Tesco kipa neden itiraz edebildi? Muhtemel sonuçları ve sendikacılığımız

Yazar – Nezih Gençler

SEVGİLİ İŞÇİ KARDEŞLERİM

Önce son sürecin nasıl işlediğine kısaca bakalım. Tez Koop İş Sendikası, mayıs ayı başında TESCO KİPA’da sigortalı olarak çalıştığını iddia ettiği tüm üyelerini, sendikal çoğunluk tespiti talebiyle Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’na bildirmiş. Bakanlık da yaklaşık 2 aylık bir süre içinde bu talebi incelemiş. Nasıl incelemiş? Sendikanın bakanlığa çoğunluk tespiti için başvurduğu tarihte, işveren tarafından bakanlığın bölge müdürlüklerine gönderilen aylık sigorta bildirgelerindeki sigortalı işçi kayıtlarını, sendikanın gönderdiği üye kayıtlarıyla karşılaştırmış. Bu çalışmayı bakanlık, bünyesinde ve bölge müdürlüklerinde çalıştırdığı müfettişler ve uzmanlarla yaklaşık 2 ay boyunca yapıp tamamlamış. Devlet, bizden kestiği vergilerle ücretlerini ödediği belki onlarca memurunu iki ay boyunca çalıştırarak, bu işyerinde çalışan toplam işçi sayısının yarısından 100 fazlasının ilgili sendikanın üyesi olduğunu tespit edip, ilgili yasaya göre sendikanın yetki için gerekli çoğunluğa sahip olduğunu tüm taraflara bildirmiş…Ancak yasa, “6 iş günü içinde taraflardan biri ilgili iş mahkemesine başvurup bakanlık aleyhine dava açarak, üye çoğunluğunun olup olmadığını duruşmalı olarak yeniden sayılıp mahkemece tespit edilmesini isteyebilir” diyor… Yani yasa koyucu; bakanlığın devlet memuru müfettişlerine, konunun uzmanlarına “güvenilmez, bir de mahkemece tespit yapılsın, hatta o mahkemeye de güvenilmez, bir de Yargıtay’a itiraz hakkı koyalım” demiş. Şimdi içinizden bazıları “yahu sen devlet memuruna hakaret mi ediyorsun!” diye aklından geçirebilir. Hatta kimi işgüzarlar bu yazı için devletin maddi-manevi şahsiyetine hakaret davası açmaya da kalkabilir. Buyursunlar… Yargılanmaya hazırım. Ancak burada mevcut yasayı aktarıyorum. Hukuk fakültesini 3. sınıftan terk ettiğim için belki yeterince hukuk diliyle değil; ama halk diliyle aynen hukukun ne dediğini aktarıyorum.

“Yok buradan yasa koyucunun çalışma bakanlığı müfettiş ve uzmanlarına güvenmediği sonucu çıkartılamaz” deniliyorsa, yani benim zorlama ve kanırtma yaptığım iddia edilecekse; o zaman daha vahim bir durumla karşı karşıyayız demektir. Yukarıdaki yorumumda, kurumların birbirlerine güvensizliğinden, yasal bir çelişkiden söz edilebilir. Ancak böyle bir çelişkinin olmadığı; yani yasa koyucunun devlet memuruna güveninin tam olduğu, böyle bir güvensizlik olduğu iddiasının kötü niyetli bir yorum olduğu söylenecekse; o zaman; yasa koyucunun, kendisini seçen vatandaşlara eşit davranma zorunluluğu ilkesi, Anayasa’nın eşitlik ilkesi, kişinin temel hak ve özgürlüklerini kullanabilmesi ilkesi, özgürce derneğe, sendikaya üye olma hakkı çiğneniyor. Allah korusun! Anayasa tebdil ve tağyir ediliyor demektir… Çünkü yasalar anayasaya aykırı olamazlar…

Yani yasa koyucu Meclis, en azından bu yasayı çıkarırken taraf mı tutmuştur? Bunca işsizlik ortasında, bunca yasaklar cehenneminde, işçiler bin bir zorlukla sendikal çoğunluğu sağlarlarsa, “gösteririz biz onlara, alın bakalım, işverene mahkemeye ‘itiraz hakkı’ tanıyalım da siz de bilmem kaç yıl sonra yetkiyi alabilirseniz helal olsun!” mu demişler… Öyle ya, eğer bu işverene tanınmış haksız itiraz haksızlığı, Çalışma Bakanlığı müfettiş ve uzmanlarına güvensizlik değilse, geriye ne kalıyor? … Hukuk fakülteleri birinci sınıflarında öğretilen bir hukuk kuralı vardır. Her yasa bir sebebe dayanarak çıkartılır. Yasalar çıkartılırken Anayasa’nın yukarda saydığım maddelerine ve diğer anayasal ilkelere, temel insan haklarına ve KAMU yani HALK çıkarlarına aykırı olamazlar… Her yasa bir nedene dayalıysa, bu “6 işgünü içinde itiraz hakkı” neye dayanarak verilmiştir? Ha, “sadece işveren değil öteki muhtemel ilgili sendikalar da itiraz edebilirler” mi deniyor? O zaman bu itiraz hakkı sadece, kendilerinin de üyesi veya çoğunluğu olduğunu iddia eden diğer sendikalarla sınırlı tutulsaydı. Hayır, inadına işverene de itiraz hakkı verilmiş… Yani meclis, bir kısım TC vatandaşlarını; işverenleri, diğer bir kısım TC vatandaşlarından; işçilerden ayırıp iki tarafa farklı muamele yapıyor. Şimdi bakalım, işverenler kendi sendikalarına, ticaret ve sanayi odalarına, borsalarına, uluslar arası üst meslek ve işveren birliklerine üye olurlarken, işçilere itiraz hakkı tanınmış mı? Biliyorum gülüyorsunuz… Tabii ki tanınmıyor. Kaldı ki bunca işsizin olduğu bir ülkede “itiraz et” desen, hiçbir işçi, işvereninin hangi işveren sendikasına veya odasına üye olmasına itiraz edebilir ki? Bu da ayrı bir ekonomik ve sosyal adaletsizlik… Demek ki burada korkunç bir ANAYASA İHLÂLİ ve Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin haksız ve taraflı tutumu söz konusu… Peki bu durumda ne olabilir? Bu yasayı böyle çıkaran Meclis, Anayasa’yı çiğnemiştir. Ya yasa Anayasa’ya göre düzeltilecektir ya da Meclis münfesihtir, çünkü Anayasa’yı ihlal etmiştir… Bu konuda henüz dava açılmaması ve hukuki sürecin başlatılmaması tamamen işçi ve halk örgütlerinin yöneticilerinin, onların avukatlarının, baroların, halktan yana olduklarını her yerde söyleyen sözde muhalefet partilerinin eksikliğidir.

SENDİKALI MISIN YOKSA HARRANLI MISIN?

HAYIR, İTİRAZLIYIM! İNGİLİZ’E BAĞLI İTİRAZ KÖYÜNDEN! BİZİM KÖY, İZMİR ÇİĞLİ’NİN YAMACINDA!

ALLAH MEMLEKETİNİN MALINA DAVARINA ZEVAL VERMESİN!

Şimdi TESCO KİPA işçilerinin sendikal çoğunluğuna işveren son gün itiraz etti. İtiraz ederse kendisine kimsenin bir şey yapamayacağı, zarar veremeyeceği kanısı oluşmuş ki böyle bir itirazı yapabildi… Buna cesaret edebildi, onca kaybedecek şeyi varken! Şimdi ne olacak?

2004’de de itiraz etmişti. Baktı ki sayıyı yarının altına düşüremeyecek, o zaman geçerli olan, 2006 sonunda kaldırılan “güvenlik elemanları sendika üyesi olamaz” maddesine tutundu ve “bilirkişi”nin nasıl verdiği bilinmeyen raporuna dayanarak mahkeme birkaç kişi farkla çoğunluk yoktur dedi… 2006 Nisanının son günü Yargıtay, mahkemenin çoğunluk yoktur kararını onayladı.

Çoğunluk vardır kararı da çıkabilirdi. Kaç yıl sonra? 2 yıl sonra. Yani TESCO’nun şimdiki bu itirazı ile Çalışma Bakanlığı’na karşı açtığı dava sonucunda normal şartlarda 1 yıl bilemedin en fazla 2 yıl içinde mahkeme sonuçlanır ve yetki alınabilir. Ancak işveren için uzunca bir süre kazanımı söz konusu olabilir. Bu zaman içinde işveren boş durmayacaktır. Baskıları artıracak, işçi sirkülasyonunu hızlandıracak, üyeliklerini öğrendiği işçilere olmadık yıldırma ve taciz uygulayacaktır. Herkes; “lanet olsun, nereden girdim şu sendika işine, 20 milyon işsiz varken, sigortam ödeniyor, ücretim aksamıyor… belamı mı arıyorum” demeye başlayacak ve dimyata pirince giderken eldeki bulgurdan olmamak için işverene yanaşmaya, elinden geleni yapmaya başlayacak… “Sendikadan istifa et seni şef yapalım, akıllı olun, ne zaman biteceği belli olmayan bir maceraya girdiniz, öteki sendikasız marketlerden çok daha iyi durumdaydınız… rahat battı size” vs. vs. Mahkeme sonuçlanmadan itirazını geri çekmek zorunda kalsa bile ya da itirazını geri çekmek için dayattığı şartların müzakeresi sırasında şartlar ve zaman hep işverenden yana işleyecek. Bunları hep yaşadık…

Yani, sendikal örgütlenme sırasındaki muhtemel ek kazanım beklentileri, heyecan, umut yavaş yavaş kırılacak, onun yerine “hiç değilse mevcudu kurtaralım, işimizden olmayalım!” beklentisi egemen olacak… Sonunda yetki alınsa da alınmasa da bu işverenin işine gelir mi? Kâğıt üzerinde öyle görünüyor. Burada
işverenin zararı, işçilerin ve sendikanın kararlılığı ve birlik beraberliği oranında koparılabilecek geçmiş birikmişlerin ödenmesidir. O da böyle bir beklemenin doğurduğu psikolojik ortamda fazla bir yekûn tutmayabilir.

Peki bazı sendika yöneticileri, böyle bir itiraz sürecinden sonra mı masaya oturmak ister, yoksa itiraz ettirtmeden, örgütlenmenin sıcağı, heyecanı, beklentileri soğumadan mı masaya oturmak ister? İşte en önemli soru budur. Burada birçok etmen ve neden rol oynar…
Sendika yöneticileri; işçilerin kendi içlerinden seçtikleridir. ‘İşverene karşı çıkarlarımızı savunun ve geliştirin’ diye seçer işçiler onları… Peki onlar neye göre bu çıkarları savunup geliştirmeye çalışırlar? Ve işverene karşı nasıl bir koz kullanırlar, neye güvenirler? Yasalara, kazanılmış haklara, toplu sözleşme maddelerine göre ve üyelerinin birlik, dayanışma ve iç örgütlülüğüyle yasal grev yapma gücüne dayanır ve güvenirler…

Burada işveren ve işçi taraflarının temsilcilerinin her birinin üzerinde ikişer tane asıl baskı unsuru vardır. İşveren temsilcilerinin üzerinde 1- sermayenin genel doğasından kaynaklanan en fazla kâr isteğiyle ücretlerin ve hakların mümkün olan en azda tutulması baskısı; 2- bir akşam yemeğinde harcadıkları paradan daha az aylık ücret alan işçilerin hak arama uğruna grev, direniş vb eylemlere gitmelerini önleyerek verimli çalışmalarını sağlama baskısı… İşveren temsilcileri bu sırat köprüsünden geçmeye çalışırlar… Ellerinde tabii ki bir sürü koz vardır… İşsizlik, rekabet, kârdan zarar, asıl büyük hisse sahibini ikna edememek vs… Bu iki baskıyı kazasız belasız atlatan sermaye temsilcisi müdür ya da genel müdür başarılıdır. Aksi halde o gider yerine bu oyunu daha iyi oynayabileceğine asıl patronu ikna edenler gelir… Bu, dolaylı olarak, işveren temsilcileri için 3. bir baskıdır…

İşçi temsilcileri olan sendika yöneticilerinin de üzerinde 1- açlık sınırında ücretlerle çalışan üyelerinin hayat pahalılığına karşı yaşama savaşımını kolaylaştırmak için kazanımları koruyup ücreti ve sosyal hakları mümkün olan en iyi şartlara yükseltebilmek baskısı 2- bunu yaparken işverene kapıya kilidi astırtmamak ve mümkünse grev-lokavt yaşamamak baskısı… Sendika yöneticisi işçi temsilcilerinin de elinde bir sürü koz vardır. Açlık sınırı, yoksulluk sınırı, ulusal ve uluslar arası diğer işyerlerinde kazanılmış haklar, işçileri ikna edememe durumu vs. vs. Bu iki baskıyı kazasız belasız atlatan sendika yöneticisi işçi temsilcileri başarılı sayılırlar. Aksi takdirde sendika genel kurulunda hesap veremez, gider ve yerine bu işi becerebileceğine işçileri ikna edenler gelir. Bu da dolaylı olarak, işçi temsilcileri için 3. bir baskıyı oluşturur.

Burada anlattıklarım tamamen yorumsuz ve düzen içindeki işçi ve işveren temsilcilerinin mevcut sisteme göre durumları ve yönelimleridir. 3’ü bir tarafta diğer 3’ü öteki tarafta konumlanan ve temsilcilerin düşünce ve davranışlarını belirleyen etkilerin niteliklerine baktığımızda sadece ve yalnızca ilk maddelerde uzlaşmaz bir çelişkinin mevcut olduğunu görürüz. Her iki tarafı ilgilendiren 2. ve 3. baskılar aslında her iki yönetici ve temsilci grubunun ortak sorunlarıdır. Birbirleriyle çelişen fakat uzlaşabilir çelişki niteliğindedir. Her iki taraf da BAŞARILI olmak, temsil ettikleri kesimleri KAZASIZ BELASIZ memnun etmek zorundadır. Masa başında anlaşmak her iki taraf için de en hayırlısıdır. Yoksa her iki taraf da gidebilir, yerine yenileri hazır, sırada bekleşiyorlar… Hatta zaman zaman kendi içlerindeki rekabet, karşısındakilerle olan rekabetten daha fazla olabiliyor…

SEN DE KÂRLI MISIN? HAYIR ÜCRETLİYİM!
ALLAH KAZASIZ BELASIZ KÂRLI ÜCRET NASİP EDER Mİ?
KADER NEYSE O OLUR!

Oysa yukarıdaki 1. maddelerde söz konusu edilen KÂR ve ÜCRET arasında uzlaşmaz bir zıtlık vardır. Bugün işgücünün yeniden üretilmesi zorunluluğundan başka bir işe yaramayan ücretin; işçinin daha iyi yaşaması için elindeki tek araç olan işgücünün karşılığında aldığı ÜCRETİN ARTTIRILMASI ile sermayenin sermaye olarak yeniden üremesi zorunluluğundan başka bir şey olmayan kârın; sermayenin sürekli artarak ve kan emerek yaşaması için KÂRIN ARTTIRILMASI arasındaki uzlaşmaz zıtlık… Öyle ya; biri artarsa ötekisi düşmek zorunda… Yani yaygın kullanımıyla “emek” ile “sermaye” arasındaki uzlaşmaz zıtlık…

Zaten toplu sözleşmelerde bütün maddeler nispeten daha kolay ve sorunsuz ve çabuk geçer ve sıra ücretin ve sosyal hakların artırılması maddelerine gelince tıkanıklıklar başlar… Şimdiki konumuz Toplu Sözleşme değil. TESCO KİPA’da daha yetki aşamasındayız. Bütün bunlara tarafların objektif durumlarını anlayabilmemiz için değindim. Bunun üzerinde ayrıca durmak üzere tekrar konumuza dönelim…

Her iki taraftaki yöneticiler için de geçerli olan gerçekler vardır… Niyeti ne olursa olsun, eskiden ya da hâlâ ne kadar işçi sınıfı dostu ve insan sever görünürse görünsün, işveren temsilcileri GÖREVlerini yapmak zorundadır. Yoksa asıl sermaye sahibi tarafından cezalandırılır ya da kapının önüne koyulur. Onun işçi dostluğu ve insancıllığı oraya kadardır… Niyeti ne olursa olsun, istediği kadar düşüncelerinin insancıl, işçi sınıfının çıkarları doğrultusunda olduğunu iddia etsin, ne kadar keskin sınıf sendikacısı olduğunu söylerse söylesin, sendika yöneticisi veya temsilcisi için de durum farklı değildir. İnsan davranışını belirleyen asıl etki onun maddi koşullarıdır. Toplumdaki, bulunduğu mevkideki durumu ve çıkarı onun düşüncesini ve davranışını belirleyecektir son duruşmada… Bir sendika yöneticisi ve temsilcisi için en önemli “ilke” kazasız belasız toplu sözleşmenin imzalanmasıdır… Gene söylüyorum. Niyeti ne olursa olsun asıl amacı budur ve bu da normaldir. Bugün en keskin ve uzlaşmaz işçi sınıfı temsilcisini de getirip sendikaya yönetici yapsak o da 3 aşağı 5 yukarı aynı şeyi yapacaktır. Bu onun niyetinden ve sübjektif düşüncesinden bağımsız, objektif bir durumdur… yani yukarda değindiğim 2. ve 3. baskılar onu böyle davranmaya mahkum eder. Yoksa gider ya da “eceli gelir ölür” gider… Başka türlü sendika yöneticisi olamaz… Hele buna bir de asgari ücretin biraz üzerinde ücret alırken bir genel kurulda seçilip birden bire asgari ücretin 10 katına kadar çıkan ücret almaya başlayan, her yıl altına son model lüks arabalar verilen, cep telefonu ve her türlü özel harcaması sendikadan, kapısını açan özel şoförü, 4 yılda bir tavandan 20 yıl çalışmış emekli olmuş gibi kıdem tazminatı, bir sürü yağcı ve dalkavuğu olan, kimi sendika yöneticilerinin şartlarını eklersek… Neler yapabileceklerini ve neler yapamayacaklarını daha iyi anlarız… Öylelerinin yanında Tez Koop İş yöneticileri gerçekten fakir ve “proleter” kalırlar…

Tüm bu olumsuzluklara rağmen, sendika yöneticileri tabii ki ücretleri de mümkün olduğu kadar artırmak isterler, tabii ki sosyal hakları geliştirmek isterler… Yani 1. maddedeki ücret-kâr uzlaşmaz çelişkisi üzerinde de etkili olmaya çalışırlar. Ama onlar için en önemlisi orada KAZASIZ BELASIZ kalmak, koltuklarını korumaktır… Bunun için de işverenle mümkün olan en KAZASIZ BELASIZ zamanda ve şartlarda sözleşmeye oturmaktır. Yani onlar için 2. ve 3. maddeler, 1. maddeden çok daha önemlidir. Şimdi “sendika yöneticileri, böyle bir itiraz sürecinden sonra mı masaya oturmak ister, yoksa itiraz ettirtmeden, örgütlenmenin sıcağı, heyecanı, beklentileri soğumadan mı masaya oturmak ister?” sorusuna dönebiliriz… Neydi itiraz süresinin uzunluğunun işçiler üzerin
deki etkileri hatırlayın. Yani ücretin ve sosyal hakların yükseltilmesi beklentilerinin, umudunun, heyecanının düştüğü, “hiç değilse mevcudu kurtaralım, işimizden olmayalım” umutsuzluğunun yaygınlaştığı bir ortamdı… Bu; toplu sözleşmenin kazasız-belasız imzalanmasını kolaylaştıran bir şart mıdır? Evet. Bunu işveren temsilcileri bilir ve ona göre mi davranırlar? Evet. Bunu sendika yöneticileri bilir ve ona göre mi davranırlar? Evet. O zaman “kahrolsun sendika yöneticileri! Haydi hemen değiştirelim bu bizi satacak olan sarı sendikacıları!” Mı? Hayır. Böyle düşünmek ve davranmak herkesten çok işverenin ekmeğine yağ sürer… İşveren bunu kışkırtacaktır. Sizleri bölüp parçalayacak, sendikasızlaştıracak, ondan sonra da birer birer avlayacaktır. Ne Tez Koop İş sendikamızın yöneticilerinin hatta ne de yukarda değindiğim o “sapsarı” sendika ağalarının niyetleri ve istekleri sizi “satmak” veya durduk yerde size “ihanet” edip “hainlik” yapmak değil. Onların, diyelim; “kaderleri” bu! Sen de orda olsan senin de “kaderin” bu olacak.

Arkadaşlar kimi getirirseniz getirin olacak olay budur. Bu beladan en az zarar, en fazla kazançla çıkmanın tek bir yolu vardır; o da; bu mevcut yöneticilerinizi daha iyi şartlarda ve zamanda sözleşmeye OTURTUP daha iyi ücret ve sosyal haklar alabilmeleri için birlik, dayanışma, kardeşlik organizasyonunuzu sağlamlaştırmaktır. Yani onları bir kurtarıcı, bir avukat gibi görmemeniz gerekir. Bu öyle bir mücadele ve denklem ki; siz ne kadar birlik ve iç örgütlülüğe sahipseniz yöneticileriniz de o kadar sizi savunabilirler. Aksini beklemek, onlardan doğaüstü güç ummak, sihirbazlık yapmalarını istemek veya hâşâ “Allahlık” beklemek olur… Yani her şey sizin elinizde ve sendika sizsiniz. Yöneticinin istediğiniz gibi yönetici olması, sizin çıkarlarınız doğrultusunda davranması tamamen sizin elinizde… Yani; “tamam sendika geldi, gelsin bizi kurtarsın” deme lüksümüz yok… Yönetici kim olursa olsun bu böyle. Hele bir de yöneticiler arasındaki rekabet iyice baş vermiş, birileri ötekilerinin ayağını kaydırmak için olmadık şeyler yapmayı göze aldıkları kongre sürecine girildiği dönemlerde işler iyice zıvanadan çıkabilir… Bir örgütlenme birisinin başarısı olarak görünüyor ve kongrede de onun hanesine yazılacaksa, diğeri inanın o örgütlenmenin belki hepten başarısızlığı için değil ama en azından gecikmesi veya geçici bir süre ertelenmesi, kongreden sonraya kalması için her türlü yola başvurabilir. O örgütlenmeye karşı düşünce ve tavırlarını gizleme kibarlığını bile göstermeyebilir. Örgütlenmeyi ve örgütlenme için çalışanları küçümser, aşağılar, örgütlenmenin belli aşamalarındaki başarılarda herkes sevinip birbirini kutlarken, kendini bunun dışında tutar ve gösterir, “temkinli”dir… Daha fazlasını söylemeye gerek var mı? …

AH FELEK AH! KİMİNE YEDİRİR KELEK, KİMİNE GİYDİRİR YELEK! Mİ? YOKSA NE?
Şimdi bizler, yöneticilerimizin tamamının ya da bir kısmının işverenin itirazı konusunda neler düşünebileceklerini ve nasıl bir tavırda olabileceklerini aşağı yukarı çıkarabiliriz. Arkadaşlar hiç moralinizi bozmayın. Bu normaldir. İnanın bunu az çok akıllı bir işveren görür ve hesap eder ve ona göre davranır. Ancak hem bu durumlarda işverenin ezberini ve evdeki hesabını bozabilmek, hem koltuk sevdalılığını abartan bazı sendika yöneticilerinin örgütlenmeye, işverenin itirazına ve toplu sözleşmeye şaşı bakmasının size vereceği zararları asgariye indirebilmek, hem de diğerlerine göre özellikle bu konularda daha doğru yaklaşım içinde olan sendika yöneticilerinizin performansını, dirayetini ve azmini yüzde yüz artırarak kazanımlarınızı yükseltmek TAMAMEN VE YALNIZCA SİZİN İÇ ÖRGÜTLÜLÜĞÜNÜZ, KARARLILIĞINIZ, BİRLİK VE KARDEŞLEŞMENİZE bağlıdır. Bir taraftan asıl karşıt güç işverene karşı kendinizi koruyup haklarınızı geliştirmek, ama bunu yaparken de, diğer taraftan, sendika yöneticilerinin bu objektif durumlarını gözden uzak tutmayarak, onları tabiri caiz ise kendi gücünüzle daha doğru düşünce ve davranışlara çekmek… Tüm bunlar inanın laf ile değil, dayatmayla oldu, oluyor ve olacak. Hiç kimse mecbur kalmadan kılını kıpırdatmaz. Gerek işveren temsilcileri gerekse de sendika temsilcileri ancak sizin gücünüzü görürlerse bir sonuca varabilirsiniz. Aksi halde ucuz ya da pahalıya gitmeniz, kimsenin yüreğini yakmaz… Üzülmezler mi? Üzülürler… Ama ateş düştüğü yeri yakar… Ateşin sadece düştüğü yeri değil, çevresini de yakabileceğini öncelikle işveren ve onun temsilcilerine göstermelisiniz. Ama o ateşin sendika yöneticilerini de yakabilecek güçte olduğunu sendika yöneticileri de görmeli, hissetmeli… Hayat bu kadar acımasız mı? Evet. Kapitalizm denen sistem orman kanunu ile gidiyor… Bunu görmezden gelerek ya da yok sayarak veya mevcut ya da farklı kurtarıcıların peşine takılarak, gerekeni yapmayarak ancak ölümlerden ölüm beğenmiş oluruz…

Gereken nedir? SENDİKA BİZİZ DİYEREK, KURTULUŞUMUZUN; BİZE BENZEYEN SINIF KARDEŞLERİMİZLE ÖLÜMÜNE BİRLİK İÇİNDE, YAŞAMIN TÜM ALANLARINDA DAYANIŞMA İLE ELE AVUCA SIĞMAZ BİR ÖRGÜTLÜLÜK İÇİNDE OLMAKTAN GEÇTİĞİNİ KAVRAMAKTIR… BİR KURTARICI BEKLEMEDEN, ANCAK KENDİ KOLLEKTİF AKLIMIZ VE ELLERİMİZLE KENDİMİZİ KURTARABİLECEĞİMİZİ BİLİNCE ÇIKARMAKTIR… “Şu sendika başkanını devirip yerine bunu getirelim!” ya da “şu veya bu başkanın adamı olalım”, olmadı, “bu sendika iyi değil ötekine gidelim” ham hayalleri bize geçmişte çok zaman ve güç kaybettirdi…

Şimdi TESCO KİPA itiraz mı etti? O halde ölümü göze aldı demektir. Peki biz ölümü göze aldık mı? Unutmayalım, ancak ölümü göze alanlar savaşı kazanır… Korkaklar her gün bin kez ölürler… İsrail, geçtiğimiz yıllardaki son Lübnan saldırısında, karşısındaki örgütlü halkın gücünü ve ölümü göze almış beklediğini ve Nasrallah liderliğindeki Hizbullah’ın savaşı kazanabileceğini aklının ucundan geçirseydi veya hissetseydi savaşa girer miydi? Bunu ancak deneyerek ve yenilerek öğrendiği için bu savaşın sorumlularını yargılıyor… Yüzlerce örnek verilebilir…

Peki TESCO, karşısında, ölümü göze almış, örgütlü bir işçi kitlesi olduğunu biliyor mu, bunu hissediyor mu? Gerçekten o derece örgütlü ve kararlı bir kitle yaratabildik mi? Onun bunu bilmesi ve hissetmesi için değil, bunun zaten böyle olması gerektiği ve olduğunu başta sendika yöneticileri olmak üzere uzmanlar, mağazalardaki örgütlenme gruplarımız dosta-düşmana yeterince gösterebildiler mi? Öyle olmak ve göstermek için gerekenleri yaptılar mı? Ya da hatta önce kendileri buna inandılar mı? Başından beri tüm olasılıkları düşünerek geliştirdiğimiz ve en basitinden en karmaşığına kadar uygulanabilirliklerini projelendirdiğimiz yapılması gerekenlerin, eylem ve söylem biçimlerinin hangi biri ne kadar gerçekleştirildi, gerçekleştirilmesi düşünülüp takvimleştirildi? Hemen hemen hiçbirinin yapılmadığının ispatı; TESCO KİPA gibi gerçekçi olmak zorunda olan bir şirketin temsilcilerinin itirazı göze almalarıdır. Daha önceki tüm yazılı ve sözlü raporlarımız bir yana, son bir aydır tüm üyelere ve yöneticilere sözlü-yazılı ulaştırdığımız önerilerin yanlışlığı ya da eksikliği konusunda hiçbir eleştiri ya da ret geri bildirimi olmadığına göre özellikle itiraz süresi içinde nasıl bir politika izleneceği konusunda genel örgütlenme sekreterliği ve sendika yönetimi çok net bir proje hazırlamış ve uyguluyordur diye düşünüyordum. Bunca deneyimden sonra bir bildikleri vardır, işverenin itiraza cesaret edemeyeceği bir durum yaratılmıştır diyordum. Yan
ılmışım. İŞVEREN ELİNİ KOLUNU SALLAYARAK GİTTİ, İTİRAZ ETTİ BİLE…

TESCO KİPA’nın itiraz etme babayiğitliğini gösterdiği şu günlerde tamamladığım bu yazıyı ve sorduğum soruları, herkesin vicdanında değerlendirmesini istemek, örgütlenmede az-çok emeği olan bir ihtiyar olarak, yetkim olmamasına karşın, sanıyorum hakkımdır…

DOST ACI SÖYLER! AMA ACILAR DA İŞTAH AÇAR! İLAÇLAR DA ACIDIR! İLAÇLA HALLEDİLMEYEN HASTALIKLARIN AMELİYATLA GİDERİLMEYE ÇALIŞILMASI DA ACI VERİR!

Ama gördüklerimi de söylemek siz işçi kardeşlerime olan sevgim ve sorumluluğumdandır. 2007 Ekim’inde altyapıyı örmekle başlayan TESCO KİPA işçilerinin 2. sendikal örgütlenmesi, 2008 Mayıs’ında tüm mağazalarda başlatılan üyelik aşamasına geçişle taçlanmış, 2008 Ağustos’unda artık “burada sendikal birlik var mı yok mu?” tartışmasının tarihe karışmasıyla fiili zaferini ilan etmişti. 2009 başından itibaren o ilk heyecanlı dinamizm ve ruh hali, bazı genel merkez yöneticileri tarafından bilerek-bilmeyerek zarara uğratılmaya başlandı ve 2009 sonunda gene aynı yöneticilerin benden kurtulma girişimleri başarıyla sonuçlanınca da, örgütlenme, işçi inisiyatifi ve güdümünden kaynaklanan ruhunu hızla kaybetmeye başladı. Bu ruhu yeniden diriltmek ya da kısmen yaşatmak isteyen kimi iyi niyetli girişimler varsa da bunun yetersiz kaldığı ve kalacağı; TESCO KİPA’nın itirazı ile açığa çıkmıştır. Bu ruhsuzluk, teslimiyet ve mahkûmiyet eğilimleri; eğer böyle gelmiş böyle giderse; işverene itirazını geri çektirtme süreçlerine, işverenle ilişkilerin başladığı dönemlere veya protokol imzalama ya da toplu sözleşme aşamalarına da damgasını vuracaktır.

Aslında “akıllı” ve orta-uzun vade çıkarlarını görebilen, kendine güvenen işveren veya temsilcileri, hiç böyle itiraz, oyalama, baskı ve sendika düşmanlığı saçmalıklarına girmeye tenezzül etmez. Çünkü korkunun ecele faydası olmadığını, sendikal kurumsallığın da sermayenin egemenliğini yok etmeyeceğini bilerek, şu fani dünyadaki kalan ömrünü daha az kavgalı geçirmeyi, mümkün olduğu kadarına razı olmayı tercih eder…

Gene “akıllı” ve orta-uzun vade çıkarlarını görebilen, kendine güvenen sendika yöneticileri de örgütlenmeden, işçi inisiyatifi ve güdümünden, uzmanların kendi içlerinde eşgüdümlü, örgütlü, özgür girişim yeteneğine sahip olmalarından, kendilerini acımasızca eleştirebilmelerinden korkmaz. Delege oyunlarına, koltuğunu sağlama almak için “masa altı Şam şeytanlıkları”na, “öz evlat”, “benim adamım” kayırmalarına tenezzül etmez. Çünkü zaten sendikaların başta bu nedenlerle bitmekte olduğunu ve artık o eski debdebeli günlerinin sona ermekte olduğunu görür. Bindiği dalı kesen Nasrettin Hoca’nın durumuna düşmemek için, sadece nefsinin sesini değil, arada bir de olsa vicdanının sesini de dinlemeyi tercih eder… Eğer gerçekten “kazasız belasız” bir toplu sözleşme imzalamak istiyorsa, işveren ve temsilcilerine şirin görünmek yerine, gönüllü olanların ölümüne kararlı bir iç örgütlenme gerçekleştirmelerinden rahatsızlık duymaz. O gönüllüleri “sevmek”, onlara zaman ayırmak zorunda değil. Kendisi böyle bir örgütlenmeye inanmak ya da yapmak zorunda da değil. Buna inanan ve bunu gerçekleştirmeye gönüllü olanların çalışmasını engellememesi yeterli olacaktır… Böyle örgütlü ve kararlı bir kitleyi karşısında gören ve hisseden bir işverenle çok daha kolay anlaşma zemini bulacaktır. Üstelik “sarı sendikacı” ya da “sattın işçiyi” suçlamalarıyla karşılaşmadan. Onun başkanlığına böyle gönüllülerin hiçbir zararı olamaz… Yeter ki onlarla çalışabilmeyi, onlardan yararlanabilmeyi; yani yönetim sanatını becerebilsin… Asıl zararı etrafındaki dalkavuklardan ve şakşakçılardan görür, görecektir…

Gelişmiş denilen ülkelerde şu anlatacağım yöneticilerin sayıları çoktur, Türkiye’de birkaç tane böyle yönetici tanıyorum; siyasi olarak çok farklı düşüncelere sahip oldukları halde, hiçbir konuda anlaşamamalarına rağmen ve birbirlerini hiç sevmedikleri halde, çok yüksek ücretler ödemeye seve seve “katlandıkları” uzmanlarının ürettikleri projeleri yaşama geçiriyorlar. Önce o projeleri anlamak ve doğruluğunu sorgulamak gibi ön fikirlerle hareket etmiyorlar. Tam yetki ve sorumlulukla donatılmış bir uzmanının ürettiği belli bir projenin belirli bir süre yaşama geçmesini sağlayıp sonuçlarını izliyorlar. Sonuç olarak yararlarını görüyorlarsa uzman yeni projeler üretip yaşama geçirmeye devam ediyor. Değilse yeni bir uzman bulunuyor… Hemen o işe bir akraba veya “hamil-i kart” getirilip, “adam”a iş bulunmuyor. O işi gerçekten kim yapabilecekse onunla çalışılıyor. Çünkü ait oldukları kurumun çıkarlarının gereğini yapmak zorunda olduklarının farkındalar, gerçekçiler ve uzmanla çalışmayı becerebiliyorlar…

Ama ne toplumları yönettiklerini zannedenlerin çoğu ne de toplum içindeki halk kesimlerini yönettiklerini zannedenlerin çoğu yönetim sanatını bilmedikleri için, müzminleşmiş krizlerin ve ekonomik nedenlerin dayattığı dünya savaşları, bölgesel savaşlar, iç savaşlar, ekonomik, sosyal, politik çekişmeler, iflaslar, çöküşler, başarısızlıklar, tüketiş ve tükenişler hayvanca tepişmeye dönüşüyor, azgınlaşıyor, kan gövdeyi götürüyor. İnsanlık büyük kayıplara uğruyor… Olumlu ve adsız kahramanlar ve doğru, insancıl eğilimler unutulup unutturulurken, tarihi kendisiyle başlatma bezirgânlıklarıyla yeni kurtarıcılar türetilip üretiliyor. Kimin ne dediği ve ne yaptığı belli olmayan böyle kaos ortamlarından sonra, yaşananlardan gerekli dersler çıkarılıp yeni kuşaklara aktarılamadığı için de tarih “tekerrür edip duruyor”… Hep birileri geliyor ve bizleri “kurtarıyor”… Sonra başka birileri gelip gene “kurtarıyor”… Memleket sahte kahramanlar ve evliyalarla dolup taşarken, onların koltuğunun altına girip onlara müritlik yapmayanlara “aptal”, “işini bilmez”, “kendine etti enayi” damgası vuruluyor… Ve böylesine “akıllı ve işini bilen”lerin de katkısıyla insanlık kasap çengeline asılmış kanıyor…

TESCO, eğer itiraz etme cesaretini gösterebildiyse, tüm insanlığı ezip sömüren uluslarüstü banka-holding zincirinin güçlü bir halkası olarak ve o bezirgânlık adına tüm insanlığa karşı SUÇ işledi demektir. Aslında, TESCO, işçilerin bu en basit hakkına İTİRAZ ederek, aynı anda tüm insanlığın yaşam hakkına KASTETMİŞ oldu. TESCO bu cürümünde utanılacak hiçbir şey bulmayabilir. O kendine göre “normal ve doğru” bir davranış göstermiştir. Ancak ona bu cesareti vermemesi gerekenler de mi kendilerinde utanılacak bir şey bulmayacaklar? Kendilerini “hakkıdır hakka tapan”ların işçi sınıfı milletinden değil de haksızlığa tapanların elit yöneticiler cibilliyetinden saydıkları için mi böyle bir sonucu normal karşılayıp “bekliyorduk” bilgiçliğiyle gene üste çıkacaklar? Yoksa zerre kadar da olsa içlerinde bir ihtimal kalmış olabilecek insanlık kırıntılarının ya da daha gerçeğini söylersek; bugüne kadar ekmeğini yedikleri işçi sınıfının, ekmeğini yemeye devam etmek adına ve hatırına, mevkilerine uygun bir moda “özeleştiri” ile “hata etmişiz, utanıyoruz” diyerek pişkin vicdanlarını hukuk-guguk tahterevallisinin salıncağına asıp, bugüne kadar olduğu gibi bundan sonra da meslek saydıkları sendikaCILIĞA devam etmeyi mi düşünüyorlar? Eleştiri; yanlışı okşamak değildir. Yanlışı yok etmek, insanı kurtarmak için yapılır eleştiri. Özeleştiri, kedinin pisliğini örttüğü gibi olmaz… Eleştiri ve özeleştiri ile yanlışlar vurulur ve öldürülür. Hiç kimse eleştiri ve özeleştir
iden korkmasın. Eleştiri ve özeleştiri, insanı öldürmez, yok etmez, yanlışlarından arındırır, daha iyi, doğru ve sağlıklı yaşatır. Sağlıklı ve samimi bir özeleştiri ile yapılan hatayı bir daha tekrarlamamak üzere durum değerlendirilip yeni bir düşünce-davranış metoduyla, yeni bir organizasyona gidilirse insanlık adına ilerletici ve yararlı sonuçlar doğar…

Olayı ve süreci yeniden toparlayabilmek güç ama hiçbir şey için geç değildir. Yeter ki gereken yaşamsal zorunlulukları hayata geçirebilecek bir irade ve inisiyatif özgürleştirilebilsin…

HEPİNİZİ CANDAN KUCAKLARIM. HER ZAMAN VE HER YERDE BERABERİZ…
KARDEŞİNİZ EHTİYAR…