye ilk modern büyük sanayi yardımını, faizsiz, hele “komisyonsuz”, mal karşılığı, eliyle getirip kuran proleterya devrimi Nazilli, Menemen kombinalarını armağan etmişti. Devlet sanayi ve yabancı şirketleri devletleştirme yapılmazsa, finans-kapital yuvalarına sinmiş tefeci-bczirgan suikastçılarının ve aylıklı askerlerinin nötralize edilemeyeceği gün ışığına çıkmıştı.

Böylece eski, yeni, antika, modern devletçiliğimiz kaynaşarak altı oktan biri oldu. Türkiye’de devletçilik denilen olay böyle bir “devlet sınıfları”nın kcndi kendilerini savunma içgüdülerinden fışkırdı. Dolayısıyla birinci ulusal kurtuluş savaşının komprodor burjuvaziyi temizleme misyonunu yerine getiren anti-emperyalist ve anti-feodal bir milletçi ekonomi tabanı yarattı.

Devletçilikle Milletçiliği Ayırma

Ancak, bu milletçi devlet işletmelerinin gerçekten sosyal güç kazanması başka, gizli servislerde kalıplanıp şartlanmış kadroculuğun terbiyeli maymun içgüdüsü bir işaretle konuşup bir işaretle sustuğu devletçilik bambaşka şeydir.

Nitekim, meddahlığı, hâttâ parsalı köçekliği yapılan cumhuriyetin modern “devletçiliği”, o zamanki proleter sosyalizminin önceden gördüğü yoldan ve tıpkı saltanatın antika “devletçiliği” gibi, çarçabuk “kapitalist fıdeliği” oldu. Ve bu fidelikten, bugünkü korkunç finans-kapital + tefeci-bezirgan ittifakı kaynak aldı.

İkinci Emperyalist Evren Savaşı’ndan sonra, milletçi bir savunma olanağı henüz bir türlü giderilememiş olan devlet sanayi egemen sınıflarca bir numaralı düşman sayıldı. DP’nin, Amerikan uzmanlarınca kotarlmış “hürriyet ve demokrasi” bayrağında yazılmış en önemli parola: ulusal kurtuluş geleneğinin son kalıntısı olan devlet sanayini “özel sektör”e sokturmaktı.

Oysa “devlet sektörü” doğmuştu, “boğmaya gelmez”di. Yarım milyona yakın devlet işçisi ve devlet hizmetlisi o sektörden geçiniyor tümüyle vahşi kapital o sektörün dehlizlerinde yaşıyordu ve fınans-kapitalin kendisi de, devletçiliğimizin kaymağını, devlet sınıflanmızla kırışarak gününü gün ediyordu. Sıkıştırma ve eritme birikince 27 Mayıs patladı.

Devletçilikten Milletçiliğe Geçiş Gereği

İşte “Yönizm” burada sahneye çıkıyor. “Devletçilik” terimini kullanıyor. Herkesten yeni terim bulması beklenemez. “Milletçilik” mi demeli, “devletçilik” mi gibi sözcük tartışması, özde anlaşılırsa değmeyebilir. Türkiye’de devlet sektörü denilen, milletin dişinden, tırnağından artırılmış değerlerle kurulu bir ekonomi tabanının, fınans- kapital mihrabında kurban edilmesine karşı, tefeci-bezirgan örümcek yuvalarında çarçur edilmesine karşı savaşmak gerekir mi?

Bunu tartışmak bile gülünç olur. Ama bu savaşta savunma çağı çoktan geçmiştir. Uzak ve yakın tarihimizin son ekonomik sosyal kalıntısının ölüm dirim savaşında savunmadan saldırıya geçilmelidir. Bu da milletin malını millete vermekle, “devletçilik”le soysuzlaştırılıp aşındırılmış olan millet ve kamu sektörünü milletçi yapmakla gerçekleşir.

Bu nasıl yapılacak? Elbet önce konunun kendisini aydınlığa ve bilince çıkarmakla olur. Bu aydınlık kimlerin bilincine çıkarılacak? Bütün milletin. Ama, millet içinde elbet devlet sınıfları gibi, işçi sınıfı ve köylü- esnaf aydın küçük-burjuva yığınları da vardır. Bunların hepsine dayanmakla birlikte, ağırlık merkezi olan “zinciri sürükleyecek halka” hangisidir?

Türkiye’deki demokratik savaşın stratejisi ve taktiği, önce özgüçlerin seçilmesi ve tutulması, yani bilince ve örgüte kavuşturulmasıdır. Yönizm:1) Kimlere, 2) Hangi şeyi, 3) Nasıl veriyor? Kısaca özetleyelim:

Kime:1) Yönizm “aydınlar” dediği kapıkullarını özgüç sayıyor “Bildiri”sinin altına topladığı imzalardan belli. Elbet, devlet sektörü özel sektör eline geçerse, bir kapitalist alıcının DP’ye söylediği gibi, bedava verseler, devlet işletmelerindeki 4 kişiden 3’ünü kapı dışarı edecektir. Kapıkullarının işsiz ve aç kalmaktansa, devlet sektörünü savunacakları kendiliğinden anlaşılır.

Nasıl: 2) Diyelim ki Yönizm işçi-köylü güçlerini başkalarına bırakıyor. O kapıkulu “uzmanı”dır. Kapıkuluna durumu nasıl benimsetecek? Aynı zamanda hem bilinç, hem örgüt salık vermekle. Yönizm aylar, yıllardır bir ciddi örgüt teklifinde bulunmadı. Küçük-burjuva ikircilikleriyle işçi partisi mi desek, çalışma partisi mi kursak diye, hangi yoncayı yiyeceğini kestiremedi.

Hangi: 3) Diyelim ki Yönizm, “elirinden bu kadarı gelir” diyerek, yalnız kapıkuluna, yalnız bilinç verme görevini üstüne alıyor. Hangi “bilinci” veriyor? Burada Yönizm, salt “devletçilik” denilen kolay, ısmarlama, içten pazarlıklı kadroculuk illüzyon-atraksiyonunu ciddiye alırsa, doğru olur mu?

Yönizm, kadroculuğu sözle reddetti, işde ise kadrocu devletçilikten tarih kefen soyuculuğuna “terfi” edenleri kasıla kasıla gençliğe örnek gibi sundu. Ve “devletçiliğin” yanına bir “emekten yana” sözcüğü katılınca herşeyin yoluna giriverdiğini sandı.

“Yeni”, “Şuurlu” Yerine: “Sınıf” Temeli

Önyargıya kapılmamak için Yön “Bildiri”sini bir daha ele alalım. Açıklamaya çalıştığımız gibi, Yönizm, 7 bin yıllık doğu gelenekli “devletçiliğimiz”in hem olumlu, hem olumsuz yanlarını kesince ve açıkça ortaya koymalı, kendisinin devletçiliği kadro kapıkulluğundan başka hangi türde anladığını belirtmelidir.

Yönizm öyle bir ayrım yaparak işe başlayacağına, anlamı kadrocuların kursağında kalmış “devletçilik” parolası ve palavrasını, kendi deyimiyle “köklü” ve “akılcı düşünce” ile perdahlamaya girişiyor. Nereden mi bildik? “Kadroculuğun” “ciğerini okumuşuz” da oradan biliriz. “Akıl” hangi sosyal kümenin aklıdır? Önce onu aydınlatmak gerekir.

Yönizm ne yapıyor? Antika devletçiliğimizin kadrocu ağzında büsbütün soysuzlaştınlmış biçimi üzerine bir “yeni” etiket yapıştırmakla herşeyin başkalaşacağını ve eski devletçilikte bir “devrim” yapacağını umuyor. Şöyle diyor. “Günümüzün gerçeklerine uygun bir Devletçilik anlayışını Türkiye için zaruri sayıyoruz.” (Bildiri, 3/c)

Ve bu deyimi, bir tek sayfada ne denli çok tekrarlarsa, o denli aydınlattığını sanıyor.

“Varmak istediğimiz amaçlara yeni bir Devletçitik anlayışı ile erişebileceğimize inanıyoruz.” (Bildiri, 3)

Oysa bütün sorun, asıl o “yeni” olan şeyin ne olduğunda toplanır.

İster istemez “gerçeklere uygun-yeni” devletçiliğin ne olduğu sorusu karşımıza dikiliyor. Sözcüklerin mistisizimine güven olur mu? Yönizm tekrarlıyor:

“Yeni Devletçiliği yukarıda belirttiğimiz amaçlara erişmek için mutlaka başvurulması gereken şuurlu Devlet müdahalesi şeklinde anlıyoruz.” (Bildiri, 4)

Bu kez de, “yeni” kalktı, yerine “şuurlu” oturdu. Yeninin yerine daha büyülü bir “şuurlu” sözcüğünün mistisizmi geçince, akan sular durur mu? Babil esnafı, Etiler köylüsü, Osmanlı kapıkulu için “şuur” nedir? “Bilinç” diyor yeni kuşak. Sınıflı toplumda yuvarlak bir “bilinç” yok, Sosyal sınıf bilinci vardır. Hangi sosyal sınıfın bilinci “devlet müdahalesini” biçimlendirecek?

Yönizmin ödünü kopartan şey ise, yalnız böyle bir soru oluyor. Onuncu cumhuriyet yılı marşının “sınıfsız imtiyazsız bir kütleyiz” sözlerini 30 yıl sonra tekerlemeyi yeterli buluyor. O zamanki “sınıf” alerjisinin Türkiye’yi nerelere getirmiş bulunduğunu göre göre bunu yapıyor.

O zaman, yalnız “gerçeklere uygun” düşmeyen, bilim dışı kuruntu yapmakla kalmıyor. Çünkü zeka ve “akıl” yanında herkese “yön” bile verdiğini öneriyor. Öyleyse, akılcıl ve bilimsel görünürken, akıl ve bilim ötesine sıçramak, insanı ister istemez düşündürüyor. Acep Yönizm çok mu saftır? (Öyle olmasını gönül istiyor). Yoksa çok mu “herkesi kör, alemi sersem mi sanırsun” sözünü unutuyor?

Devlet: “İnanç” Değil, “Sınıf’ Aracıdır

Devletsiz devletçilik olmaz. Devlet denildi mi ise, o bir “inanç” değil, bir “sosyal sınıf aracı”dır. Tarihin tek büyük “gerçeklik”i budur. Bu en keskin gerçekliği atladık mı, toplumda ve politikada başka bütün “gerçeklikler”den yan çizmiş oluruz.

Devlet sorunu üzerinde yanılma küçümsenemez. Otomatikçe geri teper. Adamı alnından vurur. Devlet “silah”tır. Silahla oynamak, Abdülhamit’in “hürriyet”le oynamasına benzemez.

“Gerçeklik” sözcüğüne gelince, herhangi bir kanının üzerine birkaç tane “gerçek” yazılı etiket yapıştırmakla, o kanı gerçekten gerçek,durumuna sokulamaz. Geıçekler olanlar, bitenlerdir, madde ve anlamca olaylardır.

Olayları, herkes yorumlayabilir, ama değiştirmeye kimsenin gücü yetmez; yetememelidir de. Bırakalım yarım buçuk “kültürlü” aydınlarımızın birbirleri için süsleyip püsledikleri -tahrif ettikleri demeyelim- olaylar ortadadır.

Şu kırk yıllık cumhuriyetin devletçiliği ortada. Hiçbir kusurunu görmesek, ülkeyi, ileri ülkelerle karşılaştırınca 40 yıl öncesinden daha geri bırakmış değil midir?..

Uçak Birinci Evren Savaşı’nda icat edilmişti. Bizim şehir havacılarımız, o günkü Fransız havacılarıyla rekor kırarcasına yarışmışlardı. Şimdi tepkili füzeyle aya gidiliyor. Biz öyle bir deneye bile kalkmış değiliz. Demek Batıyla aramızdaki mesafe 50 yılda kısalmamış, uzamıştır.

Bu, hiç değilse devletçiliğimizin verimsiz ve yetersiz kaldığını gösterir. Buna karşı ne yapmalı: Yön’e göre sorun basittir. Atatürk: “Hürriyeti matbuatın mahzurları gene hürriyeti matbuat ile düzeltilir” buyurmuştu. (Buyrultusunu bereket uygulamamıştı, başka.) Atasözü “Çivi çiviyle sökülür” der. Yön de önce söyler: Devletçiliğin kötülüğü daha çok devletçi olarak giderilir der.

“Bir takım devlet işletmelerinin verimsiz kalış sebeplerini Devletçilikte değil, aksine yeter derecede Devletçi olmayışımızda ve Devletçiliği sistemli bir şekilde uygulamayışımızda aramak gerektiğine inanıyoruz.” (Bildiri 3/c)

Böylece “gerçekler” alanından çıkıp “inançlar” alanına girmiş bulunuyoruz. “İnanç”ı küçümsemiyoruz. Ancak önce inandığımız şey nedir? Onu açık bilmeliyiz. Sonra o şeye kimleri inandıracağımızda hayale kapılmamalıyız.

“Devlet”in ne olduğu ve kimin elinde bulunduğu bilinmeden, onu bir aydın kapıkulunun istediği “yön”de kullanabileceğini sanmak nedir? Yalnız bu soruyu sormak bile, sosyal adalet-sömürü-plan gibi iri iri lakırdılar ardında bir küçük-burjuva “blöf”çülüğünün nasıl saklanmak istediğini göstermeye yeter. Bu, Fransızlar’ın “mistifikasyon” dedikleri biçimde, karşısındakileri aptal yerine koyma eğilimidir. Çünkü, sosyal adalet de, sömürü de, plan da yalnız ve ancak iktidar sorunudur.

Kaba Söz Temsili: Devletçilik

Kaba bir benzetiş yapalım. Herifin erkekliği yok. Önüne gelen kızı ve kadını nasıl “parlak ilanı aşklarla” mutlu edip gebe bırakabileceğini anlatıyor!.. 30 yıl önce, üç buçuk kapıkulundan başka kimsenin ciddiye almadığı “kadroculuk” adlı “ademi iktidarlılar felsefesi”, 30 yıl sonra “kalkınma felsefesi” giysisiyle önümüze çıkarılıyor. Hem de ne zaman? Bütün başarısızlıkları İktidar sorunundaki kapıkulu ikirciliklerinden ve eğiliminden gelmiş bulunan 27 Mayıs Devrimi’nden sonra.

O zaman bu “kalkınma felsefesi” adlı mistifikasyon, tıpkı 30 yıl önceki ağababası “kadroculuk ideologluğu” mistifikasyonu gibi basit bir küçük-burjuva ütopisi olmaktan çıkıyor. O eğilimi savunanların kişi olarak niyetlerinde iyi ya da kötü oluşları da önemli olmaktan çıkıyor. 27 Mayıs’ın yarasına tuz biber mi dökelim? Eğer yarayı açan mikrop oportadayken, “hayır yara tertemizdir, ilaç değil üfürük yeter” kanısı yayılırsa, salt karacahil olması hangi suçluyu masum bebecik durumuna sokar? Adama, “mütetabbipliğe”, “sahte hekimliğe”, “şarlatanlığa kalkma” derler. Ve yasada yazılı ceza kesilir.

Kaba konuşulmadıkça açık seçik anlatılmıyor. Bu tür “felsefe” ya da “ideologluk”lar “devrim” adına yapıldı mı, durum ne oluyor? Devrim’e şöyle bir “akıl” veriliyor: “Sen iğdiş edinmene ses çıkarma. O şerefli bir “fenni sünnet” düğünüdür. Bizim vereceğimiz reçeteler sana şanlı bir döl gücü sunacaktır.” 27 Mayıs’tan sonra böyle “fenni sünnetçilik” neye yarar?

Yalnız prepüsünün değil, bütün kamışının ve tohum yumurtalarının da köklerinden kesildiğini gören “sünnet çocuğu”nu: “Oldu da bitti, maşallah!” alkışlı, törenli; şölenli sünnet düğünleriyle avutmanın bir anlamı kalır: gelecek sünnet düğünlerinde devrimi iğdişleştirme felsefesi!

II- Parolalar

Her “doktrin” ortaya atan, ondan çıkacak pratik sonuçları “parolalar” biçiminde ortaya atar. Atar atmaz “dünya değişmiş” olacaktır.

Yönizm’in 3 parolası pek “sansasyonel”dir: 1- Sosyal adalet, 2- İstismarı kaldırmak, 3- Plan indirmek.

Belki de onun hiç böyle şeyleri yok. Ama, varmış gibi ele almadıkça, ana-davranışları anlamak güçleşir.

PROBLEMİ KOYUŞ

Üç Yön doktrinin üç de parolası var. Bunlara değinmeden önce sorunun bir daha konuluşu gerekiyor.

“Felsefe” mi, Bilim mi?

Yönizm, “bilim”i kendisine “az” bulur. Bir de “felsefe” yaratıcılığına girişir.

Neden? Belki “bilim” ve “gerçek” adına öne sürdüğü üç “doktrin”in, “bilim”e ve “gerçek”e uymadığını kendisi de sezer. Ya da, “doktrin”ler üçüzünün “hak din” olduğuna inanmayacak olan “müşrik”leri, saçlı sakallı “felsefe” gibi bir yıllanmış babahan Zeus’un bulutlar arasından göndereceği yıldırımlarla yola getirmek için.

Oysa “felsefe” nedir? Bilimin gerçeklik alanında olaylarla dolduramadığı boşlukları doldurma çabasıdır.19. yüzyıl ortalarına dek, öyle olay eksiklikleri yerine geçirilmek istenen felsefe sisteminin teyellemelerine gereksinim vardı. Marx-Engels’ten sonra, soyut “bilim”in en eksiklerle dolu sosyal bilimler alanı da gerçek tabanı üzerine oturdu. Mantık ile gnozeoloji denilen varlık bilimi dışında felsefeye yer kalmadı.

“Yönizm”, felsefeyi nerede arıyor? “Kalkınma” alanında!… Daha Yönizm o heybetli “kalkınma felsefesi”ni ararken yakalanıyor. Kalkınma olağanüstü somut bir ekonomi kategorisidir ve ancak yüzde yüz bilimle çözümlenebilir. Kalkınma sorununda varlık, yokluk, madde, ruh gibi, mantık da yalnız bilimden gelir. Orada “felsefe”nin işi ne?

Kalkınmayla felsefe bir araya gelir gelmez tepişirler. Kalkınma için herhangi bir uyduruk felsefe sisteminin “santans”ları, tanrısal buyrultuları değil, ciddi araştırma gerekir.

Bir nokta var. Yönizmin “başbuğu” Avcıoğlu’dur. Onu Marx’a benzetelim. Marx gençliğinde, cahillikle, ekonomi dışında bir felsefe eğilimine kapılmıştı. Sonra, az denyince, kendini ekonomi-politiğe vererek bilinen sosyal keşifleri yaptı. Örneğin Avcıoğlu’da toy ve cahil bir aydın olarak Yön’ü çıkarırken felsefeye kapılmış, sonra eksiklerini görüp bilime dönecek sayılamaz mı? Hep öyle düşündük. Ve Türkiye’de de doğacak taze ve “zinde” Marx’ları bekledik.

“Türkiye’nin Düzeni” adıyla bir makalenin başlığını kitabına alan Yön başbuğu, Marx gibi cahillik çağı olan Yön’den “devrim”in bilginlik çağına geçmiş gibi görünebilir. Bir şartla; önce Yön’deki günahlarının kefaretini vermeli. Ondan sonra da, Marksizmin yüzyıl önce kurulduğu için yeniden keşfedilmeye gereksinimi var mıdır? Bunu ondan sormayalım. Her genç için böyle bir keşitler aşaması olağandır.

Yönizm, bir “eleştirinin eleştirisinin eleştirisi”ne benzemiyor. Aynca, Marx ın tersine yoldan gidiyor, felsefeden ekonomi-politiğe gideceğine, ekonomi “uzman”lğından kalkınma filozofluğuna gidiyor. Bu ters gidiş maymunun insanlaşması yerine, insanın maymunlaşmasını geçirmeye benzetilebilir.

Gene de, Yönizmin “kalkınma felsefesi” dediği şeye bakmak, genel yargılardan daha aydınlatıcı olur. Çünkü Yönizm, hep “yeni” ve “şuurlu” gibi “zinde” görüntülü konular ortaya atmaktadır. Bu “zinde” düşüncelerin yenilik ve şuurla ilişki derecesini aramakta yarar olabilir.

Problem Üç mü, Altı mı?

Yön doktrinleri “yeni” olarak, amaç olarak neyi gösteriyor? O zamana değin “yok”luğundan yakındığı bir “kalkınma felsefesi”ni. Nedir o ilk defa Yöncülerce bulunmuş “kalkınma felsefesi”? Şudur

“Kalkınma Felsefemizin hareket noktaları:

1- Bütün imkanlarımızı harekete getirmek;

2- Yatırımları hızla arttırmak;

3- İstihsal hayatımızı bütünüyle planlamak;

4- Kütleleri sosyal adalete kavuşturmak;

5- İstismarı kaldırmak;

6- Demokrasiyi kütlelere mal etmek.”

Altı maddede aynen derlediğimiz “felsefe”, gerçekten tam bir filozof nargilesidir. Neresinden tutarsanız kayıp elinizden kaçacak yağlı lâf yuvarlakları “imkana hareket”, “yatırıma hız”, “kütleye adalet” ve “demokrasi”!..

Bu altı tane gibi sıralanmış maddeyle ne söylendiğine bakalım: 1- “Bütün imkanları harekete getirmek” demek, 2- “Yatırımları hızla artırmak” için olur. Her iki iş nasıl yapılır? 3- “İstihsal hayatımızı bütünüyle planlamakla”..

Demek üç ayrı şey gibi gösterilen öneri gerçekte bir tek şey oluyor: “Üretime yatırımı bütün olanaklardan yararlanarak planla yapmak”. Buna tek sözcükle “plan” diyebiliriz.

Gene o kalabalık 6 maddeden 4 ve 6.ları da, aynı anlamın başka sözcüklerle çeşnileştirilmesidir. Çünkü: 4- “Kütleleri sosyal adalete kavuşturmak” ile 6- “Demokrasiyi kütlelere mal etmek” başka başka nesneler değildirler. Ne “sosyal adaletsiz” demokrasi anlaşılır şeydir, ne “demokrasisiz” bir sınıflı toplumda “sosyal adalet”ten söz edilebilir. Sınıflı bir toplumda “kütlelerin” anlayacağı ve benimseyeceği “demokrasi”, bir klişe yalan değilse, ancak “sosyal adalet” kılığında sahneye çıkabilir.

Öyleyse, iki ayrı lâfa gerek yok. “Kütlelerin” karnı “demokrasi” sözüğüne pek aşırıca tok olduğu için, eski ağızlara “yeni” bir “yeysi” (taam) sunmak gerekmiştir. O biri iki görmeyi kaldıralım. “Kütleye mal edilecek” demokrasiye kısaca “sosyal adalet” adını verelim.

Geriye ne kaldı “Yön felsefesi”nden? 5- “istismarı kaldırmak!” Kabul edelim ki “kalkınma felsefesi”nin en “orijinal” parolası bu görünüyor. “İstismar” artık 19. yüzyıl sözcüğüdür. Yeni kuşak ona “sömürü” diyor. Temiz Türkçe. Ve burada kullanılan anlamına daha uygun bir sözcük. Biz de “sömürü” diyelim.

O zaman “kalkınma felsefesi” şu üç parolada toplanıyor: 1- Planlı üretim, 2- Sosyal adalet, 3- Sömürünün kaldırılması.

Bu üç bclli başlı konuda ne yapılıyor? Her defasında devletçilik besmelesi çekilip sosyal adalet indiriliyor. Sömürü kaldırılıyor ve plan kuruluyor. Ve üstelik, sanki bu konular Türkiye’de hiç ele alınmamış gibi, “köpeksiz köyde değneksiz gezilerek” yapılıyor.

1- Sosyal Adalet

Sosyal adalet, en sansasyonel paroladır.

Demokrasi ve Sosyal Adalet

Kapitalist çıkmazın farkına varan Yönizm bunalımın, Batıcılığın, demokrasinin yanıbaşına yeni bir tılsımlı söz koyuyor: “sosyal adalet!”

İddia: Türkiye’yi kurtaracak olan şey “sosyal adaleti gerçekleştirmek” olabilir.

Nedir bu “sosyal adalet?” Hemen söyleyelim, lâfların en yuvarlağıdır.

Çünkü:

1- “Sosyal olmayan” adalet zaten yoktur. (Doğal adalet, metafizik adalet yoktur. Daha doğrusu onlar da “sosyal adalet” kadar uydurma bir ilke dilekçesidir).

2- Bir yerde “adalet” sözcüğünün bulunması “adaletsizlik”in bulunmasından ileri gelir. Bırakalım. Teorik tartışmalar ayrı konudur.

Yön, “sosyal adalet” dediği her kilidi açacak sihirli anahtarı nerede, nasıl bulacaktır? Herşeyi, daima bulduğu yerde: “istihsalde”.

Kanıt: “Milli gelirin hızla artmasına önem vermeyen bir sosyal adalet politikası, yoksulluğun bölüşülmesinden öteye geçmeyecektir. Buna karşılık, sosyal adalete yer vermeyen bir kalkınma politikası başarısızlığa mahkumdur.” “O halde sosyal adalet politikasının başlıca araçlarından biri de istihsal seviyesinin yükselmesidir.” (Bildiri, 1/a)



Sorunun İki Konuluşu

Görüyoruz. “Yönizm”, sözde hep “bilimsel sosyalizm” taslar. “Sosyal adalet” dediği yiyenin niyetine bağlı kokuda bir muzu da, her şey gibi “milli gelir” ve “istihsal seviyesi” gibi doğmatizme kardırılmış sözde “materyalist”, işde “mekanist” bir değirmene atıyor. Sorun “kalkınma”dır. Modern “kalkınma” kapitalizmle olmuştur. “Yönizm” “kapitalizm”in savunucusumudur?

Onu dürüstçe koymuyor bile. 20. yüzyıl ortasında, salt “kalkınma” tekerlemesi bakımından en büyük hızı göstermiş sosyalizm vardır. Yönizm sosyalist savunma da yapmıyor. Ne kapitalizm, ne sosyalizm denildi mi, “Batılılaşma” nerede kalıyor? “Batı”, Avrupa coğrafyasında bir bölge değildir, insanlık tarihinde bir aşamadır. O aşamaca kapitalizmden sonra sosyalizm gelir. Kapitalizmi de, sosyalizmi de reddeden adam hangi Batılılaşmadan söz edebilir?

Daha iyi dilekle, diyelim ki Yönizm Türkiye özelliğinde “doktrin” tartışmalarnın tehlikelerini ve bizantizme dökülüşünü göz önünde tutarak, skolastik “izm” tartışmalarından kaçınmak istiyor. O zaman, Türkiye’nin politika tarihinde geçmiş düşünce ve davranışları bilmezlikten gelmemelidir. Bırakalım en eski denemeleri, daha 1954 yılı kurulan Vatan Partisi de “her türlü izm”leri bir yana atıp, Türkiye gerçekliğini ele alan bir düşünce ve davranışla dövüşmüştür.

Ona değmeden, onun tezlerine benzer ya da çelişik düşünceler ortaya atmak ne anlam taşır? En azından Türkiye olaylarını “susuş kumkuması” (conspiration de silence) yoluyla örtbas etmek. Modern toplumda “susuş kumkuması”nın kimlerce, kimlere karşı, niçin ve nasıl kullanıldığını biliyoruz. O tartışma ayrı konudur.

Yalnız, Vatan Partisi programının birinci sayfası apaçıktır. Yönizmin yaptığı gibi, toplum ilişkileri içinden yalnız “milli gelir”, ya da “üretim seviyesi” gibi bir tanesi tecrit edilip, “sosyal adalet” gibi gene tecrit edilmiş başka bir tanesine karşı çıkarılmaz. Yani, metafizik burjuva yöntemiyle toplum olayları paramparça edilip, onlardan yalnız birkaçı, hokkabaz yuvarlakları gibi havada oynatılmaz. Türkiye toplumunun bütünü “vatanımız” diye en nesnel somut biçiminde ortaya konur.

Türkiye vatanı ne olacak? “Ne kapitalist-ne sosyalist” gibi bir küçük- burjuva anarşist palavrasıyla sahnede göbek atılmaz. Türkiye, bal gibi kapitalist dünyanın bir parçasıdır. Ona, ısmarlama kapıkulu tekerlemeleriylc “eşsiz örneksiz” bir kılık yakıştırmanın gerçeklikle ilgisi yoktur. Öyle bir yakıştırma, ya toyca soytarılıktır, ya da “herkesi kör, alemi sersem” sanan aylıklı mistifıkasyondur, enayi avlamaktır.

Kapitatizmin İki Gelişim Biçimi

Demek, daha sorunu koyarken Vatan Partisi Programı dürüstçe gerçekliği tutar; Yönizm ya toyca, ya da hinoğluhince mistifikasyona kaçar. Ondan sonra, konulmuş konunun işlenişi, ister istemez taban tabana zıt “yön”lerde gelişir.

Yönizm sözde “orijinallik” taslayarak, “üretim seviyesi” ile “sosyal adalet” gibi tecrit edilmiş transandantal iki kategoriyi, birbirleriyle tokuşturur. Sözde “ekonomi uzmanlığı” yaparak, en kötü burjuva teknokrat kafasıyla, soyut iki kategoriyi birbirini çürüten saçma ilişkiler içinde boğar. Kendisi ne yaptığını anlamış mıdır, bilinmez. Ama, bütün okurlarının kafalarını skolastik çorbasına çevirmiştir. Açıkça Türkiye’nin kapitalist karakteri inkar edilmiştir. Bu yalan küpü üstüne, elbet sosyalizm kurulamaz. O zaman, namusluca bir sosyalizm sorununa da yer bırakılmaz. Hangi düzende olduğu bilinmeyen bir “kalkınma felsefesi” edebiyatına girişir. Ciddi konu, dramatik pozda komik ortaoyununa döner.

Vatan Partisi programı Türkiye’nin, sosyalizm yolundan değil, kapitalizm yolundan yürüdüğü gerçeğini birinci gerçek gibi koyar. Kapitalizmde kalkınma kaç türlü olur? Ya Prusya usulü, pis hacıağalar hegemonyasında dikta düzenli zorba bir kapitalizm kalkınması olur, ya da Amerikan usulü, namusluca serbest rekabete dayanan demokratik düzenli az çok daha olumlu bir kapitalizm kalkınması olur. Türkiye için bu iki rahmetten biri kaçınılmaz yoldur. Şu ya da bu kılkuyruk kapıkulunun uyduruk mistifikasyonu, toplumun gidişine yön veremez.

Böylece, kuruntu “sosyal adalet” ya da “üretim seviyesi” tartışması bir psödo-siyantifizm (bilim kalpazanlığıdır. Sorun, Türkiye’de “sosyal adalet” ya da “kalkınma felsefesi” serapları yaratmak değildir. Nasılsa öylece Türkiye’nin, içine yüzyıllardan beri girmiş bulunduğu düzende, hangi yoldan yürüyeceğidir. Kapitalizme geç gelmiş iki klasik ülke örneği, Prusya ile Amerika’dır. Japonya apayrı bir örnektir. İlkel komünadan kapitalizme doğru geçiş koşulları, Türkiye için tarihçe yoktur. Onun için, Japonya özentilerimiz Abdülhamit çağından beri boşa çıkmıştır.

Özetleyelim: Türkiye’nin şimdiki gelişim yolu, ne sosyalizmdir, ne de kapitalizmden başkasıdır. Bilince çıkarılacak şey, Türkiye’nin kapitalist gelişim gidişi içinde Prusya (asker-banker-yunker) yolunu mu, yoksa Amerikan (demokratik burjuva) yolunu mu tuttuğudur. Bu yollardan hangisi tutulursa, Türkiye’de ona uygun bir; “sosyal adalet” ve “üretim seviyesi” ve “kalkınma” (felsefesi değil kendisi) ve “milli gelir” olur. Yalana ne hacet? Kapitalist düzendeyiz. Prusya, ya da çarlık Rusyası modeline mi uyacağız, Amerikan modeline mi? Sorun budur. Bu tartışılabilir.

Türkiye’nin Üç Şarkı

Yönizm, öyle bir açıklıktan veba illeti görmüş gibi kaçıyor. İki avucunda iki kategori taş. “Sosyal adalet mi, istihsal seviyesi mi” diye “çift mi tek mi” oynuyor. Bir de pozuna bakın! Türkiye’de hiç ele alınmamış sorunları, bir vuruşta kesen “iki boynuzlu İskender” kesilmiştir. Onun için, sosyal adalet üzerine bütün “iyi dilek”leri su üstünde yazıya dönüyor. Ve “sosyal adalesiz kalkınma olmaz, kalkınmasız sosyal adalet olmaz” sözü, diyalektik momentleri koymak değil, gerçeğe yan bakan tekerleme saçmalarına kapı açar.

Vatan Partisi programı da öyle 2 değil, 3 koşul ortaya koyar. Ama bunlar Türkiye’nin sosyal düzen değişikliğinden yola çıkar. Şöyle der:

“Vatanımızın ‘Amerika’ derecesinde yüksek teknikli medeniyet kur masından söz ediliyor. Lakin bir şey unutuluyor: Amerika’yı Amerika yapan hız, Amerikalıların 90 yıl önce köleliği kaldırmak uğruna Vatandaş Harbini göze alabilmeleriyle, yani keskin Hürriyet kavgası ile başlamıştır. Ve 3 nedenle gelişmiştir: 1- Devletin kırtasiyeci ve askerci olmayışı (Tam demokrasi); 2- Derebeği artıklarının yok edilişi (Toprak Reformu); 3- Sanayi sermayesinin ötekilerden üstün olması (Teknik yaratıcılığı).”

Dikkat edelim. Sosyal adalet-üretim seviyesi gibi soyut kavramlarla ip cambazlığı oynanmıyor. Üç belli başlı kapitalist gelişim nedeni olduğu gibi konuluyor. Ve bu koyuşta birinci madde: “Bürokrat ve militarist devlet”, kapitalist gelişim için ve “tam demokrasi” için başlıca engel sayılıyor. Yönizm ise, bunun tam tersini; bürokratik ve militarist olduğunu her gün kanıtladığı bir devletçiliği, “kalkınma”nın tek yolu diye öneriyor. Yani, kendisi ne dediğini bilmezken, topluma “yön” çizmeye kalkışıyor.

Vatan Partisi programı, 3 koşulunu, sistemlice, olaylara dayanarak ayrıntılarında çözümlemeye çalışıyor. 3 illeti 3 alanda: Hürriyet -ucuz devlet, köylü-toprak, sanayi-işçi sorunları olarak inceliyor. Ondan sonra o “üç ana davayı Türk ulusuna bütünlüğü ile sunmak için” diyalektik ilişki ve çelişkilerine bağlıyor. Ve şöyle özetliyor:

“Bu üç şart, modern medeniyet yükselişi için birbirinden ayrılmaz bütündür. Biri eksik oldu mu, hiçbiri gerçekleşemez. Hürriyetin toprak reformu, ya da sanayileşme kendimizi aldatmak olur. Aksine, bütün sanayimiz ve işçi davamız yoluna girmeden, tarımımızı modernleştirmek ya da hürriyetimizi sağlamak şimdiye kadarki deneyimlerden yüzde yüz anlaşıldığı gibi tatlı ya da hayal olur.”

Yönizmin “sosyal adalet-ihtihsal seviyesi” adlı lâkırdı tahteravallisi ile Vatan Partisi programının “üç koşul” momentleri arasındaki felsefe ayrılığı besbellidir. Yönizmin Türkiye’yi “felsefesizler” diyarı saymak için; kendinden öncekileri susuş kumkumasına sokup, neden “ahir zaman yalvacı” geçindiği anlaşılmaz şey midir?

Vatan-Millet-Sakarya Yerine Açlık-İşsizlik-Evsizlik

Türkiye’nin temel gerçekleri öylesine yampiri ve acemice konuldu mu, o açıdan dökümü yapılan ayrıntılı olaylar neye yarar? Yalnızca sözde “demokrasi” gösterisine. Bu sahte gösteri hangi sosyal sınıfın değirmenine su götürür? Finans-kapitalin yaratmak istediği “sosyal yanılsama” değirmenine. Ve birkaç “uzman”ın, geri ülkede kültürsüz yığınlara ideolojik atraksiyonlar yapan “illüzyoncu” olarak para ya da ün yapmasına.

Ama Türkiye’nin ekonomik ve sosyal yapısı gün günden betere gidiyormuş. Türkiye insanları bu “ölümcül” gidiş önünde değme abur cubur ideologluklar yüzünden ne yapacağını bilemez duruma düşermiş. Ne önemi var? Daha doğrusu, öznel iddialar ne olursa olsun, nesnel olarak desteklenen egemen düzenin eğilimi ve amacı da bu değil mi? Dergiler, kitaplar çıksın, dergiler, kitaplar batsın. Kafalar karışsın. İki kişi bir araya gelirse, birbirlerini anlamasınlar.

O zaman en haklı ağlantılar bile, insana timsah gözyâşları gibi gelmez mi? Işte Yönizm ayrıntılarından birisi:

“Türk Demokrasisinin yaşatılması, açlığı, işsizliği ve evsizliği ortadan kaldıracak yüksek bir istihsal seviyesine götüren yolları bulmakla mümkün.” (Bildiri)

Sen görünen bütün yolları tıkamak için maskele, sonra gökten “yüksek bir istihsal seviyesi” denilen mehdiyi bekle. “Çekilen dostlar öteye, çün kaldı Meclis erteye! “… Sosyal adalet partisi mi başka türlü düşünüyor, yoksa CHP, GP, vb. mi?

Sorun Roosevelt sosyologluğu ile karıştırılmış, “Marksizmin 120 yıl önceki elkitaplarından” yarım yamalak aktarmalı edebiyat değildir. “Vatan – millet – sakarya” bitti, “açlık – işsizlik – evsizlik” başladı. Sorun, “yüksek istihsal seviyesine götüren yolları bulmak”ta. Asıl yolu göstermeye sıra gelince ne yapılıyor?

“Düşünce Yerine Apolet – Şöhret

Yönizm, ne “iktisat bilimi”ni, ne “tarih ışığı”nı kimseye bırakmıyor ve şöyle diyor

“İktisat ilminin ve Tarih’in ışığında inanıyoruz ki, Özel Teşebbüse dayanan kalkınma yavaştır, ıstıraplıdır, israflıdır, ve… Sosyal Adaletle bağdaşamaz… ve az gelişmiş bir ülkede imkansızdır.” (Bildiri, 3/a)

İlle sahneye ilk çıkan, ilk ve son peygamber olacak. Oysa özel teşebbüse karşı, benzer bir kanı, Yönizmden on yıl önce söylenmiştir. Ama nasıl? Finans-kapital terörünün kuş uçurtmadığı DP’ci “zafer” günlerinde bir siyasi parti tüzük ve programına ve davranış ve örgütlenişine ekli gerekçe biçiminde.

Bu gerekçe, bir Talmut mezmuru gibi fıstıki makamdan davudi sesle dogma okumamıştır. Önce, Mustafa Kemal’in “Vazifeye atılmak için içinde bulunduğun vaziyetin imkan ve şeraitini düşünmeyeceksin!” öğüdü ile, en başta bağımsızlık ve cumhuriyet savunması gereklendirilmiştir. Ardından şöyle denilmiştir:

“Bütün o nedenlerle, bugüne dek gelmiş geçmiş Reform ve Devrim hareketlerimiz hep işverenlerin kanadı ve ruhu ile çırpındı. Gene aynı nedenlerle Türkiye’mizde varolan Partilerin hemen hepsi, o kanadın ve o ruhun ana düşünce ve eğilimlerine dayandılar.

“İşverenler kanadı ile, Türkiye’yi ilerletmek (kalkındırmak) istiyen Partilerin, memleketi gerçekten ilerletmek amaçlarında samimi olmalarından başka birşey istemiyoruz. Ancak Vatan Partisi, o kanadın Türkiyeyi Cennnete çevireceğine inanmıyor.” (Kuvayimilliyeciliğimiz, 1957 baskısı, s. 7)

Dikkat edilirse, burada da bir “inanç değildir. Orası hemen belirtilir.

“Bu kanı, kuru bir iddia değildir. Saltanat döneminin Reformlarından son yarım demokrasi denemelerine dek geçmiş uzun tecrübeler kanımıza durmadan hak vermiştir.” (A.g.e.)

Böylece, “genel durum” konulmakla da kalmamıştı. Durumun bütün ekonomik, sosyal, politik, kültürel vb. yanları ile yönleri, alabildiğine özetle, iyice dolu 40 sayfalık açıklamalara bağlanmıştır. Ve bu açıklamaların “ışığında”, bir kez daha aynı “inanç” şöyle sonuçlandırılmıştır:

“Bütün, Türkiye’de Vatanını anlayarak seven, Milletine şuurla bağlı olan herkes, bizim artık niçin işverenler kanadı ile yükselmeye ve ilerlemeye inanmadığımızı, yukarıki izahlardan epey çıkarmıştır.” “Neden Vatanımızı yükseltmek için, işçi kanadını başa geçirmek istiyoruz?” (A.g.e.)

Bu soruya da 11 sıkı sayfa içine sığdırılabilecek denli özet karşılık verilmiştir.

Vatan Partisi’nin o inanç uğrunda boğazlanırcasına savaşından 10 yıl sonra sahneye 27 Mayıs ışığında çıkan bir “sol” eğilim, hiçbir şey olmamış ve söylenmemiş gibi davranabilir mi?

“Batılılaşmış” bir ülkede nesnellik gereği, davranamaz. Türkiye’de davranmakla kalınmaz. Nedenleri uzar. Öyle davranışın sonucu, en azından, teoriyi köksüz bırakır. Düşünce dünyamızı mahşerleştirerek, her türlü anlaşılır ve tutarlı pratiği kökünden baltalar. TİP “liderliği”nin politikada yaptığını, Yön “ideologluğu”nun teorileştirmesi başgösterir. O zaman “düşünce” değil, ya “apolet” ya da “şöhret” ilkeleşir.

“Anlamı Şairin Karnında” Kavram

Yön’ün bütün tezi “kalkınma felsefesi”. Böyle dramatik bir çabada, en ufak sözcükler doğru ve yerli yerine konulmak ister. Özel teşebbüs her zaman “yavaştır, acılıdır, israflıdır”, ama “az gelişmiş bir ülkede” bile olsa olanaksız mıdır?

Atatürk’ten Demirel’e dek, hep “özel teşebbüs” “olanaklı” kılınmıştır. Acısına, israfına bakılmamıştır. Sosyal adaletle “bağdaşmadığı” ise, bir “inanç” konusu değildir. 43 yıllık Türkiye “özel teşebbüsü”, Atatürk’ün sosyal adaleti ile mi, yoksa Demirel’in sosyal adaletiyle mi ?

Çünkü, her çağın kendine özgü bir “sosyal adalet”i olur. Konfiçyüs’ünde, Buda nın da, Musa, İsa, Muhammed Peygamberlerin de birer “sosyal adalet”leri vardır. Modern çağın “sosyal adalet”i denince, onun ne olduğu tanımlanmalıdır. Bir kapitalist sosyal adalet var, bir de sosyalizm var. Bilinebildiği kadarıyla “sosyal adalet”, kapitalizmin sosyalizme karşı paratoneridir. Bu bakımdan “sosyal adalet” sadakası, “özel teşebbüs”ün dengeli ve ömürlü yaşatılma ülküsüdür. Yönizm özel teşebbüsle kalkınmaya “inanmıyor”.

Sosyalist “sosyal adalet” mi? Sosyalizm bir dilencilik düzeni olmamalıdır. Ancak modern toplumda, sosyal sınıf ve zümrelere göre çeşitli sosyalizmler bulunduğu için, çeşitli sosyal adaletler de türemiştir. Derebeyi sosyalizmi, burjuva sosyalizmi, küçük-burjuva sosyalizmi.. hâttâ işçi sınıfı içinde aristokrat işçi vb.. zümre sosyalizmleri hep ayrı ayrı “sosyal adalet” sadakacıkları icat etmişlerdir. Proletarya sosyalizmi bunlardan hiçbirine inanmıyor. Yönizm ise, “sınıf’ sözcüğü önünde allerji duyduğu için, proletarya sosyalizmine “inanmıyor”.

Bu koşullar altında, biz kime “inanalım”? Böylece “Yönizm”in bir aksiyon kadar herşeyi kanıtlayıcı ölçüt gibi tartışmasız açık ilke olarak koyduğu “sosyal adalet”, herşeyden önce kendisi, varlığı kanıtlanmaya, tanımlanmaya, bir mihenk taşına vurulmaya muhtaç, çok üstükapalı, çok ikiyüzlü bir kavramdır. Aydın uyduruğu bir küçük-burjuva ütopyasıdır. Bir lastik torbadır; nereye üfürürsen oraya doğru şişer, nereye çekersen oraya uzar, içine ne doldurursan almam demez.

Yönizmin “akılcıl düşünce”sine hoş gelse bile, herşeyi üzerine oturttuğu sosyal adaletin -eskilerin deyimiyle- “anlamı şairin karnında” bir hayli şişirnıe, kof sözcüktür. Şiir, roman, edebiyat şişirmeye yarar. Düşünce ve davranış olanında “kafa şişirmek”ten başka pek bir şeye yaramasa gerekir.

2- İstismarı (Sömürüyü) Kaldırma

Sömürüyü kaldırmak sosyal adaletin ürünü olacaktır. Nasıl?

Yönizmin “İstismarı Kaldırışı”

Yönizm, sosyal adaleti “devlete” yaptırdığı gibi, “istismarı” da gene devlete kaldırtır. Devletçiliğimiz istismarı nasıl kaldıracak? Yön burada güzel ayetler okur:

“Çalışmayı Toplumun en yüksek değeri haline getirmek, çalışmaya dayanan kazançları yüksek seviyeye çıkarmak Devletçiliğin temel hedefidir. Kol ve kafa gücünü satarak geçinenlerin ezilmesine seyirci kalan, arsa spekülatörlerinin ve ticaret adamında istismarcı mutavassıtların haksız kaziançlarına göz yuman ve bu gibilerin bir yüksek Devlet memur’undan, fıkir ve bilim adamı’ndan fazla kazanmasına ses çıkarmayan bir sistemin, 20. yüzyılda daha fazla sürüp gitmesine imkan yoktur.” (Bildiri, 4/d)

Kur’an okumaya ve destan yazmaya alışkın “müminler” (inananlar) için, yukarıdaki sözler, zırıl zırıl “sosyalizm” sızan doğmalar gibi görünür. Biz, Hazreti Muhammed’in son peygamber olduğunu bilenler, öyle Tevrat ve İncil “mezamir”lerini 20. yüzyıl sonrasında gözü kapalı “amin! “le karşılayamayız. Çünkü “Yönizm” de hep “iktisat ilminin ve tarihin ışığında” konuşmak pozundadır. Söylenenleri bilim ve tarih ışığına çıkarınca ne görüyoruz? Birer birer izleyelim.

“Çalışma” Nedir?

“Çalışmayı toplumun en yüksek değeri haline getirmek” ne demektir? Çeşitli açılardan arayalım:

“Çalışma” sözcüğü Türkçe’de geniş anlamlıdır. Başlıca iki ayrı sözcüğü içine alır; emek-iş… Emek harcamak da, iş yapmak da çalışmaktır. Elbet emek de, iş de toplumca yararlı insan gücü harcamak anlamına gelir.

Ancak çalışmak, emek, iş toplumun ayrı sınıf ve zümreleri varsa, herbiri için apayrı yönlerde anlaşılır ve kullanılır. Örneğin kapitalist de “çalışır”. Onun çalışmasına daha çok “iş” dendi. Tuttu. Kapitaliste “işadamı” etiketi konuyor. İşçinin çalışmasına “emek” adı veriliyor. Ne var ki “işadamı” da sıkışınca “şu kadar emek” verdiğini savunuyor.

Demek, çalışma olağanüstii yuvarlak bir deyemdir. Kimin, hangi sosyal sınıf ve kümenin çalışması olduğu belirtilmedikçe, bilimsel bir söz edilmiş sayılamaz. Geçelim.

Değer Nasıl Yükseltilir?

Bezirgan toplumda ister “en yüksek” olsun ister “en alçak” olsun, her değeri, harcanan yararlı insan emeği yaratır. Değerin yüksekliği, yararlı emeğin ne denli basit ya da katmerli oluşuna ve ne kadar zaman sürdüğüne göre belirlenir.

Yönizm “yüksek”le hangisini kastediyor? Toplumda bütün emekleri basit olmaktan mı çıkaracak? Yoksa çalışmayı son derece mi uzatacak? Başka türlü “en yüksek değer” elde edilemez. Toplumda her emek basit olarak başlar. Gittikçe beceri ve bilgi kazanarak katmerlenir. Anadan doğma katmerli emek olamaz. Yönizm bunun tersini diliyorsa, boşuna kuruntu yapıyor. Emeğin süresini uzatmakla “yüksek değer” peşindeyse, toplumda bütün ileri tekniği yok edip eski taşçağına dönmesi gerekir.

Amacımız şaka değil. Gerile gerile atılan gelişigüzel sözlerin, bilim açısından ölçülmedikçe, ne gülünç anlamlar taşıyabileceğini anlatmaktır. Bu açıdan, Yönizmin o kallavi sözü, bilim dışı bir atmasyon olur.

Yönizm acaba “emeğin değerinhi” derken neyi düşünmüş olabilir? İki şey akla gelir: I- Değersiz emek görmüştür. Değer deyince, daha çok değişim değeri kastedîlir. Bir emeğin değişim değerine dönmesi için, kullanım değeri bulunmalıdır. Emek bir işe yaramadan harcandı mı, meydana gelen şeyin yararlığı, bir gereksinimi karşılaması yoktur. 0 zaman dünyanın emeği harcansın, “değeri yoktur.” Emek boşuna gitmiştir. Bizde böyle emekler çoktur. Havanda su dövülür. Yön, bu emek israfını devlet önlemelidir mi diyor?

2- Emeğin manevi değeri, yani emek ve iş Türkiye’de kötü ve hor görülür. O da emeğin israfı kadar ulusal hastalığımızdır. Onun için Vatan Partisi programı şöyle der:

“1- Mukaddes Cihad ilanı: Bütün memleket radyoları ve bekçileri, sabah akşam ezanlarından sonra, şehir ve köy meydanlarında şu büyük milli hakikati her gün haykıracaklar: Tarlada, fabrikada, karada, denizde, havada çalışmak, masabaşında, salonda, sarayda oturmaktan çok daha üstün şereflidir… İnsan için, işten gayrisi yalandır! (Leyse lil insane illa ma sea!)”

Yönizm bu iki anlamda konuşuyorsa, önce onu böyle koymalıdır. Sonra, kendisinden önce konulanların üzerinden atlamakla bilim yapılmayacağını bilmelidir.

Değer: Bezirgan Yaratığıdır

Asıl sorun, Yönizmin “değer” anlayışındaki acıklı sapıtmadır. Çalışmayı “değer haline getirmek”, Yönizmin sandığı gibi, her toplum için geçerli bir olay değildir. Yalnız bezirgan ekonomili toplum için vardır. Antika medeniyetlerin tefeci-bezirgan ekonomisiyle modern medeniyetin kapitalist ekonomisi içinde her çalışma ya da emek “değer haline getirilir.”

Ama, tarihöncesindeki ilkel komünada olduğu ve modern sosyalizmin yüksek aşamasında olacağı gibi, hiçbir çalışma “değer haline” getirilemez. Yönizm bunu bilmiyor mu? Bilmiyorsa, niçin “bilim ışığı” adına konuşuyor? Önce öğrensin. Yok, biliyor da öyle söylüyorsa, kimi aldatacak?

Biz Yönizmi daha masum bir burjuva dar görüşü “ekonomi uzmanı” sayalım. O zaman şu sonuca varırız; Yönizm, yeryüzünde bezirgan ekonomili (antika ya da modern) sermaye düzeninden başka düzenli bir toplumu görmek istememektedir.

Demek Yönizm, “iktisat uzmanlığı” yüzünden, kabalama kapitalizm dışında toplum düşünemeyen bir yarım bilgili küçük-burjuva eğilimidir. Sosyalizmle uzaktan yakından bir “bilimsel” ilişki iddiasına kalkamaz. Çünkü “iktisat bilimi ve tarih ışığında” sosyalizm, herşeyden önce, o burjuva hukukuna temel olan “emeği değer haline getirme” işine son verir.

Kazanç Yükseltme Metafiziği

Yönizmin “bilim ışığında” asıl karakteri bu olunca, “istismarı” nasıl kaldıracağı hikayesi daha kolay anlaşılır. “Çalışmaya dayanan kazançları yüksek seviyeye çıkarmak devletçiliğin temel hedefidir” diyor.

Burada artık “bilim” duruyor. Bir panayır esnafının, her derde deva “abıhayat” satışı başlıyor. Çalışma kimin (hangi sosyal kümenin) çalışmasıdır? Belli değil. Devlet kimin elindedir? O hiç belli değil. Ama, “kazançları yüksek seviyeye çıkarmak” cebimizdedir. Arzu eden buyursun. “Bedava” (ya da 1 Yön parasına) sebilüllah dağıtıyoruz!

Olmaz böyle şey. Hiç değilse “bilim” adına olmaz. “Çalışmaya dayanan kazançları yükseltmek”… Bakın, bunu devlet yapabilir. Hele bizde. Yeter ki, kimin, hangi “çalışması” kazandırılacak? O bilinsin.

Finans-kapitatin çok “zahmetli” bir ölüme mahkûm ettiği “rahmetli” Gürsel Paşa da “Çalışınız! Çalışınız!” demişti. En çok; saman altından, “loca” üstünden finans-kapital “çalıştı”. Önce bütün entelicans servislerini, ardından bütün “siyasi partileri”, en başta İnönü Paşayı “çalıştırdı”. Derken CIA generaline Ankara’da “bir başbakan arattı.” Buldurttu. Şimdi Demirel’i harıl harıl “çalıştırıyor.”

“Bilim va tarih ışığında” son,gerçeklik bu. “Devletçiliğiniz” de onada, ondan başka hiçbir şey değil. Bu “devletçiliğin temel hedefi” ini “kazançları yüksek seviyeye çıkacak?” Ortada başka “devletçilik” bulunmadığına görc…

Şimdi, her çalışmanın kazancı yükselecek mi? Kuruntuya gerek yok. Kapitalist de çalıştığını, gece uykularını kaçırırcasına çalıştığını iddia eder, memur da, köylü de, esnaf da, işçi de, aydın da çalışır… Devletçilik bunlardan hangisinin kazancını yükseltecek?

“Kapitalist çalışmaz, çalıştırır” denecek. Peki, çalışanlarla çalıştıranların bulunduğu bir toplumda mıyız, değil miyiz? Kazanç yükseltme, metafızik “felsefe” değildir.

İki Tip: Devlet ve Kazanç

Dünyanın her yerinde kazanç yükselme ve alçalması, toplumuna ve devletine göre olur.

Önce toplumuna bakalım. Devletin kazançlarla uğraşması için önce varolması, bulunması gerekir. Tarihöncesinde devlet yoktur. Kimse de kazancını devletçilikten bekleyeınez. Kazanç, zenginlik, sınıf ayrımları olamaz. Yüksek sosyalizm konağında da, sosyal sınıflar gibi devlet de olamaz. Dolayısıyla bulunmayan devletçilik ne çalışmayı, ne çalışmamayı etkileyemez. Ve insanlar, şu ya da bu nedenle çalıştıkları ölçüde kazanç denilen bezirgan hukukunu unuturlar.

Yönizm, çalışmaya kazanç sağlayan bir devletçilik düşündüğü için, sınıflı toplumun düşünürüdür. Sosyal sınıfların erimediği bir toplumda yeryüzü iki tip “devletçilik” biliyor:

1- Kapitalist devlet: Finans-kapitalist hegemonyasında, tefeci- bezirganlarla hacıağa, eşraf ve benzerlerinin kazançlarını yükseltir.

2- Sosyalist devlet: İşçi sınıfı hegemonyasında, köylü, esnaf, aydın küçük-burjuvaların kazançlarını yükseltir.

Bu iki tip dışında bir devlet ve devletçilik, kızgın çöl yağmuru kadar bile ömürlü olamıyor. Yönizm, devletin karakteristiğini “kazanç yükseltici” saymakla, daha ömürlü bir “yeni” devletçiliği, kuruntuevinden başka nerede “bilim vc tarih ışığı”na kavuşturabilir?

Hakkını büsbütün yemeyelim. Yön’ün daha sonraki sözlerini unutmuyoruz. Ne güzel tekerliyor. Yönizmin “istismarı” kaldıracak “yeni devletçiliği” başlıca üç lekeden ya da illetten uzak duracaktır. Nedir onlar?

Gücü, Satanı “Ezmeme” Mezesi

1: “Kol ve kafa gücünü satarak geçinenlerin ezilmesine seyirci kalan” bir devletçilik olmayacak.

“Kol ve kafa gücü satımı” devam edecek. Yalnız “ezilmesine seyirci” kalınmayacak. Allah için, bugün Demirel devletçiliği “seyirci” mi kalıyor? Örgütsüz ve sessiz biçare esnafçıkların, köylücüklerin, aydıncıkların yaralarına geceli gündüzlü en ağrı kesici afyonlu macunları sıvıyor. Başı bağlanmış işçilerin ise, kimi grevlerini “iptal” ediyor, kimi sendika gangsterleriyle patronlar arasında kırışma yaptıran bakan ve benzerlerini uzlaştırıyor.

Hem “ezilmek” nedir? Bir şiir ve roman bezirganlığına meme. “Kol ve kafa gücünü satın” alanlar düzeni, yani kapitalizm ne zaman emekçileri ezmiş, ne zaman “ezmemiş” sayılacak? Bir insan, başka birçok insanı “ezmeden” nasıl işletip, onun yarattığı artı-değeri elinden alabilir? “Ezmesiz” lokanta dükkanı olabilir, ama “ezmesiz” “sömürü düzeni” Yönizmin meze dükkancılığından başka nerede “alınıp satılır?”

“Bir hiç için, birçok gürültü” (Sheakspare)

Spekülasyona Göz Yummama Salçası

2/a- “Arsa spekülatörlerinin ve ticaret alanında istismarcı mutavassıtların lıaksız kazançlarına göz yuman” bir devletçilik olmayacak. Kimdir o “arsa spekülatörleri?” Yüzeyden içe inelim. a) En yüzeyde, her büyük şehrin her köşebaşında yuvalanmış “emlakçı” örümcekceğizleri dizilirler. Bu zavallıların çoğu, “asker sivil bürokrat”lıktan emekliye atılınca aç kalmamak üzere, son tasarrufunu da “emlakçılıkta” eritmeyi deneyen yarı kapıkulu, yarı devletçilik işsizlerdir. Arsa spekülasyonundan başka bir şey yapmıyorlar.

Devletçiliğimiz onlara mı göz yummayacak?

b) Emlakçıların arkasında, şehrin şu ya da bu semtinde ya da dışarılarında, babasından, dedesinden bir arsacığı ya da tarlacığı kalmış olanlar. Kapitalizm geliştikçe köyden şehire işsizler akın etti. Yollar asfaltlandı. O yeri atası 100 paraya almışken, çocuğuna 100 bin lira veriyorlar. Çocuk 1 milyon istiyor. Bu, apaçık arsa spekülüsyonudur. Çünkü, arsa sahibinin en ufak emeği, en basit zekâsı bir katkı yapmamışken, çoğu kör raslantıyla milyoner olması önündeyiz.

Ülkede kapitalizm sürüp giderken, en ülkücü geçinen Yönizm ideoloğu ya da keskin komünist, bunamadıkça, milyonluk arsasını 100 kağıt liraya başkasına sunar mı? Delirmedikçe, “arsa spekülatörü” durumunda kalacaktır.

Devletçiliğimiz onlara mı göz yummayacak?

c) En geride, hiçbirisi “arsa spekülatörü” sıfatını üstüne kondurmayan asıl finans-kapitalistleri (banka, şirket ve toprak ağa ve bey efendileri) izleyelim. Şehrin en büyük arsalarını yok pahasına kapatırlar. “Halka hizmet”, “evsizleri mesken sahibi etmek” için devlete bir göz kırpar. Hazineler, kasalar ona kredi olur. Belediyeler ve devlet onun yerlerini asfaltlar, elektrikler, telefonlar. Milyonların dansı göz karartır.

Devletçiliğimiz onlara mı göz yummayacak?

“Hadi canım sen de.” Onlar hangi yabancı sermayenin neremizi bayındıracağını ve hangi “devlet teşebbüsü”nün ne gibi planlar kotardığını, ahbapları bakanın masası üstünde “tesadüf” okumuşturlar. Ve Yönizmin öylesine özlediği “istihsal seviyesini” yükseltmekten başka amaç gütmemişlerdir ki!

Tek tek kişiler şöyle dursunlar. Beş altı yüzünü Yassıada Yüksek Olağanüstü ihtilal Mahkemelerine verdik. Menderes’in cımbız parasından başka “kanuna aykırı” bir yer ya da para spekülasyonunu bulabildik mi?

Bulamazdık.

Sömürüsüz Ticaret Masalı

2/b- Çünkü, biz (yani Yönizm) “Ticaret alanında istismarcı mutavassıt” ile “haksız kazançları” mikroskop ya da teleskopla arayacağız. “Ticaret” yerinde duracak. Biz onun “haklı mı, haksız mı olduğunu yoklayacağız. Ona göre “istismar: sömürü” var, yok diyeceğiz.

Bunu teker teker yapmak için, şimdiki yarım ile bir milyon devlet kapıkulunu kaç on milyona çıkaracağız? Her kapitalistin işyerine beş on tane, evinin kapısına, otomobiline, mutfağına, telefonlarının başına, salonuna, poker masasına, yatak odasına, karyolanın altına kaçar tane “zehir hafiye” sokmalıyız ki anlayalım “istismar” yaptı mı, yapmadı mı. Yaptıysa ne demek? Hem kapitalist olacak. hem “istismar” yapmayacak?… Bir işgücünü ya da malı alırken satıcısını, satarken alıcısını kazıklamadan nasıl “ticaret” edecek?

Evet Yönizm “ticaret istismarıcı olmayan haklı kazancı” tanımlamadığı için, Timurlenk’ten daha korkunç bir sosyal işkenceli keyfi idare olacaktır. Kapitalistler öyle bir “sosyal adalet”tense, bin kez komünizme kucak açacaklardır. Komünistler ise, kapitalizmi en hinoğluhince sürdürdüğü için onu affetmeyeceklerdir.

Yönizm o “istismarsız mutavassıt” ya da “haklı kazanç” ilkelerini hangi toplumda bulmuş? Hiç söylemiyor. Biz arayacağız. İnsanlık tarihinde öyle şey olmuş mudur? Olmuştur. Ne zaman? İlk Sümer uygarlığının Ur kentinde, henüz “bezirgan sınıfı” doğmadan, öyle alışverişler olmuş sayılabilir.

Her küçük üretici kendi ürününü birkaç bin nüfuslu kent (site) pazarına çıkarmıştır denir. Öyle tek tek saf üreticiler pek gerçek değilse de, kimi ekonomi ilişkilerini aydınlatmak için varsayım olağan sayılmıştır. Karşılıklı iki üretici kendi ürünlerini değiş-tokuş ederlerken, haksız kazanç düşünmemiş sayılırlar.

Bunlar üreticilerin kendileri. Ya “mutavassıt”lar? Tapınak adına kentin buğdayını alıp uzak illerdeki madenlerle değiş eden bir aracı vardır. Ona Sümerce “tamkara” deniyor. Aracı tamkâra namuslu kaldığı sürece, güttüğü kervanlı alışverişte “istismarsız mutavassıt” olmuştur denilebilir. Çünkü kamu adına aracıdır.

Ama bugün Ur çağından 7 bin uzaktayız. Tamkaralar, ta o zamanlar haksız kazançla sömüren aracı bezirganlar haline gelmişlerdir. O gün bugün türü yitmiş antika alışverişi Yönizm nereden çıkarıyor? Kendi küçük-burjuva eğiliminden. Emperyalizm çağında, Sefaletin Felsefesi’ni yazan esnaf kafalı Proudhon gibi, bizim kapıkulu kafalı Yönizmimiz de “kalkınmanın felsefesi” diye tutturuyor. Karl Marx’ın çoktan öldüğüne güvenerek, Türkiye’nin küçük-burjuva yığınlarna, yıllanmış “hayalci sosyalizm”i bir “yeni devletçilik” diye yutturacağını umuyor!

Bunu kendisi de ağzından kaçırıyor.

Ziller Kapıkulları İçin Çalıyor

3- Yönizm üçüncü olarak diyor ki:

“Bu gibilerin (arsa spekülatörleriyle sömüren aracıların) bir yüksek Devlet memurundan, fikir ve bilim adamından fazla kazanmasına ses çıkarmayan bir sistemin 20 nci yüzyılda daha fazla sürüp gitmesine imkan yoktur.” (Bildiri, 4/d)

Gerçi burada bir örnek veriliyor. Ama, onu seçmek bile bir içgüdüyü gösteriyor. Yüksek memur da, fikir adamı da burjuvalaşmadığı ölçüde, bir küçük-burjuvadır. Yönizm o kümeleri tahrik ediyor. Onların bile “alçak memur” kesimini değil, “yüksek”lerini öneriyor. Vurguncu neden “yüksek devlet memurundan” fazla kazansın?

Demirel de bunu anladı. CIA da. 27 Mayıs’tan sonra verilen primler,yapılan zamlar vurguncularla aydın kapıkulları arasındaki uçurumu kaldırma uğrunda birbirini kovalıyor. Ne yaparsın ki, tüm dünya çapul edilmedikçe, Amerika’nın “ak yakalıları” gibi, vurguncununkiyle yarışan bir “yüksek memur veya bilim adamı” kazancı Türkiye’de kolay sağlanamaz.

Beride Yönizm, dünyayı. (Türkiye dünyasını) o “yüksek” kapıkullarından başkası ile cennete çevirmeyeceğine inanmış. Pek parlak “Bildiri”nin en son ayetişerif’i şudur:

“Bugün içinde bulunduğumuz buhranlardan kurtulmanın birinci şartını, Türk toplumunun çeşitli kesimlerinde görev almış olanların ve millet kaderine hakim olabilecek mevkilere gelmiş bulunanların, düşüncelerini açıkça ortaya koyarak, bir temel kalkınma felsefesi etrafında birleşmelerinde görüyoruz.”

Anlaşıldı mı?

“Kalkınmayı hızlandırmak”; “milli gelirdeki artışların önemli bir kısmını tasarrufa yöneltmek”, “vergi adaletini sağlamak”, “sendikaların kuvvetlendirilmesi”, “istihsal kooperatiflerinin geliştirilmesi”, “küçük sanatlarda kooperatifçiliğin yaygın hale getirilmesi”, vb. vb…. 100 yıldır sağda yolda ortaya atılmış -işçi sınıfı dışında- bütün burjuva reformu önerilerini kimler becerecek? “Millet kaderine hakim olabilecek mevkilere gelmiş” “görevli” kapıkulları!

Felsefe: “Yem Borusu”

Kapıkulları isteseler “yeni devletçilik”le “istismarı” kaldırabilirler mi? Bir gelenekleri var.500 yıllık Osmanlılığı “devlet sınıfları” olarak “idare” etmişler. 500 finans-kapitalist ile 5000 tefeci-bezirgan hacıağanın sömürebildiği yığını neden 500 bin kapıkulu güdemesin? Zaten görünüşte “güden” kim?

Ancak, o görünüş “Olsa ile bulsa, bir araya gelse” felsefesidir. Bırakalım, Osmanlı İmparatorluğunu nereye dek “güttüklerini”. Cumhuriyette komprador burjuvaziyi kaldırıp, yerine fınans-kapitali oturtan kim? 27 Mayıs’ta fınans-kapitali birkaç gün “hop oturtup, hop kaldırttıktan” sonra, yalnız “yüreğini kaldırmak”la bırakıp (Milleti haraca kesen “tasarruf, bonosu” yolundan) “hızla kalkındıran” kim?

Eğri oturup doğru söyleyelim: “Yüksek memur ve fikir adamı” dediğimiz, “yüksek kapıkulları”dır. Kimseyi suçlamak aklımızdan geçmesin… Olaylar, olaylardır. “Alçak memur ve fıkir adamı” da, kuzu gibi, o “yüksekler”e uyuvermiştir. Ne yapsın biçare? O da eski “iltimas- madenihas-delkitemas” üçüzünün yaratığıdır: Ve İspartalı usulü yakalanmamak koşuluyla ne denli çalarsa o denli “becerili-sorumlu-şerefli” sayılıp “yükselmeye” eğitilmiştir. “Gizli işsizlik” gibi toplumu kasıp kavuran “gizli kayırma (iltimas) -rüşvet-irtikap-suistimal-suyu arama” sömürüde büyük hırsızlarla “suçortaklığı” kompleksine düşmenin ezeli, sınanmış yolu değil midir?

Bununla, “kapıkulundan hayır yok!”, onun “potansiyeli”, çöplüğe atılmalı! demek istemiyoruz. Onun, “devlet demek ben demeğim” kuruntusu uyarılmalıdır. O, kapıkuludur. Devlet, egemen sınıfındır. Modern toplumda modern sosyal sınıf iki kampttı. Burjuvalar-ağalar kampı, proletarya kampı. Bu sosyal temel açık konmadıkça her “devletçilik” adam kandırma oyununa döner.

Onun için, 1961 yılı “sürüp gitmesine imkan yoktur” sanılan sömürü sistemi “sürüp gitmiş”tir. Çünkü, toy “iktisat uzmanı” “öze1 teşebbüs kâra dayanır” sanmıştır. “Kâr” kapıkullarının cebine girerse “devletçilik” güneş olur sanmıştır. Hayır, özel teşebbüs bir sosyal sınıfa dayanır. Kapıkulu modern bir “sosyal sınıf” değildir. Hangi sınıf maaşını ve konforunu sağlarsa ona “kul” olur. Gerçek bu!

En “hasbi devletçi” Yönizm bile “kalkınmayı hızlandırmak” istedi mi , o “maaş-konfor”, güvencesi “vergi”ye şöyle göz kırpıyor: “Bellibaşlı tasarruf kaynaklarından biri olan vergilerde verimin arttırılması, Devletçilikte mümkündür.” (Bildiri, 4/a) buyuruyor. Ve: “Yüksek gelirlerden alınan vergilere karşı bugün yönetilen en önemli itiraz. bunları yatırımları azaltmasıdır” diyor. Ve ütopisine “yüksek gelir”lileri inandırmaya(kandırmaya!) çabalıyor.

Böylece,hiçbir şey yapamayanların, herşeyi söylemek logoresine tutuluyor. “Kalkınma felsefesi dediği şey, kapıkuluna “avunma felsefesi” = yem borusu oluyor.

Öğrenci Olmadan Bilginlik

Bütün o “yüksek” kuruntular nereden geliyor? Kuşku yok, “aydın” dediğimiz modern küçük-burjuvanın, hem antika örneği gibi “iki cami arasında binamaz” kalmasından, hem de bu vurguncular ülkesinde -bir gece ansızın milyoner olunduğu gibi- keskin iki üç çıkışla, önüne ardına bakmaksızın, kestirmeden “yüksek… fikir ve bilim” tepesi olma aşkından.

Fikir ve bilim ise, Marx’ın dediği gibi, doruktur. Oraya asfalt yol yoktur. Bir ömür boyu uçurumlu patikaları aşmak vardır. İktisat bilimi, das Kapital doruğundan sonra, burjuva vülger ekonomi bataklığında açmış çiçeklerle kavranmaz. Marksist ekonomi dışında ciddi ekonomi bilimi kalmamıştır. Marksist ekonominin alfabesi olsun iyi kavranmadıkça, hiçbir temeli toplum konusu anlaşılamaz.

Yönizmin sosyal eğilimi bir yana bırakılırsa, yanılmalarının teknik nedeni, Marksizmin alfabesini “tenezzül” saymasında toplanıyor. Her genç Yöncü, hava azıcık satış yaptırır yaptırmaz “artık alim olduk” komleksine uğruyor. Bu kez Marxksizmin alfabesi aydınlanmadan, “cebr’i ala”sı üzerine dokt fetvalar ortalığı çınlatıyor.

Marksizmin alfabesi, insanı kolay sapıtmalardan koruyacak en sağlam pusuladır. O pusulanın ibresi, emek-işçidir. Emek kavramını bütünüyle incelemeden hiçbir ekonomi sorunu nasıl çözülemezse, işçi sınıfı bütünüyle araştınlmadıkça hiçbir sosyal ve politik sorun da çözülemez.

Örneğin, değeri sözcüğünü mü ağzımıza alıyoruz?

Toplumda emekten başka değer kaynağı yoktur. Bunu hatırlamak ve hatırlatmak kimsenin gücüne gitmemelidir. Antika eserlerin, toprağın değeri yok, arı ve taleple beliren fiyatı vardır.

Devletçilik de öyle. Bezirgan devletçiliği ise emeğin değere dönmesini savunur. Ama, emeğin değerini -yani bir malın içinde billurlaşan emek miktarını- dünyada hiçbir devlet ne yükseltebilir, ne alçaltabilir.

Bezirgan toplumun ulaştığı üretim tekniğine ve yöntemine göre bir malın elde edilmesi için gereken ortalama toplumsal emek miktarı, ya da değer, daha yüksek ya da alçak olur. Üretim ilişkilerinin (sınıf ilişkilerinin) ürünü olan devletin ne haddine, emeği yüksek ya da alçak değerli yapmak!

Görüyoruz. Kimi sözler harcanırken, bilimsel anlamlarını tanımak gerekir. Hele bu sözler sosyalizm karşısında söyleniyorsa, daha tetik davranmalıdır. D. Avcıoğlu’nun, S. Divitçioğlu’nu sıkıştırırken söylediği gibi, insan: “Marksizmin elifbası üzerinde tartışmak zorunda kaldığı için mahçup ve üzgün” düşer.” (Yön, 8 Temmuz 1966, s. 11)

3- Planı İndirmek

Dünyanın Yeniden Yaratılışı

27 Mayıs’tan önce ve sonra, Menderes’ten Bölükbaşı’ya, İnönü Paşa’dan Demirel Beye dek bütün politika “üstad”larının seçim kampanyalarında saçtıkları slogan… dikkati çeken aynı fikir-hap; “hızla kalkınma” için “plan” oturtmasıdır. Bu hap, politika üstadlarımızın ağızlarında nasıl yaldızlanır? Biliyoruz Sorun hapın yaldızında değil, içindeki cevherdedir. Yönün ağzında “plan”-hap hangi cevheri (özü) taşıyor? Az ayrıntısıyla inceleyelim.

Türkiye’de plan sözü kimden çıktı? Emperyalizmden. Uluslararası finans-kapital Türkiye’yi torbada kck:lik edince, sömürüsünü bir plana bağlamak istedi. Ve politikacılarımızın ağzına plan sakızını verdi. Emperyalizmin “plan” dediği şey tekeldir. O, oluştan, “tekelci” anlamına gelen “devletçi”dir de. Yalnız bu ilâ adı kullanmaz.

Yön devletçi-plancıdır. Ve DPT’yi beğenmez. Der ki:

“Türkiye’nin kalkınmasını belli bir siyasi amaca yöneltmek, siyasi iktidarın emrinde teknik bir organ olan Devlet Planlama Teşkilatı’nın yetkisini aşan bir iştir.” (Bildiri, 2/c) “Plan iktisadi hayatı istenen amaçlara zamanında ve bütünüyle yöneltmiye imkan verecek yetkilerle araçları da beraberinde getirmelidir… Bunu sağlayacak belli başlı şartlardan biri, iktisadi hayatın çeşitli kesimlerine hakim olan kilit sanayilerin Devlet elinde bulundurulmasıdır. Devletçiliği, ciddi bir planlamanın vazgeçilmez unsuru sayıyoruz.” (Bildiri, 4/b)

Yani devletçilik herşeye, plancılık ise devletçiliğe “hakim” olacak; dünya tersine dönecek!

Biliyoruz, plansızlık kapitalist üretimin karakteristiğidir.19. yüzyılın klasik bunalımları, o plansızlığın ürünüydü.

Bilimsel sosyalizm “iktisadi hayatı bütünüyle” planlamaktır. Böyle bir “ekonomik plan” ne ister? Onu uygulayacak sosyal sınıf ve sosyalist parti. Yön ne yapıyor? “Sınıf” mı? Allah göstermesin! Örgüt mü? Üç bin lira maaş veren sendikadan başkasına girilemez. Yalnız şöyle yazılır:

“Fakat, ağırlık merkezi özel teşebbüs olan bir iktisadi sistemin bugünkü yapısiyle Türkiye’nin hızla ve sosyal adalet içinde çağdaş uygarlık seviyesine erişebileceğini sanmıyoruz.” (Bildiri, 3/a)

Nedenleri? Yön, 30 yıl önceki “kadroculuk” gibi Yahudi yalvaç pozunda Talmut talkını veriyor. Kendisinden önce yapılmış açıklamalan (doğru- yanlış) yok sayıyor. Sosyalizmi ise ağzına almıyor.

Yeryüzünde herşey yeni-Yönizmle başlayacak!

“Yeni” mi, “Kriptoculuk” mu?

Nasıl bir düzen gerek? Yön açıkça “sosyalist” demez. Demesin. Söylediği bütünleme plan sosyalizmden başka yerde olamaz. Öyle ise Yön “ürkek sosyalist”tir, ya da “hür basın”ın deyimiyle “kripto-sosyalist” (saklı sosyalist)… Saklanmaya 27 Mayıs’tan sonra o denli gerek var mı? Bu bir. Diyelim ki adamlar tedbirli. Yalnız ikincisi var. Yön bir (hep gene Yahudi yalvaç edasıyla) kehanette bulunuyor:

‘Türkiye’nin iktisadi hayatında özel teşebbüsü ve Devlet teşebbüsünü birlikte yaşıyan karma bir sistem kalacaktır.” (Bildiri, 3/a) diyor. Oysa bu kanı geleceğe ait bir olasılık değildi;. Koalisyon hükümetlerinin (Demirel-İnönü-Bölükbaşı-Alican vb’lerinin) her günkü ürkek kapitalizmleridir. Onlar, halkın önünde, bir avuç bezirganı devlet eliyle zengin edeceklerini söylemekten ürkmekte haklıdırlar. Yön “karma sistem kalacaktır” garantisini veriyor. 27 Mayıs’tan sonra bunu ona soran var mı? Kalmış, gidiyor karmakarış!

Görüyoruz: “Özel teşebbüse inanmıyorum” demek de, “karma ekonomi kalacaktır” buyurmak da “yeni” bir şey değil. Yeni olan şey, söz kalabalığı arasına karışan bindiği dalı kesme saçmalığıdır.

Yön bir yandan, “Devlet Planlama Teşkilatı”nı yetersiz buluyor. Öte yanda, karma ekonomi kalacak derken, kendi sözünü baltalıyor. Toplum ölçüsünde plan ancak sosyalist bir toplumda olur. Özel teşebbüs demek, birbirinden bağımsız, plandan “hür”, yani anarşik üretim demektir.

ABD’nin her tröstü, birkaç Yakındoğu devletinin bütçesini satın alacak büyüklüktedir. Onun için, ABD, bunalımları “amortize” edecek, ya da alacaklarını tekelden garantiye bağlayacak “planlar” yapmaksızın emperyalizini ayakta tutamıyor. Bu durum ABD kapitalizminin planlı ekonomiye dayandığını gösterir mi? Asla.

Yön: “Biz kilit sanayiyi devlet eline” veren “ciddi bir planlama” istiyoruz diyecek. ABD’nde bütün ekonomi 200 ailenin, bu 200 aile de 8 merkezin tekelci kontrolünde. Yalnız General Motors firmasının 1962 net kârı 14.5 milyar lira. Türk devletinin bir yıllık haydan gelip huya giden bütçesi! Yalnız Rockefeller firması 70 milyar dolarlık (700 milyar resmi kurla Türk lirası) ABD sermayesine hükmeder. Senin “cari fıyatlarla” 1962 üretim sektörleri bakımından ulusal gelirin 54 milyar Türk lirası (Rockefeller’in 13’de 1’i). Yalnız General Motors’un 1962 sermayesi 146 milyar. Senin “gayri safı sermaye teşekkülün” 8 milyar (Bir Amerikan firmasının 8’de 1’i). Onun için ABD, nice “bağımsız devlet” dediklerinle, kedi fareyle oynar gibi oynayabiliyor.

Bu Amerikan özel sermayesi, “kilit sanayiyi senin devletinden daha geniş ölçüde tekelinde tutuyor. Amerika ekonomisini it sürüsü kadar kalabalık “menacerler” aracılığı ile kontrol edip “planlıyor”. Yön, Amerikan ekonomisinin “ciddi bir planlamaya” girdiğini öne sürebilir mi? Bilmiyoruz, ama zannetmiyoruz. Amerika’da iktidar (yani devlet) özel teşebbüsün emrindedir. Özel teşebbüsün tekelciliği, toplum bütününe plan yapmaz, kâr için rasyonalizasyon yapar ve ancak plansızlık sayesinde yaşar. Amerikan tekellerinin sağ kalması: 1) Kendi ülkesinde geniş bir tekel dışı bırakılmış “vahşi” özel sektörün plansızlığına bağlıdır; 2) Dünyada dağınık özel teşebbüs topluluklarının anarşik ve bilinçsiz sömürge olarak kalmalarına bağlıdır. Amerikan tekelciliği ve devleti, Amerika’da ve dünyada plansızlığın kendisine sömürge ettiği “ufak”larla “vahşi”‘ler zararına ayakta durabilir.

Türkiye’nin Gerçekliği

Onun için biz, küçük Türkiye ekonomisini planlamalı mıyız? Elbette. Ama bugünkü “karma ekonomi kalacak” dedik mi, Amerikan tekellerinin işine gelecek “planlama teşkilatı”ndan başkası gerçeklerimize uymaz, Rakamlar ortada.

Gayri safi sabit sermaye teşekkülü toplamı içinde kamu sektörünün payı 1956 yılı %46.9’ken,1962 yılı %47.1 olur: 5 yılda devletçiliğimizin sermayesi binde 2 artar. Fakat bu artış içinde konut, bina ve inşaat büyük yer tutar. Asıl sermayenin teknik yanı, makine ve donanım o beş yıl içinde özel kesimde 4.1 kat arttığı halde, kamu kesiminde 3.1 kat artar. Yani, binde 2 ilerlemiş gibi görünen kamu kesimi gerçekte binde 330 oranında gerilemiştir.

Yarış, salt sermaye artışı bakımından özel kesime kazandırılmıştır. Karma ekonominin Türkiye’de uygulanışı, özel sermayeyi geliştirmek içindir.

Bugünkü devletçiliğimiz budur. Millet devlete çuvalla verecek, devlet de öze1 teşebbüse torba torba dağıtacaktır. Devlet öze1 teşebbüsün siyasi hegemonyası altında kaldıkça başka bir sonuca salt devletçilikle varılamaz. Yön “varılır” derse milleti aldatmış olur. Olmayacak duaya amin dedirtir. Yön’ ün böyle sahte bir inanç yaratması yersiz olur.

Türkiye’de gerçekten planlı ekonomi isteniyorsa, devletçiliğimizi, finans-kapitalle tefeci-bezirgan tekelinden kurtarmak birinci iştir. Bu iş, halkın gerçekten siyasette söz sahibi olmasıyla başarılır.

Ancak o zaman: “İkinci bir kuvayimilliye seferberliği gerektir… Bu mübarek iktisadi kuvayimilliye seferberliğimizin güdücü ruhu -başta işçi sınıfımız gelmek üzere- cahil alim, köylü şehirli… bütün değer yaratan iyi, niyetli vatandaşların, tamamile aşağıdan gelme ve tamamile serbest(Teşebbüs-Teşkilat-Kontrol)larında bulunur; ve bu emelle, bütün organlarda bilfiil müstahsiller (eylemcil üretmenler) çoğunlukta görülür, yarımız olan kadın ön safta bulunur, gençliğe sonsuz inanılır.” (V.P. Anatüzüğü, s.l)

Bu siyasi çaba başarılmadıkça, plancılık istediği kadar göklere çıkarılsın, yapılacak bütün planlar Amerikan tekellerinin ve yerli Demirellerin göstereceği “Yön”de yürür. Yön böyle bir Yön müdür? Herhalde olmamalı. Gerçeği görmüyor mu? Görüyor. Buna karşı ne yapıyor? (Yapmak Şöyle dursun, ne düşünüyor?)

Dünyayı Tersine Çevirme

Yön, “Türkiye’nin kalkınmasını belli bir siyasi amaca yöneltmek” istiyor. O siyasi amaç nedir? Besbelli (ürkek ya da atak) “sosyalizm” olacak.

Sosyalizm amacına varmak için ne gerekir? Yukarıda değindik. Devlet planlaması gibi bütün devletçiliğimiz de gerçekten halkçı, halkın aşağıdan ve serbest teşebbüs-örgüt kontroluna dayanmış bir “siyasi iktidarın emrinde” olmalıdır.

Yön tam tersini istiyor. “Siyasi iktidarın emrinde teknik bir organ” olmayacak bir “planlama teşkilatı” tasavvur ediyor! Dünyanın her yerinde teknik ve ekonomi planları siyasi iktidarların emrindedir. Demokratik İngiltere’de de faşist Almanya’da da, komünist Sovyetler Birliği’ nde de bu böyledir.

Yön, Türkiye’de bunu tersine çevirebileceğini umuyor. Hem kalkınmayı “siyasi bir amaç”a yöneltmek istiyor, hem yöneltmeyi yapacak “siyasi iktidar”ı -ki devlet demektir- “Devlet Planlama Teşkilatı”na emir veremez hale sokmak istiyor. Neden? Çünkü bugünkü siyasi iktidar AP’nin elindedir.

27 Mayıs Ütopyası

Bunu bildiği halde, siyasi iktidardan bağımsız bir devlet (olabilirmiş gibi) istiyor Yön. (İsteyenin bir yüzü, vermeyenin iki yüzü kara diye besbelli) iktidara kafa tutan bir devlet, daha doğrusu devlete karşı devlet. Yön’ün bütün “felsefesi” bu “yeni devletçilik” ilkesini keşif ve icat etmiş olmasına dayanıyor. Çok “orijinal”. Bu orijinallik Yön’e nereden geliyor?

27 Mayıs’tan. 27 Mayıs’a nereden geliyor? Osmanlı İmparatorluğu geleneklerinden. Ala. Demek Yön’ü icadı büsbütün temelsiz değil.

Osmanlılıkta devlete karşı devlet, padişaha karşı yeniçeri kazan kaldırmasıydı. Cumhuriyette devlete karşı devlet, Türkiye Silahlı Kuvvetlerinin DP hükümetini devirmesi oldu. Demek tarihte, Yön’ün kuruntuda kurduğu gibi paradokslar olurmuş. Yeniçerilerin kazan kaldırmaları tarihe karıştığına göre, Yön 27 Mayıs’ın mı ideoloğudur? Pek benziyor.

Ancak, bu gibi değişiklikler adım başında gelmezler, gelince de, onları getiren sosyal, ekonomik ve politik sınıf eğilimlerinden aldıkları amaçla yönelirler.

Bu amacı bizim uyduracağımız ütopik “devletçilik” kuruntuları değil, ortada duran gerçek devletin sahibi, belirli sosyal sınıflar etkiler. Yön’ün tüm hiçe saydığı o etkiler ise bu sosyal sınıf determinizmidir. Yön ise, bir topluma sosyal sınıflar üstünde “yön verebilecek” insanlar bulunduğunu savunuyor.

“Sınıf” Yerine “Kişiler”

“Planların yön kazanması ve başarıya ulaşması ancak Türk toplumuna Yön verebilecek durumda bulunan çevrelerin açık bir kalkınma felsefesi üzerinde anlaşmalarile mümkün olacaktır.” (Bildiri, 2/c)

Bildirisini de o “çevreler”den derlediğini yazıyor: “Hazırlanan bildiri Türk toplum hayatının çeşitli kesimlerinde görev almış kimselere danışılarak, onların fıkirleri göz önünde tutularak meydana getirildi.” (Bildiri, Başlangıç) Ve tekrar ediliyor: “… Kurtulmanın birinci şartı, Türk toplumunun çeşitli kesimlerinde görev almış olanlar ve millet kaderine hakim olacak mevkilere gelmiş bulunanlar, düşüncelerini açıkça ortaya koyarak bir temel kalkınma felsefesi etrafında birleşmeli.”

En son “felsefe” bu! Adı, sanı belirli olmayan “çevreler”. Bunlar tüm küçük-burjuvazi midir?

Küçük – Burjuva Yerine Ayrıcalıklı Kapıkulu

Kimdir o “çevreler”? Bu yerde bakla da ağızdan çıkanlıyor:

“Türk toplumuna yön verebilmek durumunda bulunan: Öğretmen, yazar, politikacı, sendikacı, müteşebbis ve idareci gibi kimselerin belli bir kalkınma felsefesinin ana hatları üzerinde anlaşmaya varmalarını zaruri sayıyoruz.” (Bildiri, 2)

Demek bütün planların dayanağı, tümüyle küçük-burjuvazinin büyük yığınları bile değildir. O yığınlar içinden bir avuç insan istibdatta kapıkulu, meşrutiyette münevver, cumhuriyette aydın adı verilen Türkiye’deki azınlık bile değil, “millet kaderine hakim olacak mevkilere gelmiş” hüdavendigarlar. “Söyle Tatar ağası?”

Bütün o cennetlik centilmenleri bir tek “kalkınma felsefesinde” birleştirmek ne güzel şey! Yeter ki gerçek olsun. Gerçek olması için, bu insanların kimlikleri ve çevreleri üzerinde durmak gerekmez mi?

Yüksek Görevliler: İntihar Felsefesi

Kimlikler belli. “Görevliler”. Yöncülük kızacak ama, soralım; polis “görevlisi jandarma” da bu görevlilerden midir? Elbette olmalıdır. Şaka etmiyoruz. Camide vaiz ünlü hocaefendiyi dinleyin: “Ülülemr” kimdir? Polistir, jandarmadır.

Toprak gösterisi yapan köylüyü karakola, gösteri yürüyüşü yapan şehirliyi cezaevine “yönelten” odur. Ona “kalkınma felsefemizi” beğendirmezsek epeyce “imkansızlık” değilse bile, güçlük çekeriz.

Ancak Yön bu küçük insanların görevliliklerine de önem vermez. Görevli yüksek tabakadan “millet kaderine hakim” olmalıdır. Yön bu yüce görevlilere güveniyor mu bari?

Hayır. O gibilerin bütün benlikleri hep “dış yardım turizm, meyve sebze ihracı” -yani hep bizim acente bezirganların fıkirleri- ile doludur. Yön yazıyor: “Toplum hayatının gidişinde söz sahibi birçok kimse (sebze meyva ihracı -Turizm- Dış yardım yolu ile) kalkınma davasının çözülebileceğine inanmaktadır.” (Bildiri, 2/b)

Ne yazık değil mi? Sen bütün umudunu, inancını o “yüce görevlilere” bağla.. Onlar da habire dış yardım-turizmden başkasına inanmasınlar. Başkası olsa intihar edebilir. Yöncülerin sinirleri sağlam. Dayanıyorlar. Yalnız “akılcıl düşünce”leri depreştikçe, kendi kendilerine şöyle sokran maktan da “hazin” “üsluplarını” alıkoyamıyorlar:

“İşte en hazin tarafı, (diyorlar) Türkiye’nin kaderine hakim olabilecek durumda bulunan çevrelerde, karşı karşıya bulunduğumuz çetin meselelerin şuuruna henüz varılmamış olmasıdır. Bu çevrelerce benimsenen ve uygulanabilecek olan bir kalkınma felsefesi yoktur.” (Bildiri, 2/b)

Yüce Görevliler Felsefesiz midirler?

Yöncüler “felsefe”den ne anlarlar? Söylemiyorlar. Biz özetlemiştik. Felsefe -mantık bir yana bırakılırsa- bilimin dolduramadığı gedikleri kuruntu molozuyla doldurmaktır. Kallanma felsefesi, bilim dışı kuruntu molozları demek olur.

Şimdi, Yöncülere karşı o “millet kaderine hakim” yüce görevlileri savunmanın sırası bize gelmedi mi dersiniz? Amaç “felsefe” ise, (Yön öyle diyor), yüce görevlilerin felsefesiz olduklarını söylemek iftira olur. Dış yardım turizm v.b. molozlar, finans-kapital başlıklı tefeci-bezirgan sınıflarımız için pekâlâ en parlak felsefedir. Günahlarına giriyor yüce görevlilerin Yön, onları “felsefe”siz ilan ederken. Yöncüler, besbelli kendi “felsefe”lerini yüce görevlilerde bulamıyorlar. Yoksa onlar (görevliler) burjuvaca kalkınma felsefesiz değillerdir, haşa!

Asıl Felsefesizlik: Diyalektik Yöntemsizlik

Yöncüler üzülmesinler. “Bir sizden, bir bizden” olsun diye, yöncülere kendi yönümüzden bir felsefesizler örneği verelim. Biz Türkiye işçi sınıfına inanıyoruz. Ve Yöncüleri tutundukları dal ellerinde kaldığı için teselli etmek üzere “bildir”elim.

Şu bizim dört elle sarılınmasını, başta gelmesini istediğimiz Türkiye işçi sınıfımız yok mu? Bugün asıl “felsefesiz” bırakılmış, tek sosyal yığınımız odur. Çünkü işçi sınıfımız ortaçağ felsefesini köyde bırakmış fakat modern burjuva felsefesini bile, henüz şehirde bulamamıştır.

Ancak biz, Türkiye işçi sınıfı felsefesizdir diye üzülmüyoruz. İşçi sınıfının evrensel bir diyatektik yöntemi bulunduğunu ve bu yöntemin hayattan geldiği için Türkiye işçi sınıfımıza anlatılabileceğini biliyonız. Bütün korktuğumuz, kendilerine kolayca “Marksist” deyiveren küçük- burjuva, aydınlarının “felsefe”lerini işçi sınıfımız içine yaymalarıdır.

Tek Güvence: İşçi Sınıfı

İşçi sınıfı yöntemine göre sosyal sınıflar açısından konulmadıkça hiçbir sorun ne anlaşılır ne çözümlenir. Kalkınma da, plan da, devlet de, demokrasi de, istihsal de, istismar da, reform da, adalet de, güvenlik de, tasarruf da, yatırım da, eğitim de, doğrultum da, kültür de, kooperatif de… toplum içinde ne varsa hepsi sosyal sınıflar açısından konulmadıkça bugünkü dünyada aydınlığa kavuşturulamaz.

Sınıf gerçekliği bir “bölücülük” değildir. Dünyada işçi sınıfı kadar derleyici ikinci bir güç bulunamaz. Toplumun bütün aşınan sınıf, tabaka ve zümreleri proletarya potasında erir. işgücünün karşılığından başka şeyde gözü olmadığı için, proletarya kimseyi ne sömürmeye ne ezmeye gidemez. En sonunda sınıf olarak kendi kendisini de inkâra çağırılı bulunduğu için, bugün de, yarın da her gerçeği gören için, hâttâ işverenlerin bile, hâttâ ağaların bile güvenine değen tek selamet körfezi işçi sınıfının yoludur.

Devletlular: Bir Sınıfa Kapılanırlar

Oysa Yönizmin güvendiği devletlular kimlerdir? Sayıyorlar; öğretmenle yazar, yöneticiyle politikacı, girişimciyle sendikacı…

Bunların hiçbirisi, kendi başına bağımsız insanüstü prototip değildir. Üşenmezsek hatırlayalım. Ali Fuat Başgil de öğretmendir, Köy Enstütülü köy öğretmeni de… Ahmet Emin Yalman’da yazardır, imzası olmayan gazete muhabiri de … Yönetici, politikacı, girişimci, sendikacı, vb.. için herkes öyle aralarında karlı dağlar bulunan tipleri tanır…

Bütün o kişilerin ve kişiliklerin vurulacakları mihenk taşı, toplum içinde 1966 yılı Türkiye’sinde işveren sınıfına mı, işçi sınıfına mı yön alacaklarına göre değerlenir. Bu aşırı derecede basit ve kolay bir düşünce ve davranış yöntemidir. illa kanşık ve güç felsefeler icat edeceğiz diye, sağ kulağımızı sol ayak başparmağımızla gösterme hevesine niçin kalkmalı? Bu, bizim solcu “öztürkçeci”lerimizin, insanlarımız gibi konuşmayı bırakıp, kendi aralarında ıkına sıkına uydurma kuşdili, kast dili, “yeni” bir medrese dili yaratmayı “ilericilik”, “devrimcilik” saymalarını andırır.

Devletlutar: Kanmazlar, Kötülerler

“Şu felsefesiz devletluları kandırırsak fena mı olur?” diyeceksiniz. Kimse kimseyi kandıramaz meğer ki, kananın içinde kanmak için bir gelişme bulunsun. Baksanıza, kendiniz bildiriyorsunuz:

“Köklü reformlara girişmeden kalkınmanın başarılamıyacağı ve buna karşılık kalkınma sonucunda Toplum düzenine, insan davranışlarına bazı değişikliklerin geleceği unutulmaktadır… Hem kalkınma istenmekte, hem de köklü reformlara karşı konulmakta ve yeni davranışlar yadırganıp kötülenmektedir.” (Bildiri, 2/b) , Gördünüz mü kazın ayağını? İsterseniz en sonturlu plancı-devletçi olun. “Reform” dediğiniz şey sinek kaydı traş devrimi olursa ne âlâ, “köklü” olacaksa, hemen “kötülenmek” nasibinizdir. Yüce görevlilerin şakaları yoktur. Hangi “planı” kurarsanız kurunuz, sadece “millet kaderine hakim olacak mevkilere gelmiş bulunanlar”la yola çıkılınca ne olur? Ya hiçbir şeyin palavracılığı olur kadrizm ve Yönizm gibi, ya da katastrof! Palavracılığa sözümüz yok. Katastroflar herkesin gözü önünde geçti. Nasıl unutulabilir ve nasıl hiçbir ders çıkarılmadan hatırlanır? Menderes mi, yoksa Gürsel mi “millet kaderine hakim” görünmedi? Bu iki karşıt kutup, sosyal sınıf pusulasını şaşırır şaşırmaz, aynı kişisel katastrofla gürlediler.

Önce Menderes zavallısı, İnebahtı nutkunda şöyle bağırmıştı:

“Memleketin iktisadi inkişafını önlemek suretiyle, onu dış pazarlara açık bir istismar sahası halinde teslim etmek ve siyasi istiklalimizi bu yoldan tazyiklere maruz bırakmak istikametinde içli, dışlı çalışanlar… Türk milletini itila yolundan saptırarak, onu iktisadi ve dolayısı ile de siyasi istiklalinden kısmen olsun mahrum etmek istemektedirler.”

Milyonla üyesi radyolarda ilan edilen Vatan Cephesini kurdu. Kendisini tehdit edenlere -su katılmamış bir devletçi plan ağzıyla- “İhtilaller yalnız aşağıdan olmaz. Bir yukarıdan ihtilal yapacağız!” zılgıdını bastı. Ardında, bugünkü AP’nin alamadığı oylar yığınla onu destekliyordu. Sovyetler Başbakanı Kruşçef’i Ankara’ya çağırdı. Kendisi de Moskova’ya gidecekti. On gün geçmedi, uçağa bineceği Eskişehir’den haydut gibi kovalandı. Yassıada’da köpek-bebek davası ile, örtülü ödenekten cımbız parası aldığı açıklanarak, elleri ardında kelepçeli sehpaya götürüldü. Menderes “gerici” devletlu mulydu? Gürsel Paşa’dan “ilerici”si, hele “devrimci”si “devletlular” arasında kaç tane sayılır? Onun ölümünü rastlantıya bağlayanlar, ancak Amerika’da “cumhurbaşkanı” katliamını delilere mâledenler kadar “saf” devletçi-plancı olabilirler. Manzara açıktır.

Rahmetli (komada) Gürsel Paşa. 27 Mayıs ertesi: “Türkiye’de bir komünist partisinin başarı kazanacağını ummuyorum. Ama bir sosyatist parti muhakkak lazım.” demişti. 14’ler sınır dışına iletilince, Allah afiyet versin Paşam: “… İnsanı gayrı samimi beyanda bulunmıya mecbur ediyorlardı” deyiverdi. Aradan üç yıl geçti. Ürgüplü ile aynı zamanda gazetelere: “Türkiye’de bir komünist partisi kurulmalıdır” bildirisini yaptı… Bir hafta geçmedi, Paşam uçakla ansızın Amerika’ya taşındı. Ve son sistem Amerikan hastahanesine girer girmez, komaya düştü. hâlâ kalkamıyor.

Bu satırlar biterken Gürsel Paşa uzun zahmetli komadaydı. Bugün rahmetli oldu. Şaka gibi geliyor ama, böyle…

Üçüncü Bölüm

DEVRİMCİLİĞİN BİRİNCİ SORUNU

SINIF İKTİDARI

(Birinci Kurtuluş ve 27 Mayıs Açısından)

Türkiye geri ülke olduğu için kültürü de geri. Sosyal politika kültüründe en geri kalmışlık devlet ve iktidar noktalarında toplanıyor. Tevfık Rüştü Aras’ın 1920 yılı Moskova’dan ithal ettiği devletçilik çok kişinin başını döndürdü. Ne zaman kritik günler yaşandıysa, o zaman başı dönük bir devletçilik akımı sahneye çıkarıldı.

Bu akımların ortak yanlışı şu oldu; hepsi de devleti egemen sınıf ilişkisinden kopuk gösterdiler. Belirli bir sosyal sınıfa dayanmayan bir bağımsız devlet bulunabileceğini yaydılar. Öylesine ki, devletin de yalnız kadro elemanını parmağına dolayıp “ideoloji” yapan devletçiler türedi. Bunlar, zamanına göre “Kadroculuk” denen Nazilikten, “Yöncü’ denilen solculuğa dek çeşitler gösterdiler.

Hepsinin yanılsaması, politikada devlet iktidarı denli can alacak duruluk isteyen konuyu karartma ilkesine dayandı. Bunu bilerek, bilmeyerek yapmaları önem taşımıyor. Geriliğimiz, sosyalistler arasında bile devletçiliği ciddiye alan ve iktidar sorununa şaşı bakan eğilimlere kapı açıyor.

0 gibilere, bir şeyi her an anmak gerekiyor. Devrimin birinci sorunu şu ya da bu doktrin ya da parola değil, iktidar sorunudur. İktidar kişi işi değildir. İktidardaki kişi hangi sosyal sınıfın eğilimindeyse, devlet de, devletçilik de tüm o sosyal sınıfın egemenlik aracı olur. Bu çok yalınkat doğruyu bir an bile unutmak, politikada affedilmez karmanyollara yol açar.

Bu doğruyu belirtmek için elimizde en yerli malı deneme tahtası sabık Kadroculuk ile şimdiki Yöncülüktür. Onların ana fikirleri sırtında, gerek birinci Ulusal Kurtuluş Savaşı, gerekse ikinciye uzanan 27 Mayıs Devrimi olaylarını denemek, boşuna emek yitirmek olmaz.

27 Mayıs olayının sınıf-iktidar sorunu açısından ayrı eleştirisi ilginçtir. Ona bir giriş olarak, polemik biçiminde de olsa, aşağıdaki araştırnıa özetini gerekli bulduk.

Yönizm – Kadrizm Kadrili

Yöncüler kendilerini kadroculara benzettiğimiz için gocunuyorlar.

Biz, iddiaları kendi boyutlarına indirmekten başka bir şey yapmıyoruz. Yıllar yılıdır anlatmaya çalıştığımız şey, şunu açıklamaktadır. Bütün “devletçilik”lerimiz az çok geçmişi hortlatma eğilimleridir.

Kadroculuk o hortlayışın 20-30 yıl önceki iskeletidir. Yöncülük, aynı iskeletc “emekten yana” yamalarıyla donattığı sözde “yeni” bir soyhayı bir ölü pusatını telleyip giydirmektir.

Nemrut ve firavunlar çağından arta kalmış “devletçiliğimiz” Osmanlı İmpratorluğu ile birlikte ölmüştü. Gömülmeliydi. Diriltilen iskeleti mezardan çıkarıldı.

Kadroculuk o ölünün kefen soyuculuğunu yaptı. Yöncülük, aynı ölüye ucuz, sosyalizm adlı Amerikan bezinden bir kaftan giydirmekle ne yapıyor? Kanuni Sultan Süleyman trajedisinin gereksiz komedyasını oynuyor.

Kanuni ölünce, cephedeki ordu bozulmasın diye, giydirilip kuşatıldı, tahteravanına oturtuldu. Ardına saklanan kapıkulu, ölü padişahın kolunu ikide bir selam verir gibi kaldırıp indirdi. Osmanlı ordusu dağılmadan başkent dolaylarına dek ilerledi. Padişah ölüsü ardına sinip, ölünün kolunu oynatan zavallı kapıkulunun önemi nedir?

Önemli Kukla

Kadroculuğun da “önemi” odur. Ne fazla, ne eksik. Amaç “nüfuz’u devlet”i kurtarmak için bir maskaralığı ciddiye almaktır. Maskaralığın, ister “fikir”ini bulmak, ister sahnesini oynamak olsun, koca tarih içindeki rolü en son duruşmada nıaskaralıktan başka bir şey değildir.

“Canım, Kadrocular da, Yöncüler de bir şeyler söylemek istediler. Niyetçikleri iyiydi. Arasıra sütçü beygiri gibi sağı solu ısırsalar bile, yürecikleri temizdi; vb…” denecek. Bütün bu küçük-burjuva mırınkırınlarını kırk yıldır dinleriz. Osmanlıca’da buna “fasık’ı mahrumluk” edebiyatı denir.

Biz, sahnede oynayanların gösterilerine, kişi niyetlerine bakmayız.Oyunu seyredenlerin anlayışlarını ise, eğlence sayarız. “Niyet”in ne olduğu ilgiye değer. Zati Sungur, sahnede kızı testereyle ikiye biçer. Seyirciler dehşet içinde heyecanlanırlar. O başka. Biz kızın biçilmediğini bilmeliyiz.

Zati Sungur’un para kazanmak amacıyla hayal oynattığını unutmamalıyız. İşin içyüzünü kavramak için tarihin nesnel belgelerini hesaba katmalıyız. Zati Sungur para kazanmasaydı, üstelik başına belayı satın alsaydı, oyuna kalkar mıydı? Kişi “niyet”i bâbında orasını aramalıyız.

Sahneye Çıkış: Zamanı – Anlamı

Olayların oluşuna bakınca ne görüyoruz? Kadroculuk ne zaman sahneye çıkarıldı? İzmir, bir hafta “işçilerin ve gençlerin” fiilen işgali altında kaldığı zaman.

Halk Parlisi, devletçiliğimizin yarattığı yaman hoşnutsuzluğa çelme takmak istedi. Çelmelerin en başarılısı önde gider gibi yapılıp takılanları ve insanı “kafadan gayrımüsellah” (silahsızlandırma) edenleridir: Hiçbir sistem, insanı “düşüncede silahsızlandırma”ya uğratmadıkça yenemez. Kadro kapıkulları, Osmanlı “nüfuz’u devlet”den ilmiyenin oynadığı rolü devlet- tanrı adına oynadılar.

Yöncüler ne zaman sahneye çıktılar? 1961 yılı. Ne olmuştu o sıra? 1960 Mayıs 27 Devrimi yeni geçmişti. 27 Mayıs gene devletçiliğimizin bir şaha kalkışıydı.

Kimin, niçin, nasıl ittiği bir yana. 27 Mayıs, geleneksel ilmiyemizin (üniversitenin) yaptığı bilimsel ve gidimsel kışkırtma üzerine, seyfiyemizin (ordunun) kılıcını ortaya atmasıydı.

Sadrazamla vüzeranın (bakan Menderes’le iki bakanın) kelleleri öylesine kolay koparıldı, başarı öylesine tereyağdan kıl çeker gibi oldu ki, “devlet sınıflarımız”, kendilerini “Orhan Gazi”lerin dirlik düzeni içindeymişçesine, eşsiz örneksiz bir “nüfuz’u devlet” içinde sandılar.

Oysa Türkiye’de Kanuni Sultan Süleyman çağından beri kesim düzeni gelmişti. Karşı gelen diller ve dinleyen kulaklar kesilip Beyazıt Camii’nin eşiklerine çivilenmişti. 27 Mayıs şövalyeleri bunu unutmuşlardı.

Türkiye’de, 1908 Meşrutiyet devriminden beri, yabancı sermaye şirketleriyle domuztopu olmuş yerli tefeci-bezirganlanmız egemendi. Onların kılına toz konduran, Mahmut Şevket Paşa hazretleri denli yavuz kişi olsa, Beyazıt meydanındaki arabası içinde tavşan gibi avlanıp kanlar içinde “hürriyet şehidi” edilirdi. 27 Mayıs şövalyeleri bunu düşünmemişlerdi.

Hiyerarşi Dehşeti

“Ordu biziz” diyorlardı, “devlet demek biz demekiz. Biz razı, millet besbelli razı olduktan kelli, ne halt edermiş bu işe finans-kapital denilen kökü dışarıda-dalbudağı içeride alçak rüşvetçi kadı?”

Ne halt mı edermiş? Önce siz, ey Orhan Gazi çağının ilbleri kadar saf ve yiğit Orhan Erkanlı’lar, Orhan Kabibay’lar.. Siz şanlı Türk ordusunun sınangılı hiyerarşisine candan inanmış küçük subaylar değil misiniz?

İşte, içimizde en “tehlikeli şövalye” olarak ihtilalciliği dünyada hiç kimseciklere öldüm allah bırakmayan pek sevimli, pek zeki “gölgedeki adam”. Altı yıl sonraki anılarında okuyoruz.

“İhtilal” günlerinden bir gündür. Bir Milli Birlik küçük subayı, bir iş sırasında (garnizonu teftiş ya da benzeri) bir sıra generalinden iki adım önde yürümüş. Bunu gören bir subay, başı üstündeki bütün mavi göklerin, kalın camdan kubbeler gibi çatırdayıp, şangır şungur Türkiye’nin üzerine yıkıldığını ve herşeyi ezip yok ettiğini sezmiş. Dündar Seyhan, öyle kabus görmüş değerli tanıkları söyletmiyor mu anılarında?

Hiyerarşi Gücü

Başka hiçbir şeye gerek kalmaz. Yalnız başına o “hiyerarşi” adlı kutsal ilke yetti. Bir gece yarısı “14’ler” kolipostal gibi derlendiler. Dört beş bin lira maaşla, yabancı ülkeler elçiliklerinde 2 yıllığına sürgün “müsteşar” durumuna getirildiler.

Geceyarısından bir saat önce hepsi kendilerini tabanca üstüne yeminle millete adamıştı. “Devlet demek biz demekiz” sanan Orhan Gazi’ydiler, bir saat sonra kendilerini devlet sınırları dışında buldular. İkinci kerte bir memur olan elçinin göz hapsi altına girdiler. “Ne üdüğü belirsiz” birer “akibeti meçhul” memurcuk oluverdiler…

Bu inanılmaz mucizeyi tek başına, bir elle tutulmaz, gözle görülmez “hiyerarşi” ilkeciği yapmıştı.

“Ne demek, yani? Ordu öldü mü? Haşa”. 27 Mayıs devrimine isteyerek, istemeyerek, bilerek, bilmeyerek katılanlar ya da katılmış görünenler, Menderes’in niyetlenip niyetlenip yapamadığı o “yukarıdan ihtilal”i, hiyerarşik tepeden vuruşu görür görmez büyük paniğe uğradılar. “14’ler” düşmüştü. Hiyerarşide “düşenin dostu olmaz”dı. “14’ler” niye düşmüştü? Hiyerarşi diyalektiğinden. Hem hiyerarşiye inanıyorlar, hem hiyerarşiyi çiğniyorlardı. Hiyerarşi de onlara göstermişti.

Madem ki yenilmişlerdi, beter olsunlardı. Artık “ordu” onlara acıyamazdı. “Su testisi su yolunda kırılmıştı”. Ne halleri varsa, görsünlerdi 14’ler…

Ordu Kuşkusu

Ancak! Ortada bir “ancak” kalıyordu. 14’lerin “izzet’i ikram” ile gömüldükleri sefarethanelerin başına dikilen taşta şöyle yazılıyordu: “Bu gün bena ise yarın senadür!… Baki kalan bu kubbede bir hoş sedâ imiş.”

İşin içyüzünü bilmemekle beraber, ordu kuşkudaydı. “Bayram değil, seyran değilken, hiyerarşi enişte neden orduyu öpmüştü?” 14’ler, “bir hoş sedâ” bırakmışlardı, hiç değilse. Ya “gölgedeki adamlar” bir gün sigaya çekilirse?

Aman, henüz hiyerarşi elimizdeyken, hiyerarşiye uygunca başımızın çaresine bakalım. Ne yapalım?

Başbuğumuz, genelkurmay başkanımız başta. Ondan sonra gelen kuvvet komutanları hep birlikte. Bütün vurucu güçler, ordu birlikleri kendi adamlarımızca tutulmuş. Kim kıpırdayabilir o muazzam silahlı gücün karşısında?

Tanrısal Komedya: Devlet İçinde Gizli Devlet

“Gölgedeki adam” büyük bir içtenlikle açıklıyor. Bir yanda “hiyerarşi” Kurucu Meclis’i toplanmıştır. DP’nin yerine AP’yi vatan topraklarına Gümüş Pala elde salmıştır. Anayasaya uygun olsun olmasın, seçim yusasıyla toplanmış Büyük Millet Meclisi vardır.

O meclis “sinesinden”, ilerici-plancı “karma ekonomi”yi kim güdccek? Koskoca milli mücadele kahramanı. Her ilkokul kitabında Atatürk ilkelerinin ölmez bekçisi gibi resimleri yaygın İsmet İnönü Paşa’nın “karma hükümet”leri geçit yapıyor.

Öte yanda, o hükümetlerin emrinde olması gereken ve hükümetin bir işareti üzerine dünyayı kan ve ateş içinde boğmak için hazır,duran ordu var. “Silahlı Kuvvetler Birliği” adıyla bir… gizli… evet hükümet içinde “hükümetten gizli” örgüt kurulmuş.

Siz işe bakın. Gizli “Silahlı Kuvvetler Birliği”, Ankara’nın resmi Jandarma Okulu’nda, Jandarma Genel Komutanı’nın başkanlığı altında gizli toplantılar yapıyor.

Ve bu, hükümetten saklı gizli kongrelere, elbet başbuğumuz, genelkurmay başkanımız gelecek. Çünkü o, Silahlı Kuvvetler Birliği’nin, hiyerarşi ilkesi gereğince zaten herşeyin başkanıdır.

Asıl Silahlı Kuvvetler Birliği’nin kendisine karşı kurulduğu bilinen hükümetin de başı, yani zamanın başbakanı da Paşa’dır. İ. İ. Paşa, görünmez hiyerarşinin doruğunda gedikli bulunduğu için, Jandarma Okulu’nda verilen “gizli” Amerikankâri şölenlerde (brifinglerde) fıng atmakta, “İhtilalciler”den aşağı kalmamaktadır.



Silahlı Güçler: Tam Yönetici

“Silahlı Kuvvetler Birliği Kongresinde çoğunluk, ezici çoğunluk “müdahaleciler”dedir. Bunlar seçimle iktidara gelmiş Büyük Millet Meclisi’ni hemen dağıtıp, hükümeti ele almaya kararlıdırlar.

Devede kulak kabilinden olan bir azınlık “güdümcü”dür. Bunlara göre bırakılsın şu başıbozuklar yönetimde, yalnız ordu her yanlış gördüğü yerde hükümeti dürterek dilediği yöne çevirsin.. Çeviremezse, o zaman müdahale!

Yani ordunun “müdahale”cisi de, “güdümcüsü”de hükümete “yön” vermekte Silahlı Kuvvetleri yetkili ve sorumlu sayar. Her ne olursa olsun dünyanın heryerinde hükümet orduya yön verir, bizde tersine ordu, başıbozuk hükümete yön verecek. Ankara’nın göbeğinde, “alameleinnas” (gizli) “Silahlı Kuvvetler Birliği” tümüyle bu karardadır. Hükümete yön verilecek.

Yön – Kadro Çorbaları

Geldik mi “Yön”e… Evet Yön dergisi bu “havay’i nesimi”nin kuşudur. Müdahalecilerden midir, güdücülerden mi? Yön, “alt yanı bir eti otlu başıbozuk”tur. Kim onun ağzına bakar?

Ne var ki, Yön’ün kendisi de “ağzından çıkanı kulağı duymaz” kılığında göründü. Belki en büyük “beceri”si bu oldu. Yön’ün çelişmelerle dolu düşünceleri, zavallı Türk okurlarının çoğuna “tercüman” oluyordu. “Başka türlü nasıl söylesin?” Yön ancak Türkiye’nin gizli güçleri tarafından “izin” verildiği ölçüde yayın yaptı.

Yöncülüğü Kadroculuktan ayrı tutan özellikler şu iki noktada toplandı:

1- Yön, 27 Mayıs devrimcilerinin o mezbuhane direndikleri zamanda ortaya çıktı. Yön, varolan iktidara karşı direnen silahlı kuvvetlerin bulunduğu günlerde doğdu. Kadroculuk, varolan iktidarı Serbest Fıkra debellenişini bastırdığı günlerde doğdu.

2- Kadro, hükümetin ve polisin açıkça para ve desteği, hükümet başkanının emir biçiminde direktifıyle yayınlandı ve kapatıldı. Yön öyle kapatıldı. CHP’nin kanadı altından çıktı. Bütün “büyük adam””larımız gibi. Şaşkına çevirttiği kimi silahlı adamların yaptıkları “hükümete karşı” hareket sırasında, sıkıyönetim tarafından kapatıldı.

Kadrocular iktidarın “fıkir çorbacılığını” yaptılar, Yöncüler iktidara karşı olanlara “çorba fıkirler” sundular.

Devletçilik: Hangi Çorbacının Keşfi?

Yön çorbasına atılan her tuzu, biberi aynı ayrı ele almak, çorbanın içinde boğulmak olur. Çorbanın kendisi devletçiliktir.

Burada Kadroculuk ile Yöncülük ortaktır. Bu iki acaip çorbayı birbirine karıştırmamak için çok çaba harcadık. İkisini de çorba olmaktan çıkaramadık. Nitekim ilk Yön sayısından sonra, “hacı hacıyı arafatta” bulduğu gibi, Yön de Kadro’yu kalafatta bulacaktır.

Denilecek ki “Sen çorba yemez misin?” Pek sevmem mübareği. Onsuz yemeğe oturmayanlara da bir şey demem. Sofrada çorba gibi, düşünceye “çorba-fikir’le başlayanları hiç kınamam.

Yön çorbasının suyu soğanı ne olursa olsun asıl, dişe dokunan maddesi, pirinci devletçiliktir. Yön’ü yiyen ya da içenler onun sıcak suyu, tatlı soğanı, iştah açıcı naneleri kırmızı ya da karabiberleriyle değil, tanesiyle, yağıyla besleneceklerdir.

Yön’ün tanesi devlet, yağı devletçilik yağcılığıdır. Belki bu denli insafsız konuştuğum için kendim de üzgünüm. Ne var ki olanı olduğu gibi söylemek şanımızdandır.

Kadroculuk kapıkulları devletçidirler derken, sakın devletçiliği onlar keşif, hele icat ettiler sanılmasın, Böyle bir sanı o tip sade suya çorbacıları bayağı adam yerine koymak olur.

Devletçilik ve Taşra Burjuvazisi

Devletçilik Türkiye cumhuriyet olduğu günden beri uygulandı. Kemalizmin bütün reform ilkeleri devletçiliğe dayandırıldı. Sonuç ne oldu? Bunu biz söylemeyelim. Yön’ün 1. sayısında, CHP’ye hiç de düşman olmayan Turan Güneş şunları yazıyor:

“CHP’nin kurulduğu senelerde ‘mahalli eşraf ve memurlar’ Batılılaşma ameliyesine en yakın zümrelerdi. Atatürk İnkılaplarını yaymak için Devlet teşkilatı olarak da ‘mahalli eşraf’ı kullanmıştır:” (T. Güneş: “CHP Halktan Nasıl Uzaklaştı?”, Yön, 20.12.1961, s. 14)

Bu satırlardan dört yıl sonra, bir gazetenin açık oturumunda Tevfik Rüştü Aras şöyle diyor:

“Gerçekten, o zaman büyük şefım Atatürk’e o rejimin (Sovyet komünizminin) nelerinden faydalanmamız, nelerinden de çekinmemiz gerektiğini ânlatmıştım. Mesela, yollar, barajlar fabrikalar gibi büyük yatırımları Devletin yürütmesinin faydalarını anlattığım gibi, alamayacağımız taraflarını da belirttim.”

Görülüyor. Türkiye’de devletçiliğe bir sağdıç aranıyorsa o, 1920 yıllarında bulunur.

Bay Güneş, bütün aydınlarımız gibi, en duru gerçekleri masal mistisizmine bular ve tersine çevirir. “Batılılaşma (yani kapitalistleşme) ameliyesine” elbet bizim burjuvalarımızla burjuva aydınlarımız yakındırlar. Ve bütün o aygıt ve zümreler ülkenin gidişine yön vermekte Atatürk’ü etkilemişlerdir. Yoksa bu “ameliye”ye neden -Bay Güneş’in yazdığı gibi- “nispeten aydın zümreler bunlar” olduğu için Batıcılık yolu tutulmamıştır.

“Eşraf da, Devletle ve binanaleyh iktidarda bulunanlarla en sıkı teması olan bir zümre teşkil ediyordu; Memurlar Devlet makinesinin çarkları olarak, tabiatiyle Devlet icraatına bağlıydılar. Vilayetlerdeki Cumhuriyet balolarını hatırlayanlar, Vali beyin yanında, belde eşrafının da, eşleriyle birlikte, şöyle salonun bir kenarına iliştiğini unutmamış olacaklardır.”

“Devlet teşkilatiyle Parti teşkilatını zaman zaman birleştirme temayülü bir yana, yakın bir tarihe gelinceye kadar, Parti üst kadroları ile Devlet kadroları arasındaki oldukça sıkı transferler de, uzmanların üzerinde dikkatle durması gereken bir konudur.”

Taşra Burjuvazisine İdeologluk

İşte kadro kapıkullarının “ideoloji”leştirmek istedikleri ilk “devletçiliğimiz” buydu. Bay Turan Güneş bile bunu “Türkiye’yi Batıya açmaya yarayan başlangıç” sayıyor. Batıya, yani kapitalizme…

Kadrocular bile bile lades oynadılar. Kapitalizme başlangıç devletçiliğini, 35 (70)yıl önce “eşsiz örneksiz” bir “sınıfsız toplum” idealine yöneliş gibi süslediler. Gençliğin kafasını çorbaya çevirmenin tuzu, biberi oldular.

O zaman annelerinden doğan çocuklar, şimdi “eşsiz, örneksiz, sınıfsız imtiyazsız” toplumu, Batıcı devletçiliğin nasıl yarattığını çok iyi gördüler.

Kapıkulunun Halkı Görüşü

Bugün, aldılar ellerine kalemi Yöncüler, gene Türkiyeyi “eşsiz örneksiz” saymaktalar. Kadrocularla bu noktada ortaktırlar. Yalnız onlar “eşsiz örneksiz” karşılığını, ileri Batı ülkelerine benzemez “geri kalmış ülke” sayıyorlar. Bu adı Batılı bilginlerden çevirdiler. Kadro’dan farklarını “emekten yana” olmakla özetliyorlar. Ana fikirleri, ya da fıkirlerinin anası Türk milletini “yeni bir devletçilik” ile “kalkındırmaktır.”

Bu “ilke”sini nereden çıkarıyor? Çok dikkate değer kapıkulu psikolojisinden. Kapıkulu psikolojisi nasıl şeydir? Bir kez ülkede herşeyi devlet sayar. Vatan’da devlettir, millet de…

Herşey devlet oldu mu, Türkiye’nin varlığında, işaret ettiğimiz gibi, iki devlet bölümü akla gelir:1- “Devlet nüfuzu”, 2- “Devlet nüfusu”…

Gerçi deyimler Osmanlınındır. Osmanlı edip adamdır. Kadim kentin kutsal yasa geleneğiyle ilkelerini Kur’an dili diyebileceğimiz serbest nazım da olsa hep kafiyeli ve vezinli söyler.

Yöncüler laik “fütüristler”dirler. Gelişigüzel konuşur sere serpe nesir yazarlar. Onların kolay ve sempatik üslupları, bir şeyi açık koymaktan çok, dolaylı koyar.

Osmanlı devletlûsu konuşurken şöyle derdi: “Aman sultanım, nüfusu devlet gemi azıya alacak. Ayak takımının gözü açılırsa, mazallah nüfuzu devlet ne hale gelür! Vb…”

Yöncülük, böyle kesin saf tutmaz. “Nüfus” sözcüğünün yerine “kütle”yi geçirir. “Aman, maymun gözünü açıyor, dikkat!” gibilerden şöyle bildirir:

“Kütleler, başka memleketlerdeki veya başka tabakalardaki yüksek hayat standardının varlığını öğrenmekte ve asıl önemlisi, bu standarda erişmenin mümkün olduğunu görmektedir.” (Bildiri, 2/a).

Kitle Tehlikesi Çanları

“Kütleler” amorf (biçimsiz) bir kara kalabalıktır. İçinde sosyal sınıf, zümre, tabaka billurlaşmaları yoktur. İşçi de “kütle”dir, köylü de “kütle”, esnaf, aydın, (hatta tefeci hacıağalarla bezirganlar da) kütledir. Kütlet kütletebildiğin ideolojiyi, korkma…

Bu kütleler kadim oldukları gibi tevekkülle kadere boyun eğmiyorlar. “Başka memleketlerde” ve yerli burjuva “tabaka”larında yaşam düzeyinin apartman boyu yükseldiğini ve dün zibidi olanın, punduna düşürülmüş bir vurgunla zengin olabildiğini, bunun için namussuzluktan (rüşvet, irtikap, hile, yalan, tağşişten) başka hiçbir beceriye gereksinim bulunmadığını görmektedir. (Yön böyle gerçekleri çimçiy koymaz. Edepli üslupla “Hayat standardına… erişmenin mümkün olduğunu” çelebice yazar. Kibardır.)

O kibar üslup devlet nüfuzunun karşısına çıkan iki büyük “kütle” tehlikesini haber verir:

“Topraksızlık artan nüfusu nehirlerc doğru itmekte, şehirlere akan nüfusa iş ve mesken sağlanmasında güçlük çekilmektedir. Köklü tedbirler alınmazsa, gecekondu ve işsizlik önümüzdeki yıllarda millet hayatının tehlikeli bir yarası haline gelerek, düzenin bozulmasına yol açabilir.” (Bildiri, 2/a).

Bu okka dört yüz dirhem oturaklı Osmanlı kapıkullunun “nüfuzu devleti” tehlikede gördüğü zaman kullandığı üsluptur. Onun için bütün kapıkullarını kolayca “mest” eder. Kapıkulunun bu “suret’i haktan görünüş” üslubu altında yatan mantık, görünüşe aldanmak felsefesidir. Örnek olarak Yön’ün iki iddiasını ele alalım.

Maltuzyanizm

1. Örnek: Şehirlere nüfus akışı nedendir? Kapıkuluna göre “topraksızlıktan “: “Topraksızlık artan nüfusu şehirlere doğru itmekte, şehirlere akan nüfusa ise iş ve mesken sağlanmasında güçlük çekilmektedir.” (Bildiri, 2/a).

Köyden şehire nüfus akışını, proleterleşmeyi İçişleri Bakanlığı’na rapor eden “akılcı düşünce” sahibi bir vali beyefendi hazretleri de ancak bu denli parlak “idarei maslahat” ruhu ile jurnal verebilir.

Proleterleşme süreci neden? Topraksızlıktan. Topraksızlık neden? Nüfus artışından. Böylece vali beyin “kalkınma felsefesi” ardında, okulda kendisine “iktisat ilmi okutulurken belletilmiş bulunan ünlü Papaz Malthus’un kulakları gözüküverir.

“Devlet nüfusu” artıyor. “Düzenin bozulması” tehlikesi var. Çare? Nüfusu azaltmak için ya nüfus fazlasını savaş açarak kırmalı, ya da insanları semizletmek için kısırlaştırmalı!

Yön bunu önermiyor ama proleterleşme nedenini toprak azlığı, nüfus çokluğu gibi yüzeydeki nedenlere bağladı mı, bir Hitler çıkıp, o mantığı kendi silahı ile pek kolay vurabilir…

Köylü Issızlaştıran Kapitalizm

Oysa gerçek bilim, nüfusun ekonomik olanaklarla oranlı arttığını belirtir. Ekonomik olanaklar belirli bir sömürme düzeninin azınlık çıkarcıları tekelinde birikirse, çoğunluk nüfusu açıkta kalır. Bu gerçek anlatılalı yüzyıllar geçmiştir. Ortada mutlak değil, düzene göre göreceli bir nüfus “fazlalığı” olur. Modern çağda o nüfus fazlalığını yapan temel derin neden kapitalizmdir.

Eğer ortada bir “tehlike” varsa, o kapitalizm tehlikesidir. Kapitalizm, kendi zılgıtını yürütmek için, oy avcılığında işine yarayacak köy ağalanyla anlaşır. Kır ağaları geniş toprakları tapu ve benzeri oyunlarıyla tekellerine geçirirler. Toprak ürününden kapitalist kârı yanında, fazla olarak, ekonomik hiçbir görevi ve gereği bulunmayan ağa rantı da çekilip çıkartılır. Tarıma sermaye yatırımı kârsız ve dolayısıyla daralmış olur. Tarım geri ve verimsiz kalır.

Bütün geriliğine karşın tarıma kapitalizmin girişi, Tanzimattan beri görüldüğü gibi, büyük toprakları kamu mülkiyetinden birkaç mütegallibe, eşraf ve ağanın mülkiyeti altında aşırtır.

DP çağında 40 bin traktörün girişinden beri proleterleşme hızlandığı gibi, üretici küçük köylülerin nefes boruları da tıkandı. Çünkü ortak köy otlakları köy burjuvaları tarafından gaspedildi.

Bu yağma altında orta ve küçük köylü ekonomisi her gün biraz daha verimsizleşip iflas eder. İflas eden köylü aç kalınca, şehirde iş aramaya akın eder. Şehir varoşlarını gecekondular kaplar.

Bu gidiş en çok şehir kapitalistleri ve emlâk sahipleri için iştah açıcı olur. İşsiz çoğaldıkça, pahalılık artar, ücretlerin paraca miktarı artsa bile alım güçleri bakımından değerleri eksilir. Ucuz işeli kârı çoğaltır. Kâr çoğaldıkça kapitalizm büyür. Kapitalizm geliştikçe köyden şehire akın artar, vb…

Yöncü samuraylar “Bunları biz mi bilmiyoruz? Bunlar 40 yıllık elkitaplarında yazılı!” diyecekler. Biliyorsanız özrünüz kabahatinizden büyük, niçin o yanı saklıyorsunuz? Kimi aldatıyorsunuz? Bilmiyorsanız, hatırlatanları nazenin “üslup” kullanmadıkları için “tü kaka” saymaya ne hakkınız var?

Gençlik Sayısıyla mı Yamandır?

2. Örnek: Son zamanlarda gençlik azıttı, “asi gençlik” çoğaldı. Neden? Kapıkulu, Batı “elkitaplarından” yapılmış çeviri olursa, onu Türk okuyucularına aktarmakta kusur etmez. Kendi ülkesindeki gençlik sorununa gelince, gene aynı vali beyefendi felsefesini rahatça geveleyiverir.

Gençlik sorunu “Hızlı nüfus artışı yüzünden”dir. Yön’e göre. “Çığ haline gelen bu gençlerin büyük bir kısmına okul ve sağlam bir gelecek sağlamak mümkün olamamaktadır.” (Bildiri, 2/a)

Nüfus artmasa gençlik de o denli yaman olamazdı. Gençlik sorunu ancak bu denli mekanik konulabilir. O bir kuru kalabalık mıdır?

“Biliyoruz, ama söyleyemeyiz” mi diyecekler? Neden? Başka şeylerde pek cesur görünüyorlar. Korkuyu biz de ikinci basamağa, bilinçaltına bırakalım. Amaçları ne?.. En hafif anlamıyla kandırmak olabilir. Burada sorun büsbütün çatallaşıyor.

Kim Aldatılabilir?

Önce niye kandırmalı? Türkiye’nin bugün aldanmaya değil, herşeyi en yasal, açık seçik olarak anlamaya gereksinimi büyüktür. “Bilmemek, hiçbir zaman, hiçbir yerde, hiç kimsenin işine yaramamıştır.”

Ancak küçük-burjuva mistisizmi, sosyal “nalla mıh arası” durumu yüzünden, bilmemeyi esrar kabağı gibi çekiştirmekle avunur. Sosyal durumu modern toplum içinde belirli olan sınıflar ayık gezmeyi yeğlerler. Hele modern işçi sınıfı, en ufak aldanışıyla hem kendi kaderini, hem ülke alınyazısını karartabilir.

Modern kapitalist sınıfıyla onun gericilikte omuzdaşı olan ağaları, beyleri kandırmaya gelince, kuruntudur bu. En az ikiyüz yıldan beri onlar burunlarından kıl koparmamayı bütün incelikleriyle öğrenmiş, usta akıl hocaları beslerler.

Öyleyse kimi kandırmak isteyebilir Yöncülük? Kendi kendini değilse, ancak, üzerine “felsefe” kurduğu kapıkulluğunu kandırmak isteyebilir.

Kapıkulu, öteden beri, dibini eleştirmek zahmetine hiç kalkmadığı kimi yuvarlak lafları batıl inanç dcrecesinde benimsemiştir. Hele “sınıf” denildi mi, bir zaman onu yalnız antika Osmanlı “devlet sınıfları” sayardı. Kırk yıldır “Türkiye’de sınıf yok!” emir-parolasını tek ciddiye alan da, gene hep o kapıkuludur.

Şimdi onun herşeyi herkesten iyi bildiğine inanmış tumturaklı bilgisizliğine, birden “sınıf” dersek, yıldırımla vurulmuşa döner! Yavaş yavaş, alıştıra alıştıra söylcyeceğiz…

Belki bunu demek istiyor Yöncülük. O da bir çeşit yiğitliğin yoğurt yemesi olamaz mı?

Paşa Huzuruna Çıkma Taktiği

Bu görüş Paşa hazretlerinin huzuruna çıkma töreni ve taktiğidir. Menderes, çoğunluğun diktatörü olarak, Mitlet Meclisi- nde bir gün parmağı ile İsmet Paşayı göstererek: “Bu adam!” diye bağırmıştı, “Bu adam eğer 1945 yılı DP merkezine 2 görevli jandarma ile bir polis göndermiş olsaydı, şimdi iktidarda olan Demokrat Parti’nin bugün yerinde yeller eser, namı nişanı, kalmazdı!”

Söylenen doğruydu. Tam o sıra ülkeye “Paşa Demirkıratı istememiş” diye yayılan bir haber üzerine, bütün kurulmuş DP ocak, bucak, ilçe, il örgütlerinin astıkları tabelalar yerlerinden sökülerek Ankara’ya gönderilmiş ve DP’den “toplu istifaların” başladığı görülmüştü.

Paşa’nın yakınları daha ilginç bir olayı belirttiler. DP örgütünün paniğini gören Bayar-Menderes ekibi Paşa’nın huzuruna koşarlar. “Anan yahşi, baban yahşi” taktiğiyle Paşa’nın büyük ocağına sığındıklarını belirtirler.

Herhalde “ecanibe karşı” demokrasi oyuncuğunun bozguna uğramasının çok “ayıp” düşeceğini de belirtmişler, Bunun üzerine Paşa gevşemiş. Karşısında “Nuh deyip peygamber demez” durumda dikilen, o bütün kapıkulları gibi “kraldan ziyade kralcı taraftarı” Recep Peker’e “Ne dersin Recep, bırakalım şunlan baksana, onlar da belki iyi bir idare ederler!” Onun üzerine Demokrat Parti üzerindeki ipotek kaldınlmış. Menderesler seçimi kazanıp iktidara gelmişler.

En bilgiç ve bilinçli iyiniyette Yöncülerin böyle davrandıklarını kabul edelim. Paşanın izni olmadan hiçbir şey olmaz, hâttâ en zararsız yanından “nötralize” edilmiş demokrasi bile olmaz. Sosyalizm nasıl olur? Biz olduracağız mı diyorlar Yöncüler ve benzerleri?

O zaman değer ölçüleri yanlış. Bir kez Paşa’nın yalnızca isteyişiyle herşeyin olduğuna inanmak için, insan, en azından, şöhretin doruğuna çıkmış bir kapıkulu kadar ayakları yerden kesilmiş bulunmalıdır.

Paşayı Aşan Olaylar

Unutmamış olanlar çok iyi hatırlarlar. İkinci Dünya Savaşı’nın son yılıydı. Bilinmez hangi ağızdan kimin kulağına tek parti yerine, biraz daha esnekçe bir “demokrasi” denenemez mi gibilerden bir fısıltı kaçmış. Kulağını sağır sanan gafillere, Paşa ansızın top gibi gürledi: “Savaş bitince, gidişimizde yumuşayacağımızı mırıldananları işittim. Şunu iyi bilsinler ki, savaş sonrası tutumumuz şimdikinden çok daha sıkı olur!” Cümle aynen böyle değildi. Çok daha sertti. Hatırlayanlar bilir. .

Gazetelerin bütün ilk sayfalarını kaplayan bu keskin ihtarın üzerinden yanılmıyorsak 6 ay geçti, geçmedi. Savaş bitti, Thornburg Türkiye’ye geldi, gitti: Büyük Arnerikan basınında okuduk. O “son baharda” Paşa, Türkiye Büyük Meclisi’nde çifte partili bir parlamento kuracağına söz vermişti. Amerikan uzmanı kulaklarına inanmak gerekirse, Türkiye “demokratik” hayatın ilk adımı atacağını ve Amerikan yardımının düşünülebileceğini müjdeliyordu.

Türkiye, Amerikalının müjdeleyişinden çok daha yaygın birçok partili buzların çözümüne ve “eşsiz örneksiz” bir demokrasi panayırına alan oldu.

Bu kıssadan hangi hisse çıkar? En “kaadir’i mutlak” geçinen tarihsel Paşa bile bir yıl içinde, söylediğinin tam tersini yapmak zorunda kalmıştır. En “mangal kadar yürekli” solcuların dört elle yapıştıklan paşakişilerin hali budur.

Kişi, bağlandığı sosyal sınıfın ve eğilimin yönünde tıpış tıpış yürüdükçe “harikalar” yaratır. Sosyal sınıfının tarihsel eğiliminden kıl kadar ayrılmaya görsün, gümbür gümbür yıkılır.

Hâttâ, 500 yıllık gelenekleriyle talim görmüş, tıkır tıkır maaşını almış terbiyeli maymun kapıkullarını toptan peşinde örgütlemiş bulunduğu zaman bile, az önce “değişmez şef” ilan ettiği kişiyi, kendi CHP’si “değişirleştirir”.

Kılına dokunulmaz iktidar partisi, batan geminin farelerine dönmüş sadık üyelerince terkedilir ve arkadan hançerlenir. Bu çok basit politika alfabesini ciddiye almayanın siyaset sahnesinde at koşturması, düşünce ve davranışta değil, bizde en kolay gelen edebiyat göklerinde yüceltilebilir: Donkişot!

Modern Sosyalizm Suyu

Bu bakımdan bütün “sosyalist” ve “kripto-komünist” geçinenlerin sayıyla kendilerine gelmeleri gerektir. Bizde Marx’ın başı üzerine yeminsiz konuşmayanlarımız da, bilimsel sosyalizmin dehrisi olduklarını afışlerken masum çocuk münafıklığına düşerler.

Bunun nedenleri çoktur. Belli başlı ilk neden cahilliğimizdir.

Sosyalist allamelerimiz, sosyalizmi kurucuların dilinden öğrenmezler. İkinci elden bellerler. Hepsine sorun: Marx kimdir? Eşsiz Kapital eserinin yazıcısıdır. Kapitali okudun mu?..

Binde biri bile okuyamamıştır. Oysa Kapital’i okumak yetmez, incelemek gerektir. Bunu hiçbiri yapmamıştır…

O zaman, arslanlarımızın “sosyalizm”leri, şuradan buradan derme çatma, çoğu yakıştırma “bilgin” iddialarına dayanır. Bu tavşanın suyu olur. Sudan bir sosyalizm.

Sosyalizm Softalığı

Oysa, Marx’ın başta Kapital, bütün eserlerini kuru kuruya incelemek de yetmez. O bir kütüphane fareliği olur, sosyalizm olmaz. “Sosyal” allamelerimiz ise, bilimsel sosyalizm üzerine ne kadar çok “tavşanın suyunun suyu”nu içmişlerse, o denli büyük bilgin sosyalist olunacağına güvenirler.

Örneğin, yeryüzünde, insana bilimsel sosyalizmi alfabesinden cebri alasına dek öğreten en yüksek üniversite bulunsa ve insan o üniversitede öğrenci değil, profesörlerin başı üstad kesilse -nasıl kesilir bilinemez ya!- gerçekten sosyalist olur mu? Hayır. Biraz kumazca ise allamelik taslayabilir; biraz ezberci ise “hafız’ı kütüp”lük, ya da “hafız’ı Kapital”lik edebilir. Biraz bönse; yeryüzünün gelmiş geçmiş Marksistlerine elini öptürerek ders vereceğini yutturmaya kalkabilir.

Ama o kişi, ağzıyla kuş tutsa, gerçek sosyalist olâmaz. Başımızın bütün belaları, bu tür medrese kaçkını sosyalizm softalarıdır.

Sosyalizmin Sefaleti: Pratiksizlik

Bunlar, sosyalist bilgi yalnız ve ancak pratiğin ölçütünden -sosyalistçe savaşın mihenk taşına vurularak- geçirilirse bir bilim ve bilinç yaratabileceğini, bu alfabetik gerçeği kavramadan dehri olmaya kalkışmışlardır.

Tümüyle sosyalizmin bütün birinci elden usta eserlerini hatmet, yut… eğer bütün o yazılanları, hayat savaşında, pratik sosyalist güreşte, derinde, etinle, kemiğinle denememişsen, belki bir sosyalist tilkisin, ama postu samanla doldurulmuş bir tilkisin!…

Ne dediğini, ne yaptığınla ölçmemişsindir. Bir arşiv papazı, bir müzelik antikasın. Sosyalist değilsin. Öyle üniversite diploması, ünlü bilgin ya da güzelsanat üstadı kesilmekle sosyalist olunsaydı, dünya Marx’larla dolardı. Marx, üniversite profesörlüğünü tepmeseydi Marx olamazdı. Elde silah 1848 Alman devrimine katılan Engels Antidühring’i yazamazdı. Cilt cilt eserlerle bilim dünyasını altüst ettiğini sanan sayılı sosyalist Alman profesörü Dühring bilimsel sosyalizmi kurardı.

Gerçeğin bu sağlam pratik temelinden, veba ileti görmüş gibi kaçan yazar ve bilgin ülemamızın, sosyalizmden otoriteyle konu açmaya ne zaman kalkışsalar içine düştükleri fikir sefaleti, moral bozgunculuğu şundandır: Hep kürsü yüksekliklerinden millet tarlasına inciler yağdırma sevdalarından kurtulamazlar.

Demiyoruz ki onların incileri yalancı incidir, hâttâ belki en özenilmiş Hint kumaşı üzerine dizilen saf Ümman incileri olabilir döktürdükleri. Ne yazık ki, halkın o göklerden beklediği rahmet, inci yağmuru değil, bilim çölümüze azıcık duru sudur.

Ne teorik -sosyalizmi birinci elden incelemek- ne pratik, -sosyalizm bilgisini hayata uygulayarak geliştirmek- savaşın kıyasıya ve ölesiye öldüresiye göze alamayanların, yaşayan insanlarımızın ve gençliğimizin sofrasına koydukları sözde-sosyalizm, tavşanın suyunun suyu bile değildir. Doğrudan doğruya, ne kokar, ne bulaşır dedikleri tavşanın kakasıdır.

Bilimsel sosyalizmin teori ve pratiği şaşmaz bir politika gerçeği bulmuştur. Üretim temeline dayanmayan sosyal üstyapı dayanıksızdır. Siyasette temel bir sorunun çözümü ve yönü bulunmak istenirse, her çağın üretim temeli üzerinde yükselen başlıca sosyal sınıf ilişkilerini pusula gibi elde ve önde tutmak ilk koşuldur.

Sosyal Sınıf Pusulası

Sosyal sınıf pusulasını şaşıran kimsenin siyasetten konu açması, dilinin altında bir şey saklamıyorsa, iflah olmaz toyluğun sırıtmasıdır.

Modern toplumun kapitalist üretim temeli üzerinde başlıca sosyal sınıflar:1- Kapitalist sınıfı, 2- İşçi sınıfıdır.

Batıda da, Batıcı Türkiye’de başka pusula yoktur. Ya kapitalist sınıfının pusulasıyla, ya işçi sınıfının pusulasıyla siyaset denizine açılınır. İkisi ortası bir başka pusula yoktur. Çünkü kapitalist üretim yordamı içinde başlıca sosyal sınıflar onlardır.

Türkiye’de kapitalistle işçiden başka insan yok mu? Var. Hem de en çok onlar var. Türkiye nüfusunun %70-80’i ne kapitalisttir, ne işçi. Varlığı bu derece büyük olan kalabalık yığınlarımız hiç midirler? Hayır. Onlar yalnız modern üretimin insanları olmadıkları için, toplumun temel ilişkilerinde (ekonomi gidişimizde) hiçbir dolaysız rol oynayamazlar.

Onlar başlıca sosyal sınıflarımız durumunda ve çıkarında bulunmadıkları için, politikamızın örgütlü ilişkilerinde (partilerimizin gidişinde) de hiçbir doğrudan doğruya ve bağımsız rol oynayamazlar.

Kayzer: “Bir millet ya örs olur, ya çekiç” demiş. İşçi sınıfı dışındaki sosyal yığınlarımız ne örs olabilirler, ne çekiç. Onlar çekiçle örsün (kapitalist sınıfıyla işçi sınıfının) arasında dövülen ham demir gibidirler.

Örs de çekiç de demirdendir. Ama, demirin örs ya da çekiç haline gelmesi için, daha önce tavlanması, sonra örsle çekiç arasında yöntemlice döğülmesi, en sonunda su verilerek çelikleştirilmesi şarttır.

Kapitalizm denilen demirhanede, sermaye çekiç ise, işçi sınıfını örs gibi kullanarak, bütün öteki orta ve kadim çağ artığı yığınları ham demir gibi ateşe sokup döverek istediği biçime sokar. (Emperyalizm, faşizm vb. düzenlerinde küçük-burjuvazi az buz alet olmaz.)

İşçi sınıfı çekiç olur da sermayeyi örs gibi kullanırsa, aynı yığınlara dilediği biçimleri verebilir. Ama o geniş demir yığını kendi başına kalkıp kendi kendisini, ya da başkasını ne örs haline sokabilir, ne çekiç edebilir.

Modern kapitalizmde ve Türkiye’de sosyal sınıf pusulasını bilinçle kullanmak deyince bunu anlıyoruz. Yön dergisi böyle bir pusulanın gereğine inanmadığı için olacak, o pusulanın varlığını inkar etmekle işe başlıyor.

Bunu açıkça yapmıyor. Sorunları koyuşuyla belli ediyor. Açıkça koysa, tartışma kolaylaşacak. İşi mistik denecek bir sinizmle ele alıyor. Okuyucu ne diyeceğini şaşırıyor. Öyle lastikli laflar ortaya atıyorki, kendisi de, bir başkası da istediği yere çekebilir.

Sorunları öyle koyan toplumsal zümre hangisidir? Küçük-burjuvazi.

O hiçbir sorunu belirli bir sosyal sınıf açısından koyamaz. Çünkü kendisi modern bir sosyal sınıf değildir.

Pusulasız Yelkenli Fikri

Gelişigüzel bir iki örnek alalım:

“Şayet gerçek kuvvete sahip olanların temsilcileri iktidarda değilse, bu durum uzun sürmez. Ya rejim içindeki bir krizle biter; yani… asıl kuvvetli olanlar iktidara gelin (14 Mayıs 1950’de böyle olmuştur.) Ya da bu yol tıkanmıştır… Bu takdirde rejim yaşayamaz, yıkılır. Kriz rejim içerisinde değil, Prof. Duverger’nin deyişiyle ‘rejim üzerinde’ olur.” (Ahmet Taner Taslı: ‘Türkiye’de Rejim Krizi ve Nedenleri’, Yön, 8 Temmuz 1966)

Bu kocaman fetvada 1950 yılı seçimi kazanan DP “gerçek kuvvet”miş! Fakat az aşağıda ne görüyonız? Şunu:

“27 Mayıs, bir yüzü ile, iktidara sahip olanların gerçek kuvveti kimlcrin taşıdığını unutmalarından doğmuştur.” (A.g.e.)

10 yıl sonra gerçek güç DP değildir, ordudur! Neden? Bilinmez. 1950’de ordu yok muydu? DP orduya karşın iktidara gelmedi mi? 1961’de gene orduya karşın AP (DP’nin açık seçik devamı) alıştıra alıştıra iktidara getirilmedi mi? Getirildi. Öyleyse “gerçek kuvvet” kim? Yahudi’nin hesabı; kim gelirse o,..

Azgelişmiş Beyin

Niçin ağırbaşlı cümlelerle bu kadar hafif fıkirler ortaya atılır? Çünkü, aydınlarımız gene Batıdan bir “azgelişmiş” lâfını öğrenmişlerdir. Türkiye azgelişmiş olunca:

“Nüfusun büyük kısmını teşkil eden köylü, çiftçi topluluğu bir baskı grubu, bir kuvvet haline gelememiştir. İşçiler içinde durum aşağı yukarı aynıdır… Kapitalist gelişme deneyi ise, henüz ycteri kadar kuvvetli bir sermayedar sınıfı yaratamamıştır.” (A.g.e.)

Geriye ne kaldı? Aydınlar:

“Şimdilik asıl kuvvet, işte, ordusu, üniversitesi ve bir bütün olarak idare kademeleri ile bu topluluğun elindedir.” (A.g.e., s.16)

İşte ,Yön dergisinin 1961’den 1966’ya değin ağzında çiğneye çiğneye posaya çevirdiği sakız bu “teori”dir. Dünyada Türkiye’yi sosyal sınıflar değil, aydınlar yönetir.

Bir bakıma, görünüşte doğru. Yönetim kademeleri hep aydınlar. Ama bu aydınlar (hele ordu) neden 1950 yılı “gerçek kuvvet”ken, okuryazar kıtlığına uğramış DP’yi iktidara getirdi de, 1960 yılı aynı DP sürüyle aydını kendi saflarına aktardığı zaman (“gerçek kuvvet”ten hayli nasip almış) DP’yi alaşağı etti?…

Hikmctinden sual olunmaz! Okuyucu nereye bakıp kimi göreceğini şaşırır. Bu kafa kargaşalığını yaratmaya ise, gerile gcrile Yön denir.

Yaz Boz Sosyalizmi

“Gerçek kuvvet”lerimizin öncüsü üniversite olmalı. Bir profesörümüz,sanki Yön’ün kuvvet teorisini yalancı çıkarmak istercesine, yeni bir “teori” ortaya atıyor. Diyor ki:

“Azgelişmiş ülkelerde, sınıf açısından, üç tane ayrı ‘gayrı meçhul güç’ vardır: Kapıkulu, Kapitalistler ve Halk. İşçi sınıfı… halkın köylü, esnaf gibi diğer zümrelerinden ayrılmadığından henüz bir güç değildir” gibi inciler döker. Tam Yön’ün ideologlarından kaç doçentimiz varsa, o kadar: “Marxgil düşünce planında teori” (Yön, 8 Temmuz 1966, S. Divitçioğlu: “D. Avcıoğlu’nun Yazısı Üzerine”, s.11)

Avcıoğlu sevinmeli değil mi? Kendisine, pek haklı olarak “kapıkulu sosyalisti” denildiğine içerliyor. Epey doğru karşılıklar veriyor. Can alacak yere geliyor. Kapıkulu sosyalizminin Yön’de dcğil, Mısır ve Cezayir’de aramasını öne sürerck şunları yazıyor:

“Doğan Avcıoğlu bu çabaya (Mısır ve Cezayir deki “kapitalist olmayan” kalkınmaya), sosyalizm etiketi verilemeyeceğini, Türkiye için de bugünkü temel ve hayati meselenin sosyalizm olmadığını, fakat antiemperyalist mücadele olduğunu, sosyalizmin, antiemperyalist mücadelenin başarısına bağlı yarının meselesini teşkil ettiğini birçok kerre ısrarla yazmıştır.” (Yön A.g.y., s.12, A.’nın notu)

Avcıoğlu sosyalizmi “yarının meselesi” sayıyor, Mustafa Kemal de, birinci Büyük Millet Meclisi’ne sunulan “halkçılık programı”nı, anti- empeıyalist mücadele sırasında, “zaferden sonraya” bıraktırmıştı.

Aradan 44 yıl geçti. Bugün Türkiye’de herkes “ikinci kuvvayi milliye” seferberliğini düşünüyor. Neden?

Çünkü Sivas Kongresi’nde tartışalan “Amerikan mandası”na yakın bir Amerikan üsleri ve Amerikan sermayesi altındayız.

Bu duruma düşmemizde, hiç değilse bugün, o ilk erteleme kararının az rol oynamadığını iddia edebilir miyiz? TBMM halkçılık programını zaferden önce ele alıp işleseydi, zaferden sonra o kadar kolayca ve mutlak surette unutabilir miydi?

Halkçılık programı hasıraltı edilmeyip gerçekleşseydi, bugün Türkiye bu denli geri ve emperyalizm tehlikesiyle karşı karşıya kalır mıydı?

Yönizm Kemalizmle Kıyaslanabilir mi?

Gerçi Mustafa Kemal’in halkçılık programını ertelemesi ile Avcıoğlu’nun sosyalizmi ertelemeye uğratması arasında en ufak bir kıyaslanabilirlik yoktur. Avcıoğlu Mustafa Kemal değildir.

Mustafa Kemal Ordular Grup Komutanlığı yapmış, Halifei Ruyi Zemin’in Yaver’i Has’ı Hazret’i Şehriyarisi’ydi. Anadolu ve Rumeli’de varolan bütün silahlı kuvvetlere ve mülkiye amirlerine doğrudan doğruya emir verme yazılı yetkisiyle Anadolu’ya gönderilmiş bir komutandı.

İkinci Meşrutiyet’in padişahtan üstün şanlı başkumandan “vekili” Enver Paşa’nın Turan’ı zaptetmek için tepeden tırnağa silahlandırdığı muazzam bir ordu vardı. Hiç kullanılmamış, yıpranmamıştı. Yakındoğunun en büyük silahlı kuvveti olarak, “kolordu” etiketi altında saklanıyordu. Kazım Karabekir Paşa kumandasında Mustafa Kemal’in emrine girmişti. Türkiye üzerinde padişahı gölgede bırakan öyle yüksek yetkili komutanla Yöncüleri karşılaştırmak bile gülünç olur.

O durumda Mustafa Kemal “Şimdi anti-emperyalist mücadele var. Halkçılık programını sonraya bırakalım” derken, önce sözünü yerine getirecek eylemsel güce sahipti.

Daha insaflıcası, halkçılığı sonraya bırakmanın ülkeyi bugün içinde bulunduğu duruma sürükleyeceği gibi 40 yıllık bir deneme de yoktu. Avcıoğulları öyle midirler?

Birinci Kurtuluşla Kıyaslama

Zaman ve olaylar bakımından sorun büsbütün Yöncülerin aleyhine çıkar. TBMM toplandığı zaman Türkiye’nin merkezleri: İstanbul, Marmara, Ege, Antalya, Adana bölgeleri işgal altındaydı.

En bilinçli olması gereken Almancı komprador kapitalistler kanadı İltihatçılar bile, işgalcilerle hemen uzlaşma yolları araştırıyordu.

İşçi sınıfı Anadolu’yla, silah kaçırmaktan başka yolla bağlı değildi. Bugün Türkiye bir bütündür. O zaman modern işçi yüzbinlerdeydi. Şimdi en az 2 milyon şehir işçisinin dörtte biri örgütlenmiş insanımızdır.

O zaman, tefeci-bezirganlarla eşraf ve ağalar, beyler bile, kendilerini müslüman biliyorlar, “gavur” dedikleri emperyalistlerle açıktan açığa bir kaba giremiyorlardı. Ancak tek tük casuslarıyla, ayıp ettiklerini herkesten, hâttâ kendi kendilerinden saklayarak, gizli ihanet yollarında buluşuyorlardı.

Şimdi “işveren sınıfıyla bezirgan ve hacıağalar hep laiktirler. Nurcu geçinenler bile, Amerikan “Barış Gönüllüleri”nden misyonerlik dersi alıyorlar.

O zaman emperyalizm, elde silah kan döküp ırza geçerek memleketi yakıyor, yıkıyordu. Şimdi emperyalizm, “barış” meleği, film yıldızı, kovboy sempatisi, sakız, kız pantolonu biçiminde, camilerimize dek para getiren turist serbestliğiyle gelmiş. Türkiye’ye kalkınma fonları, planları, uzmanları yağdırarak bir kurtarıcı gibi alkışlarla, bando mızıka karşılanıyor. Sularımızda ve karalarımızla ayrıcalıklı kol geziyor.

Kurtuluş: Sosyalist Kadro-Bilinç

Türkiye’nin milli mücadele yılları işi çok basitti. Ya ölecek, ya öldürecekti. Cepheler açık, keskindi. Yalnız silahlar konuşuyordu. Silah sesleri arasında halkçılık programı, savaşanları bilinçlendirebilirdi. Ama, onu kavrayamayan komutanlara platonik bir telkin gibi görünebilirdi.

Bugün en büyük silah top tüfek değil, düşüncedir. Türk ulusu kafadan silahsızlandırılmıştır. Halka elle tutulur, açık, duru, gerçek bir ülkü, ancak sosyalist kadroyla verilebilir.

Bir avuç finans-kapitalistin Türkiye’yi daha kıskıvrak bağlamak için bulanık suda balık avlamasına ve yabancı emperyalizme yem yapmasına ancak sosyalist bilinçle kapılar kapatılabilir.

Yön’ün de, benzerlerinin de, üzerlerine düşen başlıca görev, her zaman basit olan gerçeği çözüm telinden yakalamaktır. Bugün yeryüzünde emperyalizmden kurtuluşun tek yolu, onun tarihsel antitezi ve biricik olmasa bile, en kesin mezar kazıcısı olan sosyalizmdir.

1966 yılı dünyamızda ilk büyük meydan savaşı “kapitalizmin son konağı ile sosyalizm arasında sonuna gelmiş bulunan” savaştır. Emperyalizme karşı savaşın, sosyalizm için savaştan ayrılacak yanı kalmamıştır.

Mustafa Kemal’in ulusal kurtuluş savaşı günlerinde, iş böylesine yalınlaşmamış sayılabilirdi. Nitekim arada 1919’dan 1966’ya kadar geçmiş 47 yıl, kapitalizm-sosyalizm savaşının ikinci derece ürünlerini, birinci

konu olarak ele almayı gerektirmiştir.

Fakat arada geçen 47 yıl boşuna geçmemiştir. Kaçınılmaz gerçeği bir daha kanıtlamıştır. Türkiye’nin “anti-emperyalist ve anti-kapitalist” savaşı. Türkiye’yi “Batıcılaşmak” sapa yolundan kapitalizme çıkarmıştır.

Bugün, dostun da, düşmanın da sözbirliği ettiği bir çıkmaza getirip sokulmuşuzdur. Yön’ün de, herkesin de ikide bir Türkiye’de varlığını öne sürdüğü kriz; siyasal, ekonomik, sosyal, ahlaki, düşünsel, edebi, felsefi, dini, vb… dır.

Hangi türlüsünü isterseniz o türlü türlü bunalımlar nedir? Türkiye ulusal kurtuluştan; vardırıldığı kapitalizme, yabancı sermaye egemenliğine, yabancı üs olmaya düşürülmüştür. Emperyalizmin topraklarımıza sokulması sosyalizm düşmanlığıyla olmuştur. 47 yıllık savaş,180 derecelik bir dönüşle, anti-emperyalist savaşken, emperyalizmle ittifak olmuştur.

Milli Kurtuluş – Anti-emperyalizm

Şimdi hepinizi cıyak cıyak bağırtan sancılarımız, geriliğimiz, işsizliğimiz, açlığımız, evsizliğimiz 40 yıl savaşır göründüğümüz emperyalizmin kucağına düşmüş olmamızdan ileri gelmektedir. 50 yıl önce Çin’in, 47 yıl önce Türkiye’nin geçirdiği ulusal kurtuluş hareketlerinden hiç mi bir ders çıkmadı? Çok ders çıktı.

50 yıl sonra ulusal kurtuluş hareketine kalkışan en geri Afrika ülkeleri bile, artık, sosyalizme inanmayan ve yönelmeyen bir ulusal kurtuluş hareketinin, dönüp dolaşıp kendi kendisini inkara vardığını anlamış bulunuyorlar.

Bunu Türkiye’nin 47 yıldır başından geçenlerden daha iyi anlatacak ikinci bir örnek de, koca Çin’in başından geçenlerdir.

İki büyük kar’ı kadim imparatorluk Çin fağfurluğu ile Osmanlı saltanatıydı. Emperyalizmin Birinci Dünya Savaşı ile kendi başına açtığı ilk büyük ölüm bunalımı üzerine iki imparatorluk da allak bullak oldu.

Çin’de daha önce Sun-Yat-Sen, Türkiye’de daha sonra Mustafa Kemal adına açılan ulusal kurtuluş hareketleri, anti-emperyalist ve anti-kapitalist birer savaş olmakta birbirlerinden zerrece farklı değillerdi. Ancak Türkiye, emperyalist anavatanlarını büyük sömürgelere bağlayan en stratejik yollar üzerindeydi. Sovyet sosyalist devriminin “yumuşak karnı” altına yakındı.

Barut Fıçısı – Eşraf Paniği

Anadolu hareketinin sözcüsü olarak İstanbul’a gelen Refet Paşa, caddelerde ve meydanlarda: “Biz bir barut fıçısı üstünde oturuyoruz. Dokunurlarsa, kendimizi de, dünyayı da havaya uçururuz!” diye bar bar bağırabilmişti.

“Barut fıçısı” sosyalizmdi. Emperyalizm bunu daha Erzurum Kongresi açılmadan anlamış ve paşalarımıza anlatmıştı. Anadolu’ya 12 Nisan 1919 günü Gücemal vapuru ile ilk geçen paşa Kazım Karabekir’di. Paşa anlatıyor:

“19’da Trabzon’a vardık. Vali Galip bey… dehşetli İttihatçılar aleyhinde olmakla beraber, yaşı ilerlemiş ve kuvvette muhalefet edemiyecek bir insandı… Trabzon Muhafazai Hukuk Cemiyeti Merkezi eşraftan (21) kişi imiş. (11)i heyeti merkeziye, (10) heyeti idare. Belediye Reisi Barutçu Ahmet efendi aynı zamanda Müdafaai Hukuk reisi. Heyet vaziyetin dehşetinden yılgın. Ahvali olduğu gibi değil, müthiş ve gayri kabili izale felaketli görüyorlar. Bütün ümitleri Avrupa’ya yalvaracak heyette. Bu muhterem insanlara dedim ki: İtilaf kuvvetlerinden korkmayınız. Daha geçen hafta Londra’dan memleketimize getirilmek istenilen olaylar iyi anlayınca, biz gitmeyiz diye silah çatılarını bırakıp savuştular. İtilaf milletleri Harbı Umumiden o kadar yorgun çıktılar ki., memleketimizde tek bir nefer bile öldürmeye razı değillerdir. Karşımızda Rum, Ermeniden başka kimseyi görmeyeceğiz. İstanbul’da İtilaf kuvvetleri bostan korkuluğundan başka bir şey değildir.” (K. Karabekir: İstiklal Harbimiz, s. 19-20)

Hazır Şark Ordusu

İşte, Anadolu tefeci-bezirgan (her vilayette 21 kişi) eşrafı buydu. 4 Mayıs günü Erzurum “Müdafaai Hukuk Reisi Hoca Raif Efendi” Karabekir’e: “Bari ailelerini herkes şimdiden nereye kadar çekilmeleri münasip ise oraya göndersinler” der. Eşraf, memleketi bırakıp kaçma hazırlığındadır. Çünkü İngiliz’i Kars’ta görmüş, paniğe uğramıştır. Enver Paşa’nın şarkta bıraktığı hazır, yıpranmamış orduyu görmemektedir. K. Karabekir Paşa eşrafa şöyle der: “Ermenistan’ı rehin alacağım. Arzu ettiğimiz bir sulh için bu bir anahtardır.” (A.g.e., s.23)

Yerini yurdunu bırakıp kaçmaya hazır olan eşraf acep halkçılık programı önünde ne yapardı? Gerçek güç orduydu. Eşraf göstermelikti. K. Karabekir eşrafa şöyle diyordu: “Silahlarımızı vermiyeceğiz, fakat işin milli bir karaşeklinde tecellisi için Erzurum Kongresinin himmeline ihtiyacımızı izah ettim.” (A.g.e., s. 23)

Kütlesiyle eşraf padişahına bağlı, emperyalizme kuldu. 30 Nisan’a dek Trabzon’da kalan K.Karabekir şöyle diyor

“İngilizler herşeyi kontrol altına almışlar. Fransız mümessili dehşetli Türk aleyhtarı. Trabzon’da (Ademi Merkeziyet Cemiyeti) diye birkaç kişilik zayıf bir şey var ve Fransız mümessilinin nüfuzunda. Fakat (İhtiyat Zabitleri Cemiyeti) ve (Muhafazai Hukuk) mensupları namuskar insanlar ve hiçbir nüfuzda değil.” (A.g.e., s.20)

Mehmetçik – Halk – Sosyalizm

“27 Nisanda bir Yunan torpidosu geldi. Gelecek Rum muhacirlerini yerleştirmek için bir heyet getirmiş. Bir gece birkaç Yunan neferi sarhoş olarak bir neferimizin silahını almak ister, neferimiz de bunlara silahla mukabele eder ve birini öldürür. İtilaf memurları bunu mühim bir mesele addiyle valiye gitmişler. Bana geldiler. Neferin mukabelei bilmisil yapılmasını, maktule merasim icrasını istediler. Yüz vermedim… Ertesi günü (400) kişilik Rum muhacirini havi Rum vapuru geldi. Vaktiyle Trabzon’dan Sohum’a gitmişler. Şimdi Bolşeviklerden kaçıyorlarmış. Odesa mıntıkasına bazı Efzun kıtaatı gönderildiğinden, Bolşevikler tuttuklarını güya şimendifer raylarına bağlayıp çiğnetiyorlarmış. Bu muhacirler mallarını, hatta çocuklarını bile atıp kaçmışlarmış.

“Ajanstan da Fransa’da Klemanso Kabinesi düştüğünü. Bolşeviklerin Rifada sekiz bin sekiz yüz kişi katliam ettiklerini öğrendim. Bu havadislerden lazım gibi istifade ettim. Bolşeviklerin Kafkasya’ya yürüdüğünü ve bize iyi bir barış sağlanmazsa, bizim düşmanlarımızın düşmanı olduğundan tabi müttefık olacağımızı, Sohum havalisinde İtilaf ordusunun denize döküldüğü gibi havadisleri neşrettim. Kıtaatta ve halkta maneviyata iyi tesirler yaptı.” (A.g.e., s. 21)

Halktan Al – Eşrafa Ver

Bunun mantık sonucu:1) Halkın orduya sarılmasıydı:

“Aşkale’deki kıtatımızı da teftişten sonra 3 Mayısta öğleyin sevgili Erzuruma geldim. Halkın ve kıtaatın memnuniyeti pek ziyade idi. Halk ve kıtaatım derlerdi ki (Bismillah dedi mi o mutlak muvaffak olur). Bu kadar büyük itimat varken elbet muvaffak olurduk ve olacağız da.” (A.g.e., s. 22)

2) Paşa etrafına ve eşrafa hep o iyimserliği yaymıştı:

“Ermeni ve Rumlarla hesabımızı nasıl olsa görürüz. Husule itilafla muharip olan Bolşevik Rusya da Kafkasya’ya hareketini tevcih etmiştir. Yakında ne Kars’ta ve ne Batum’da İngiliz kuvvetleri kalamayacaktır. Benim kararım şudur. Şimdiden (Müdafaai Hukuk Cemiyetlerini) esaslı tensik ve Erzurumda bir Kongre ile fiili kararları milletin arzusu haline kalbetmek… Trabzon’da İngilizlerin dairei nüfuzuna girenlerden maada bir şey vermemek. Mıntıkamıza bir taraftan taarruz olursa derhal Ermenistana yüklenmek. Dikkat edeceğimiz en mühim mesele de Kürtlük cereyanıdır… Kürdistan’ın Ermenistan olacağını anlatmakla mesele kolay hallolur. (Trabzon Müdafaai Hukuk)u ile görüştüm. İtilaf kuvvetlerinin bir şey yapamıyacaklarını ve İstanbul’daki kuvvetlerin bostan korkuluğu olduğunu anlattım. Kararımızdan ayrılmamaya ve artık şuraya buraya ricacı heyetler göndermekle değil, bizim vereceğimiz hareket emirlerini yapmaya söz verdiler.” (A.g.e., s. 23)

Emperyalist Anti-Sosyalizm

“Ertesi günü (Erzurum’da Türk ordusunu silahlarından tecrit etmiye gönderilmiş bulunan İngiliz miralayı Ravlinson’u) ziyaretimde pek samimi davrandı. Bahsi Bolşeviklere getirdi. İdarelerinde intizam başladığı için ahvalin müşkül olduğunu söyledi. Kafkaslar için korkulmıyacağını, çünkü Kazakların Çar taraftarı olduklarından bahsettim. ‘Maateessüf onlar da karıştı’ dedi; ‘Gayrimümkün! Gayrimümkün’ Yeniden kuvvet celbi gayrı mümkün! Bundan başka Bolşeviklerin müteaddit orduları var. Yapılan ve yapılacak şey başka memleketlere Bolşeviklik sirayet etmemesidir. Ve müthiş propagandacılarını gönderiyorlar.’ dedi.” (A.g.e., s. 24)

Türkçe’de “çocuktan al haberi” deriz. Paşamız emperyalistten almıştı haberi… Emperyalizm karşısında bir tek düşman görüyordu: sosyalizm. Ona karşı paşadan medet umar gibiydi. Ounun için Türk ordusunu silahsızlandırma konusunu unutmuştu. Paşa diyor ki:

“Ravlinson ne Halit Beyden (az önce ‘Üçüncü Fırka Kumandanı Yarbay Halit Bey muhafaza altında Trabzon’a sevkolunacak. Elviyeyi selasede Gürcülere karşı halkı mukabeleye sevk ettiğinden İngilizler kendisini mesul ediyordu:) ne de silahlardan bugün hiç bahsetmedi. Ben silah ve kumandan vermemek için atlatma planları yaparken onun da beni Bolşevikler Kafkasya’ya geldi diye, vaktinden evvel bir hareket yaptırmaya çalıştığını hissettim.

“İlk mühim iş haber almak. Bilhassa Rusya’da neler oluyor, bunu doğru olarak ve vaktinde öğrenmekti. Telsiz telgraf istasyonunu faaliyete koydum. Rusya ve Fransızca tebliğ ve ajanları alabilecek insanları Tebriz’de olduğu gibi işe başlattım. Moskova telsizlerini muntazaman, arasıra da Berlin ve Paris’ten ajansı ve bazan İstanbul Kaıadeniz’de gemilerin muhaberatını almaya başladım. Kafkasya’dan ve Kars’tan da malumat almak için icabeden tedbirleri yaptım. Zaman zaman aldığım haberlerle hale göre nasıl neşriyat yaptığım görülecektir.” (A.g.e., s. 24)

Kürt – Ermeni Çelişkisi

“8 Mayısta Erzurum valisi Münir Beyden de bir tezkere geldi: “Bolşeviklerin Tiflis ve Batum’u işgal ettikleri, İngilizlerin Kars’ta kalan 2 bin kişileri de Erivan cihetine trenle naklolundukları.” (A.g.e., s. 25) “Aynı zamanda Aşiret tensikatını yaptım. Harbı Umumide bulunan aşiret alay kumandanlarını selb ile; açıkça bunlara Kürtlük meselelerinin neticesini, Kürtleri Ermenilere mahvettireceklerini anlattım. Ve memleketimizin kurtarılması için elbirliği ile çalışılmazsa, iki cihanda lanete hak kazanacaklarını söyledim. söz verdiler, yemin ettiler. Kürtlük için mühim propagandalar varmış. Berlin gazetesi namussuzca yazarmış, fakat ayrılık fıkri gütmeyeceklerdir. Bilhassa Dördüncü Aşiret Alay Kumandanı Haydar Bey (1335 Ermeni Harekatında şehit oldu) bana müthiş propaganda ve para oynadığını, fakat şahsının Erzuruma gelmesi ve ikaz etmesi üzerine ayrılık fıkri kalmadığını yeminle anlattı.”

Elli Bin Silahlı

“Kolordum 4 fıkra (tümen) idi. Genel kuvvetim: 17 bin 860 idi. 30 bin tüfenk nizamiye her zaman seferber edebilirdim. Fakat sunufu muhtelifesi, aşiretleri, milisleri icabında 50 bin kişilik bir ordu ile işe başlıyabilecek idim. Ahali elinde dahihayli silah vardı. Ayrıca, köy bekçilerine dahi silah verdirdim.” (A.g.e., s. 24-25)

K. Karabekir 20 yaşında subay, 23 yaşında kurmay çıkmış, 27 yaşında irtica, 28 yaşında Arnavut isyanlarını bastırmış, 30 yaşında binbaşı, 32 yaşında (1914) yarbay, 36 yaşında (1918) liva (tümgeneral) oldu. “Şarkıaki Ordunun mütarekeye zaferle girmiş olması, maddi ve manevi kuvvetinin bozulmamış bulunması dolayısiyle…1919 Nisan ortalarında bütün şarktaki ordunun başına geçmek imkanını bulmuştur.” (A.g.e.)

Bu çocuk (37) yaşında paşalar, isteseler iki vilayetin emperyalizme “yalvarmak”tan başka şeye aklı yatmayan yirmi otuz eşrafına kalb kuvveti vereceklerine, heyecanla hareket eden halka “halkçılık programı”nı destekletemezler miydi? “istemek” elde olsaydı… Olmadı.

Halkçılık Programı

Demek, kurtuluş savaşı gibi anacık babacık gününde bile “halkçılık programı”nın uygulanmaması, “millet kaderine hakim olabilecek mevkilere gelmiş bulunanların” o program üzerinde yeterince duru net bir kanı bekleyememiş olmalarından ileri gelmiştir.

O yüzden anti-emperyalist – anti-kapitalist mücadele, Türkiye’de önce kapitalizmi, sonra emperyalizmi, bugünkü duruma yükseltmiştir. Bugün artık en kör göz bile milli mücadelede anti-emperyalist savaş ile halkçılık programı arasında hayati bir bağlılık getirebilir. Anti-emperyalizmde halkçılığın birbirine zarar vermek şöyle dursun, birbirini yalnız çelikten güce eriştireceğini anlamakta güçlük çekemez.

Birinci Büyük Millet Meclisi’nin halkçılık programı neydi? 18 Eylül 1921 (1337) günü Meclise Mustafa Kemal imzasıyla sunulan programın 2. maddesi şudur:

“2- Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti, hayat ve istiklalini kurtarmağı yegane maksad’u gaye bildiği halkı emperyalizm ve kapitalizm tehakküm ve zulmünden tahlis ederek, idarei hakimiyetinin hakiki sahibi kılmakla gayesine vasıl olunacağı iddiasındadır.”

“3- T.B.M.M. Hükümeti, milletin hayat ve istiklaline suikasteden emperyalist ve kapitalist düşmanların tecavüzatına karşı müdafaa ve harici düşmanlarla tevhidi mevsaî edip milleti iğfal ve ifsada çalışan dahili hainleri tedip için orduyu tarsin etmeyi ve onu millet istiklalinin müttekası bilmeyi vecibe addeder.” (S. Ağaoğlu: Kuvayimilliye Ruhu, s. 72)

Sözler Osmanlıca. İnsan, sonradan öztürkçe modasıyla, acep o ilk günlerde söylenenlerin sonraki kuşaklarca anlaşılmaması amaç mı güdüldü diye, kendi kendine sormadan edemiyor. Kurtuluş savaşında biricik amaç halkı emperyalizm ve kapitalizm tehakkümünden ve zulmünden kurtarmaktır. Bu nasıl olacak?

Mübarek Saban ve Çekiç

Yeni Anayasa tartışılırken (18 Kasım 1920 -1336) İzmir millet vekili Mahmut Esat batıcı parlamento usulünü şiddetle yerdi:

“Bu Parlamento usulü halkı memnun edememiştir ve zaman zaman dünyayı sarsan büyük büyük ihtilallere meydan vermiştir. Çünkü Parlamentoların kabulüne ve kanunu esasının (Anayasanın) alkışlarla tasdikine rağmen, bir tabaka vardır ki, memleketi omuzlarında taşıyan bir tabaka vardır ki, o, daima esaret altında inlemiştir. Efendiliğine nail olamamıştır, ve o sefalet içinde inlerken, Burjuva tabakası onun önüne çıkmış,elindeki kanunu esasi ile o zavallı tabakanın önünde istihza etmiştir… Efendiler, memleket demek o memleketin iktisadiyatı demektir. Hiçbir zaman o memleketin, yalan yanlış politikacıları demek değildir. Fakat o memleketi, sapanı ile, elinde o mübarek Çekici ile çalışan demircisi, çiftçisi temsil eder ve memleket onlardan terekküp eder.

“Memleket manası onlarda mündemiçtir. Ve o tabaka reiskare gelmedikçe, bu memleketin mukadderatını doğrudan doğruya eline almadıkça feraha doğru yürümenin imkanı yoktur. Bütün Anayasalara ve bütün meşrutiyet şekline rağmen esirdir. Yine inlemektedir. Yine aç ve yoksuldur. O tabakayı buraya koymaktadır ki biz açlığın önüne geçeceğiz ve o tabaka buraya geldiği zaman kibar kibar cümleler içinde büyük nutuklar irad edemiyecek, fakat çiftçi çiftçiliğini düşünecek, demirci demirciliğini düşünecek, dabak dabaklığını düşünecek, ayakkabıcılar ayakkabılarını düşünecek, bu suretle memleketi vücuda getiren unsurlar o memleketi hakikaten düşünmüş olacaktır. Hiçbir zaman bir çiftçi olmıyan, çiftçinin menfaatini çiftçi kadar takdir edemez efendiler… ve memleketini belki elbesesiz, belki bastonsuz, belki yakalıksız, fakat ayağında çizmelerile, elinde mübarek çekiciyle buraya gelen demircilerini, çiftçilerini, yani memleketi burada gözümüzün önünde görürüz… Bunlardan ve herhalde bizim burada siyasi mübahaselerimizden, siyasi münakaşalarımızdan ziyade hayır ve istifade görür ve hiç bir vakit memleket siyaset bildiğimiz şu fırıldaklardan ibaret değildir.” (Kuvayimilliye Ruhu, s. 98-100)

Köylü Memleketin Efendisi

Kapitalizmi, burjuva parlamentosunu kaldıran bir yönetime bilim dilinde ütopik ya da bilimsel sosyalizm denilmez de ne denir? 45 yıl önce TBMM’nin de bunlar söylendi. Kabul edilen anayasanın 4 ve 5. maddeleri şunu yazdı:

“B.M. Meclisi, Vilayetler halkınca meslekler erbabı temsil edilmek üzere doğrudan doğruya müntehap azadan mürekkeptir… Intihabı 2 senede bir icra olunur…”

O Mecliste Mustafa Kemal şöyle haykırıyordu:

“Türkiye’nin sahibi ve efendisi kimdir? (Köylüler se daları.) Bunun cevabını derhal birlikte verelim: Türkiye’nin sahibi hakikisi ve efendisi, hakiki müstahsil olan köylüdür. (Şiddetli ve sürekli alkışlar).

“O halde herkesten daha çok refah, saadet ve servet, müstahak ve elyak olan köylüdür. (Sürekli alkışlar) Binaenalehy Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümetinin siyaseti iktisadiyesi bu gayei asliyeyi istihsale matuftur.

“Tunalı Hilmi bey (Bolu): Allaha çok hamdederim ki bu sözleri işitiyorum.

“Mustafa Kemal Paşa (devamla). Filhakika yedi asırdanberi cihanın muhtelif aktarına sevk ederek kanlarını akıttığımız, kemiklerini topraklarında bıraktığımız ve yedi asırdanberi emeklerini ellerinden alıp israf ettiğimiz ve buna mukabil daima tahkir ve tezlil ile mukabele ettiğimiz ve bunca fedakarlık ve ihsarılarına karşı nankörlük, küstahlık, cebbarlıkta uşak menzilesine indirmek istediğimiz bu sahibi aslinin huzurunda bugün kemali hicap ve ihtiramla vazzi hakikimizi alalım.” (Büyük Millet Meclisi zabıtları C. 18, s. 4, 3, içtima senesi açış nutku, A.g.e., s. 218-219)

Herkes Birinci Sosyalist

Şimdi bir an başımızı eğip utançla düşünmek zorunda değil miyiz? Yarım yüzyıl sonra TİP adına sahneye çıkanlar seçimden önce meddahlığını yaptıkları eli nasırlıları “yetersiz” bulabiliyorlar.

Yön dergisinin bir kurucusu TİP’i beleşten eleştirirken şunlar yazıyor:

“TİP yöneticileri, sosyalizm sözünü telaffuzdan dikkatle kaçırırlarken, “Türkiye’nin tek kurtuluş yolu sosyalizmdir” diye çıkan Yön’e fena halde bozulmuşlar ve onu ‘İnönü’nün oyunu’ diye çürütmeye kalkışmışlardır. Bugün sosyalistlerin, Türk kamuoyuna mal ettikteri ne fıkir varsa, ilk kez Yön’de ciddi araştırmalara dayanarak ortaya atılmıştır. Sosyalizmin en büyük milliyetçilik olduğu görüşü ve İkinci Milli Kurtuluş Savaşı sloganı Yön’ün ortaya attığı bir fikirdir.” (İlhami Sosyal: “Eğri Oturalım, Doğru Konuşalım”, Yön 29.7.1966) Hangisine inanmalı? Türkiye’de her önüne gelen her düşüncenin ve hareketin kendisiyle başladığını bilerek bilmeyerek söyleyebilir. Ancak, aynı Yön’ün aynı 1965 yılı 8 Temmuz sayısında D. Avcıoğlu: “Türkiye için bugünkü temel ve hayati mesele sosyalizm değil” der, 29 Temmuz Sayısında İ. Soysal: “Türkiye’nin tek kurtuluş yolu Sosyalizmdir” derse.,. O dergiye ne ad takılır: “Yön” mü, “Yönsüzlük” mü?

İki Yüzlü İnançsızlık

Böylesine nişangahsız atış nereden cesaret alıyor? Küçük- burjuvalıktan. İşte bu küçük-burjuvalar, bir yandan sosyalizmi ve “Marksizmi” kimseciklere bırakamazlar. Ötede “orijinal” görünme sevdasıyla, 45 yıl önce bile Türkiye için sosyalizmin temel ve hayati sorun olduğunun hiç değilse söylendiğini ve millet meclisince savundulduğunu bilmezler ya da unuturlar.

Yarım yüzyıl önce Türkiye gerçekten elde silah emperyalizme karşı savaşırken modern sosyalizme temel olacak bir işçi sınıfının işgal altında kaldığı gibi gerekçeler bulunabilir. O nedenle sosyalizm yolundan cayıldığı öne sürülebilir, belki.

Bugün o teorinin bilinçsiz bir çıkarcı atlatması olduğu öne sürülebilir. Gene de birinci kuvayimilliyecilerin genç deneyimsiz burjuva aydınları oluşları gibi mazeretleri vardır. Bugün “ikinci kuvayimilliyeciliğin” patentini telikle ellerinde tutan Yöncülerin öyle bir mazeretleri yoktur. Türkiye’de örgütlenmesi en azgın zorbaca işkence ve baskılara karşın önlenememiş bir işçi sınıfı vardır.

Onlar 30 yıllık kadrocu kalpazanlarla elbirliği etmişler. “İşçi sınıfı yoktur” diyemiyorlar. Bilinçsizdir, yetersizdir mavalını okuyorlar. “Sosyalizme karşıyız” diyemiyorlar, sosyalizm, emperyalizmle savaşı bizde sağlayamaz diyorlar.

Kişi Başka – Sınıf Başka

Tek tek işçilerimizi ele alırsak elbet hepsi de Yunus gibi “biçaredir, baştan aşağı yaredir”ler. Babil çağından beri toprağımıza sinmiş binbir nemrutluğun ve firavunluğun baskısı altında başka nasıl olabilirlerdi?

Yedi bin yıllık imtiyazlara sahip, ikiyüz yıldır içli dışlı desteklede sivriltilen kapitalistlerimizi görmüyor muyuz? Tek tek ele alınırlarsa, hepsi devlet koltuğu altında uyuz böceği, yabancı sermaye ajanı.

Ama, sosyal bir sınıf olarak işverenlerimiz yeryüzünün hangi ülkesindeki işveren sınıfından daha az egemendir? Daha az sömürücüdür

Demek, bir sosyal sınıf insanlarının tek tek karşımıza alacağımız kişileri, hatta sapık kast ve zümreleri hiçbir şey öğretmez. Önemli olan, o yetersiz, değersiz kişi ve zümrelerden birleşik olan sosyal sınıfların, bir toplum ya da ülke içinde tarihsel bakımdan oynamakta oldukları ya da oynamaya çağrılı bulundukları rolleridir.

Yön samurayları Türkiye’de işveren sınıfının küllü ayıbıyla var ve egemen olduğunu inkar edebilirler mi? Hayır. işçi sınıfının varlığını ve sosyal misyonunu neye dayanarak inkar ediyorlar? Başka hiçbir şeye değil. Kendilerini bir hamlede okkalayıp iktidara çıkarmadığı için, AP’ye oy verdiği için!…

İşçi Sınıfını Metafizikçe Koymak

Yöncüler “Avrupa görmüş” “mutlu azınlığımızdan”dırlar. Amerika’da, İngiltere’de, Fransa’da, Almanya’da, İtalya’da Yöncülerin “proletarya” diye gerinerek anacakları bir işçi sınıfı var mı? Var. Hem de çoğunlukta. Yani Batı ülkeleri nüfusu içinde oyların en kalabalığı işçilerdedir.

Ne görüyoruz oralarda? Oy çoğunlukları Adenaur ya da Erhard’ların, Kisinger`lerin, De Gaulle’lerin, Fanfani lerin, jonson’ların emrindedir.

Yöncüler neden o ileri Batı ülkeleri işçilerini yetersiz, bilinçsiz bulmuyorlar da, Türkiye işçi sınıfına dudak büküyorlar? Sosyalizm için De Gaulle mu Jonson mu daha tehlikelidir, yoksa bizdeki Menderesler, Palapaşalar, Demireller mi? Elbet birinciler.

O Batı burjuva liderleri “demokratik” yoldan, işçilerin oylarını alarak iktidara gelmişlerdir.

Dahası var. Dünyanın en ileri kapitalist ülkesi İngiltere’de ikide bir “İşçi Partisi” iktidara gelir, gider. İngiltere yeryüzünde kapitalizmin kalesi olmaktan geri kalmaz. İsveç kadar olsun İngiltere’ye “sosyalist” demek kimsenin aklından geçmez.

Ötede bakarsınız Kuli’ler ülkesi Çin’de, o “yetersiz” işçi sınıfı başa geçip, işitilmiş sosyalizmlerin en çetinini kurar. Yön bile onun “sosyalizm”inden kuşku duyma cesaretini gösteremez. Demek işçi sınıfını idealistçe koymamalıdır.

Sosyalizm Partisi ve Teorisi

Yalnız, bu sosyalizm Mısır ve Cezayir gibi sömürgelerde patlak verdi mi, Yön önce onları proletaryasız sosyalist devrimler olarak kendi kapıkulu “devrimci”liğine, devletçi anti-emperyalizmine örnek yerine koymak ister. Sonra “yeterli” profesör Niyazi Berkes Cezayir’de içki sofrasının sosyalizm adına yasak edildiğini görünce, D. Avcıoğlu” bu çabaya sosyalizm etiketi “verilemeyeceğini” (8 Temmuz 1966, Yön) yazar:

Bir başka gazeteci kendi köşesinden daha sistemli konuşmak isteyince Yön’de şunları yazıyor:

“Türkiye’de sosyalist akım gittikçe daha sıhhatli bir yapıya kavuşmak, ve memleketin gerçeklerine oturmak için durmadan düşünce çabası sarfetmek zorundadır.”

“Fikir yönünden kısırlık, hiç şüpheniz olmasın eylem yönünden kısırlık getirir:.. Türkiye’de sosyalizmin yürüyeceği yol ve tutacağı usul konusunda yazılarımız zengin değildir.” (İlhan Selçuk: “Kendi Kendimize”, Yön, 8 Temmuz 1966, s. 5)

Doğrudur. “Devrimci teori olmaksızın devrimci hareket olamaz.” İnsanın bütün hayvanlardan farkı; yapacağı işi önce kafasında tasarlamasından ileri gelir.

Ancak, insan kafasında hiçbir tasarı, gökten inme değildir. Hep yeryüzünde başından geçen işlerden çıkagelir. Diyalektik burada en yüce gerçekliğini bulur insan “işlediğini düşünür, düşündüğünü işler.”

Sosyalizm Züğürtlüğü ve Ödlekliği

Birde bugün “sosyalist düşünce” uğruna yapılan bütün savaşların “zengin değil” züğürt kalışı, “memleketin gerçeklerine oturmayışı” şundan ileri geliyor. Yazarlarımız yalnızca yazmak ve okumakla doğru yolun bulunabileceğini sanıyor.

İlk sapıtma oradan başlıyor. İkinci sapıtma, kendilerinden önce bu ülkede sosyalizm uğruna savaşmış olanları hiçe sayıyorlar. Burjuvazi kendi çıkarına güzel bir yol tutmuş, dün sosyal konu üzerine ağzını açanı engizisyon cenderesinde mahkum etmiş, lanetlemiş. Şimdi, bütün sosyalistçe düşünenlere o lanetlileri parmakla gösteriyor: “‘Bu mel’unlara sakın yaklaşmayın. Yoksa!”

Taze sosyalistlerimiz bu öğüdü “akılcı düşünce”lerine uygun buluyorlar. Burjuvazinin lanetlediklerini bir yolda sosyalistler lanetliyorlar. Dilleriyle değilse, davranışlarıyla…

Sosyalistçe adam lanetlemenin özel biçimi vardır. Lanetlilere: “Sizi burjuvazi lanetlediği için biz de lanetlemeye mecburuz” diyemezler. Bu onların sosyalistliklerine” dokunur. Öyleyse ne diyecekler? İçlerindeki komplekslerüıe göre: “Siz yanılmışsınızdır”, “siz düşüncesizsiniz”, “siz yetersizsiniz”, “siz vakti geçmiş molozsunuz”, “siz şüpheli adamlarsınız” ve bunların özeti “siz yenilmişsiniz”dir.

Hiçbir zaman “biz korkuyoruz” diyemezler. Çünkü hepsi yeni bir cesaretle ortaya atıldıklarına inanmıştırlar. Bu inançlarında içtendirler.

Emperyalizme Yarar Yozlaşma

O zaman ne olur? Bugünkü “sosyalist düşünce ortamı” ortaya çıkar.

1- Sosyalizm işinde az çok denemesi ve düşüncesi bulunanlar, gizli polisin gösteremediği bir “başarı” ile tecrit edilirler.

2- Yeni bir sosyalizm kurmaya çıkan “Allah yaratıcılar” gibi birçok “sosyalizm yaratıcıları”, Türkiye’nin her türlü pratiğinden kendi kendilerini dışlarlar.

Hareketin tarihinden, deneyiminden pratiğinden kopmuş olan yeni “sosyalizm yaratıcıları” eskilere dönüp: Gördünüz mü?” derler, lisanı halleriyle, “Biz sizin gibi enayi değiliz, beceriksiz yetersiz, düşüncesiz, moloz, müstehase, fois değiliz” derler Örgütde, yayınlarda yalnız pratikten kopmuş olmanın sosyalizmi ne derece yozlaştıracağını bilen günün egemen güdücüleri yeni “sosyalizm yaratıcıları”na hatırı sayılır kolaylıklar sağladığı için, herşey yolunda gibi görünür.

Dört yıllık TİP ve Yön çalışmaları ile sosyalist yazarlıklar sonunda artık iyice duyulan boşluk ve eksiklik bundan ileri gelir.

Türkiye’de yeni bir sosyalizm yaratıcılarını ne yadırgıyoruz, ne kınıyoruz. Lanetlemelere çok alışığız. Gene lanetlenmeyi kolayca göze alarak yaptıklarımızı değil hiç değilse düşündüklerimizi açıklamaktan kendimizi alıkoymayacağız.



Notlar:

1 Kaynağı belirtilmeyen bütün alıntılar, Dündar Seyhan’ın Gölgedeki Adam adlı kitabından alınmış, yalnızca alıntının sayfa numarası parantez içinde verilmiştir. (y.n.)

2 Tevratta Hz Davud’un sapanla öldürdüğü dev (y.n.)

Doğrudan cihazınızda gerçek zamanlı güncellemeleri alın, şimdi abone olun.

Yorumlar

Bu web sitesi deneyiminizi geliştirmek için çerezleri kullanır. Bununla iyi olduğunuzu varsayacağız, ancak isterseniz vazgeçebilirsiniz. Kabul etmek Mesajları Oku