TEZ KOOP İŞ SENDİKASI YÖNETİMİNİ YETERİNCE BEKLEDİM!

Yazar: Nezih Gençler

(Bu durum değerlendirmesi ve bilgilendirme yazım size özeldir. Lütfen face’de ya da başka açık alanlarda paylaşmayın.)

“Bir veda ancak masumiyeti kadar ölümsüz ve ancak mahkumiyeti kadar huzursuzdur. Bir veda ancak; giden, kalanın kusuruyla yüzleşmesini başarabildiğinde kusursuzdur. Hayatının yarısını sağır yaşayanlar, diğer yarısını dilsiz yaşamayı göze alacaklardır. Çünkü vaktiyle sesini duyuramamış olan vicdan, günü geldiğinde daha yüksek sesle konuşup, sahibinin karşısına bir intikam gibi dikilecektir! Ve (sınıflı toplumda) insan, her koşulda ve her şeye rağmen suçunu başkasının üzerine yıkmak üzere donatılmıştır; ta ki bugünün, düne dönüşü imkansız bir uzaklık olduğunu anlayıncaya kadar….” Jale Demirdöğen – Kusursuz Veda (Bu metni gönderen Emine Demircan arkadaşıma teşekkürler)

Sendika yönetiminin bana uyguladığı 3 aya yakın bir oyalama döneminden sonra artık yeter dedim… 2009 Kasım ayı ilk haftası yaptığım açıklama ile; Tez Koop İş Sendikası yönetimiyle sadece ücret ilişkimi bitirdiğimi bildirmekle yetinemezdim. Bu her şeyden önce sınıf kardeşlerime haksızlık olurdu. Yönetim kademesinde iyice açığa çıkan, fütursuzlaşan ve sendika yönetimine abanan bazı hastalıklı ve sendikal kurumsallığa sığmayan eğilimlerin, gerek örgütlenmeyi gerekse de asgari sendikal ilkeleri kirletmesinden doğabilecek kendi payıma düşen sorumluluğun bir gereği olarak, 29 Ocak 2010 tarihinde ilgililere, dost ve arkadaşlara aşağıdaki DURUM DEĞERLENDİRMESİ – BİLGİLENDİRME yazımı gönderip; TEZ KOOP İŞ SENDİKASI YÖNETİMİNİ YETERİNCE BEKLEDİM, artık beklemiyorum, yollarımız ayrıldı dedim… Yazımda; birlikte çalışamamanın gerekçelerini de anlatıyorum. Yönetimin yaygınlaştırdığı gibi “emeklilik” veya “ücret zammı talebi”nin ayrılış gerekçesi olmadığını belirtiyorum…

Tez Koop İş Sendikası’nda, kısa aralıklar olsa da 1996 yılından beri çalışmaktaydım. Son 2 yıldır da 1 yıllık sözleşmeli örgütlenme uzmanı olarak çalıştım. En son yeni sözleşme dönemimde, 30 Ekim 2009’da, diğer personelin aldığı yakacak yardımının biz sözleşmeli uzmanlara da verilmesini ve ücret adaletsizliğinin giderilmesini talep ettik. Geçen sene giyim yardımı ve bayram harçlıkları sosyal hakkımızı talep etmiş ve geç de olsa almıştık. Bir sonraki sözleşmelerde ve bundan sonra, diğer personelin aldığı yemek yardımı, yol yardımı ve ikramiye taleplerimizin olmayacağını belirttik. Çünkü zaten ikametgahımızın bulunduğu kentin haricindeki çalışmalarımızda yemek yardımı olarak harcırah alıyoruz ve çoğumuz sendikanın tahsis ettiği otolarla çalışıyoruz. Oto tahsisi yapılmayan uzmanlar da yol masraflarını belge karşılığı alıyorlar. Yani yemek ve yol yardımı talebimiz olamaz. İkramiye de maaşlarımızın içinde. Bu nedenlerle; bizim için geriye kalan giyim yardımı, bayram harçlığı ve yakacak yardımı sosyal hakları bizim tarafımızdan talep edilebilir haklardandır.

Bu görüşmeler sürerken emekliliğim gelmişti ve 30 Ekim’de emekli oldum. Emeklilikten sonra da çalışacaktım. Benim sözleşme dönemim olduğu için kendi sözleşmeme yakacak yardımı koyulmasını, diğer sözleşmeli uzmanların ücretlerinde de adaletin sağlanması sözünün verilmesini istedim. Diğer sözleşmeli uzman arkadaşlar da sonuna kadar arkamda olduklarını bana bildirmişlerdi. Yönetimle pazarlığımız 9 Kasım’a kadar sürdü. Neticede yakacak yardımı talebim kabul görmediği için ben de sözleşmemi imzalayamadım ve böylece işbaşı da yapamadım. Genel Başkan bana tekrar düşünmemi ve süreyi fazla uzatmadan eski sözleşmeyle işbaşı yapmamı bekleyeceğini söyledi.

Kasım’ın 12’sindeki mağaza temsilcileri toplantısında tüm mağazalardan gelen temsilci arkadaşlar benim neden devam etmediğimi sormuşlar. Genel Başkan ve diğer yönetim kurulu üyeleri “yakacak yardımı talebinden vazgeçsin hemen işbaşı yapsın” demişler. Mağaza temsilcisi arkadaşlar bana tek tek telefon edip rica ettiler, hatta “abi biz sözleşmeli uzmanlara kendi aylıklarımızdan toplayıp yakacak yardımı yapalım” diyenler oldu. Tabi yakacak yardımı tekliflerini reddettim. Ama onları kıramadım ve kendilerine söz verdiğim gibi yakacak yardımı talebimden vazgeçtiğimi, Kurban Bayramı’ndan önce, Kasım ayının ortasında hem genel başkana, hem de diğer bazı yönetim kurulu üyelerine bildirdim. Genel başkan da Kurban Bayramı’ndan sonra Fikret başkanı Trakya’ya göndereceğini ve hemen sonra da benim dönüşümle ilgili girişimde bulunacağını söyledi. Böylece Kasım ayının ortasında başlayan bekleme sürecinde bugünlere geldik.

Bu arada ben resmen çalışmasam da gerek telefon ile gerekse de gidebildiğim yerlere giderek örgütlenmeye yardımcı oluyordum. Bu süreçte, sadece son ilişkide olduğum Trakya bölgesindeki mağazalardan ve örgütlenmekte olduğumuz diğer mağazalardan değil, toplu sözleşmeli marketlerden de sendika yönetimine karşı benim için bir şeyler yapılması doğrultusunda öneriler geldi. Bazı mağaza çalışanları ve mağaza komiteleri “sen tekrar işbaşı yapıncaya kadar üye alımlarını durduralım” dediler. Hayır, üye alımları artarak sürmeli, daha fazla çalışmalısınız dedim. Bazı mağazaların örgütlenme grupları; “Nezih Gençler’in ücretini tüm mağazalardaki üyelerimizin katılımıyla karşılayıp onu kendimiz uzman olarak çalıştıralım” önerisini tüm mağazalara götürelim dediler. Bu öneriye de karşı çıktım. Bu, bazı sendika yöneticilerinin bana karşı uyguladığı MOBBING (psikolojik taciz ve yıldırma) politikasını kabullenmek olurdu. Bir de tabi örgütlenmeye zarar verebilirdi.

Fikret başkanın bana ve çeşitli kentlerdeki market temsilcisi arkadaşlara “Trakya dönüşü kesin olarak başlatırız… Aralık ortası kesin başlamasını istiyorum… En geç yılbaşında Nezih beyi yeniden kesin başlatırız” dediğine, yılbaşından sonra ha bu Pazartesi ha Çarşamba dediğine hep şahit olduk. En son olarak da beni 08.01.2010 saat 22:30’da telefon ile arayıp; “Pazartesi’den beri tüm herkesle görüştüm, yönetimi ikna etmek için çok çalıştım, ama bir sonuç alamadım, ben senin kesin olarak başlamanı istiyorum. Bunu yönetime de söyledim. Ama bazı yönetim kurulu üyeleri; ki ben onların kendi birimlerine doldurdukları personele hiç karışmadım, benim seni işbaşı yaptırmama engel çıkarıyorlar. Salı günü uzmanlar toplantısı var onları da yönetimle görüştüreceğim” dedi.

Nasıl olur!; 5’i unvanlı 7 kişilik genel yönetim kurulu üyelerinin 3’ü; genel başkan Gürsel Doğru, genel mali sekreter Ayhan Kurtuluş Demirer ve en önemlisi de bağlı olduğum birimin başı genel örgütlenme sekreteri Fikret Omak; her üçü de benim dönmemi istediklerini bana resmen defalarca söylediler. Diğer 2 ünvanlı genel yönetim kurulu üyesiyle bu konuyu görüşmediğim için bir şey söyleyemem. 2 ünvansız yönetim kurulu üyesi ise; Adem başkan, beni her zaman takdir etmiştir ve çeşitli görüşmelerimizde seni tekrar aramızda göreceğiz demiştir. Levent başkan ise benim dönmem gerektiğini her zaman söylemiştir. Ha demek ki birileri tabandaki işçilere ve bana başka türlü kendi aralarında başka türlü konuşuyorlar… Örneğin Fikret Omak! Bana ve marketteki arkadaşlara “Nezih Gençler hemen başlamalı” dediğini biliyoruz. Ama yönetim kurulunda da;” hayır başlamasın, biz onsuz da bitiririz” mi diyor? Ya da sendikada kararlar çoğunlukla veya genel yönetim kurulunun özgür iradesiyle alınmıyor mu?..

Mevcut örgütlenmenin başlatıcısı ve daha sonra katılan uzman arkadaşlarla beraber sürdürücüsüyüm. 2003 başından beri işin içinde olduğumdan halen örgütlenme yürütülen marketin işverenini ve muhtemel tutum ve davranışlarını ve stratejisini çok iyi biliyorum. 2007’nin Ekim ayında söz konusu markette örgütlenmenin alt yapısını oluşturmak üzere genel başkan Gürsel Doğru ve bir önceki genel örgütlenme sekreteri Osman Gürsu tarafından tek örgütlenme uzmanı olarak görevlendirildim. 2003 örgütlenmesi sırasında işçilerle işçiler, işçilerle eski genel başkan ve sendika yöneticileri arasında yanlış anlamalardan kaynaklanan güvensizlikleri, küslükleri ve soğuklukları gidermeye çalışarak işe başladım. İzmir’de bu dengeyi kurunca genel başkanı ve genel yönetimi İzmir’e davet ettim ve her mağazadan işçilerin geniş katılımıyla 2 toplantı düzenledim. İzmir’de nispeten güçlü olduğumuz için önceliği diğer bölgelerde altyapı oluşturmaya verdim. 2008 Mayıs ayına geldiğimizde toplam 27 marketin 25’inde örgütlenme gruplarımızı oluşturmuştum. Mayıs ayından itibaren üyelik başlatılabilirdi. 2008 yılbaşından beri konuyu genel örgütlenme sekreteri Osman Başkan’a açmış ve yeni örgütlenme uzmanlarına ihtiyacımız olacak demiştim. O da genel yönetime götürdü ve yeni uzman alımları Mayıs ayından itibaren başladı. Yeni arkadaşlarla birlikte mağazaları dolaştım, her mağazadaki ekipleri onlarla tanıştırmaya başladım. 2008’in Haziran ayında tüm mağazalarda üyelikleri başlattık. Bir müddet sonra yeni arkadaşlarımızla aramızda mağazaları paylaştık. Hedeflerimizi tutturarak gerçekten sağlıklı bir örgütlenme sürdürmeye çalıştık. 2009 başından beri burada sendika var mı yok mu tartışması bitmişti. 2008 Ağustos’undan sonra başta işveren olmak üzere ilgili herkes işçilerin sendikal örgütlülük içinde olduklarını biliyor ve hissediyorlar. Burada artık fiilen sendikal örgütlülük vardır. Çoğunluğu aşıp yetkiyi alınca da bu durum resmiyete kavuşacaktır. Bunun resmiyete kavuşmaması için hiçbir neden yoktur. Yeter ki sendika yönetimi dirayetsizlik göstermesin, çoğunluk için erken başvuru yapmasın, iç örgütlenmeyi ihmal etmesin, uzmanların, mağaza gruplarının ve üyelerin birlik ve beraberliğini sağlamak, onların dayanışma ve yardımlaşmalarını artırmak, iletişim ve eşgüdümlü bir çalışma için yeterli çabayı sarf etsin…

2009 başında oluşan yeni yönetim ve yeni örgütlenme sekreteri Fikret Omak ile bir araya gelip durum değerlendirmesi yaptık. 2008 Ekim ayından beri, olağanüstü kongre süreci ve ücret konusundaki anlaşmazlığımızdan dolayı bir türlü imzalayamadığımız yıllık sözleşmemi ancak Şubat 2009’da imzaladık. Ama tabi Ekim’den beri oluşan farklarımı alamadım… Fikret Omak ile seçildikten sonraki ilk görüşmemizde kendisine geçmişte iyi yöneticilik yapamadığını örneklerle hatırlattım. İyi insan olmak başka iyi yönetici olmak başka şeydir dedim. Kendisi de örnekler vererek geçmişteki hatalarını yapmayacağını, kesinlikle uzmanlara fazla müdahaleci olmayacağını, eşit davranacağını, kurumsal bir işleyiş içinde çalışacağını, bizim de katılımımızla sendikada bir örgütlenme programı ve politikası oluşturacağımızı, örgütlenmede inisiyatifin bizde ve mağaza komitelerinde olacağını, kararları bizimle paylaşarak alacağını, 3 ayda bir bizimle beraber alanı genel olarak ziyaret edeceğini, bizlerin bu konunun uzmanı olduğumuzu, önerilerimizi yönetime getirip savunacağını ve gerçekleştirmeye çalışacağını, uzmanların birbirimizle sürekli iletişim ve eşgüdüm içinde örgütlenmeyi götüreceğimizi, kendisinin bizim ihtiyaçlarımızı karşılayan, lojistik destek sunan bir yönetici olarak çalışacağını ve benim önderliğimde iyi bir uzman kadrosu oluştuğunu ve zaten örgütlenmenin de iyi bir aşamada olduğunu, onun için geçmişte aramızda olan çelişki ve kırgınlıkların asla bir daha gerçekleşmeyeceğini söyledi. Onun üzerine kafamdaki “Fikret Omak ile çalışılabilir mi?” sorusu biraz olsun hafifledi…

Tüm mağazalarda işin başından beri bir kişiye, yönetimdeki şu veya bu başkana veya kendime bağlı bir örgütlenme yürütmedim. Her zaman sendikal kurumsallığa uygun davrandım. İşçi arkadaşlara; sendika yöneticilerinin birer avukat, kurtarıcı ya da komisyoncu olmadıklarını, yönetici ve üyelerle birlikte sendikanın işçilerden oluştuğunu, haklarını da; kendi sendikal örgütlülükleri, birlik ve dayanışmaları ve güçleri oranında alabileceklerini söyledim. Her mağazada oluşturduğum ekipler o mağazayı örgütlediler… Yapılması gerekenleri aylık raporlarımda genel merkeze açık seçik bildirdim. Fikret Omak genel örgütlenme sekreteri olduktan sonra önerilerimin bir çoğu gerekçe gösterilmeden yaşama geçirilmediği gibi titizlikle okunup anlaşılmaya bile gerek görülmedi. Hatta bazı önerilerimden sonra ve örgütlenme için zorunlu uygulamalarımdan dolayı Fikret Omak tarafından MOBBING’e (psikolojik taciz ve yıldırma) maruz kaldım. Daha önceki örgütlenme sekterliği dönemiyle ilgili olarak tarafımdan eleştirilen ve “kesinlikle bir daha böyle şeyler olmayacak” dediği konularda da lafı işine uymadı. Örneğin “öz evlat üvey evlat” yaklaşımı… Bilgi paylaşımı ve iletişimde uzmanlar arasında çifte standart uygulaması… Uzmanların periyodik olarak bir araya gelip aralarındaki sevgi ve kardeşlik bağını artırmaları, eylem ve söylem birliğini sağlamaları, iletişim ve eşgüdüm içinde olmaları konularındaki umarsızlığı… Önerilerimi “sorun çıkarsa senin dediğini yaparız” diyerek süresiz ertelemesi… Benden kaynaklanmayan nedenlerle yüksek gelen telefon faturalarının, nedenlerini dilekçeyle genel merkeze bildirdiğim halde, 2 kez aylıklarımdan kesilmesi… Örnekleri çoğaltabiliriz…

Bana karşı olan örtülü düşmanca, açık umursamaz ve saygısız tavırlarını ilk kez Caner arkadaş için Balçova mağazası önünde yaptığımız basın açıklaması sırasında fark etmiştim. Bu davranışları bir çok kişinin gözleri önünde devam etti. Örneğin; 25 Haziran İzmir UNI TESCO İTTİFAKI toplantısı sonrası, tüm uzmanlarla toplantı halindeyken; uzmanlar arası toplantı, iletişim, eşgüdüm, eylem ve söylem birliği yaratılması ve rotasyon ile ilgili önerilerime karşı diyecek bir şey bulamayınca sinirlenip yüksek sesle; “bir daha bu önerinde ısrar eder ve bölgeni terk edip başka mağazalarla ilgilenirsen sana ihtar veririm” diyerek sıradan bir işveren mantığıyla beni azarlamaya kalkması, tipik bir yargısız infaz ve mobbing uygulamasıdır. En beğenmediğimiz işveren bile savunma almadan uyarı ve ihtar cezası vermiyor… Gerekeni, örgütlenmenin zarar görmemesi için yapmadım…

Her uzman arkadaşa belirli bir bölge verilmesine karar vermiştik. Tuğrul arkadaş ve benim üzerimde çok mağaza olduğu için hem üyelik toplantıları hem de market içi ve market dışı sorunlara yetişemez olmuştuk. Mağazaların hızla yeni uzmanlara devredilmesi gerekiyordu. Bendeki mağazaların bir kısmını Caner, Hüseyin, Sinan ve Hazal arkadaşlara devredip Trakya bölgesindeki 6 mağazaya yoğunlaştım. En geç 2009 ortasına kadar da Tuğrul arkadaştaki 10 – 11 mağazanın devredilmesi üzerinde fikir birliği yapmıştık. Bu bir türlü gerçekleşmediği gibi tam tersine, bu arkadaşa kendi mağazaları dışındaki bölgelerde de yeni “görevler” yükleniyor, arkadaşımızın kendi bölgesindeki mağazalarına bile yetişemeyişi görmezlikten geliniyordu. Arkadaşımız; İzmir, Burhaniye, Ayvalık, Bursa, Yalova, Konya gibi illerdeki mağazalara götürülüp oradaki toplantılarla meşgul ediliyor, kendi bölgesindeki mağazaları daha fazla ihmal etmeye mahkum ediliyordu. Denizli, Aydın, Kuşadası’ndaki mağazaların Caner arkadaşa devri bir türlü gerçekleşmedi. Caner arkadaşımız benden devraldığı Uşak ve Salihli mağazalarıyla birlikte Denizli, Aydın ve Kuşadası’ndaki mağazaları da devralabilirdi. Ve Tuğrul arkadaş da Mersin, Alanya, Antalya, Bodrum, Marmaris, Söke mağazalarını ihmal etmemiş olurdu. İzmir ve çevresinde kimin hangi mağazalarda yoğunlaşacağı konusundaki belirsizlik hâlâ sürüyor ve zaman zaman uzman arkadaşlarımız birbirlerine karşı zor durumda kalıyorlar.

Bölgelerimizin dışında oluşan tıkanıklıklara yardımcı olmak konusunda da çifte standart ve yanlışlar yapılmıştır. Örneğin Konya, Derince, Bursa, Yalova, Burhaniye, Ayvalık, İzmir mağazalarındaki tıkanıklıklarda öncelikle benim yardımım istenmesi gerekirken (çünkü her yerde grupları kuran ve yakın tarihe kadar örgütlenmeyi götüren bendim) bu yapılmamış, benim adeta Trakya bölgesine hapsedilmem için çaba sarf edilmiştir. İstanbul’dan Çanakkale’ye geçerken, Fikret başkanın bilgisi dahilinde ve Hüseyin arkadaşın davetiyle Marmara denizinin güneyinden gidip Bursa, Burhaniye, Ayvalık mağazalarındaki sorunların çözümünde Hüseyin arkadaşa bir güncük yardımcı olmam Fikret başkanı yukarda belirttiğim gibi çileden çıkarmıştı… Fikret başkan, başka mağazalarla ilişkimin doğal olarak sürüyor olmasından son derece rahatsız. Diğer mağazalarla ilişkimin sürmemesi anormal bir şey. Bir sürü tutanak, mağazalar arası işçi sirkülasyonu, değişik mağazalardaki birbirini tanıyan işçilerle örgütlenmenin sağlıklı yürütülmesi için iletişim kurulması gerekir… Benim de, tüm mağazaların ekiplerini oluşturan bir uzman olarak o arkadaşlarla iletişim içinde olmam kadar doğal bir şey olamaz. Ancak Fikret başkan bunu anlamamakta ısrar etti…

Oysa kendi mağazalarına bile yetişmesi imkansız olan Tuğrul arkadaşın her yere gitmesinden ve her yerle iletişim kurmasından çok memnun… Birçok arkadaşımız kendileriyle ilgili konulardaki haberleri bile genel merkezden ve Fikret başkandan değil, onlardan önce Tuğrul arkadaştan alıyorlar… Burada yanlış anlaşılmasın, Tuğrul arkadaşımızı suçluyor değilim. 2003-4 örgütlenmesinde de, hem uzmanlar içinden hem de mağaza örgütlenme grupları içinden “öz evlatlar” yaratılmıştı. O “öz evlatlar”la “üvey” konumuna düşürülenler birbirlerini suçladılar, bölünmeler yaşandı. Ama artık asıl sorunun uzmanlardan ya da mağaza örgütlenme gruplarından kaynaklanmadığı, bazı yöneticilerin eski alışkanlıklarından kaynaklandığı belli. Uzmanların ve mağazalardaki işçi liderlerinin çeşitli zaaflarından ve bilinçsizliklerinden yararlanarak “benim adamım – senin adamın” markajını yapıp onların ahlakını bozmaya çalışanlar bunu hangi eğilimlerle yapıyorlar o da belli… Bunların bir kısmını genel merkeze ilettiğim raporlarımda da belirtmiştim. Merak edenlere tüm raporlarımı ve önerilerimi yeniden gönderebilirim. Raporlarım incelendiğinde; sıkıntı çıktığı zaman değil, çıkmadan önce ve sıkıntı çıkmaması için yapılması gerekenlerin nasıl sistematik olarak önerildiği görülecektir. Tüm bu sorunlar dikkatle ele alınıp çözülmeden mevcut haliyle “örgütlenme”nin sürdürülmesi; başarının “şans”a ya da işverenin insafsızlığına terk edilmesi demektir…

Kim ne derse desin ister istemez tüm mağazalarla ilişkim sürüyor. Hâlâ mağaza içi-dışı sorunlarında arkadaşlara yardımcı olmaya çalışıyorum. Türkiye cumhuriyeti yasalarınca teminat altına alınmış iletişim, seyahat, buluşma, yardımlaşma ve dayanışma özgürlüğünü kim engelleyebilir ki? Bu sendikada çalışmasam da işçi kardeşlerimin bir an önce sendikal yapıya kavuşmaları için elimden gelen her şeyi yaparım. Çünkü ben kendi çocuklarımın kurtuluşunu da ancak örgütlü bir halk yaratılarak gerçekleşebileceğine inanıyorum. Örgütlenme mücadelesi benim için bir meslek değil; bir yaşam biçimi…

Ancak şunu anladım ki Tez Koop İş sendikası yönetimi 2009 Kasım ortasından beri beni oyalıyor. Dönüş için gerekli her şeyi yaptım. Vicdanen rahatım. Genel yönetimin 12 Kasım’da mağazalardan gelen temsilci arkadaşlara; “Nezih Gençler’i ikna edin, eski sözleşmeyle hemen gelsin işbaşı yapsın!” diyerek ileri sürdüğü sözleşme koşulunu, mağaza temsilcisi arkadaşlarımın bana telefon ve mail ile bildirmesi ve kabul etmem için rica etmesi üzerine, hiç zaman kaybetmeden, 12 Kasım’dan 3 gün sonra 15, 16, 17, 18, 19 ve 20 Kasım tarihlerinde genel başkan Gürsel Doğru’yu ve genel mali sekreter Ayhan Kurtuluş Demirer’i, (genel örgütlenme sekreterine bir kaç kez telefon ettim ulaşamadım) ve örgütlenme uzmanlarını arayarak yakacak yardımı talebimden vazgeçtiğimi, eski sözleşmeyi imzalayacağımı defalarca bildirdim. Genel Başkan bana, yukarda da söylediğim gibi; “Fikret’i Kurban Bayramı’ndan hemen sonra Trakya’ya göndereceğim, dönüşte konuyu ele alır hallederiz” dedi… Genel mali sekreter Ayhan Kurtuluş Demirer; “Şu yakacak yardımından vazgeçerek tekrar aramıza dönmene çok sevindim. İlk fırsatta yönetimi toplar hallederiz. Hayırlı olsun!” dedi… Trakya turu sırasında Fikret Omak ile de benzer bir telefon görüşmesi yaptık; “Ankara’ya döner dönmez gündeme getirip yılbaşından önce seni kesin olarak tekrar başlatırız. İzmir’de sana şiddetle ihtiyaç var. Hazırlan İzmir’e geçiyorsun. Ben senin dönmeni kesinlikle, ama kesinlikle istiyorum” dedi.

Ve geldiğimiz sonuç; Fikret Omak beni geri aldırtmak için çok çalışmış ama başaramamış!.. Hiç kimse bana net bir şekilde ve açıkça: “çalışmalarından dolayı teşekkür ederiz. Bu örgütlenmenin de bu seviyelere gelmesinde senin çok emeğin var ama artık birlikte çalışamayacağız” demedi, diyemedi, hâlâ da demiyor, diyemiyor… İşin “teşekkür” bölümünü zaten onlardan beklemiyorum. Her gün internet ya da telefon aracılığıyla görüştüğümüz, mitinglerde buluştuğumuz işçi kardeşlerim benimle içlerinden gelenleri paylaşıyorlar. Bu bana yeter. Ancak yok mu bir babayiğit genel yönetim kurulu üyesi; “Nezih Gençler eski sözleşmeyle de seni çalıştırmıyoruz, boşa bekleme, kendine iş ara…” diyebilecek?.. Umarım bana ve benim gibi insanlara ihtiyaç duymazlar… Bunu onlara acıdığım için söylemiyorum, işçi arkadaşlarımın zor durumlara düşmüş olmasını görmek istemediğim için samimiyetle diliyorum… Ancak örgütlenmenin seyriyle ilgili tüm mağazalardaki son gelişmeler gösteriyor ki; daha fazla zaman kaybetmeden acil yapısal önlemler alınmazsa örgütlenme çalışmaları bir kez daha yenilgiyle sonuçlanabilir veya kazara çoğunluk alınması da toplu sözleşme ya da protokol imzalanması da işverenin insafsızlığında ve güdümünde bir mahkumiyetle sonuçlanabilir…

Bir de bazı “dost” ya da “ilgili-bilgili” ağızlar, benimle ilgili olarak “kendi ayağına sıktı!” diyormuş. Ben öyle dendiğine inanmıyorum, inanmak istemiyorum. Lafı getirenlere de “öyle denmemiştir, dedikodu yapmayın!” diyorum. Arkadaşlar neredeyiz? Hangi ortamdayız? Bir mafya ya da külhan-beyi ortamında mı çalışıyoruz? Ne sıkması? Adaletli bir ücret talebi mi “ayağına sıkmak”? 2008 Ekim’de imzalamam gereken sözleşmeyi 4 aya yakın direndikten sonra belli bir ücret iyileştirmesi, giyim yardımı ve bayram harçlıkları hakkımızı alarak imzalamıştım. Bu sene de son sosyal hakkımız olan yakacak yardımı almaya çalışmak mı “ayağına sıkmak”? Görüşmelerin 30 Ekim – 9 Kasım arası 9 gün sürmesi mi “ayağına sıkmak”? “Tamam, arkadaşların ricası üzerine eski sözleşmeyle başlıyorum” bildirimimi, genel merkeze 12 Kasım’dan 3 gün sonra iletmek mi “ayağına sıkmak”? Bırakalım şimdi bu bize yabancı sözcükleri… Eğer böyle bir laf edildiyse, herhalde, “kendi, kendisine etti” demek istenmiş olabilir…

Eğer bir kendi kendine eden varsa; kendi, kendilerine edenler; tüm sözleşmeli uzmanlar için, onların da olurunu alarak öne sürdüğüm bu taleplerin arkasında yeterince duramayan, elinden geldiğince, gücü oranında direnemeyenlerdir… Kendi kendilerine edenler; işçilere her gün “birlik-dayanışma içinde haklarınızı arayın!”, “direne direne kazanacağız!” diyenlerin, kendi durumları söz konusu olunca havaya bakarak ıslık çalmakla yetinerek, hatta “bizim öyle bir talebimiz yok” anlamına gelen söz, tutum ve fısıldamalara sapanlardır… Kendi kendilerine edenler; raporlarımda yazdığım, toplantılarda sözlü olarak dile getirdiğim önerilerimi değerlendirmeyen, erteleyen ve onlara sağır ve dilsiz kalanlardır… Bir sendikada böyle birilerinin var olacağına inanmıyorum, inanmak istemiyorum. Herkes gücü oranında ve elinden geldiği kadarıyla, aklının yettiğince gerekeni yaptı…

Bu süreçte, sağlıklı bir örgütlenme yapılmasının gereklerini, güçleri yettiğince tartışmaya, konuşup yaşama geçirmeye çalışanlar; örgütlenme uzmanlarının ücret adaletsizliğinin düzeltilmesi ve makul sosyal hakların alınması için güçleri yettiğince mücadele edenler; “Dünya yuvarlaktır!” diyenlerin linç edildikleri gibi bir muameleyle karşı karşıya bırakılıyorsa ya da bırakılacaksa; asıl kendi kendine edenler; onları saf dışı bırakarak bir yerlere varacaklarını zannedenlerdir… Bir sendikada böyle kendi kendine edeceklerin var olacağına da inanmıyorum, inanmak istemiyorum…

Tüm bu olup bitenlere rağmen bugüne kadar hep Ömer Kaya kardeşimin vasiyetini, mağazalarda çalışan kardeşlerimin umudunu ve ortak amacımızı gerçekleştirmek adına sabırla çalışmaya devam ettim. Hâlâ da devam edebilirim… Yeter ki başarılı olmak için herkes gerekeni yapsın.

Artık oyalanma sürecinde iş aramadan beklemek lüksüm kalmadı. Vicdanım rahat. Bundan sonra işkolu ayrımı, tercihi ya da kısıtlaması gözetmeden, diğer sendikalarda örgütlenme uzmanı olarak iş arayabilirim.

Bu durum değerlendirmesi içerikli bilgilendirme metnini öncelikle Tez Koop İş Sendikası’nın Genel Başkanlığı’na gönderiyorum. Halen devam etmekte olan örgütlenmemizin bağlı olduğu şubelerimizin başkanlarına da bu süreç ile ilgili yazılı olarak bilgi vermem gerektiğine inanıyorum. Halen örgütlenmekte olduğumuz marketin mağaza temsilcileri ve grupları ile beni tanıyan toplu sözleşmeli mağaza temsilcileri; bu süreçte benim tekrar örgütlenme uzmanı olarak işe dönüşüm beklentisinde oldukları için onları da bilgilendirmem gerektiğine inanıyorum. Mevcut örgütlenme çalışmasına zarar vermeyecek şekilde, bu süreci yazılı olarak onlarla da paylaşacağım.