TARİHİ SÜREÇ VE MİSYON

Yazar Uğuray AYDOS – Çağdaş BALCI


BİR DİRENİŞ VE MÜCADELE TARİHİ IŞIĞINDA İKTİDAR PERSPEKTİFİ: TÜRKİYE İŞÇİ SINIFI İKTİDARI “NASIL” ALACAK?
Zıtlık ve zıtların çatışması, şeylerin bilinebilirliğini ve birbirlerine bağlılığını yadsımadan, yaşamın her anında gerek doğa bilimlerinde gerekse de sosyal bilimlerde duyumsanan bir olgudur. İnsan bedeninin en küçük yapıtaşı olan hücrenin dengesinin dahi birbirine zıt yüklü pozitif ve negatif iyonlardan oluşması, toplumların gidiş kanununun birbirine zıt üretim ilişkilerine sahip “komün-bezirgânlık-kapitalizm-sosyalizm” aşamalarından meydana gelmesi, uzayda dünyanın zıt yönlü çekim kuvvetleri sayesinde dengesini sürdürebilmesi, içsel çelişkileriyle birlikte niceliksel öğelerin niteliksel değişimlere uğraması modern diyalektik görüşün belli başlı kuramlarına örnek olarak gösterilebilir. Ancak bahsedilen çatışmanın içeriği salt sayısal veya oransal çoklukların sebep olduğu karşıtlıklar olmakla kalmayıp, olumsuzlamanın da olumsuzlandığı bir süreç doğurur. Sözgelimi insan bedeni, erkeğin spermi (tez) ile onun karşıtı kadın yumurtasının (antitez) kaynaşmasıyla oluşan zigotun (sentez) çoğalmasıyla meydana gelir. Zigot, olduğu haliyle, sperm ve yumurtadan başka bir şey olması dolayısıyla onları olumsuzlar, yadsır. Ancak zigot, doğumdan sonra gelişip önceden olumsuzladığı şeyi -sperm veya yumurta- üretmeye başlar. Dolayısıyla zigot halini yadsımış olur. İnkârın inkârı denilen bu olay da her çatışmanın içsel çelişkisini geçmiş ve gelecek olaylar bağlamında ele aldığı için diyalektik düşüncenin temellerindendir. Diyalektik tüm bu temeli maddi üretimden kaynaklanan yargılarıyla, Hegel’den sonra Feuerbachçı materyalizm ile buluşmuş ve Marks-Engels tarafından “diyalektik materyalizm” adıyla sistemleştirilmiştir.
İşte teorik/pratik sorunlara doğru metodolojik çözümleri maddesel kanunlarla sunan Marksizm, kendi içerisinde de bir “çatışma” ile karşı karşıya. Üretici güçlerin, esnek üretime dayanan post-fordist çağda artık geliştirilemez hale geldiği kriz söylentileri içerisinde, artı değer emiliminden bıkmış sömürge ülke halklarının emekçileri ve emperyalist ülkelerin proleterleri çıkış yolunun nasıl olacağını soruyorlar.

Yolun sonu savaşsız, sömürüsüz ve zenginliklerin gürül gürül aktığı sınıfsız bir dünya… Yolu yaratacak olanların, var olan sistemden en çok zarar gören ve üretimin bizzat içerisinde olan işçi sınıfı olduğu aşikâr. Ancak bu yolda nasıl ilerlenecektir?

  • İşçi sınıfına dışarıdan bilinç götürmeyip, tüm öznel ve voluntarist eğilimleri reddederek yapısalcı bir anlayışla işçi sınıfının devlet ve iktidar aygıtını parçalamasını beklemek, ekonomik gelişmeyi birincil öğe saymak, kendiliğindencilik. (Tipik temsilcisi Althusser’dir.)
  • Sınıfın bilincinin siyasetle yaratılacağını savunup, işçiye dışarıdan bilinç götürmeyi öngörmek. (Tipik temsilcileri Lenin ve Gramsci’dir.)


Sınıf-Sınıf Bilinci İkilemi

İşte Batı marksizminde sıkça tartışılan bu konunun en can alıcı noktasını görüldüğü gibi “sınıf bilinci” oluşturuyor. Bilincin insan beyninde nasıl oluştuğunun, değiştiğinin ve işlediğinin çözümlendiği sinirsel yolaklar psikiyatrinin konusu; ancak bizim gibi geri kalmış bir ülkede de 22 Temmuz seçimleriyle “bilinç” konusu halkla ilişkisi bağlamında sıkça tartışılır oldu. Ülke nüfusunun yarısına yakın kesiminin derebeyi artığı AKP’yi desteklemesi, “halkın bilinç sorununu” gündeme getirdi.

Oysaki burjuvazinin eğitim araçlarında sık sık boy gösteren aydınlar ve sosyologların bu tartışmayı ulusal eksende değil de sınıfsal eksende yapmaları bilimsel olurdu. Çokça özenilen Batı, yukarıda bir örneğini sunduğumuz tartışmada olduğu gibi, sosyal olayların sınıfsal olduğunu iliklerine dek hissetmiş durumdadır. Tartıştıkları bilincin hangi sınıflarda olduğu ve olmadığıdır. Aksine bizim ulusumuzun finans kapital aşığı aydınlarımız ise “Bizde Batı gibi sosyal sınıflar yoktur.” yalanının arkasına sığınarak, cunta gelenekli elitist kesimin halkı “sürü” olarak nitelemelerinin yolunu açıyorlar. Rakip olarak da kendilerine dinci-gericiliği seçiyorlar. Aksine bizde olmayan şey “sosyal sınıflar” değil “sınıf bilincidir”.  Anadolu topraklarında Sümer kervanlarının Ergani’ye ulaştığı günden beri sermaye, Asurluların Diyarbakır’da ticaret yaptıkları günden beridir de bezirgânlık vardır. Dolayısıyla bizde sınıflar vardır ve Batıdaki sınıfların yaklaşık bin yıllık geleneğinin (Roma dönemi) aksine yedi bin yıllık bir geleneğe sahiptir. Sınıf bilinci ise, kapitalizmin Avrupa’dan “ithal” edilişinden ve tefeci-bezirgânlığın kuvvetli oluşundan olsa gerek üç koldan engelleniyor, işçi hareketinin oluşumuna set çekiliyor.

  • Büyük şehirlerde sendikal oportünizm,
  • Küçük şehirlerde feodalizm artığı lonca benzeri ticaret şebekeleri,
  • Köylerde ise, Muaviye döneminde türeyen İslam düşmanı tarikatlar.
Bu etkenlerin yanında paradoksal şekilde bazı ilkel komüna (feodalizm öncesi sınıfsız toplum) gelenekleri de işçi-patron çatışmasını önlüyor. Günümüzde ilkel sosyalist toplum geleneklerinin bir kısmı korunmuş ve üzerine bezirgân ile kapitalist kültür yığılmıştır. Kardeşlik ve dayanışma bir komün kültürüdür. Ancak bu kültürün kalıntısı olan dayanışmacı hemşerilik geleneği sınıf bilincini köreltici işlev görebiliyor. Balıkesirlilik veya Çankırılılık ortak bir payda haline geliyor ve Çankırılı bir işçi, Çankırılı patrona isyan edemez oluyor. Ancak bu durum işçinin, emek gücünün eşdeğerinin altında bir ücretle çalıştırıldığı ve patronun da emek harcamadan para kazandığı gerçeğini değiştirmiyor ve aralarındaki çatışmayı da yok etmiyor. İşte bilincin siyasetle yaratılmasının ve proletarya aydınlarının önemi de buradan kaynaklanıyor. Aslında bu örnek, canlıların evrimsel gelişim mekanizmasıyla da örtüşüyor. Sözgelimi bakterinin oluşumu milyarlarca yıl öncesine dayanır. Ancak evrimin son halkası olan insan ile bakterinin glukozdan enerji üretme (glikoliz) enzimleri ortaktır. Bu enzimler, bakterinin temel tepkimesini oluşturuyorken, insanın karmaşık yapısı içerisinde bakteriye nazaran daha önemsiz kalıyor, ileri evrimsel oluşumlar hâkim hale geliyor.

Türkiye İşçi Sınıfı’nın II. Meşrutiyet Çağı Öncesi Sosyal Varlığı

“Acep Türkiye’de işçi sınıfı var mıydı? Çağdaş mıydı, değil miydi? Gibilerinden ince ince sinekkaydı kıl kesen aydın baylarımıza düşünce pekliği çektirmesin.” diyor Dr. Hikmet Kıvılcımlı ve devam ediyor: “Doğrudan doğruya çağdaş proleterliğinde kuşku götürmeyen işçi sınıfımızın sosyal tarihi de gene Türkiye’de modern özel sermaye tarihinden önce başlar.”

Özel sermayeciliğimizin karakterini de Kıvılcımlı alaycı bir dille anlatır:

“Yerli sermaye ile yabancı sermaye daha ilk adımda Türkiye’yi haraca kesmekte kolayca el ele verdiler. Bu ‘menfaat evlenmesi’ idi. Evlenmede iki yan nasıl gerekliyse bu elgin-güvey oluşta da hem yerli hem de yabancı sermayenin bulunması kendiliğinden anlaşılır. Ecnebi sermaye Türkiye’yi ‘iğfal’ etmemiştir. Yerli sermaye adlı yosmamız ona çılgınca gönül verdiği için, yabancı sermaye aralık bırakılmış kapıdan Türkiye’de hovardalığa girmiştir.” Yani bizde 1908 öncesinde eksik olan “modern” sermayedir. Yerli sermaye, tefeci-bezirgân sermayeden farksız bir biçimde Abdülhamit’e boyun eğmiş, üretim temelinden yoksun kalarak doğal kapitalistleşme yoluna girememiştir.

Yerli-yabancı burjuvazinin yanında, Türkiye işçi sınıfının da bu dinamikler içerisindeki tarihini incelemek gerekiyor.

Engels, “Tümüyle gelişmiş gündeliği (işçi ücretini) ilkin ordu içinde buluyoruz.” der. Gerçekten de Osmanlı’da da durum böyledir. İmparatorluk ordusu, yeniçeriliğin büyük bir vurucu güç olduğu bir gündelikçi işçiler ordusu haline gelmişti. Tarih kitaplarında sıkça adı geçen “kazan kaldırma” olayları da değeri düşmüş sahte paraya isyan eden ücretli işçiliğin ilk grevleri olmuştur. Bu yönüyle salon aydınlarının skolâstik dar yorumlarının aksine Türkiye proletaryasın temeli, ortaçağa dayanır. Batı’da ise işçi sınıfı, İngiltere’de tarım topraklarının yün gereksinimi nedeniyle boşaltılıp koyun çiftliği yapıldığı çağda,16. yy’da, doğmuştur.

Ordunun dışında da, II. Mahmut‘tan (1785–1839) itibaren, seyfiye (askeriye), kapitalizmin sadığı devletçiliğimiz ve yabancı sermayenin çalıştırdığı şirketlerde yoğun bir işçi sömürüsünden bahsedilebilir. Demiryolu ve inşaat sektörü ağırlıktadır. Hat müdürlerinden Fon Kolmann’ın “Yerli işçiler bir lokma kuru ekmek, iki çürük zeytin ile geçinebilir.” sözü istibdat çağı işçi sınıfının durumunu çok da üzüntü verici bir biçimde açıklamaktadır.

1908 Devrimi ve Türkiye Kapitalizminin Gelişimi

Kırım Savaşı sonrası alınan dış borç, Osmanlı Bankası ve Duyun-u Umumiye; aracı sermaye (komprador, levanten) yaratma yolunda önemli aşamalardandır. İstibdat çağının başlarında, Abdülhamit’e el pençe divan duran yerli sermaye derebeylikten medet umamayacak düzeye geldikten sonra yabancı sermaye ile ittifak halinde 1908 Meşrutiyet Devrimini gerçekleştirmiştir. Düşman derebeyliğin simgesi Abdülhamit saltanatıydı. Yabancı sermaye ittifakından dolayı da Jön Türkler kendilerini Avrupa kapitalizminin kucağında buldular. Mustafa Kemal önderliğindeki 1923 antikapitalist-antiemperyalist devrimini 1908’den ayıran en önemli özellik buradadır.

Yarı-devrim işçi-köylü desteği ile başarılabilmişti. Ancak II. Meşrutiyetin daha birinci ayı dolmadan hallerinden memnun olmayan, devrime rağmen istediklerini elde edemeyen Şirket-i Hayriye işçileri sınıfsal bir tavırla grev yaptılar. İkdam gazetesi, grevi manşetten “Amelelerin şirketin işlerine karışması ayıptır.” şeklinde duyurdu. Eylül ayında yine “Grevler adeta bir salgın hastalık halini aldı.” haberinde ise Alatini tuğla fabrikası, Selanik’te tütün, Varna’da ticaret, Selanik ve Manastır’da demiryolu, İstanbul’da gazete, Bağdat demiryolu, İstanbul tramvay, Şirketi Hayriye, Ereğli kömür, Zonguldak maden kömürü, Balya maden, Adana pamuk işçilerinin büyük bir isyan içinde olduğunu yazıyordu. 1915 yılında yapılan bir sayımda, işçi sınıfı yaklaşık 16000 kişiden oluşmaktaydı. 269 tane de işletme bulunmaktaydı. Süreç komprador sermayenin dünya üzerinde tek bir finans-kapital sermayesine evrildiği aşamaydı.

Cumhuriyet ve İşçi Sınıfı

Birinci Kuvvay-ı Milliye savaşımız, doğu gericiliği saltanat ile batı gericiliği emperyalizme karşı verilmişti. Ancak kapıdan kovulan finans kapital, aralık bıraktırılan bacadan girmiştir. Milli bir sermaye yaratma istemiyle kurulan İş Bankası, amacının tam aksine finans-kapitalin en büyük yayılma aracı haline gelmiştir. Mustafa Kemal, Çankaya köşküne hapsedilmiştir ve büyük bir gerici sınıfa karşı toprak devrimini hayal edip yapamayan bir tek adam haline getirilmiştir.

Cumhuriyet çağında, işçi sınıfının sayısal çokluğu 275 bin olarak saptanmıştı. Bu rakam tüm nüfusun %2 sini oluşturmaktadır. 1917 Çarlık Rusyasında ise bu oran %1,8 civarındaydı. Rakamlarla anlatılmak istenen, tarihimizde işçi sınıfının modern bir sınıf olarak var olduğudur. Hem de Türkiye’de -oransal olarak- işçi sınıfının iktidarı devraldığı Rusya’dakinden daha fazla olduğudur. O halde Rusya’daki gibi sosyalist devrim 1919’larda mümkün müydü?

Marksist teoriye göre, işçi sınıfı ve onun önderleri her zaman gericiliğe karşı ilerici cephede konumlanırlar. Bu devrimci görev yerine getirilirken de tarihsel aşamalar göz ardı edilemez. Sözgelimi, Hallac-ı Mansur ve Şeyh Bedrettin gibileri tarihsel olarak içinde bulundukları aşmadan çok çok ilerisini istemişler ve “ütopik” damgalı bir başarısızlığa mahkum olmuşlardır. Yine en az Paris Komünarları kadar yiğit ve cesur olan Mustafa Suphi ile arkadaşları, Bakunin’den farklı bir konumda değillerdir. 1919’larda da, Anadolu emperyalist-kapitalist sistemin kuşatması altında idi. Tarihsel olarak yapılması gereken “demokratik devrim”di. Anadolu burjuvazisi, ulusal kurtuluş savaşının yürütücü gücü oldu. Tekel çağı emperyalist sömürüsün temeli kapitalizm olduğundan dolayı da demokratik devrimci ulusal kurtuluş savaşımız, kendini de bir nebze aşarak ucu sosyalizme açık bir hale geldi. Kaldı ki, Rusya gibi göreceli olarak geri bir ülkede başlayan sosyalist devrim Avrupa’ya sıçrayamamış ve Stalin’in son dönemleri birlikte bürokratik bir kastın yönetimde hâkim olmasıyla 20. yy’ın sonlarında çöküşe uğramıştır.

Ancak demokratik devrimlerin sınıf savaşımını kesemeyen ve emek-sermaye çelişkisini olduğu gibi devam ettiren içeriği, I. Kuvvay-ı Milliye’de de geçerli oldu. İşçi sınıfın acınası durumu, ulusal kurtuluş savaşının yiğitlik dolu başarılarına rağmen devam etti. Örneğin dokumacılar ve tütün işçileri günde 15 saat çalışıp 1 lira alıyorlardı. Lokanta, otel ve kasap işçileri günde 20 saat, fırın işçileri dini bayramlarda tatil olmaksızın 20 ile 24 saat arası, vapur işçileri de 14 saat çalışıyordu. Bu ücretlerin ve çalışma saatlerinin insan fizyolojisine uymadığı aşikârdır. Önemli sayıda grevler de olmaktadır.

İşte demokratik devrimlerin ve ulusal kurtuluş savaşlarının çıkmazı da budur. Ancak bu durum maddenin tabiatıdır, olması gerekendir. İlkel sınıfsız toplumun ruhunun simgesi Mustafa Kemal, 7000 yıllık tefecilik ve modern finans-kapital karşısında köşeye sıkıştırılıp yalnızlaştırılmıştır.

İşçi sınıfın örgütlü mücadelesine baktığımızda ise, 1920–1923 arasında Komintern üyesi “İstanbul Milletler Arası İşçi Birliği” oldukça önemli bir rol oynamıştır. Yine Komintern tarafından “Türk Narodnikleri” olarak nitelenen “Amele Teali” (1924–1926) işçi sınıfın birliğinde ve grevlerde öncü olmuştur.

1937’de iktisat bakanlığına Celal Bayar’ın atanması ile başlayan fiili karşı devrim iktidarı 1950’de ele geçirmiştir. Modern yerli finans-kapital/antika tefeci-bezirgânlığın karşı devrimci iktidarı DP ile somutlaşmıştır.

İkinci Emperyalist Paylaşım Savaşı sonrası dönemde Türkiye’nin Batılı emperyalist-kapitalist devletlerle girdiği ilişkiler, savaş sonrasında gözlenen demokratikleşme maskeli siyaset oyunlarına alan sağlamıştır. Dünya savaşında nazizm ve faşizm Hitler ve Mussolini’nin şahsında yenilgiye uğratılmıştı; sosyalizm Orta Avrupa’ya, Almanya’ya kadar ilerleme imkânı bulmuştu. Bu ortamda başta ABD olmak üzere diğer emperyalist güçler, burjuva demokrasisinin sahte özgürlükçü anlayışını uluslararası alanda yaygınlaştırma yoluna gittiler. Savaş sonrası yıllarda Türkiye’de -İsmet İnönü’nün önceki açıklamalarının aksine- birden çok partili yaşama geçilmesi böyle bir ortamın ürünüydü. Çok partili hayata geçişle birlikte finans-kapital, daha önce kendisine sağladığı olanakların ardından devletçi-bürokratik güçleri hedef göstererek sınıf bilinci olmayan geniş kitleleri ve yoksul köylülüğü antika tefeci-bezirgânlığın “oy davarı” haline getirdi.

1950’li yıllar, Türkiye’de dışa bağımlı sermaye hareketlerinin etkisini artırdığı, kapitalistleşmenin önceki yıllara oranla hız kazandığı yıllardı. Marx Kapital’de şöyle bir yorumlamada bulunur: “Kapitalist üretim tarım alanına el atar atmaz ve bu alanı ele geçirdiği ölçüde, tarımda kullanılan sermaye birikimi ilerlemekle birlikte, tarım emekçisine duyulan talep mutlak olarak azalır… Tarımsal nüfusun bir kısmı işte bunun için sürekli olarak kent ya da manifaktür proletaryasına dönüşme noktasında ve bu dönüşüm için uygun koşulları bekler durumdadır.” Türkiye’de yaşanan süreç de buna uygun gelişmiş, kentlerde işçi sayısında önemli artışlar yaşanmıştır. Sınıf bilincinden önemli oranda uzak olmasına rağmen, Türkiye işçi sınıfının geçmiş mücadele deneyimleri dikkate alınarak, savaş sonrası dönemde görülen sınırlı demokratikleşme hareketleri, en sahte yönünü işçi örgütlenmeleri alanında göstermiştir.

Türkiye, BM’e bağlı ILO üyeliğiyle kapitalist sistem içindeki Anarko-sendikalist eğilimlere hazırlanma noktasında önemli bir virajı döndü. Aslında tarihimizde İştirakçi Hilmi gibi, emperyalizmle kucak kucağa lüks içinde solculuk yapan bir kişilik bulunmaktadır, ama sendikal örgütlenme alanında, işçi sınıfının mücadelesinin “içerden” bastırılması anlamında en kritik dönemeçler DP iktidarı dönemi ve Türk-İş’in kuruluşudur. 1952 yılında kurulan Türk-İş, bünyesinde bulunan sendikaların birkaç olumlu mücadelesi dışında, Türkiye burjuvazisinin ve gerici iktidarlarının politikaları doğrultusunda faaliyet gösteren bir yapı olarak varlığını sürdürmüştür.

Türk-İş Amerikan sendikacılığının ülkemizdeki temsilcisi olarak işçi sınıfına, sosyalist hareketlere, örgütlenmelere dönük “derin devlet” operasyonlarının taşeronluğunu başarıyla yerine getirdi. Bu noktada öncelikle Amerikan sendikacılığının niteliklerinin ortaya konması gerekiyor. Merkantilist dönemde doğup gelişen çeteci-mafya eğilimli sendikacılık, bugün işçi sınıfı örgütlenmeleri içinde uluslararası finans-kapitalin ajanlığını yapan Anarko-sendikalizmin kökenini oluşturmaktadır. Bu sendikal eğilim, sadece sendikal alanda çalışmakla kalmamış, sömürülen ülkelerde burjuvazinin siyasi müdahalelerine, askeri darbelere hizmet eden bir duruma gelmiştir. Gerek Türk-İş’in, gerekse aynı kökenden gelen DİSK yöneticilerinin sıkışma anlarını takip eden kırılma momentlerinde aldıkları çekinceli, güvensiz ya da işbirlikçi tutumun sıkıyönetimlere, askeri darbelere giden süreçlerle yakın ilgisi dikkate alınmalıdır.

Ordu-üniversite gençliğinin tarihsel devrimci konumuyla gerçekleşme dinamizmi bulan 27 Mayıs politik devrimi, Türkiye’de sosyalizmin gerek düşünce, gerekse mücadele zemininde gündeme gelmesi, güçlenmesi, etkisini geniş kitlelerde hissettirmesi açısından olumlu gelişmelere neden olmuştur. 1961 Anayasası, işçi sınıfımıza örgütlenme, grev ve toplu sözleşme haklarını tanımış, bunun sağladığı avantajlarla Türkiye işçi sınıfının politik-ekonomik mücadelesinde yoğun bir dönem başlamıştır. Bu dönemin bir başka önemli noktası ise, Türk-İş içindeki kopuşmaların yoğunlaşmasıdır.

Türk-İş yönetimi, Ereğli’deki Morrison-Nadsen Amerikan şirketinin işyerindeki grevi, Mersin ATAŞ rafinerisindeki işçilerin grevini, İstanbul’daki Kavel grevini, Zonguldak maden işçilerinin grevlerini yasadışı ilan ederek kırmaya çalışmıştır. Türk-İş üst yönetimi Amerikan hükümetinin çeşitli organları ve Amerikan sendikalarıyla da yoğun ilişki içine girmiştir, öyle ki 1960–1970 arası dönemde Türk-İş’in yalnızca Amerikan yardım kuruluşu AID aracılığıyla sağladığı Amerikan kaynaklı mali desteklerin tutarı, aynı dönemdeki toplam aidatına eşit düzeyde olmuştur. Aynı Türk-İş, 22 Aralık 1962’de “Komünizmi Tel’in Mitingi” düzenlemiş, işçi sınıfının haklarını savunmak üzere kurulan TİP’e gerici kanallardan tepki göstermiştir.

Türkiye’de ve dünyanın diğer sömürülen ülkelerinde sosyalist-bağımsızlıkçı hareketlerin yoğunlaşması, Türkiye işçi sınıfı hareketleri içinde de kırılmalara sebep oldu. Türk-İş bünyesindeki birkaç sendika ve bazı bağımsız sendikaların bir araya gelmesiyle 1967’de DİSK kuruldu. DİSK, tarihsel süreç içinde Türk-İş’e kıyasla daha ciddi bir sınıfsal tutum göstermiş, TİP ile yakın ilişki kurmuştur. Buna rağmen, DİSK de temelinde Amerikan tipi sendikacılığa dayanmaktaydı; nitekim onun bu özelliği 15–16 Haziran olayları, 1977 1 Mayıs olayları ve 12 Eylül öncesinde yaşanan olaylarda kendini göstermiştir.

68–71 Devrimciliği ve Türkiye İşçi Sınıfının Eylemlilik Gücü

1960’lı yılların önemli bir özelliği, sosyalist düşünce ve hareketlenmelerin, devrimci-yurtsever örgütlenmelerin üniversite gençliği içinde güçlenmesidir. Aydın gençliğin vurucu güç konumuyla, tarihsel devrimci reflekslerle ortaya çıktığı 68 devrimciliği döneminde kurulan öğrenci dernekleri, sınıf mücadelesine önem vermiş; işçi-köylü gençlikle ve halk kitleleriyle bütünleşmeye çalışmıştır.

TİP’in demokratik devrimde asgari programı dikkate almayan “sosyalist devrim” oportünizminin gençlik hareketi içinde yarattığı kırılmalar, Fikir Kulüpleri Federasyonu’nun (FKF) 2. kurultayına da hâkim olmuştu. Bu kurultay sonrası demokratik devrim çizgisi FKF’ye yerleşmiştir. Ama bundan daha önemli olarak, FKF salt üniversite gençliğinin örgütü olmaktan çıkmış, işçi-köylü gençliği ve genel olarak Türkiye emekçi sınıflarını sahiplenme noktasına gelmiştir. 68 gençliğinin kırsal alan çalışmaları, Elmalı, Söke, Akhisar olayları, toprak işgalleri, ağalarla çatışmada köylünün yanında olunması o dönemde alınan kararların pratiğe uygulanmasıydı.

1968 gençlik hareketlenmesinin yarattığı ivme, işçi sınıfı mücadelesinde de etkilerini gösterdi. 1969–1970 dönemine ait iki önemli olay, Türkiye işçi sınıfının gücünü göstermesi bakımından önemlidir.

Alpagut Linyit Madeni Grevi: Bu olayda maden fabrikası işçileri üretimi kendi denetimlerine alıp, doğrudan satışı da üstlenmişlerdir. İşçi sınıfının kendiliğinden sınıf oluşunun önemli örneklerinden biri bu grevdir. Maden işçilerinin yeterli bir siyasal bilinçlenme olmadan, örgütlülük düzeyleri düşük olduğu halde gerçekleştirdikleri bu aktif grev sonucunda, madenin üretimi %100’e yakın artmış; üretim satışından elde edilen gelir, grevci işçilerin saptadığı yöntemlerle paylaşılmıştır. Bu eylemliliğin oldukça önemli etkileri olmuştur. Bir defa, hâkim sınıflar için özel mülkiyeti tehlikeye sokan bir eylemdi. Eylem, işçi sınıfının kendiliğinden sınıf konumunu yansıtan, aynı zamanda özyönetimci, üretici, kalkındırıcı, üretimi artırıcı niteliklerini gösterdi. Bunların sonucunda Ankara’dan Alpagut’a gönderilen özel jandarma birliği madeni kuşatıp grevci işçilerle çatışmış ve eylemi sonlandırmıştır.

15–16 Haziran Direnişi: 27 Mayıs politik devrimi sonrası, işçi sınıfımızın eylemliliğinin vardığı en üst nokta 15–16 Haziran Büyük İşçi Direnişi’dir. İşçi sınıfının bilincini konferanslarda, meydanlarda, seçim sandıklarında ölçmeye çalışan Kadro-Yön eğilimlerine ve salon sosyalistlerine en iyi cevabı, Türkiye işçi sınıfı, bu büyük direnişinde vermiştir. 15–16 Haziran olayları, Türkiye devrimci mücadele tarihinde önemli derslerle dolu, bugün bile üzerinde düşünülmesi gereken bir harekettir. Lenin’in, “Ders çıkarmak için nedenlerini analiz edecek kadar temellerine inmeyi bildiğimizde bir yenilgi her zaman için bir zaferden daha zengin bilgilerle doludur, çünkü sonuçları, bizi şeylerin özüne inmeye zorlar. Ciddi bir kriz bunu haydi haydi yapar” sözünü, devrimci ve yurtseverlerin dikkate almaları gerekmektedir.

1-       Bilinci yaratan şey maddi varlığın kendisidir. Toplumsal varlık, toplumsal hareketlilik aracılığıyla bilinci tayin eder. Nesnelliğin kendini ortaya koyuşu, her zaman bir hareket içinde olanaklıdır. Söz konusu olan sınıf-bilinç ilişkisi ise, sınıf bilinci için temel önkoşul belli bir sınıfın üyesi olmak değil, o sınıfa özgü belli bir hareketliliğin içinde olmak demektir. Bilinç, toplumsal varlığın tek başına değil, mücadeleler aracılığıylabelirlediği bir sonuçtur. Bu açıdan bakıldığında, 15–16 Haziran büyük direnişi, Türkiye işçi sınıfının yeterli bilinç düzeyinde olduğu zaman gücünü ortaya koyan bir hareketlenmedir. Hikmet Kıvılcımlı bunu şu şekilde ifade etmiştir: “İşçi sınıfı, bir nevi şu gördüğümüz yerin toprak tabakası altındaki maden cevherine benzer. O toprak tabakası aşağı yukarı kimi yerde bir karıştır, kimi yerde iki karış… Fakat asıl maddesi alttadır. Bir volkan patladı mı, o üstündeki tümüsün tozunu bile göremezsiniz. Fakat bütün maden cevheri bir anda yüzeye çıkar.”
2-       15–16 Haziran hareketi, Türkiye işçi sınıfının varlığını yok sayan, gücünü küçümseyen veya onun bilinçlenebileceğinden şüphe eden cuntacı-elitist-aydın hareketlenmelerine verilen en büyük derslerle doludur.
3-       Toplumsal hareketlilik içine de girse iktidarı almanın manivelası olan proletarya partisinden yoksun olmanın sonu, işçi sınıfı için siyaset bezirgânlarının, sendika patronlarının elinde yem olmaktır. 15–16 Haziran direnişinin bastırılmasında İstanbul Valiliği’nin, Emniyet’in, sıkıyönetimin olduğu kadar TİP oportünizminin ve DİSK’te yuvalanmış devrimci maskeli kliklerin operasyonları da önemli yer tutmaktadır. DİSK Genel Sekreteri Kemal Sülker‘in valilikte yapılan görüşmenin ardından “girişilen tahripkâr eylemlerle ilgimiz olmadığını İçişleri Bakanı’na söyledik ve kesinlikle bu tahripkâr olayları tasvip etmediğimizi bildirdik. Ayrıca işçilere de radyodan bir uyarı yaparak, kötü cereyanlara alet olmamalarını söyledik.” açıklaması, DİSK Genel Başkanı Kemal Türkler tarafından radyoda okunmuştur.
4-       İşçi sınıfıyla buluşma noktasında olan devrimci gençliğin önü önce TİP oportünizmi, sonra da sendika patronları tarafından kurulan barikatlarla kesilmiştir. Kitlelerle, emekçi sınıflarla buluşma noktasında önemli adımlar atan gençlik, önce sağ dinamiğin komando çeteleri içinde örgütlenmesi ve saldırılarıyla silahlandırılmış; daha sonra da sınıf hattının kendine kapatılması sonucu vurucu güç fonksiyonunu“öncü savaş-halk savaşı” yolunda kullanmıştır. Yapılan operasyon oldukça ciddi bir provokasyondur. Bunda gençliğin proletarya partisi çatısı altında bütünleştirilememesi ve sosyalist örgütlenmeler içindekilerin ihaneti etkili olmuştur. Nitekim Che Guevara-Mao Zedong deneyimlerinden beslenen 71 devrimciliği kopuşu gerçekleşmiş, devrimci gençlik devlet güçleriyle çatışmalarda kendini yoksul yığınlar adına feda etmiştir.
5-       Aynı mücadele ve operasyonlar, 78 devrimciliği içinde de devam etmiştir. Sınıf mücadelesinin devrimci gençliğe kapatılması, mücadeleyi sadece kent varoşlarıyla sınırlı tutmuş; bu da mücadele içinde ciddi bir lümpenleşme ve mafyalaşmayı getirmiştir. Yaşanan olaylar, Celali İsyanları’nı andırmaktadır. Bunu iyi kullanan iktidar güçleri, kırdan kente göçen işçileri dincilik ve milliyetçilik travmasına sokarak, devrimci örgütlenmelere karşı kullanmış; gerici iktidarların altlığı haline getirmiştir. Bu tespitler yapılmadan, gençlik mücadelesinin ve işçi sınıfı eylemliliğinin tarihimizdeki kırılma noktaları aydınlanamaz.

1970’li yıllarda işçi sınıfı ve devrimci hareketlilik devam etmiştir. Bu dönemde finans-kapitalin ve yerli iktidar odaklarının işçi sınıfını gerici temellerde bölme çabaları MİSK ve Hak-İş‘in kurulmasıyla da sürdürülmek istenmiştir. 78 devrimciliğinin işçi sınıfı adına yaşanan en önemli olaylarından biri de 12 Eylül faşizmine giden yolda DİSK’in işçi eylemliliğini bir noktadan sonra durdurmasıdır. Kırılma anlarında sinik bir tavır gösteren DİSK, askeri darbenin geleceği görüldükten sonra bile çekingen davranmıştır. Kenan Evren’in ve diğer cuntacıların en büyük korkusunu oluşturan şey, darbe sonrasında örgütlü işçilerin teslim olmayıp mücadeleye devam etmeleridir. Ne var ki, DİSK yönetimi bu konuda da sosyalist bir tutum sergilemekten uzak kalmıştır. 24 Ocak kararları ve 12 Eylül faşist darbesinin ardından Türkiye önemli bir sürece girmiştir. Girilen sürecin bölüşüm alanına yansıması, o günden bugüne yaşanan sürecin ve sorunların özünde sınıfsal olduğu konusunda, kafalarda şüphe bırakmayacak kadar açıktır. 12 Eylül öncesi ulusal gelir paylaşımını; %31 tarım, %33 ücret ve maaşlar, %36 kar-faiz-rant oluştururken, 12 Eylül darbesi sonrasında bu paylaşım %70 kar-faiz-rant, %14 ücretler ve maaşlar, %16 tarım biçiminde değişmiştir. Bu değişimi, dönemin işveren sendikası lideri “20 yıl işçiler güldü, şimdi gülme sırası bizde” diyerek karşılamıştır.

Sovyetlerin Dağılması Sonrası Yaşanan Süreç ve Günümüzde İşçi Sınıfı

Sovyetlerin dağılması sonrasında dünyada önemli bir ideolojik saldırı başlatıldı. Burjuva idelogları, idelojik hegemonya mücadelesi içinde dünyaya sosyalizmin yaşanamayacağını, yeni dönemin post-modernizm ve post-marksizm’in dönemi olduğunu; sınıf mücadelesi kavramının yanlışlığının kanıtlandığını söylemeye başladılar. Sınıf yerine, dinsel, etnik, cinsel kimlikler ön plana çıkarıldı. Post-modernizmin gerekleri doğrultusunda üniversite gençliğinin ve aydınların önüne “dünyayı yorumlama ve değiştirmenin” bilimsel temellerini ortaya koyan Marx yerine “kölelerin isyanına öfke kusan”, mutlu bir azınlığın geniş çoğunluğun köleliğine dayalı mutluluğunu özleyen Nietzsche konuldu.

Sermayenin egemenlik biçimi toplumların önüne “postkapitalizm”, “enformasyon-bilgi toplumu”, “esnek üretim”, “disorganize kapitalizm” gibi adlarla sürülmeye çalışılmaktadır. Weberci sınıf paradigması doğrultusunda, işçi sınıfının alanını daraltıcı “yeni orta sınıf” tanımlamaları icat edilmektedir. Bunların yanında, bu yıl Davos’ta Bill Gates tarafından gündeme getirildiği üzere “yaratıcı-insani kapitalizm” tartışmaları yapılmaktadır. Aslında bütün bunlar, kapitalist sistemin sıkıştığını, kitlelere refah sunamadığını, bu nedenle kendisini olmadığı birşey olarak sunacak yollar aradığını göstermektedir. Oysaki kapitalizmin özünde, mülkiyet ilişkilerinde, artı-değer sömürüsünde değişen hiçbir şey yoktur. Değişen tek şey, kapitalist sömürünün organizasyon biçimidir.

Kültürel tabanda açıkça gördüğümüz bireycilik, azınlıkçılık, çok kültürlükçülük post-modernist atılımın temel özellikleri haline gelmiştir. Post-modernizm işçi sınıfı açısından, kitlesel üretim ve kitlesel tüketimin egemen olduğu Keynesçi-devletçi politikalardan güç alan ve doğası gereği vasıflı/vasıfsız emekçi kitleleri endüstri organizasyonu bağlamında birleştiren “fordist”  üretim modelinin aşılması anlamına geliyor. Post-fordizm denilen, iletişim teknolojileri sayesinde sermayenin “küreselleşme” çığlıklarıyla sınırsız ve engellenemez bir hareket imkânına kavuşması şeklinde gerçekleşen esnek üretim modeli işçi sınıfının öz örgütlenme yetisini kısıtlıyor. Azınlıkçı, mikro-kültürcü, yerelci ve “moda” tüketim ihtiyaçları küçük ve dağınık “modern atölyeler” sayesinde karşılanabiliyor. Hizmet sektörünün, eskisinden daha fazla önem kazanması da bireysel tüketim modeline uygun bir altyapı sağlıyor, ona işlerlik kazandırıyor. Bu ve benzeri kapitalist sömürünün biçim değişiklikleri liberal aydınların “İdeolojiler çağı bitmiştir, sosyalizm bir ütopya haline gelmiştir.” zırvalarıyla atbaşı gidiyor.

Dünya halklarına anlatılmayan ve gösterilmeyen şey, bu değişik sömürü biçimlerinin bir öncekinden temel aldığı ve onun üzerine inşa edildiğidir. Yani kitlesel ve toplu ağır sanayi -klasik fordist üretim modeli- tüm güçlü özellikleriyle ve gelenekleriyle devam ediyor; ancak üretici güçleri ile üretim ilişkileri arasındaki çelişki post-fordizmi zorunlu kılıyor. Yani “esnek üretim” de, “küçük modern atölyeler” de fordist üretimden temel almaktadır. Kapitalizm, sınır bilmeyen üretimini karşılayacak tüketimi doğurabilmek için dünya çapında krizden krize önemli organizasyon değişiklikleri yaşamıştır. Klasik iktisat-neoklasik iktisat-Keynesyen iktisat-otomasyon çağı vb. şeklinde sıralanan kapitalizmin sömürü şekillerinin temeli “emek üretkenliğini arttırma” metotlarıdır. Konu emek üretkenliğini arttırma çabası olunca artı-değer sömürüsü de, burjuvazinin mezar kazıcısı proletaryanın varlığı da, enternasyonal dayanışma ihtiyacı da aynen korunmadan edemiyor. Tunçtan kanunlardan oluşmuş tekerrür etmeyen tarih, örnekleriyle bize bu durumu kanıtlıyor. Feodal sömürü de emek-rantın hakim olduğu angarya dönemi ile başlamış, ayni rant (ürün iradı) ve nakdi rant (para iradı) dönemlerinden geçmiştir. Artık herhangi bir biçimsel değişim üretim ilişkileri içinde yürütücü olamaz, tefeci-bezirgânlığı devam ettirmeye yetemez düzeye gelindiğinde ise feodalizm çökmüştür. Kapitalizm çağında da –sosyal demokrat aydınlar tarafından sermayenin sosyal pazarını oluşturmak için öne sürdükleri sınıftan kaçış teorileriyle uyum gösteren post-modernist anlayışlarının aksine- yaşanan ve yaşanacak olan tam da budur.Sermayenin işlevsel bazda geçirdiği vahşi kapitalizm-tekelci kapitalizm; üretim modeli olarak geçirdiği neoklasik-fordist-postfordist aşamalarıyla birlikte, hiçbir organizasyon değişimin kapitalizmi kurtarmaya yetmediği döneme girilecek ve proletarya diktatörlüğü süreci başlayacaktır. İnsanlığın yüzelli bin yıllık geçmişi bunun kanıtıdır.

Benzer durum, işçi sınıfının mücadelenin öznesi olmaktan çıktığı konusunda da sürdürülmektedir. Bunu söyleyen çevreler, işçi sınıfının da toplumsal refahtan faydalanması durumunda değişimin öznesi olamayacağını belirterek, yeni dönem kapitalizminin veya devletçiliğin toplumsal refahı, sosyal devleti sağlayabileceğini iddia ediyorlar. Aslına bakılırsa, sistem içi mücadele yollarının dışına çıkamayan her türlü akım, ister istemez benzer sonuçlara takılıp kalıyor. Bütün bu söylenenlere rağmen, sistem içi kanalların kapitalizmin sömürü ilişkilerini yeniden ürettiği net olarak görülmektedir. Sömürülen geniş kitlelerle, sömürücü azınlık arasındaki gelir uçurumunun asıl nedeni de gelir paylaşımındaki bozukluk değil, onun da sebebi olan üretim araçlarının mülkiyetidir. Eşitsizliklerin yok edilmesi üretim araçlarının özel mülk edinilmesine son verilmesine bağlıdır. Bu şekilde konuya yaklaşıldığında, işçi sınıfının varlığını hala sürdürdüğü, hem de önemli bir eylemci özne olarak varlığını sürdürdüğü ortaya çıkacaktır. İşçi sınıfı, belli sektörlerde, belli gelir düzeyiyle, kol gücünü kullanarak çalışan bir toplumsal görüngü değil, üretim araçlarına sahip olmadığı için emekgücünü satmaktan başka yolu olmayan bir toplumsal-tarihsel kategoridir. Bu alanlarda bir değişme meydana gelmemiştir; işçi sınıfı hala eşitsizliklerin kaldırılmasının, sömürünün sona erdirilmesinin, kalkınmanın ana devrimci öznesi, toplumsal mücadelenin özgücüdür.

Tekelci finans-kapitalin neoliberal saldırısı Türkiye’de de tüm şiddetiyle devam etmektedir. Piyasacılık ve dinci gericiliğin önde gelen temsilcisi AKP iktidarı döneminde yaşananlar, neoliberal saldırıdan yine en çok etkilenenin işçi sınıfımız olduğunu ortaya koymaktadır. 2003 yılında kabul edilen 4857 sayılı İş Yasası ile işçileri köleleştirici düzenlemeler getirilmiştir. Sosyal güvenlik sistemi çökertilmektedir. Özelleştirmelerle büyük bir kapitalist-emperyalist saldırı başlatılmıştır. Türk-İş, Hak-İş gibi sendikalar gerici iktidarın taşeronu konumunu sürdürürken; DİSK, KESK gibi sendikalar yönetimleri eliyle AB fonlarına zincirlenmiştir. Ücretler ciddi oranda düşmekte, kıdem tazminatı yok edilmek istenmektedir. Dünya genelinde, kapitalizmin yapısal bir bunalımın eşiğinde olduğu bilinmektedir. Kapitalist sistem için bu bunalımı atlatmanın yolu, başta işçi sınıfı olmak üzere emekçi kitleler üzerindeki sömürünün daha da sıkılaştırılmasıdır.

Bu ortamda, özellikle 2007 yılının ortalarından itibaren Almanya, Fransa gibi Avrupa ülkeleri başta olmak üzere dünyanın farklı yerlerinde işçi sınıfının grevlerle tekrar eylemci gücünü yansıtması umut vericidir. Türkiye işçi sınıfı da yıllar süren suskunluğun ardından başta Telekom grevi olmak üzere, pek çok olayda önemli eylemlerde bulunmuştur. Elbette, bu eylemlerin istenen örgütlülük düzeyinde olduğu söylenemez; ama Türkiye işçi sınıfı gücünü geçmişte göstermiştir. Önemli olan devrimci işçi sınıfı partisinin oluşması ve örgütlü işçi sınıfıyla buluşmasıdır. Bunun için siyaset-dışı eğilimi, hareketsizliği savunan, kırılma anlarında mücadeleyi bırakan sendika bürokrasisinin tasfiyesi gerekmektedir, çünkü işçi sınıfının ekonomik ve politik mücadelesi arasında kopmaz bir bağ vardır. Devrimcilerin, yurtseverlerin derlenişi ve dirilişi, politik-ekonomik mücadelenin yükselişiyle birlikte Türkiye işçi sınıfının “nasıl” iktidarı alacağının –kısmen de olsa- cevabı olmak durumundadır.

Kaynaklar:
Türkiye’de Kapitalizmin Gelişmesi, Dr. Hikmet Kıvılcımlı
Emperyalizm Geberen Kapitalizm, Dr. Hikmet kıvılcımlı
Türkiye Proletaryası, A. Snurov
Diyalektiğin dansı, Prof. Bertell Ollman
Marksizm ve Sınıf Bilinci, İlker Belek
Asya Üretim Tarzı, Muzaffer İlhan Erdost
Postkapitalist Paradigmalar, İlker Belek
Bir Mirasın Güncelliği-Tarih Türkiye Sosyalizm, Metin Çulhaoğlu
Cumhuriyet Dönemi Türkiye Ansiklopedisi, İletişim Yayınları, Cilt 7, Sendikacılık ve İşçi Hareketleri
Kapital Cilt 1, Karl Marx
Marksist Bakış Açısıyla Bilimsel Teknolojik Devrim ve “Endüstriyel Demokrasi”, İlker Belek