STATÜKO, DEĞİŞİM, DEVLET, ÖRGÜTLENME

Yazar Vatan Postası   

(Kuvayi Milliye Dergisi’nin çeşitli sayılarında yayınlanmıştır)
Genel olarak devletler; eskisine göre yeni ve ieri üretim, tüketim ve paylaşım ilişkileri tarafından, o yeni ekonomik düzeni koruyup gözeten bir üstyapı kurumu olarak varedilirler. O toplumda, üretim araçlarına sahip sınıf ya da sınıfların dolaylı ya da doğrudan etki ve güdümünde bulunan devletlerin; bu ilk kuruluş aşamalarında, göreceli olarak ilerici ve değişimci bir özelliği de vardır. Geçmiş toplumun ekonomik, sosyal, kültürel, politik kurum ve kurallarını alt ya da yokeden devlet, kendi varoluş nedeni olan yeni ekonomi-politik ilişki ve yöntemleri oluşturur, korur ve kollar.
Siyasal ve hukuki reformlarla, kendisini vareden sisteme sürekli uyumlu halde tutulmaya çalışılan devlet, zaman zaman bu “uyum”da zorlanabilir. İlk kuruluş ilkelerine bağlı kesimlerle “uyum”dan yana olan güçler arasında uzlaşır görünümlü çelişkiler, kimi zaman, süreçte kesinti ya da atlamalara neden olabilir. Ancak bu çalkantılar, sistemle devlet arasında kopuşmaya varacak altüstlükler yaratacak nitelikte değildir. Birkaç “reform”la işler rayında tutulur. Süreç içinde, devlet, ilk konumundan çok farklı, hatta ilk konumuna ters bir işlev içine de sürüklenebilir. Ülkemizde bunun iki örneğini yaşadık:
1- 1923 İzmir İktisat Kongresi ile başlayan sürecin 1946’da geldiği durum. Bu zaman diliminde devlet yapısı ve anlayışındaki değişim.
2- Özellikle son 20 yıldır, ulusal cumhuriyetlerin yerine emperyalizmin “küreselleşme” dayatmalarına uygun, etnik-dinsel-ticari temelde ve federatif yapılarda, kent-şirket devletçiklerin planlanması. Bu çerçevede, ulusal, demokratik, halkçı, laik sosyal hukuk cumhuriyeti prensiplerinden ve bağımsızlık ilkesinden kısmen ya da tamamen vazgeçilmesi.
Bu “DEFORM”lar, üretim araçlarına sahip toplum kesimlerinin devleti kendi çıkarları doğrultusunda değiştirme çabalarıdır. Bu tip deforme edişler; toplumu geriye doğru çeker, gelişim ve değişimi yavaşlatır ve ilerlemeyi geciktirir.
Bundan başka, toplumsal muhalefeti oluşturan alt sınıf ve tabakaların da devlet yapısını kendi çıkarları doğrultusunda değiştirme çabaları vardır. Bu mücadele, egemen güçlerin sınırlı ve göreceli olarak izin verdiği ya da vermek zorunda kaldığı reformlarla sonuçlanabilir. Bu tip reformlar da toplumun tarihi-evrensel değişim ve gelişimine yardımcı, ona paralel ve ilerletici reformlardır.
Deform, reform ve makyajla halledilebilen bu tip toplum-devlet çelişkilerinden başka, zamanla daha köklü sarsıntılar sıklaşır. Yukardakilerin idare edemediği ve aşağıdakilerin de yukardakilerin idaresini istemediği kriz ve kaos dönemi başlar. Devlet; insanın ve tekniğin sürekli değişim ve gelişiminden kaynaklanan toplumsal ilerlemeye ayak uyduramaz. Zamanla eskiyen ekonomik düzeni (kendi doğası gereği) koruyup kollamaya devam eden devlet, o ekonominin iç çelişkileri sonucu filizlenen ve toplumsal gereksinim haline gelen yeni ve genç ekonomik, sosyal, kültürel, sanatsal, politik yapılanmalara karşı baskı ve kovuşturmalarını yoğunlaştırır. Devlet, gerici ve tutucu bir duruma düşer. Bir başka deyişle; mevcut toplumda üretim araçlarını elinde bulunduran egemen sınıf(lar) ve onun kontrolu ve etkisi altındaki devlet, yeni yapılanmalara gereksinim duyan toplumsal güçlere karşı bir baskı aracına dönüşür. Tıpkı kendisinin ilk kuruluş aşamasında yıktığı eski devletin konumuna düşer.
Hatta, bu egemen sınıf(lar) ve onun güdümündeki devlet, kendilerini bile yadsırcasına; geçmiş toplum kalıntısı daha gerici sınıf ve kesimleri yeniden diriltip onlarla ekonomik, politik, sosyal, kültürel, sanatsal vb. alanlarda işbirliği yapmaktan, bindikleri dalı kesip gerisin geri karanlıklara koşmaktan çekinmezler. Yeter ki, kendilerine karşıt toplumsal güç ve kesimleri ve yeni yeni filizlenmekte olan oluşumları boğabilsinler. Bunun en tipik örnekleri; dünyada, insanlığı kana bulayan faşizmler; Türkiye’de ise 12 Mart ve 12 Eylül’dür.

TARİHİ SÜREÇTE TÜRKİYE

Toplumumuz; 16-17-18. yy.ların Avrupa’sında görülen sanayi devrimlerine ve o dönemlerin bilimsel, siyasal, sosyal, kültürel gelişmelerine, vatandaşlık savaşım ve kazanımlarına sağır kaldığı/bırakıldığı ölçüde gelişememiş ve geri kalmıştır.
Ne zaman “Batı”da sosyal devrimler ve “Aydınlanma” tersine dönmüş: Sanayiciler tekelleşmeye, feodal-rantiye kalıntılarla bütünleşmeye başlamış ve kapitalizm uluslararası emperyalizme doğru “gelişmiş”se; bizim toplumumuz da ancak o zaman, yani 19. ve 20. yy.larda “Batı” ile rezonansa geçirilip “batılılaşma” aşkıyla 7 düvele “açılmış”tır. Bu yüzden, toplumumuzdaki ekonomik, sosyal, kültürel “gelişme” ve akımlar; batının nisbeten olumlu yanlarından çok, tüketici-rantiye olumsuzluklarından örnek almakta ve onlarla çakışmakta. Sanayileşemeyişimizin ve kalkınamayışımızın temelinde yatan neden budur.
Bugün, “Yeni Dünya Düzeni” diye ülkemize, halkımıza ve bizim gibi ülkelere dayatılan sistem yeni değildir. 1. Dünya Savaşı denen; dünyanın emperyalistlerce yeniden paylaşım savaşından önce şekillenmişti bu düzen. Ancak, önce Çanakkale Savaşı, 1917 Ekim Devrimi, Kurtuluş Savaşı, 1929 krizi bu düzenin tam olarak uygulanmasını erteletti. Ardından Uzakdoğu’da Çin Devrimi ve 2. Dünya Savaşı patlak verdi. Emperyalizm, evdeki hesabını bir türlü tutturamıyordu. Bir taraftan ulusal kurtuluş hareketleri, diğer taraftan sosyalizm; sadece emperyalizmin pazar ve sömürü alanlarını daraltmakla kalmıyor, alternatif kalkınma modellerini de bulup geliştiriyordu. 
Sanayi devrimlerini tamamlayamamış ülkelerin çözümlenmeyi bekleyen sorunlarının, aslında bir asra yakın bir süreden beri, işçi sınıfı öncülüğünde örgütlenmiş halkın inisiyatifine kaldığını belirtmiştik. Bu sorunları, işçi sınıfından başka bir toplum kesiminin, örneğin, küçük sanayicilerin, esnafın ya da memurların veya köylülerin öncülüğünde çözmeye kalkmak; acı örneklerini ülkemizde de yaşadığımız tatsız bir hayaldir. Sonuçlar ortada.
100 yıldır bizim gibi ülke ve halklara dayatılan küreselleşme ve YDD bugün ulusal cumhuriyetleri hedef almaktadır. Emperyalizm, yerli ortakları aracılığıyla glaballeşmeyi dayatıyor:
* “Dünya, büyük bir köydür”
* “Önemli  olan bu köye bireysel olarak ne satıp o köyden ne satınalabileceğimizdir”
* “Ulusal ve sosyal hukuk cumhuriyetlerinin modası geçmiştir”
* “Holdinglerin egemenliğindeki ticaretin özgürleştirilmesi gerekir”
* “Yerel-kentsel bazda kurulmuş ve şirketlerin emrindeki devletçiklerin ‘yerinden yönetimi’ altında “dünya” ile bütünleşme, kentsel-bölgesel federasyonların oluşturulması kaçınılamazdır”
Görüldüğü gibi, emperyalizm ve yerli ortakları, insanları örgütsüzleştirerek, birey birey, birer birer teslim almak istiyor. 
17 ve 18. yy..lardaki gibi,
– halk kitlelerini arkasına takarak ülkelerini sanayileştiren,
– toprak reformunu gerçekleştiren, eski toplumun tefeci, tüccar, feodal bey ve rantiyelerini ya ortadan kaldıran ya da halkın ve sanayicilerin denetim ve kontrolunda tutan,
– yurttaşlık bilincini geliştiren ve insan hak ve özgürlüklerini savunan,
– ulusal, demokratik, laik ve bağımsız hukuk cumhuriyetleri kuran
sanayici işverenlerin, aynı görevleri, bugünkü dünyada da yapacaklarını beklemek abesle iştigaldir. Emperyalizmin, globalizmin ve küreselleşmenin egemen olduğu ülkemizde de onlar; geçmiş toplumun ekonomik, sosyal ve kültürel kalıntılarından kurtulma, toprak ve tarım reformunu gerçekleştirme, bölgesel dengesizlikleri giderme, ulusal sanayinin ve kalkınmanın önündeki engel ve molozları temizleme, işsizlik, pahalılık ve enflasyondan kurtulma ve geri dönüşsüz bağımsız, halkçı, laik ve demokratik bir cumhuriyeti kurma gibi ülke sorunlarıyla ilgilenmiyorlar, ilgilenmezler de. Emperyalistlerin ve yerli ortaklarının böyle sorunları yok artık. Peki bu ülke sorunları kimi ilgilendiriyor? İşçi-köylü üreticilerimizi, kamu çalışanlarımızı, dar gelirli esnaf ve küçük sanayicilerimizi yakından ilgilendiriyor. O halde sorunu çözecek olanlar da onlardır.
Yabancı ortaklı bir avuç “yerli” holding, büyük aracı-tüccar, montajcı, rantiye ve onların siyasi uzantıları, kendi çıkarlarını ülkenin ve halkın çıkarlarının önüne koymuştur. Bunlar, ülkemizi ve halkımızı “hisse senedi” $gali altında emperyalizme peşkeş çekiyor. En basit demokrasi, insan hakları ve cumhuriyet kanunlarını bile hiçe sayarak çiğneyen bu “mutlu azınlığa” karşı bağımsız, demokratik bir sosyal hukuk cumhuriyeti için mücadele etmek, işçi sınıfımız ve halkımız için yaşamsal bir görevdir.
– Kurtuluş savaşımızın, ekonomik ve sosyal kurtuluş ile taçlandırılarak  sonuçlandırılması,
– 1940’lardaki gibi karşı devrimlerin, 12 Mart ve 12 Eylül’lerin önlenebilmesi,
– Geri dönüşsüz demokratik, laik ve halkçı cumhuriyetin sağlam temellerde ve ellerde korunup geliştirilebilmesi,
– Emperyalizmin ve yerli ortaklarının “Böl, Parçala, Yerelleştir, Yönet” planlarının durdurulabilmesi;
cumhuriyetin halkçılaşabilmesine, halkın cumhuriyetçileşebilmesine, demokratik hukuk cumhuriyetinin kitaptan yaşama; fabrikalara, tarlalara, limanlara, tersanelere, petrol rafinerilerine, enerji santrallerine, kamu kurum ve kuruluşlarına, üniversitelere, hastanelere, hapishanelere, karakollara, yerel yönetimlere girebilmesine, işçilerin, memurların, köylü üreticilerin, küçük sanayici ve esnafın sorunlarının cumhuriyetin sorunları olabilmesine bağlıdır.
2 asra yaklaşan kalkınma ve ilerleme mücadelemiz göstermiştir ki; tüm bu ülke sorunlarının çözümünde en içten ve kararlı halk katmanı, hiç bir zaman irticanın oyuncağı olmamış Türkiye işçi sınıfımızdır.
Geldiğimiz bu noktada, çokuluslu holdinglerin resmi ve sivil kuruluşlarınca dayatılan ve onların yerli ortakları tarafından ekonomik ve siyasal paketler halinde uygulamaya koyulan sömürü reçetelerini maddeleştirmeye çalışalım:
1- Ulus devletlerin hükümranlık haklarının mümkün olduğunca kısıtlanması, hatta tamamen kaldırılması, yerinden yönetilen şirket kentler…
2- Ulusal bağımsızlık ve toplumsal kalkınmadan vaz geçilmesi, kamu yatırımlarının durdurulması,
3- Kağıt üzerinde kalmış sosyal hukuk devleti sözünün bile silinmesi,
4- Tarım, sosyal güvenlik başta olmak üzere tüm kamusal desteklerin kaldırılması,
5-  Başta enerji, petrol, iletişim ve demir-çelik olmak üzere; göreceli kamusal işlevlerinin yanında, asıl olarak ‘yerli sermayedar’ yaratıp onları palazlandırmakta kullanılan; yıllardır, şirket ve holdinglerin ucuz hammadde, kredi, mamül madde ihtiyaçlarını tahsis-teşvik adı altında karşılayan tüm KİT’lerde, sosyal güvenlikten tarımsal birliklere, eğitim ve öğrenimden savunma sektörlerine kadar her alanda özelleştirmelerin hızla bitirilmesi. Yani, parça parça yararlanma yerine toptan ve bir kerede yutma.
6- Çokuluslu şirketlere sınırsız serbestlik tanınması,
7- Emperyalist ülkelerin paralarına karşı Türk Lirası’nı korumacılıktan vazgeçilmesi.
Özellikle 1980 sonrası her türlü basın yayın aracı seferber edildi ve küreselleşmeden, globalleşmeden, özelleştirmeden yana bir kamuoyu oluşturuldu. Köşeyi dönemeyenlere “enayi!”, rüşvet almayanlara “aptal!”, bu anlamıyla “enayi” ve “aptal” olmayanlara “işini bilir!” denildi. Çağının sancılarına duyarlı olmaya çalışanlar hâlâ çağdışılıkla damgalanıyor.   
Oysa dünyamızdaki açık işsizlik resmi verilere göre 150 milyonu aştı. Eksik istihdam denilen işsizlik ise 1 milyar insanı ilgilendiriyor…
Küreselleşme ve özelleştirme rüzgarlarının toz bulutu içindeki Birezilya, Arjantin, Şili gibi Latinamerika ülkelerinin bugün çöküş içinde olmaları, son Asya krizi tüm bu “kaplan”ların da kağıttan ibaret olduklarını kanıtlıyor. Kissinger gibi, emperyalizmin ‘güvenilir stratejist’leri bile bu gelişmeleri ve IMF reçetelerini kaygı verici ve güvenilmez buluyor. (Le Monde, 15 Ekim 98)
Küreselleşme denilen sistem öncelikle taşları bağlayıp itleri çözmeyi hedefliyor. Toplum örgütsüzleştirilecek, işçiler sendikasızlaştırılacak, köylü kooperatifsizleştirilecek, çalışıp üreterek tüketme yerine borsa ve para oyunlarıyla köşe dönücülük pompalanacak, göç ve işten atmalarla kentlerde işsizlik artacak, ulusal devlet ve ulusal bağımsızlık terkedilecek, etnik mikro milliyetçilik, dinsel/mezhepsel cemaatçilik ve yerellik desteklenecek. Ülkemizde sivil toplumculuğun alabildiğine desteklenmesi, irticanın ve ortaçağ çok hukukluluğun gündeme getirilmesi, bazı gerçekleri ileri sürerek bir yandan kenttaşlılığın diğer yandan yerel yönetimlerin ulusal-merkezi idarenin üzerine çıkarılmaya çalışılması, dünya yurttaşlığının, insan haklarının ve demokrasinin, küreselleşmenin hizmetine verilmesi; emperyalizmin sistematik saldırılarıdır.
12 Mart ve 12 Eylül sonrası ekonomi-politik uygulamalara denk düşen kültürel dejenerasyon, özellikle “çok sesli” özel basın-yayın organları aracılığıyla pompalanıyor. Tencere, tava, tabak, çanak esnaflığından ev ve araba dağıtımlarına, futbol, piyango, loto, toto kumarbazlığına kadar kamuoyunu köleleştirip beyin kireçlenmesini yaygınlaştıran ne varsa piyasaya sürülüyor. Marketlerde bir elinde banka kartı, öteki elinde cep telefonu, reklamların yönlendirmesiyle doldurduğu alışveriş arabasını dirsekleriyle sürmeye çalışırken, yanındaki wolkmenli, adidaslı çocuklarıyla tüketim manyağına çevrilmek istenen insanlarımız, Manken-İşadamı-Sanatçı-Çete-Mafya-Siyasetçi bağlantılı televole, paparazi çürümüşlük örnekleri ile “trafik-canavarı”nın cinayetleri, haber verme özgürlüğü adıyla ucuz magazinciliğin her çeşidi; sömürge faşizminin sömürge cümbüşünü oluşturuyor. Bu bulaşıcı hastalıklar, yukardan aşağıya, tüm demokratik kitle-meslek örgütlerimize ve bu arada sendikalarımıza da bulaştırılmak isteniyor. Özelleştirmelerde, “Biz satınalalım” diyeninden “sosyal haklara ve iş güvencesine saygılı özelleştirme yapılsın” diyenine kadar boy boy sendikacılarımız arzı endam ediyorlar.
21. yüzyılın sorunu: Yaşanabilir bir doğa ve toplum için ne yapmalı?
Gelinen bu noktada, yaşanabilir bir ülke ve toplum yaratabilmek için; ekonomik ve sosyal “Kurtuluş Savaşı”mızın başarısızlık nedenlerini gerçekçi bir yöntemle eleştirerek, geçmişte denenen yollardan nesnel sonuçlara varabilmeliyiz. Önce, bağımsız, halkçı ve demokratik bir cumhuriyetin ilk ve temel programı olan “Halkçılık Programı”nın, “kitaptan yaşama” neden geçirilemediğini anlamalıyız, kavramalıyız. O programı uygulamaya kalkanlardan ve onların yöntemlerinden başlamalıyız sorgulamaya. Gerekiyorsa yeni yöntem, yol ve uygulama biçimlerini, başka toplum kesimlerimizin öncülüğüyle hayata geçirmeliyiz. Örneğin, “Halkçılık Programı”nın “HALK” kavramından başlayabiliriz irdelemeye. Bu “Program”, halkla birlikte ve halkın eliyle mi gerçekleştirilmeye çalışılmış? İşçi – Köylü – Memur – Aydın – Esnaf ve Küçük Sanayici halkımız; ne kadar “işin içinde”, ne kadar söz ve karar sahibi olmuş bu “Halkçılık Programı”nın uygulanmasında? Yoksa bu program, müteahhitlerin, işadamlarının, tüccarların, rantiyelerin ve büyük toprak sahiplerinin öncülüğüyle mi “uygulanma”ya kalkılmış? Onun için mi devletin tozlu raflarında farelerin acımasız eleştirisine terk edilmiş?
“Halkçılık Programı”nı; 1- Güncel sorunlarımızla yeniden işleyerek, 2- İlk kurtuluş savaşçılarının tuttuğu yoldan, onların bıraktığı yerden işe başlayıp, 3- Ama bu sefer  başta İşçi Sınıfımız olmak üzere tüm halkımızla birlikte, onun için ve onun tarafından örgütlenerek yaşama geçirmeye kalksak, sonuç gene başarısızlık mı olacak? Yarım asır sonra, torunlarımızın; bu kez de “bizlerin bıraktığı yerden” (yeniden) başlamamaları için, kırabilecek miyiz bu “rezil çemberi”? Denemeye değmez mi?
– Yokolmak durumundaki doğal kaynaklarımız,
– Dün özel sektör yaratmak için kullanılan, bugün özelleştirilen, kapatılan, satılan tersanelerimiz, demir-çelik fabrikalarımız, kömür işletmelerimiz, rafinerilerimiz…,
– Taban-tavan fiyatlarını saatlik şaşırtan enflasyon ve faiz cenderesinde özelleştirme bataklığına itilen tarım ve hayvancılığımız,
– Bir yandan hızla betonlaşan ve gecekondulaşan kentlerimiz, diğer yandan “doğal ayıklanma” orman kanununa terk edilmiş küçük-sanayici, esnaf ve hizmetli kesimlerimiz,
– En ilkel sağlık koşullarından bile yoksun ve alt yapısız yaşam alanlarımız, kirli havamız, pis suyumuz, kesilen ve yokedilen ormanlarımız,
– Ortadan kaldırılmak istenen sendikal örgütlülüğümüz ve sosyal güvenlik kurumlarımız,
– işsizlik, pahalılık ve toplumsal çöküş;
halkımızın ÖLÜM-KALIM sorunlarıdır.
TANI 1:
– Bir ülkede hala; köylülük ve toprak sorunu demokratik anlamda çözülememişse,
– Buna bağlı olarak, bölgesel dengesizlikler, emperyalizmin “etnik” oyuncağı olmuş ve “Böl! Parçala! Yerelleştir! Yönet!” politikasına hizmet ediyorsa,
– Faiz-rant-irat ve aracı kârıyla beslenen rantiye sermaye yok ya da alt edilememiş, tam aksine, büyük kentlerimizi de kuşatmışsa,
– Ağır sanayi kurulamamışsa,
– “Bağımsızlık – cumhuriyet  – halkçılık – ulusçuluk – devrimcilik – adalet – eşitlik – laiklik” kitaptan yaşama geçirilememişse,
– Düşünce ve örgütlenme yasakları sıra dağlar gibi geçit vermiyorsa;
o ülkede Klasik Demokrasi ve Cumhuriyet’den bahsedilebilir mi?
16., 17. ve 18. yy.larda, kapitalizmin girişken sanayicilik ve serbest rekabetçi dönemlerinde, bu saydığımız sorunları çözmek; asıl olarak sanayici işverenlerin ve onların siyasi partilerinin (önce muhalefette, sonra da iktidarda) işi ve göreviydi. 19. yy.ın ikinci yarısından sonra Avrupa’dan başlayarak emperyalizm çağına geçildi. O zamanlardan beri, “doğu”, “güney” ya da kapitalizm bakımından “geri” denilen ülkelerin egemen sınıfları, emperyalizmin yerel uzantıları olarak yeniden örgütlendiler, örgütleniyorlar. Bu durum; “Batı’ya entegrasyon, yabancı şirketlerle ortaklık ve işbirliği, batılılaşma, çağdaşlaşma, liberalleşme, globalleşme, küreselleşme, ikinci cumhuriyet, yeni demokrasi” vb. aldatmacalarla millete yutturulmaya çalışılıyor.
Bizimki gibi “geri kalmış” ülkelerde, bundan böyle,
– Gelinen düzeyi irticai ve faşist saldırılara karşı savunmak,
– Ulusal Demokratik Cumhuriyet’i de, ulusal sanayii de kurup korumak ve geliştirmek,
– Toplumsal kalkınmayı sağlamak ve de burjuvazinin “miras” bıraktığı tüm diğer sorunları çözmek;
Ancak, başta işçi sınıfı olmak üzere, yoksul ve az topraklı köylü kesimlerinin, kamu çalışanı, aydın, küçük sanayici ve esnafın, yani halkın örgütlü girişimiyle gerçekleşebilir. Dünyada, işverenlerin artık yap(a)madıkları, en az yüz yıldır yapmaktan da (durum ve çıkarları gereği) vazgeçtikleri;
– feodal – rantiye geçmiş toplum kalıntılarını ortadan kaldırmak,
– toprak, köylülük ve tarım sorununu çözmek,
– her türlü gereksiz bürokrasiye son verip “ucuz devlet”i  yaratmak,
– sanayileşmenin, teknolojik gelişimin ve toplumsal refahın önündeki engel ve molozları temizlemek,
görevleri, işçi sınıfımızla, köylü üreticilerimizle, esnafımız, ulusal sanayicimiz, memurumuz aydınımız, kadınımız-erkeğimiz, gencimiz-yaşlımızla ÖRGÜTLENMİŞ HALKIN MEŞRU ve DEMOKRATİK GİRİŞİMİne kalmıştır.
TANI 2:
Aydınlarımıza, demokratlarımıza, halkımıza ve ülkemize ayakbağı olan sorunlar kördüğümünün “İp Ucu” ve “Ana Halka”sı; 90 yıldır bilinen bu durum, bu çelişki, bu gerçekliktir. Yılların getirdiği bazı ayrıntılardaki nicelik değişimlere rağmen, bütün yakıcılığı ve çıplaklığıyla önümüzde duran İŞ; bu kaosu, tıkanıklığı ve krizi aşabilecek programı yaşama geçirebilecek örgütlülüğü hem Meclis’te hem de halk içinde var etmektir. Kurulu partilerimizin ve demokratik kitle-meslek örgütlerimizin, bugüne kadar, örneğin “özelleştirme”ye karşıt olabilecek tutarlı bir örgütlenme ve program geliştirdiğine tanık olamadık. İletişimsizlik mi? Böyle bir halk örgütlenmesi, girişimi ve eşgüdümü; bugünün öncelikli toplumsal gereksinimi ve umudu. Şu grubun ya da bu kişinin, şu veya bu “ideoloji”nin istek veya dileklerinden bağımsız, nesnel, bilimsel bir gereklilik bu.
TANI 3:
Toplumsal yaşamın durdurulamaz gelişiminin kaynağı ÜRETİCİ GÜÇLER’dir.  Mevcut üretim-paylaşım-tüketim ilişkileri, üretici güçleri bir zırh, bir kabuk gibi sararak gelişimlerini engelliyor. Örneğin, üretken İNSAN ve TEKNOLOJİK gelişim değerlerimizi son kertesine dek aşındırıp yozlaştıran, dumura uğratan yapı, özellikle son 20 yılın “üretim!”, paylaşım, tüketim, siyasal, sosyal ve kültürel ilişkileridir. Tüm bu ilişki ve yapıları tarihin çöp sepetine atmadan toplumsal ilerlemeyi ve kalkınmayı sağlayamayız, çağdaşlaşamayız. Öncelikle üretken insan kollektif aksiyonu ve toplum hizmetindeki teknoloji olmak üzere, tümüyle Üretici Güçler’in gelişebilmesi için bilimsel olarak gerekli YENİ ve GENÇ üretim-paylaşım-tüketim ilişkilerini yaşama geçirmeliyiz. Bu temelde, ulusal ölçekli bir yeniden yapılanma; yaşamsal bir gereksinimdir. Bu da, başta işçi sınıfımız olmak üzere tüm halkımızın örgütlü girişimi ile gerçekleştirilebilir.
TANI 4:
Halkımızın; bir yandan çeteler – irtica – terör – bölücülük – barikat – tarikat – fraksiyon – provokasyon; diğer yandan antidemokratik baskı ve uygulamalar çapraz ateşinde yakılmasında ve işsizlik – pahalılık – KİT’lenme – özelleştirme cehenneminden kurtulamayışında hepimizin derece derece sorumluluğu var. Toplumsal sorunlarımızı; sadece Yerel Yönetimler ve Parlamento düzeyinde reformist bir ajitasyon ve propagandayla ya da fraksiyoncu, “barikatçı” tepişmelerle çözemeyiz. Unutmamalıyız ki; örgütlü halkın girişim, güdüm ve denetiminin, söz ve karar yetkisinin olmadığı bir demokrasi, cumhuriyet ve yaşam düşünülemez.
TANI 5:
Yaşanabilir bir doğa ve toplum için yeni ekonomik düzen ve ona uygun yeni politik-sosyal-kültürel-sanatsal üstyapı toplumda egemen oluncaya dek, eskimiş düzenin içinde yapılacak hiçbir şey yok mudur? Kollarımızı kavuşturup; verili ekonomik düzen içinde üretim araçlarını elinde bulunduran egemen gerici güçlerin ve onların güdümündeki tutucu devlet organlarının; toplumda filizlenen yeni ve genç yapılanmalara ve toplumsal muhalefete karşı giriştiği antidemokratik baskı ve yasaklamalara seyirci mi kalacağız? Ya da “efendim, bu bir düzen meselesidir! Düzen değişirse (kim, nasıl değiştirecekse) herşey (sihirli değnek örneği) düzelir!” pozlarını mı takınacağız? Tabii ki bu bir “düzen” meselesidir. Ancak, düzeni değiştirecek olanlar da; toplumsal muhalefet güçleridir: İşçi sınıfıdır, halktır. Onlar; yeni ekonomik, politik, demokratik, sosyal, kültürel, sanatsal hak ve platformlarını hergün biraz daha geliştirerek ve bu devinim içinde pişerek, ülke çapında örgütlenip koordine olarak devrimcileşecekler. Devrimden sonraki düzenin kurum ve örgütlerini, prototip nüveler halinde, mevcut düzen içinde mümkün olduğu kadar yaygın ve derinlemesine filizlendirecekler ki; iktidara gelmek de, iktidarda kalmak da kolaylaşsın.
20. yüzyıl gibi 21. yüzyıl da ezilen ve sömürülen halkların toplumsal uyanış ve kurtuluş savaşları yüzyılı olacaktır. Ekonomik, politik ve askeri olarak emperyalizmin hizmetine giren Birleşmiş Milletler, kuruluş amaçlarından tamamen sapmıştır. Ezilen ve sömürülen ülke halkları, bu kukla örgütten ayrılarak yeni bir Birleşmiş Milletler örgütü kurmalıdır. Tüm bu mücadelelerin nihayi başarıya ulaşabilmesi, tüm mazlum halklara, onların yiğit işçi sınıflarının öncülük edebilmesine sıkı sıkıya bağlıdır.
Unutmamalıyız ki; kapitülasyonlardan Duyun-u Umumiye’ye, Truman ve Marshall planlarından Yeni Dünya Düzeni’ne ve MAI’ye kadar emperyalizm ve yerli ortaklarının bağımlılık, sömürü ve özelleştirme zorlamaları, irtica hortlamalarıyla birlikte dayatılmıştır. Dün bir yandan “Batı’nın mandası olursak çağdaşlığı yakalarız” derken diğer yandan irticayı örgütleyenler kimlerse, bugün de (direkt ya da dolaylı yoldan) irticayı hortlatıp sonra da “kaç ben kurtarayım” diyenler onlardır. Halkımızı ve ülkemizi işsizlik ve pahalılık cehenneminde yakarak ortağı oldukları uluslararası holdinglere peşkeş çekenler “1946 ruhunu biz yaşatıyoruz” diyenlerdir. Nedir “1946 ruhu”? Truman-Marshall planlarıyla halkımızı ve ülkemizi emperyalizme kul-köle yapanların, Türkiye Cumhuriyeti Lirasını ve ekonomisini Dolar-Mark-Sterlin egemenliğine mahkum edenlerin habis ruhudur 1946 ruhu. İrticayı yeniden örgütleyen, Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ü ve Kemalizm’i yokeden hiyanet içindeki bedhahların, Mendereslerde, Bayarlarda ete kemiğe bürünen habis ruhu değil midir “1946 ruhu”? İş ve güçbirlikçi egemen sınıf ve zümreler, 60’lı 70’li yıllardan günümüze kadar hep o 1946 ruhuyla yatıp onunla kalkıyorlar.
Son gelişmeler, toplumumuzun yeni bir anayasaya, yeni bir sendikalar, dernekler ve partiler yasasına, yeni bir çalışma yasasına, yeni bir seçim yasasına öncelikle ve ivedilikle gereksinimi olduğunu gösteriyor. Bunu mevcut parlamentodan ve devlet organlarından beklemek, balığın kavağa çıkmasından daha uzun bir süre tutabilir. Tam tersine, bu gün devlet bürokrasisi, daha düne kadar yere göğe koyamadığı “Son Türk  Devleti”nin köküne kibrit suyu dökmek için gece gündüz demeden harıl harıl çalışıyor.
Böyle bir anayasa taslağını oluşturup kamuoyuna sunmak ve önermek üzere, işçi sendikalarımız ve konfederasyonlarımız, diğer demokratik kitli-meslek örgütlerimizle birlikte harekete geçmeli, oluşturulacak bir koordinasyon kurulu ve çalışma komisyonlarıyla, daha fazla zaman kaybetmeden hazırlıklar tamamlanmalıdır.

GEREKÇELER

Yarın çocuklarımıza;
– Yerli-yabancı şirketlere satarak tükettiğimiz yeraltı ve yerüstü değerlerimizden dolayı ekonomik talana ve erozyona uğramış bir ülkeyi,
– Çöplükleşmiş çorak arazilerimizi, balıksız, balıkçısız pis denizlerimizi, kirli barajlarımızı, pis havamızı
– İşsizliği, pahalılığı, açlığı,
– Bilimsel-teknolojik geriliği ve gericiliği, şövenizm illetiyle zehirlenmiş, bencilleşip iyice bozulmuş “birey”leri,
– Dayanışmasız, sendikasız, kooperatifsiz, sosyal güvenliksiz köleleşmiş bir toplumu,
– Artık yaşanamaz hale getirilen toplum ve doğa şartlarımızı
“ata yadigarı” bırakmak ister miyiz?
Bu Tarih-Toplum-Doğa gaspı ve yağması nasıl ve kimler tarafından önlenecek? “Devlet Baba” mı engelleyecek bu genel dejenerasyonu ve çöküşü? ‘Özel Sektör’ün “liberalizmi” mi durduracak bu müzminleşmiş krizi ve kaosu? Yoksa çeteler mi? Şeriat mı?
An geçirmeksizin bir ÖRGÜTLENME SEFERBERLİĞİ’ne girişmek; “paranoya” mı?
Bugüne dek devleti yöneten siyasi iktidarlar, toplumu ve doğayı değil özel şirketleri kurtarmak için birbirleriyle yarıştılar. Kârdan başka bir amacı olmayan yerli-yabancı şirket ve holdingler, tarihi-toplumu-doğayı pervasızca ezip sömürdüler. Bizler ise, sorunlarımızın çözümünü “yukardan“ bekleyerek ya da özel sektörün “kâr dünyası”nda tekleyerek zaman yitirdik.
Ulusal-demokratik bir yığın örgütlenmesi ve koordinasyonu; halkımız için ekmek, su, hava gibi yaşamsal bir ihtiyaçtır. Siyasi çatıdan ekonomi temeline kadar, anayasadan yasalara ve tüzüklere kadar her alanda şiddetle bir reorganizasyona ihtiyaç var.