SIRRI ÖZTÜRK’ÜN ÇELİŞKİLERİ, ÇAMURLARI VE KIVILCIMLI AÇMAZI!..

Yazar Sadık Göksu   
“Anlar ki verir lâf ile dünyaya nizamat / Bin türlü teseyyüb bulunur hanelerinde”:
(Lâf ile dünyaya düzen verenlerin hanelerinde bin türlü düzensizlik bulunur.)
Ziya Paşa
Giriş:
Solda Bana Karşı Haset ve Düşmanlığın Yükselişinden İki Küçük Not:
S. Öztürk: “Kulisçilik”, Z. Öztürk: “Mihrakçılık”!?..
TİP’li yıllardan bir Sırrı Öztürk (SÖ) arkadaşımız vardı. Kendi terimiyle “Aile kollektifi”nden (?), kardeşleri Zeki Öztürk ile görünüşte; rahmetli ressam ve eski TKP’li Avni Memedoğlu ile ise, gerçekten, dostça ilişkilerimiz vardı. Doğrudur, SÖ’nün gözü oldum olasıya pek yukarılardadır, havalıdır; biz de şair Ruhi’ye uyduk: “Alâlara alâlanırız, pest ile pestiz” dedik; uzun yıllar kendisiyle pek sıcak bir ilişkimiz olmadı.

Aslında, Kıvılcımlı Yoldaş’ın sağlığında, katkımızı anlayamayarak ve kendince, şimdi açıkladığı olmadık yakıştırmalar yaparak; Usta’nın pek yakınında olmamızdan, “çokları gibi” o da rahatsız olur; görüşleri uysun ya da uymasın, böyle büyük bir önderin, bizim gibi bir yakını olamamaktan büyük acı duyardı…Uzaktaki ve yakındaki bütün bu “çoklar”; Kıvılcımlı öldükten sonra, “Tam zamanıdır” deyip, bize karşı dişlerini daha çok gösterdiler. Biz de,Napolyon’un, “Top sesine yakın olun!” ilkesince, Sosyalizm savaşı cephesini bırakmayarak; çokça: bir “Kıvılcımlı hırkası, olmazsa külâhı, bardağı, vb.” kapma savaşının ortalığı toz duman ettiği o çevrelerden; yirmi yıl kadar süren, uzunca bir süre uzak kaldık.

Geçenlerde, 1974-76 yılları notlarıma bakıyordum. 1974 yılının defteri yok, birkaç kâğıt üzerine, kimini el yazısı, kimini daktilo ile yazmışım. 15.11.1974 tarihinin karşısında, daktilo ile şunlar yazılı: “Sırrı Öztürk çabamı ‘kulisçilik’ olarak niteliyor. Zeki (Öztürk de yanındaymış demek. Belki de Öncü Kitabevi’nde karşılaşmıştık, kim bilir?) ‘mihrakçılık’ diyor!”
(Şimdi, bu ne demek, biraz açayım. O sırada, eski TİP’in mirasını paylaşmak üzere yeni yeni sol partiler kuruluyordu. Biz de bu bölünmelere üzülüyor ve son bir gayretle, bu ayrılıkçı çabaları önlemeye çalışıyorduk. İşte, SÖ’nün; “Kulisçilik”, Zeki’nin; “Mihrakçılık” dedikleri çabamız buydu! Onların bu tutumunun; çabamızın, “Aile Kolektif”lerinin o zamanki amaç ve hedefine ters düşmesinden kaynaklandığı apaçık.
SÖ’yü bilmem, ama Zeki; TKP ile, hangi ölçüde ise, ilişki kurduğunu söylemekten pek hoşlanırdı. Yine, SÖ’nün açıklamalarının geçerliğini bilmem ama, bu açıklamaya göre bu; en azından, TKP’nin, Öztürk’lerin “Aile kollektifi” -Şirket gibi, ama değil!- bölümü olmalıdır (?), ki Zeki’nin ona girmek için bir çabası gerekmiyor, zaten doğal olarak onun içinde! Ama acaba, TKP mi, o zamanki koşullarda, eski TİP gibi bir birlikteliği istemiyordu ya da bunun artık hayal olduğunu görüyordu, yoksa başka bir amaçla mı Öztürk’ler’in “Aile Kollektifi”nin bu iki üyesi, çabamıza şiddetle karşı çıkıyorlardı, bilmiyoruz. Yalnız, bu not da gösteriyordu ki, en azından o yıllarda özellikle SÖ; bizim en küçük etkenliğimize bile şiddetle karşıydı).
BİZ GENEL BİR HİTAP ŞEKLİ ÖNEREREK, “KIVILCIMLI YOLDAŞ” DİYORUZ; SÖ, HEM ÖNERDİĞİMİZ HİTABI BEĞENİP KULLANIYOR, HEM DE; “YOLDAŞIM” DEMİŞ VE SÖZDE “SUÇ İŞLEMİŞİZ GİBİ”, BİZE SALDIRIYOR!?..
Şimdi ise, anlaşılıyor ki; “Kıvılcımlı Yazılar”(1) adlı kitabın yayınlanışı üzerine, başkalarını bilmem ama, özellikle SÖ; herhalde, “Aile Kollektifi” telâşına kapılmış! Sorun Polemik’in 31. sayısında bize ayırdığı aşırı ağırlaştırılmış eleştiri yazısı gösteriyor ki, Ocak 2005-Ekim 2007 arasındaki dostluk yaklaşımı; daha çok bu telâştan kaynaklanan bir hücumun hazırlığına yönelikmiş. Sözün gelişi; sanki İkinci Dünya Savaşı öncesindeHitler’in Nazi Almanyası’nın; SSCB’ye saldırı amacı için, önce, aynı SSCB ile İttifak yapması gibi!?..
Yanıtımın başlangıcında, önce; bu telâşın pek küçük ve mutlu bir belirtisine değinmek istiyorum: Andığım kitabın “Sunuş” yazısında, 32-33. sayfalarda bir açıklamamız yer alıyor ve kitapta da bu açıklama uygulanıyor. Açıklama şöyle:
“Bu kitapta başka bir ‘ilk’ de var. Şöyle ki burada, Kıvılcımlı’ya, ‘Doktor’, hele ‘Doktor Hikmet’ demekten kesinlikle kaçındık. Genellikle, ‘Kıvılcımlı Yoldaş’ ya da ‘Kıvılcımlı Arkadaş’ dedik. Önsöz’de (Sunuş’ta) bu konuyu çok geniş olarak ele almayacak, sadece, güneş kadar açık olan bu konuda, kısa bir sunuş (açıklama) yapmakla yetineceğiz. Tartışma açılırsa, ileride yeniden ele alabiliriz ya da alınabilir. Şöyle ki:
Sosyalistler, komünistler birbirlerine, özellikle saygın büyüklerine ‘Yoldaş’ ya da ‘Arkadaş’ derler. Onları, hele Profesyonel Devrimci olanlarını, geçimcil, eğitimcil meslekleri ile hemen hiç anmazlar. Özellikle Kıvılcımlı gibi Profesyonel Devrimci’lerin mesleği: adı üstünde; Devrimcilik’tir.Lenin’in hukuk öğrenimi görmüş olması, yaptığı iş bakımından çok önemsizdir. Bunu ancak, onun hayatını özel bir dikkatle incelerseniz öğrenebilirsiniz. Stalin’in, ayakkabıcının çocuğu ya da papaz okulu öğrencisi olduğunu söylemek, daha çok hakkındaki eleştiri ve yergilerde geçer.Guevera da Doktor’dur. Ama bu hemen hiç bilinmez bile. Çünkü Devrim mesleğinin yanında bunların sözü olamaz. Lâz İsmail’e son zamanlarda yandaşlarınca, ‘Bilen Yoldaş’ denmesi ona hiçbir şey kazandırmaz. Çünkü o sosyalizm ya da komünizm savaşımı yönünden bunu asla hak etmemiştir.
Kıvılcımlı’ya ‘Doktor’ hele ‘Doktor Hikmet’ demek, birbirinden yanlış iki hitaptır. O, bu konuya hiç dokunmamıştır. Bana şöyle deyin, şöyle demeyin, demek, aklından bile geçmemiş olsa gerektir. Bu gibi söyleyişleri görmezce (işitmezce) izlemekle yetiniyordu. ‘Doktor Hikmet’, bu hitabı kullananların sözlüğünde, ‘Deli Hikmet’ demektir. Onlar iyi niyetli olmasalar da, haklı çıkarlar; çünkü Kıvılcımlı, davasına, gözünü budaktan esirgemezce, delicesine bağlıdır. Onlar ise buna, ‘kendilerine kalsa, asla kıyışamazlar. İşte kısaca bu nedenlerden biz Kıvılcımlı’dan, başlıca‘Yoldaş’, bazen ‘Arkadaş’, bazen de değişik bir hitap olarak, kısaca ve sadece, Kıvılcımlı diye söz ediyoruz ve bundan sonra, Büyük Devrimci’yi, hep ya da genellikle böyle anacağız”.
Şimdi, SÖ arkadaşın eleştirisinde, derginin 113. sayfasında, “SG (S. Göksu)’nin Parti ve Partileşme Sorunu üzerine bir vukuatı olmadığına göre Dr. H.K. ile nasıl ‘Yoldaş’ olduğunu ise, bir türlü anlayamadık” diyor ve bazı başka yerlerde de, bizi Kıvılcımlı Usta’nın Yoldaş’lığından, “tard” edebilmek için büyük bir çaba sarfediyor!..
Öyle gözü dönmüş ki, bizim, Kıvılcımlı’ya bu hitabımızın salt Usta ile ilgili olduğunu, bizimle ilgili olmadığını da göremiyor. Bunun, doğrudan doğruya, kendisinin konuya bakışından kaynaklandığı açık. Sözünü ettiği “Parti vukuatı” sorununa aşağıda değineceğiz. Ama SÖ’nün, bizi eleştirdiği yazısının pek çok yerinde, “Dr. H.K. Yoldaşımız”, “Dr. H.K. Yoldaş” hitaplarını kullanmasını ise; işte bunu büyük bir mutlulukla karşılıyoruz!..
Şundan ki: Şu anda benim elimde, SÖ’nün yayınlarından, dört tane “Sorun Polemik” dergisi; derginin, 24, 27 ve 31. sayıları ve bir de, “12 Mart 1971’den Portreler” adlı kitabı var. Bize eleştiri yazısı 31. sayılı dergide. 27. sayıda, bizim, Fatma Nudiye Yalçı ile ilgili yazımızın ötesinde, Kıvılcımlı ile ilgili bir yazı yok. 24. sayıda ise, “Dr. Hikmet Kıvılcımlı Eleştirileri (!) PARTİ-II. TTKK ve ‘Doktorcu’ Eğilimler Üzerine” yazısı var. Bu yazıda da, bizi son derece mutlu eden; “Dr. H. Kıvılcımlı Yoldaş” hitapları var. Ama bu sayının tarihi, “Ocak 2007”. Yani, bizim, “Kıvılcımlı Yazılar”ın yayınlandığı Mart 2006’dan, on ay sonra!..
Şimdi bir de, 1994 yılında, bizim görüşümüzü açıklamamızdan çok daha önce yayınlanmış olan, “12 Mart 1971’den Portreler” adlı kitaba bakıyoruz. Burada en başta yer alan, “Dr. Hikmet Kıvılcımlı” başlıklı yazı, 15. sayfada başlıyor, 40. sayfada bitiyor. Buna göre, 26 sayfa. Dr. H. Kıvılcımlı’ya ayrılmış olan bu 26 sayfalık yazının hiçbir yerinde, bir tane bile; “Dr. Hikmet Kıvılcımlı Yoldaş” hitabı yok!?..
Ben, gelişme bakımından, bundan çok mutluyum: Çünkü, durum böyle ise, SÖ Arkadaş; bizim kitabın yayınından sonra, Kıvılcımlı için “Yoldaş”; bir iki yerde Müs için de, hem “Yoldaş”, hem de “Arkadaş” hitabını kullanıyor! Eh, ne yapalım, SÖ yıllardır, halâ ortaya bir şey çıkaramasa da, “Parti” gibi, şanına uygun büyük işlerle uğraşıp dururken; (1975’ten beri uğraştığını söylediği bu konudaki durumunu; aşağıda, kendi sözleri ile göstereceğiz) biz de işte böyle, işlerimizin arasında, kimsenin el atmadığı, “Alfabe”ye ilişkin işlerle de uğraştık!..
Ama, SÖ, derginin başka sayılarında Kıvılcımlı Yoldaş’tan söz ediyor da, hem de bizim önerimizi yapmamızdan önce o da, o sayılarda Usta’ya “Yoldaş” diyorsa?.. Bu soruyu karşılamak için, başka sayıları elimden geldiğince görmeye çalıştım ve oldukça kolaylıkla gördüm. Çünkü bir arkadaşımda, SÖ’nün dergileri sadece bir iki eksiğiyle, hemen tümüyle vardı.
Ama ne göreyim? Değil, başka sayılarda “Kıvılcımlı Yoldaş” demek; onca sayının hiçbirinde, Usta için yazılmış bir tek bile yazı yok!?.. Gerçi pek de şaşırmadık, çünkü, Kıvılcımlı Yoldaş’tan daima eleştirel olarak söz edeceğini söyleyen ve bunu büyük bir marifet sayan SÖ için, işine gelen yanıyla eleştirisine de aldığı gibi; daha önce “Kıvılcımlı Yazılar”da da, Kıvılcımlı Yoldaş’a da; bize olduğu gibi, “biraz yandan bakar” demiştik!..
Acaba, hiç olmazsa yılda bir kez, örneğin ölüm yıldönümlerinde olsun, dergisine Kıvılcımlı Yoldaş için bir tek yazı koysa, “hafazanallah: Tanrı korusun”; o kadar kötülediği “Doktorcu”lardan mı olurdu?.. Yahut aşağıda, yazısından örnekleyeceğimiz üzere, onlar gibi, -kuşkusuz, bizzat Kıvılcımlı gibi- “Hiza”dan mı çıkardı?.. Ama hayır, işte dergi sayıları gösteriyor: Onun Kıvılcımlı Yoldaş için sözünü ettiği sözde saygısı: Usta’yı; sadece elinden geldiğince, “Mumyalamak” ve “Gömmek”ten ibaret!.. Görmediklerim hariç; gözlerimle gördüğüm kadarıyla, en azından ve sadece; “hiza”daki “Kıvılcımlı Yoldaş’ın ünlü saptamasıyla: Marksizm Kalpazanı” Kerim Sadi’nin onca tezgâhından geçen bir “Aile Kollektifi”nden ya da “Kollektif”üyesinden; daha başkası beklenemezdi!..
Peki, SÖ, “Kıvılcımlı Yoldaş” önerimizi beğeniyor, hemen uygulamaya başlıyor da, bize neden, elinden geldiğince, “öldüresiye” saldırıyor? Yorum için değil ama, hemen, biri ilk çağdan, biri de pek yakın zamanda, bizim Kıvılcımlı Yoldaş’ın hapishane kenti Kırşehir’den, kimi Ahiliğe, kimi de Ahiciliğe soyunmuş bazı kişilerle ilgili iki olay geldi aklıma.
İlk çağdan anımsamam şu: Firavunlar, kendileri için bir Piramit yaptırdıktan sonra, onu yaptırttıkları mimarı ve yardımcılarını idam ettirirlermiş. Kırşehir’de de son yıllarda Ahilik ile ilgili olarak şöyle olaylar geçiyor: Binbaşı iken Kıvılcımlı Yoldaş’ı hapishanede ziyaret eden Em. Alb. RefikSoykut, 1965 yılında, Kırşehir Belediye Başkanı olarak, Cumhuriyet tarihinde ilk kez, Ahilik kutlamalarını başlatmış ve bu konuda bazı şiirler ile önemli bazı önermeler bırakmış. Şimdi kimi Ahiciler, onun bıraktıklarını tepe tepe kullanırken, üstüne rahatça oturmak için; kendisini elbirliği ile yok ediyorlar. SÖ’nün işi ile benzemiyor mu?..
SÖ İLE 8.1.2005-18.10.2007 ARASINDA İLGİNÇ, KISA BİR “BAHAR HAVASI”?..
90’lı yıllarda, ilkin rahmetli arkadaşım Alâattin Orhan, kendisine ait olmayan nedenlerle başarılı olamayan Kıvılcımlı Vakfı girişimi ile, beni genç Doktorcular ile temasa getirdi. Sonra onun çevresinde, bugün o da rahmetli olan arkadaşım Hasan Basri Gürses’i tanıdım. Alâattin bize “Hocam” derdi, çok saygılıydı ama, önerdiği, Deri-İş’çilerin kamerasına konuşmayı reddetmemiz üzerine olacak; ilişkilerini bizim kurduğumuz Suat Kundakçıile söyleşi yaparak; kendisinin ölümünden sonra, 2005 yılında, bu sonuncunun adı ile yayınlanacak olan; “Bir Ömür, Bir Sohbet” adlı kitabın müsveddelerini hazırladı.
Hasan Basri arkadaşım, Ulusal Dergisi’nde bir ve Kuvayı Milliye’de de pek çok yazımın yayınlanmasına büyük katkılarından sonra, 2004 yılında,Veli Aydın ile tanıştırarak, 2006’da, “Kıvılcımlı Yazılar” adıyla yayınlanan kitabın gün yüzüne çıkmasına öncülük etti. İşte bu kitabın hazırlıkları sırasında, V. Aydın’ın, o sırada Dr. Hasan Kendirci ile birlikte, Galatasaray’da açtığı kitabevinin, 8.1.2005 tarihindeki yemekli açılış töreninde, S.Ö. ile yıllardan sonra ilk olarak, dostça bir ilişki durumunda, epey konularda görüşmelerimiz oldu. Peki, bu ne dostluk, bu ne saldırılar; “ne çelişkidir bu”, Sırrı “Yoldaş”? Madem bu kadar “Vukuat”sız(?) ve değersiz idik, bu dostluğa ne diyeceksin şimdi, hem bu dostluk; alâmelinnas: op ortada, herkesin, oradaki birçok tanığın gözü önünde?..
Örnek vereyim, günlüğüme şöyle not etmişim: “Sırrı, TİP’in 20-23/11/1966 tarihinde Malatya’da toplanan 2. Büyük Kongresini anımsadı, ‘Malatya kongresinde sen Kıvılcımlı’nın yanında oturuyordun. Ben de geldim, yanınıza oturdum (Oturduğunu anımsamadım, ama doğru da olabilir diye itiraz etmedim. Ayrıca, “12 Mart 1971’den Portreler” kitabında; Kıvılcımlı için; “tek başına oturması” demiş iken, şimdi belki; kendisinin yanımıza geldiğini onaylatmak için ve yıllar sonra, sözlü olarak da olsa, gerçeği teslim yolundaki bu ilerlemesi; itiraf edeyim ki en azından, önceki, oldukça genel inkârcılığa katılması karşısındaki kırgınlığımı epeyi gidermişti).
(TİP Gn. Sek.) Nihat Sargın, arkamıza gelip oturdu, bizi dinlemek için. Sen Kıvılcımlı ile gelmiştin’ dedi. Ben, ‘Yok, ben İskenderun’a gitmiştim; oradan, Malatya’ya İsmet Demir ile gelmiştik’ dedim. O; ‘İ. Demir konuşurken, (Kongre Başkanı) Çetin Altan, sözünü kesmek istedi. İsmet, itiraz etti, konuşmaya devam etti’ dedi.
“ÇOK BİLMİŞ” SÖ’NÜN BOŞ İDDİALARINDAN BİRİ!..
Ben de Yaşar Kemâl’in, Malatya sokaklarında Kıvılcımlı Yoldaş ile karşılaşınca yolunu değiştirdiğini anlattım. ‘Benim ve Balaban’ın delegeliklerimizi kabul etmek istemediler. Can Yücel, benim ve Balaban’ın ayakkabısını (tek tek) giyerek kürsüye çıktı, konuyu anlattı (C. Yücel’in bu ayakkabı olayını anımsadım). Y. Kemâl ona saldırdı, sonra, içki masasında anlaştılar’ dedi. Sohbet dostçaydı (Hep dostça; ama, sonra zülf-ü yâre dokunmuşuz herhalde?). Daha ileri gitti: ‘Bizim dergiye neden yazmıyorsun?’ dedi. ‘Olur’ dedim. Tüstav’a karşı olması da hoşuma gitmişti. Bu arada Sırrı; ‘İ. Demir’in kitabını, Yücel Yaman bastı’ dedi”.
(Bunu ilk kez duyuyordum, hem, İ. Demir’in, “Grev ve Direnişler Üzerine Anılar-Deneyler, İşçi Sınıfı Mücadelesinden Bir Kesit 1962-1975” adlı kitabı elimin altında. Bakıyorum: Kitabın 2. sayfasında basım üzerine epey açıklama var. En başta, “Kapak ve İç Düzenleme: Kudret Güvenç” diyor.
Sayın K. Güvenç’in; arkadaşım, İ. Demir’in de yakın arkadaşı Sefer Güvenç’in eşi, ama aynı zamanda, Y. Yaman’ın kardeşi olduğunu biliyorum. Sefer’i telefonla arayayım, dedim. Kudret Hanım açtı, Sefer yurtdışında imiş. Konuyu söyledim. Hem kitapta yazıldığı, hem benim de bildiğim gibi, kitabı kendilerinin hazırlayıp yayınladıklarını, basım ve yayınında ağabeyi Y. Yaman’ın hiçbir ilişkisi olmadığını, epey genişçe anlattı. Böylece hem de en yetkili bir ağızdan, Türk Solu’ndaki her şeyi bilir geçinen, çok bilmiş SÖ’nün, bu iddiasının da boşluğu ortaya çıkmış oldu!..)
SÖ; “S. GÖKSU TAHRİFATLARI ELEŞTİRDİ” DİYOR, ÖVÜYOR; ÖNERDİĞİ, DANIŞMA KURULU’NA ADAY GÖSTERİYOR!?..
2006 yılı defterimde, Eylül ayında, Sosyal İnsan için toplantıyı ararken, 1.9.2006’da SÖ’nün beni aradığı ile ilgili notuma rastladım. “Kitabı okumuş. Davet etti. Kitabı beğeniyor. Demek ki eleştirecek bir şey yok. Peki, sonra!?. Kendisine takıldığım yer konusunu ben açtım. ‘Eski bir yazı, değiştiremedim’” dediğimi yazmışım. Hasan Basri’yi de davet etmiş. Veli Aydın’dan da söz etmişiz. Ahilik Haftası hazırlıkları nedeniyle yoğundum, daveti kabul etmemiş olmalıyım. Hiç ters bir notum yok, dostça bir konuşma yapmışız. “Çağırdım da gelmedi” dediği, bu olabilir mi acaba? Hem olur, hem olmaz; Sırrı bu…
2005’teki bir araya gelişi, 16.9.2006’da, Sosyal İnsan Yayınları’nın hazırlık toplantısındaki bir araya geliş izliyor. Yine defterime göre: SÖ ve benden başka, Haşmet Atahan, Ahmet KaleNezih Gençler, Sarp Kuray, Av. Necdet Bayhan, İmam Bakır, Onur Can TaştanAv. Nizamettin Üstündağ, vb. var. Toplantıyı A. Kale açıyor, H. Atahan Yönetici seçiliyor. SÖ; Tahrifatlar oldu, Sadık Göksu, kitabında eleştirdi, diyor. Danışma Kurulu öneriyor, bizi de aday gösteriyor (Toplantıda, yine “alâmelinnas”: herkesin önünde. Dostluğun, değer verişin ve “Çelişkinin böylesi”!..).
SÖ’nün; M. ŞEREF-H. ÇELENK Konuşmasını, Tersine Anlatışı: Mitoman mı ne?.. M. KAYNAK Eleştirimden; FATMA NUDİYE YALÇI Yazısı İsteyerek Kaçışı!?..
Ve geliyoruz, 17.7.2007’ye. Mihri Belli çevresinden ünlü Sosyalist, Mimar, Şaban Ormanlar ölmüş, cenazesi, Bostancı camisinden kalkıyor. Biz de son görev için oradayız. Naci Ormanlar, Sevim Belli ile görüşüyoruz ama, M. Belli ile bozuğuz, görüşmedik.
SÖ de gelmiş, beklerken uzun süre görüştük. Mahir Kaynak’tan söz ettim, “Onun hakkında önemli bir yazım var, yayınlar mısın?” dedim. Ne olur, ne de olmaz dedi. Yanıt gibi: “Fatma Nudiye Yalçı hakkında bir yazı yaz da yayınlayalım” dedi (?). Olur, dedim.
30.7.2007 tarihli notlarım şöyle: “SÖ’yü aradım, (Akbıyık taraflarındaki yayınevine) gittim. F. N. Yalçı yazısını ve bir de resmini verdim. Çok güzel söyleştik (Dostluğa; Yoldaşlığa, değer uyumuna bak!..). Muvaffak Şeref’ten söz etti, ben Halit Çelenk’i (malûm olayı) sorunca. M. Şeref’e çok saygılı. Fakat (söylediklerine bakılırsa?) M. Şeref ona farklı anlatmış (?).
M. Şeref, Deniz’gile, ‘Kemalizmi ve Anayasayı değil, Sosyalizmi savunun’ demiş!?.. (Bizim bildiğimizin, H. Çelenk’in de kabul ettiğinin, “H. Çelenk’e Açık Mektup”ta yayınladığımın tam tersi. ‘Teknik savunma yapın’ dememiş sanki, ‘Siyasî, İdeolojik, Sosyalist savunma yapın’ demiş gibi!. Tam, SÖ kafasının ürünü)! Onlar (onun için) azletmiş (M. Şeref’i, SÖ, çocuklardan daha “Çocuk” mu!? Kargalar bile güler de, çocuklar olsa inanır mı?..).
Aferin, SÖ’nün kafası böyle kurgulamış ama, olayı hepimiz biliyoruz. (Hem SÖ,) benim anlattığım şekle (de) itiraz etmedi (!?). Dört dergi verdi. Eleştirisi birindeymiş, ‘Oku’ dedi. Avni Memedoğlu’nun resimlerini gösterdi (hazırlanmış olan sergiyi gezdirerek!). 1998’de ölmüş. Onun için bir kitap yayınlamış, verdi.
Zihni Anadol’u ağır eleştirdi. 50. kişi gerekliymiş (ona da üyelik önermişler). Yeni evlendim, elli lira verin, demiş. Kıvılcımlı parayı bulmuş, Z. Anadol üye olmuş. S. Kundakçı ki, Zihni’den yaralı; ondan bile duymadım? Orhan Müstecaplı da, Z. Anadol’a karşı imiş. Orhan Müs bir gömlek üstün olsa da, çok farklı mı: Z. Anadol onun atölyesinden çıkmazdı, Müs’ü kitabında da övmüştü, pek dosttular. O. Müs, arkasından böyle mi dermiş, kim bilir?..
SÖ’ye; Köprüleri Atan Ağır Bir Eleştirim ve; KIVILCIMLI YOLDAŞ; SÖ’ye Güvenmiyor: Kitap Verip; İmzalamaktan Kaçınmış!..
Onun bu sokulmalarına karşı: “Kıvılcımlı yazılar burada var mı?” dedim. Yok, evde, dedi. “En başta Kıvılcımlı’nın, Önsöz yerine bir yazısı var. Onun son cümlesine bak. ‘Lenindevrimden önce komünizm demez’ diyor; özgün diliyle. İşte onun için senin gibi düşünüp davrananlarla mutabık değilim, dedim”. Renksizce güldü, yanıt vermedi?..
Girerken de sırtımdan itmişti. Benzer davranışta bulunduğunu söylemeksizin: ‘Metin Bilgen’i anımsadım’ dedim. Metin’i eleştirdi. A. Memedoğlu için çıkardığı kitabı verdi. İmzala, dedim. ‘Yok, Kıvılcımlı da kitap imzalamazdı’ dedi. ‘Bana iki kitabını imzaladı’ dedim. Kuvayı Milliye’de yayınlandı: Toplum’u çıkaran Remzi İnanç’a da imzalamış ya!..”
Adamın Kıvılcımlı Yoldaş’tan da, Marksist taktikten de ne kadar uzak olduğunu ve Diyalektik, Diyalektik diye diye, Metafizikten, hattâ Skolastikten, bir adım bile ileri gidemediğini gösteriyoruz. Bu adam bizi ne yapsın? Elbette: tu kaka, diyecek!
“Legaliteyi istismar” diye kitap çıkaran Kıvılcımlı Yoldaş, kitabını armağan ederken imzalamayacakmış! Peki, senin kafanda ise, illegaliteden legaliteye nasıl çıkacak? O kitabı süs için mi yazdı? Böyle düşünce-davranış çelişkisi o Büyük Yoldaş için düşünülebilir, söylenebilir mi? O Kıvılcımlı Yoldaş ki, 1967’de, Ankara’da FKF’lilere: “Toplumsal ilişkiden kaçınmayın, her çeşit ilişkiye girin” demiş; M. Belli için de; “Burjuvazi ona, ‘yeraltına gir’ diyor; o da giriyor” demişti! Buna karşı kendisi; sizin gibi, illegalite ile övünmek için; hiç neden de yok iken, yer altından hiç çıkmayıp, hep orada mı kalacaktı?..
SÖ’nün, Sinsi, Güvenilmez, Sözde Arkadaşlık ve “Yoldaşlığı”nın Kendi Verdiği Belgesi ve Yine; Skolastik Kafası!..
Geldik, 16.9.2007’ye. Çağırdım da gelmedi, dediği bu gün mü acaba? Notum şöyle: “S. Öztürk aradı. Dergi çıkmış. Vakitli gel de konuşalım, bilmediğin şeyler var, dedi. Dergiyi almaya gelmeğe bakarım, ama konuşmak için, On Ekim geçmeli: Ahilik Haftası, dedim”.
Burada, sonradan ortaya çıkan çok ilginç, anlaması, açıklaması güç ve önemli bir gelişme var: 10 Mayıs 2008 tarihli ve 31 sayılı “Sorun Polemik”teki, birazdan gereğince tanıtacağım, bana karşı herhalde çok ağır eleştiri yazısının altında; “10 Eylül 2007 tarihi bulunuyor!?.. Buna göre; bu konuşmayı yaptığımız sırada, derginin Mayıs sayısında yayınlanan o yazıyı yazmış bulunuyor? Hem bunu da hazret, kimse sormadan; parmak kaldırıp, kendisi açıklıyor! Açıklar efendim; keyfinin kâhyası mısın, burası Türkiye, neler söyleniyor da, yanıt bile verilmeden yutuluyor. Hem bizim okumadığımız, pek kolay da, ulaşamadığımız dergisindeki saldırısını nereden bileceğiz? Aman, Sırrı bu, izleyelim; bize bir sataşması olabilir deyip, durmadan dergisini mi alıp okuyacağız?..
19.9.2007: Notum şöyle: “SÖ’yü aradım, gittim. İki dergi aldım. Avni Memedoğlu’nun resim sergisini açıyormuş, davetiye verdi. Gelmesini istediğin varsa, fazla vereyim, dedi. İki tane daha aldım (İlginç, Mayıs 2008’de yayınlayacağı ağır eleştiri yazısını yazdıktan, tam dokuz gün sonra; bunları yine aynı dostlukla yapıyor!?..).
Bu arada, Ahi Vakfı’ndan söz edince SÖ: “Onların arasında ne işin var?” dedi. (Yavaş yavaş, aklınca çok sağlam eleştirisinin dilinden de konuşmayı mı deniyor ve ona hazırlık mı yapıyor acaba? O anda uzatmak istememiş olmalıyım:) Ben İstanbul Esnaf ve Sanatkârlar Odaları Birliği’nde görevliyim, dedim. “Sen çeşitli yerlere girip çıkmışsın. Ben TKP ve TİP ile kaldım” dedi. (Kıvılcımlı Yazılar’daki biyografimi eleştiri niyetiyle okumuş demek. Yine o anda:) Yanıtlamadım (Ama şimdi biraz yanıtlayayım: Sizin diyalektik ve mücadele anlayışınız bu mu? Yine söyleyeyim: Kıvılcımlı’nın“Legaliteyi istismar”ını hiç mi anlamadınız, hiç mi özümsemediniz? Gerçi Usta’nın –hem de düşmanca- eleştirilmesi gereğini de; yarım ağız, bütün ağız söylüyorsun ya!..
Sizin diyalektiğiniz; skolastikçe kaskatı kesilmek mi ki, bununla öğünüyorsun? Yoksa, -öyle bir düşüncem yok ama, kusura bakma ne anlam vereceğimi bilemiyorum- kendinden kuşkun mu var? Kendilerince bir yer altı ile öğünenleri çok gördüm. Yoksa seninki de öyle mi? Hem de diyalektik maddecilik adına böyle bir kaskatılık mantığına ne denebilir?)
M. Kaynak’a Toz Kondurmuyor, Ona Eleştiri Yazımı Koymak İstemiyor: Bir Bağlantısı ya da Korkusu Mu Var? Bana Saldırısı Bundan Olabilir mi?..
Mahir Kaynak’ı konuştuk. “Olumlu yorumları da var” dedi. (İlginç, ne diyeyim? Yalnız, pek övdüğü, yere göğe koyamadığı Orhan Müstecaplı da, M. Kaynak’ın MİT Ajanlığı açıklandıktan sonra, bu kez de; “Mahir’in bize kötülüğü dokunmadı…” diyordu!.. İPSD’deki yandaşları da aynı kafadaydılar) Ben ona yansız bakamıyorum, dedim. (Anti-emperyalist ve en azından Demokratik bir Devrim için savaşan aydınlara, solculara; onca zarar vermiş bir ajan-provokatöre nasıl yansız, yargısız bakılabilir ki?) M. Kaynak yazımı söyledim yine. (Kerhen:) “Gönder” dedi” (Fakat yine de, ne kadar can ciğeriz? Bu ne dostluk, ne dava arkadaşlığı, sözde yoldaşlık, evet, eleştiri yazısını yazdıktan, dokuz gün sonra!?..).
26.9.2007: Notum şöyle: “Sırrı’ya, tashih hataları var, ben düzeltmeliydim, dedim. M. Kaynak (yazısını)’ı gönderdim.
18.10.2007: Nihayet, sessizce de olsa, ipler koptu. Notum şöyle: “Sırrı’yı aradım. M. Kaynak yazısını basmıyor. (Olumlu yorumlar yapıyormuş. Ona karşı yazı yayınlanır mı hiç? Bundan ibaret mi? Kim bilir daha ne gerekçeler var? Meğer köprüler atılmış, savaş ilân edilmiş, sadece henüz açıklanmamış. Faşist Hitler’in arkadan vuran savaşları gibi, sinsice, aniden saldıracak. Görecektik ve gördük). Gerekçede zorlanıyor, ama pişkin. ‘Peki’, dedim”.
SÖ’NÜN GEÇ ULAŞTIĞIM ELEŞTİRİLERİ VE YANITLARIM
2008 yılı Mayıs ayı sonrasında, Hasan Basri çevresindeki arkadaşlardan biri, SÖ’nün bize karşı bir eleştiri yazısı yazdığını söyledi. Her seferinde, bana şu yazıyı bulun, getirin, dedim. Ama nedense aylar geçti getirmediler. Üzüleceğimi mi düşündüler acaba? Olabilir, hattâ, SÖ’ye bulaşmamamı istemiş de olabilirler. Çünkü, yazıyı gördükten sonra, kendisine bundan söz ettiğim, önemli bir Derginin Genel Yayın Yönetmeni de, salt üzülmemem için bana böyle söylemişti.
En sonunda, 20 Nisan 2009 tarihinde, bir yıl kadar sonra, SÖ’nün bana eleştirisine ulaşabildim. Veli Aydın, İbrahim HorozTuna Kolbaşı eliyle, ama işte bu kadar zaman sonra. SÖ; yazısının başlığını dergisinin kapağına da koymuş. Dergiyi alıp da, hiç hak etmediğim ağır suçlayıcı yazıyı görünce beynimden vurulmuşa döndüm. Fakat sonra yazıyı okudukça, başlığın fosluğu anlaşıldıkça ve buna vereceğim yanıtı düşündükçe, bir ölçüde rahatladım.
İlginçtir: SÖ; Ağabeyi, 1944’te TKP’den Tutuklandığı; Sonra Vatan Partisi’nin İzmir İl Kurucuları Arasında Yer Aldığı İçin; Son Yıllarda, Kendisini Kıvılcımlı Yoldaş’ın Tek Yetkilisi Görüyor!?..
Başlık şöyle: “Dr. Hikmet Kıvılcımlı Sömürüsüne Sadık Göksu’dan Yeni Bir Katkı!” Düşünelim: Bir Kıvılcımlı Yoldaş sömürüsü mü var? Bir bakıma: Evet, denebilir. Nasıl? Kıvılcımlı Yoldaş’tan söz ederek! Öyleyse sömürücü olmayan, Kıvılcımlı Yoldaş’ın gerçek yoldaşları, Usta’dan hiç söz etmeyecek mi? Sırrı’ya sorarsanız; edecek, ama (Şimdi sıkı durun!) yine ona göre, Kıvılcımlı Yoldaş’ın bir tek gerçek yoldaşı var, o söz edecek, o da, SÖ. Başka kim Kıvılcımlı Yoldaş’tan söz ederse: Kıvılcımlı sömürücüsü olur!.. Kıvılcımlı patentinin, hem Kıvılcımlı Yoldaş’ı da eleştirecek şekilde bugün yalnız SÖ’de oluşunun sırrını, yazıyı biraz okuyunca epey anlayabiliyoruz. SÖ’nün bu iddiasını, biraz aşağıdaki yerinde ele alacağız.
SÖ’nün, ne kadar Kıvılcımlı yoldaşı olabileceğini, daha doğrusu olamayacağını; aşağıda açıkça göstereceğiz. Ama S.Ö.’ye göre, hele biz, hiç Kıvılcımlı Yoldaş’tan, sonra, SÖ’den de; söz edemezmişiz, öyle diyor, zamanın koca sol lideri SÖ!.. Ne kadar komik değil mi? Ciddîsi: Yanıtımızdan, daha görmeden korkmasından! Daha buraya kadar bile, bazı kof iddialarını, diyalektiği skolastiğe çevirişini, yeraltını yüceltişini, çok bilmişliğini ve sinsiliğini göstermiş bulunuyoruz. Ama asıl söyleyeceklerimiz bundan sonra.
Kısa bir paragrafta iki cümle ile de olsa kitabımızı tanıtıyor. Sağ olsun. Sonra yine iki kısa paragrafta, adet olduğu gibi, bizim kitabımızın da karşılaştığı suskunluğa, bu şekilde olmasa bile, değiniyor. Politika mı, mantıksızlık, tutarsızlık mı? Bu ne lâhana, bu ne perhiz!?..
Bu kısa girişten sonra, “Aile kollektifimizden” diyerek, hem ailece, hem de kendisi bakımından, Kıvılcımlı Yoldaş’ın savaşı ile yakınlıklarını uzun uzun anlatmaya girişiyor. Usta’yı 1944 yılından beri tanıyorlarmış? Bu tanımanın nice olduğu daha aşağıda açıklanıyor. “Memedoğlu TKP’nin 1944 kadrosudur (“kadrosundandır” olması gerek ama, böyle bir kullanımı sol literatürde bazı başka yerlerde de görebiliyoruz (?), diyor ve uzatmıyoruz); 1951 yılında gerçekleşen ‘TKP Tevkifatı’ndan bir yıl önce gerçekleştirilen (Mayıs 1950) “19 Doğulu Üniversiteli Gencin’ tutuklanarak yargılandığı davanın TKP ile organik ilişkili birinci sanığıdır” diyor!
Sonra, Avni Memedoğlu’nun, Vatan Partisi’nin İzmir kurucularından olduğunu söylüyor. Olmuştur A. Memedoğlu, ışıklar içinde yatsın. Ama yine anlaşılmayan bir nokta bırakıyor: “VP’nin kapatılması ve hakkında dava açılması sürecinde Memedoğlu askerlik görevini yaptığı için davaya dahil edilememiştir”(2) diyor!?..
Yukarıda SÖ’nün düştüğü komikliğe değindik ama, daha ilk satırlarda insanı bu kadar güldüreceğini de beklemiyorduk. Ne alâ memleket, sen askerlik yapıyorsun diye, Burjuvazi, seni davaya dahil edemeyecek, hiç olur mu öyle şey? Senin askerliğin, Burjuvazinin elini kolunu bağlar mı? Seni orada daha kolay bulur, alır, hapse atar, sorgunu yapar ve mahkemenin önüne çıkarır. Örnekleri az mı? Burjuvazinin adaletini mi savunuyor?..
SÖ, bizi eleştirmek üzere yazdığı yazısında; ilkin, patent iddiasını uzun uzun temellendirmeye girişiyor. Hepimizi de kendisine tanık gösteriyor (?):“Aile kollektifimizin ideolojik, politik ve örgütsel konumu dost-düşman herkes tarafından açıkça bilinmektedir.
Benim ideolojik, politik ve örgütsel tercihlerimin evrimi de hiçbir özel-öznel yoruma kalmadan ha keza bilinmektedir.
TC’nin komünistler üzerinde uyguladığı 87 yıllık baskı ve terör süreçlerinde TKP’nin ‘Devrimci Kanadı’nın kadroları hiçbir zaman siyasî mülteci olmayı uygun bulmamış ve yurtdışına gitmemiştir. Bizler de bu disipline sonuna kadar sadık kaldık” diyor.
Bu, aslında çok öznel, gündem dışı geniş açıklamada, Lenin de, Troçki de, Mustafa Suphi de, Şefik Hüsnü de, Dr. H. Kıvılcımlı Yoldaş da, başka birçok Devrimci de güme gidiyor. Sırrı’nın anlayışında Diyalektik; Skolastik oluyor dedik ya, işte öyle kaskatı kesileceksin! Sosyalizmin başarısı mı, böyle sağlanırsa ne alâ, savaşta ric’at bile var, öyle mi? Yok, SÖ’nün “Devrimci” kitabında hiçbir savaşım esnekliği yok!..
Bu geniş geniş, kendi ideoloji, politika propagandaları, patent iddiaları; övünme, kendinden söz ediş sayılmıyor; ama bir yerde biz herhangi bir anımıza bile değinsek o, kabul edilemez ve “öznel” sayılıyor. “Bunlar bize ne öğretir?” diye “keenlem yekûn” saymaya kalkıyor! Kimi en öznel anılar bile, tarih bilimine kaynaklık etmemiş midir? Ama, tarihimizde bir “Hükm-ü Karakuşî” sözü var. SÖ ona, böyle yaman bir “Hükm-ü Sırrî” ile nazire yapıyor! Yapar ya, dergi kendisinin çiftliği, orada bildiği gibi at oynatır ve oynatıyor.
Pek kolay bir yol seçiyor: İ. Bilen takımını eleştiriyor, yukarıdaki açıklamalar gibi, konu bakımından yersiz desek de, biz de aynen katılıyoruz. Ama yine konuyu gereksiz yaymalar; bir yandan, demek ki, bir taşla bir kuş vurmaya gelemiyor ya da, bilincinde olmasa da, bilinçaltında; biz onun için, işte bütün bir dava kadar önemliyiz!? Ne olursa olsun, bu acelecilik. Bu acelesinden mi, yoksa bir şeyleri örttüğünden mi, yıllardır uğraştığı halde, halâ yerinde sayıyor?..
Mustafa BörklüceHüsamettin Özdoğu’dan, onların verdiği ders ve deneyimlerinden (..) kendi payımıza çok şey öğrendik” diye övünüyor! Yazık, ne kötü adresler, ne kötü örnekler, ne kötü dersler!.. Bunlar gerçekten övünülecek örnekler mi? Biz bu konuda sözü hiç uzatmak istemiyoruz.
Eğer SÖ; Lâz İsmail’in has adamı H. Özdoğu ve son yıllarını hem de sözde sosyalizm adına; sosyalizmin, komünizmin tarihine sövgüye adayanİbrahim Topçuoğlu’nun, pek allayıp pulladığı kaynağı, Sarı Mustafa (Börklüce)‘yı gerçekten o kadar tanıyamamışsa; Sorun Polemik’in Mart 2009 tarihli, 35. sayısında; birlikte “Marks Tartışmaları”na katılıp ( 1- Sırrı Öztürk, Dr. Hikmet Kıvılcımlı Sömürüsüne Sadık Göksu’dan Yeni Bir Katkı! Sorun Polemik Der, s. 107. ) bildiri sunduklarını yazdığı, Cenk Ağcabay’ın, Nisan 2009’da yayınladığı, “Türkiye Komünist Partisi ve Dr. Hikmet” adlı eserine bakmasını öneririz. Bir itirazı olursa, o zaman buyursun, konuşalım.
İşte SÖ, bu. Bu kadar iddia ile bu kadar fena toslayış. Biz ise haddimizi biliyoruz. SÖ, bu toslamanın altından kalkmadan, iddialarına ve uluorta suçlamalarına devam edecek mi? Olabilir, ama bu kadarla da, artık kıymet-i harbiyesi yoktur. Devam ediyoruz.
“Bendeniz” diyerek, “Aile Kolektifi”nin yanında, kendisinden de söz etmeyi sürdürüyor. Bu “Bendeniz”, hangi aristokrasiden, hangi derebeylikten ise ve kimin “bendesi” ise?.. Sık sık yaptığı gibi; “Dr. H.K. Yoldaşımıza derin sevgi ve saygımız nereden kaynaklanıyor?” paragrafının 6. maddesinde; gözümüze bakarak ve hiç de inandırıcı olamayan saygısının bir kaynağı olarak: “tartışmaya, eleştirel katkıya açık ve muhtaç haliyle tezler üretişi” diyor, diyebiliyor. Boyuna, kendisini eleştirmede bizim yetkisizliğimizden dem vuruyor. Kıvılcımlı Yoldaş’a ise; kim, kimler, hangi yetki, yetenek ve yeterlilik ile “eleştirel katkıda” bulunacaklarsa!?..
Kıvılcımlı Yoldaş’a katkı getirmeyen “doktorcu”lara ve “Kimi ‘sol’ eğilimler”in, O’na saldırılarına da, hepsini bir torbaya koyarak; sık sık saldırıyor. Saldırdığı kitabımızda Kıvılcımlı Yoldaş’ın, görülmek istenmeyen kimi yanlarını göze batırmamızı ve yaptığımız yorumları ise, amacı ve bakış açısı gereği; görmüyor, göremiyor!..
SÖ, Kıvılcımlı Yoldaş’a, “Fıkara Hikmet” diyor! Kıvılcımlı patenti İddiasını da Nedense Onca Zamandan Sonra, Bu yazıda Ortaya Atıyor?..
Fakat bir şey dikkatimi çekiyor: SÖ’nün bu; A. Memedoğlu’nun TKP’den ötürü kovuşturulmasından ve VP’liliğinden söz ederek; Kıvılcımlı Yoldaş’tan söz etme hakkını kendi “Aile Kollektifi”ne, giderek de kendisine ayırmasına sadece bu 31. sayıdaki, bana eleştiri yazısında rastladım. Kuşkusuz tam yeri.
Biz, kitabımızda da, kendimiz için öyle bir iddiada bulunmuyoruz ama, örneğin, ağır eleştirdiğimiz Süleyman Şaşmaz; mahkûm ettirdiğimiz yazısında bile bize “Yadigâr” demeyi ihmâl etmiyor. Bu tutumu başkaları da yazılı, sözlü ya da yazısız, sözsüz, izliyorlar. SÖ, kısa bir süre içinde incelediğimiz dergilerinin başka bir sayısında görmediğimiz, Kıvılcımlı Yoldaş ile ilgili patent açıklamasını özellikle bu sayıdaki bu yazısında yapıyor. Hattâ bu yazıya bu bakımdan da, ayrı bir önem vermiş olsa gerek. Elimin altında bir de, yukarıda da değindiğim, “12 Mart 1971’den Portreler II” adlı kitabı var ki onda, belirttiğim gibi, “Dr. Hikmet Kıvılcımlı” başlıklı, pek de azımsanmayacak, 26 sayfalık bir yazı var. Aşağıda bu yazıyı ayrıca ve gereğince incelemeye çalışacağız.
Burada sadece şunu söylemek istiyorum: Bu Kıvılcımlı Yoldaş patenti savı, “Portreler” yazısında yok? Nasıl olur, O zaman A. Memedoğlu daha 1944’ü, 50’li yıllardaki VP’nin İzmir örgütü kuruculuğunu yaşamamış mıydı? Kuşkusuz bunlar, o zaman da, çoktan yaşanmıştı. Öyleyse?.. Demek ki, SÖ herhalde; henüz bu patent savını ileri sürecek cesareti kendinde bulamıyordu! Gerçi orada, Kıvılcımlı Yoldaş’ı bile ileri geri lâflarla sözde eleştirmeye, daha doğrusu, örneğin “fukara Hikmet” gibi bir yakıştırma da icat ederek; hem de sanki herkes söylüyormuş da, genel bir söylem imiş gibi yinelemeye, bu tutumunu başka sözlerle de sürdürerek, Usta’yı kemirmeye girişmiyor değil, ama böyle bir savdan söz etmiyor!?..
Gazetelerden, Büyükdere’de oturduğunu okuduğumuz bir “Fıstıkçı” vardı. Adı Cahit miydi? Yanılabilirim. Yoksullardandı, sosyalizm üzerine hemen hiç bilgisi yoktu ama, bir “Sosyalist parti” kurmaya kalkmıştı. Böylece SÖ, Kıvılcımlı Yoldaş’ı şimdi adını bile pek anımsayamadığım o “Fıstıkçı”nın düzeyine acaba bilinçsiz mi, yoksa, bilinçli mi düşürüyor? Ama herhalde bunu kabul edemeyecek. Kuşkusuz; bu işin yöntemi bu doğal ki.
Evet, bize eleştiri görünümlü, aslında kursağındakileri çıkarıp dökme yazısında, ortaya attığı bu patent iddiası böyle. “Kıvılcımlı Yazılar”da, “’Kamu Ermişi’ Kıvılcımlı’nın Emaneti ve Kimi ‘Zalim’ İştahlıları” başlıklı yazıda, onların bazılarını ele almıştık. Ama bilmiyorduk: SÖ de, hem de pek yaman iştahlılardanmış! Buyursun, hizmet niyeti varsa, kendini göstersin. Ama gördüğümüze göre o da, sadece bir “Zalim iştahlı”. Öyle olmasa, daha başlarken, kendince, hem de hiç anlamadan, önderi O. Müs gibi, Kıvılcımlı Yoldaş’a karşı bir sürü örtülü eleştiri ve hırpalama lâfları döktürmeye kalkar mıydı?.. Biz önce, patent iddiasını ele alacak ve bunun ne kadar boş olduğunu göstereceğiz.
NE SÖ’NÜN, NE TKP’NİN; KIVILCIMLI’DA HİÇBİR ALACAĞI, HAKKI YOK; KIVILCIMLI’NIN; “KİM SUÇLAMIŞ” VE “BREJNEV’E MEKTUP”DA; HEMEN HEPSİNİ SUÇLADIĞI VE KÖPRÜLERİ ATTIĞI BİLİNMİYOR MU?..
Kıvılcımlı Yoldaş; yaptıklarıyla da, yazdıkları ve söyledikleriyle de, ne yazık ki, halâ hemen hiç anlaşılmamış bulunuyor. Anlaşılmamış eserlerinin en başında da, “Kim Suçlamış? Brejnev’e Mektup” adlı eserinin bulunduğu, bize birçok yönden pek açık görünüyor. İlkin bu; en son yazdığı eseri. İkincisi; Kıvılcımlı Yoldaş’ın burada söyledikleri, çoklarınca; hem geçmiş, hem de gelecek bakımından hiç de kolay kabul edilebilir değil. Onun için, anlasalar da, anlamamış gibi yapmayı yeğliyorlar.
SÖ’nün, Kıvılcımlı Yoldaş’a pek saygılı görünürken, gerçekte ona karşı saldırgan tutumunu, hem de başarıymış gibi yerli yersiz ileri sürmekten hiç geri kalmaması, her şeyden önce ve hemen tümüyle, Usta’nın bu söylediklerinin hiç de kolay yenilir yutulur olmamasından. Uzatmadan söyleyelim: Kıvılcımlı Yoldaş, hemen tümüyle, TKP’nin; yüklendiği davaya lâyık olmadığını, eserinin hemen her yanında, onu salt bunun için yazmış gibi pek açık olarak belirtiyor!..
Kıvılcımlı Yoldaş, “Kim Suçlamış? Brejnev’e Açık Mektup” adlı eserinde, Şefik Hüsnü’yü, Reşat Fuat’ı, Nazım Hikmet’i, Lâz İsmail (Bilen)’i, Zeki Baştımar’ı teker teker ele alıyor. Salt, Lâz İsmail ve Zeki Baştımar için gibi kabul edilse de, 9-8-71 tarihli notunda, hepsi için; “Kırk yıl bir kazanda kaynamış, çervişi çervişine (etsuyu etsuyuna) karışmamış’ bulunduğum o itlerin arasına kazara ‘kabûl’ edilseydim, onlarla kaynaşabilir miydim?” diyor!..
Aynı tarihli notta, daha önce de: “Yeni kuşaklar, gözümün içine bakarak soruyorlar: Senden başka adam yok mu? Bu soruya karşılık verirken, suçlu ben imişim gibi geliyor. Ben çevremde gelen geçenleri hangi kutsal gücümle ‘mükemmel insan’ yapabilirdim? Ancak kendime gücüm yeterdi (..)” diyerek, sözlerinin bu açık anlamını daha pekiştiriyor. “Brejnev’e Mektup”ta, TKP’deki iki “kategori” insandan söz ediyor ve 1. kategori’de, kendisinin yanına hiç kimseyi koyamıyor, haksız mı?..
SÖ’nün, 2. Kategori Hizası; “Didişimci Megara Sosyalizmi” ve Biz Söz Konusu Olduğumuzda: Kıvılcımlı Yoldaş İçin de, Doğrudan Yana Olmayışı!..
Buna karşılık SÖ; sık sık, bir “Hiza”dan söz ediyor. 109. sayfada, “Devrimciler-Komünistler, ‘idealist-metafizik-tekrar’ anlayışların dışındaki kimlik ve kişilikleriyle, ideolojik, politik ve örgütsel konumlarıyla ‘doktorculuk’ yapmazlar (..). hizayı bozan hizipsel duruşları öne çıkarmazlar” diyor. Bu hangi kategorinin “hiza”sı oluyor? 2. nin değil mi?… Keşke, birincininki olsaydı.
111. sayfada, yine “Yoldaş” deyişimizi kendi düşündüğü gibi sanısıyla ya da kasten öyle gösterişiyle eleştiriyor; ama Kıvılcımlı Yoldaş’ın eserlerini yanlış ya da tahrifat ile basanlara yaptığımız eleştirileri zoraki de olsa, yerinde buluyor. Yine de, “Bu türden ilişkilerde taraf olmadığımız için bir yorum yapma ihtiyacını duymuyorum” diyebiliyor; akıl ve mantıkla ilişkisini keserek, böyle bir aymazlıkta bulunabiliyor!?..
“Kendisinin ‘Süzme bal’ sayılamayacağını” da itiraf eden SÖ’nün; hasetliğine aldırmadan, bu cümleye ne anlam verilebileceğini göstermeye çalışalım. İlkin; “Bu türden ilişkiler” ne demek? Bizim, eleştirdiğimiz, kendi sözcüğü ile o “tahrifatçılar”la ne ilişkimiz varmış ya da; ilişkimiz ne “türden” imiş? Bu, tam çift anlamlı bir demagoji değil mi? Sorarsak, “Canım, eleştiri ilişkisi işte” de diyebilir belki. Erzurumlu SÖ’ye yanıt verirken hep bu ilimizin oldukça yakın olduğu Acemistan aklıma geliyor. 70 küsur yıllık hayatımda ve pek büyük çoğunlukla, çocuklukta, Sosyalizme gelmemden çok önce girdiğim birkaç örgütün sayısını, kolayca, 36 yapabiliyor. Tam bir Acem mübalâğası! Burada da, aynı çift anlamlı konuşma becerisi!
Hem de çok sakat bir mantık. Bu şimdi, “Diyalektik” mi oluyor? SÖ felsefeci değil, bilmeyebilir, buna “Diyalektik mantık” değil, ancak, Diyalektiğin daha kaynağında, İlkçağdaki vargılarından olan “Eristik”: (Didişim) denir ve SÖ’nün bu kafasıyla yürütülmeye kalkılan bir Sosyalizme de, bize kalırsa olsa olsa; nasıl bir şey ise, “Didişimci; Megara Sosyalizmi” denebilir!?..
Şimdi; bu tutumlarla, kim nereye gidebilir? SÖ’nün “Parti vukuatı”nın hep yerinde saymasının başlıca nedenlerinden biri bu değil mi? SÖ, kimseye güven veremiyor. O yüzden, bana çokları; “Değmez, yanıt verme!” demişlerdi. “Bu türden ilişkilerde taraf olmamak” ne demek? Son çözümlemede bu; açıkça, Kıvılcımlı Yoldaş için bile olsa; “Doğru söyleyen, bu savaşı veren; S. Göksu ise; doğruya bile destek vermem!” demek değil mi? Ama gözü dönmüş SÖ, bunu göremiyor. Biz kim olursak olalım, hem de Kıvılcımlı Yoldaş’ın eserlerinin savunulması, korunması söz konusu iken; haklılığımızı ikrar edemeyeceğini söyleyiveriyor! Bu gerçekler, bizim konumuzda SÖ’nün işini bitiriyor, ama, biz “Kıvılcımlı Yoldaş hakkı için”; yanıtlarımızı sürdüreceğiz.
Sayfa 112’de, “Bu türden çalışmalarıyla SG ve aynı soydan kimileri Dr. H.K. ile iki günlük (veya iki satırlık) ‘ilişki’ kuranlar ya da çeşitli vesilelerle yanında bulunma ‘şansı’nı yakalayanlar başımıza ‘doktorolog’ kesilmiştir!” diyor. İlkin bu “doktorolog” sözcüğünü, şimdi, nerede olduğunu söyleyemeceğim ama, benim birilerini eleştirmek için kullandığımı anımsıyorum. Ama, SÖ, bizden de almış olabilir, kendi icat etmiş de olabilir, pek önemli de değil.
Kimlerin benimle “aynı soydan” olduğunu bilmiyorum ama; benim Kıvılcımlı Yoldaş’la ilişkimin, “iki günlük” olmak şöyle dursun; Usta’nın sağlığında on yıl kadar çok yoğun olarak sürdüğü gibi, ölümünden sonra, halâ da yoğunlukla sürmekte olduğu ortadadır ve SÖ’nün telâşı da işte çokça bundan kaynaklanmaktadır.
“Üniversite okumuş küçükburjuva yarım-aydınların, bireyci, benmerkezci, kariyerizm hastalığına yakalanmış kimlikleriyle politika, bilim, sanat, kültür, estetik ve etik bütünlüğü konusunda olduğu gibi anı ve tarih yazma konusunda ciddiye alınacak eserleri yoktur/olmamıştır. Bu türden alanlarda eser üretme işi herhalde SG’ye de kalmamıştır” diyor.
Evet, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümünü bitirdim. Şefik Hüsnü’nün de, TKP’de, Kıvılcımlı Yoldaş’ı överek anlatırken sınıfı için söylediği gibi, ben de hem doğuştan ailem olarak, hem de uğraşlarımın büyük bölümü bakımından, küçükburjuva sınıfından sayılabilirim, ama azımsanmayacak bir süre işçi sınıfında da bulunduğum gibi, küçükburjuvazide de, daima onun en alt tabakalarından yukarı çıkmadım.
Hasetten kıvrananlar ne derlerse desinler, “Bireyci, ben merkezci ve kariyerist” olmadığımı, bugün de yaşantımı bilen ve bana yansız olarak bakabilenler çok iyi bildiği gibi; Kıvılcımlı ve Fatma Nudiye Yalçı Yoldaşlar da daima belirtmişlerdir.
Öte yandan, Marks’tan, Engels ve Kıvılcımlı Yoldaş’tan geniş alıntılar da içeren, “Sokrat ve Eflâtun’dan Günümüze Ahilik” adlı eserimde, dünya ölçüsünde bir buluş yaptığım gibi, bunu, kitaba önsöz yazan iki Ahilik uzmanı ünlü Profesör ile birlikte, Prof. Dr. Cahit Tanyol, özetle: “Senin Eflâtun’da gördüğünü ben görmedim, göreni de görmedim” diyerek; Prof. Dr. Halil İnalcık da tarihçi olarak başka övücü sözlerle belirtmişlerdir ve Prof. İnalcık kitabımı Bilkent Üniversitesinde ders kitabı olarak okutmaktadır.
“KIVILCIMLI YAZILAR”DA NE DİYORUZ VE NE DEMİYORUZ?
SÖ, epey uzun bir girişten sonra bizi yanıtlama ve eleştirmeye şöyle başlıyor:
“Sadık Göksu (SG)’nun anılan kitabında şahsımla ilgili konulara geçmeden önce bu türden bir girişi doğru buldum” diyor. Başka etkileri bilmem ama; daha bu cümleden, bu uzunca yazının; bizim kendisine yönelttiğimiz eleştirilerin de etkisiyle yazıldığı anlaşılıyor. Şöyle başlıyor:
“SG, Dr. H. K. İle örgütsel ve organik ilişkili olduğunu (!) kanıtlamak için çok büyük bir çaba harcıyor”. Çok yanlış ve doğal ki, kasıtlı bir yorum. O kitapta, bu yazıma başlarken de belirttiğim gibi, Kıvılcımlı ile yakınlığımdan ötürü, SÖ gibiler başta olmak üzere, geniş bir çevrenin kıskançlığını çekmekte idim. Öyle ki, Kıvılcımlı Yoldaş da zaman zaman, “Bunlar seni neden çekemiyor?” diyerek, bu olgu karşısında beni uyarmıştır.
Bir örnek olarak, İPSD’nin Ankara Şubesi kurulurken, Dr. H. Kıvılcımlı, “27 Mayıs Yön’ün Yönü Devletçiliğimiz”deki eleştirilerinin bir bölümü için, “Gölgedeki Adam” kitabını esas aldığı, MBK’nın iki kurucusundan biri olan Em. Kur. Albay Dündar Seyhan’ın Şube Başkanı olmasını istiyordu. Dündar Bey ile ilişkiyi ben kurmuştum ve Kıvılcımlı’nın verdiği bu görevi sürdürüyordum. Bir yandan, O. Müs, Dündar Beyi istemiyordu. Bir yandan da, Dündar Bey, bu görevi kabul etmişti ama; hem gözünü budaktan, hem de sözünü kimseden esirgemeyen bir ihtilâlci idi. Çokları bu nedenle onun yanına yaklaşamıyordu. Sonunda, Kıvılcımlı’nın bu isteği, bizim, Ankara’lı arkadaşların Dündar Bey’den kaçışı yüzünden gerçekleşmedi.
Bu kez O. Müs, kuruluşu yapmak için Ankara’ya kendisi gitti. O gidişten eli bomboş döndü. Kıvılcımlı ile bu durumu değerlendirirken Usta: “Oğlum, onlar senin görüştüğün insanların kapısının ipini çekemez” dedi!
Kendimden söz ediyormuşum. Haydi edeyim: Kıvılcımlı’ya Çaltı’yı kim kazandırdı, orada onca yazısını yazmasını ve TİP’le ilgili tezlerini atmasını kim sağladı? O yazılar ki, sonunda TİP Yöneticileri onların yüzünden Çaltı’yı kapattırdı ve Kıvılcımlı, birçok hizmetlerimiz gibi, bunun için de bize teşekkür etti. O teşekkürler ki, sizin çoklarınızın kıskançlığını da göklere fırlattı.
Bizim emeklerimizi sayacak olursak, örneğin, MAH’ın MİT’e dönüştürülmesi ve yasasızlıktan çıkarılıp yasaya bağlanması mücadelesinde biz “Koçbaşı” olmuştuk. 1964-1967 yıllarında, eski MAH’tan ötürü bir haksızlık kamuoyu önünde söz konusu edilirse, önce biz anılırdık ve o konuya ancak öyle geçilirdi. 1964’te öğretmenlikten atılmamızla başlayan ve 1966 sonunda Danıştay’da kazanılan bu mücadele, her gün basında yer alırdı.
Bütün yazarlar, İlhan Selçuk’tan, Aziz Nesin’e, o zamanki solcu Çetin Altan’a, Sadun Tanju’ya, İlhami Soysal’a, Oktay Akbal’a ve daha başkalarına kadar, eksiksiz bizim konuda yazılar yazmışlardı. Yalnız İ. Selçuk, üç kez yazı yazmıştı. Olayı, S. Tanju, Hükümet organı Ulus’ta ve Yön Dergisi de aynı şekilde, “Sadık Göksu Meselesi” başlığı ile vermişlerdi.
Hapisteki bazı Kürt çocuklarının durumunu Meclis’e getiren Diyarbakır milletvekili Adnan Aral da konuya, bizim olayı başa alarak girmişti. Bundan dolayı da kimi TİP milletvekillerine kadar çoklarınızın kıskançlığına hedef olmuştuk ve görülüyor ki sizin gibi bazılarının hasedi eksilmeden devam ediyor.
K. Sadi demiştim, siz, özellikle Zeki Öztürk; Kerim Sadi’yi baş tacı ederdiniz. O Kerim Sadi ki, Öncü’de Zeki ile söyleşirken beni görünce, “Hikmet’e mi gidiyorsun?” der, peşime takılıp gelirdi ve bir gün Kıvılcımlı; “Şunu bana getirme, ne yaptığımı öğrenip, yapmaya çalışıyor” demişti.
İşsizlik ve Pahalılıkla Savaş Derneği kurulurken, Prof. Dr. İsmet Sungurbey’den, basın işçisi Ali Rıza Özsen’e, Dergi çıkaran Vahap Okay’a, Esnaf yöneticisi Kâzım Acar’a, eski Kuvayı Milliyeci Hasan Yüksel’e ve daha pek çok kişiye kadar, ünlü ünsüz, işçi sınıfı ve başka sınıflardan, pek çok kurucuyu kazandıran da biz değil miyiz?
Mahir Kaynak’ı üye kaydettiğimi kendim, içim yanarak açıklıyorum ve sen de bu acıma bile bakmaksızın, “mal bulmuş mağribî gibi”, buradan bana bir saldırı olanağı bulup değerlendirmeye bakıyorsun. İşte insanlık değerin, büyüklüğün ve küçüklüğün bu kadar. Peki, ben Mahir’e nasıl aldanıp güvenerek, Necat Tözge’nin de, bildiği halde beni de uyaramayıp, giriş fişini benimle birlikte imzalayıp üye kaydettiğimizi biliyor musun? Aslında biliyorsun, hem sözde eleştirdiğin kitapta kısa bir özet var, hem de sana, tüm isteksizliğine karşı ısrarla verdiğim, yayınlamadığın ve herhalde bu ısrarımdan da bana kızdığın M. Kaynak konulu yazımda da var.
SÖ’nün Daha Başka Söyledikleri ve Bazı Yanıtları: SÖ de “Stalinlik” Peşinde!
Ama önce, bu konuda neler söylediğini hep beraber bir görelim. Çok ilginç: Bizi eleştiri yazısında, M. Kaynak’ın adı ilk olarak, derginin 112. sayfasında şöyle geçiyor: “Dr. H. K.’nın etrafında bir zamanlar Prof. İsmet Sungurbey, Prof. İdris Küçükömer, Prof. Mahir Kaynak ve benzeri ‘Aydın’lar (gençliklerinde) çeşitli niyet ve vesilelerle bulunmuşlardır. Bu insanların Dr. H.K. ile tanıştırılmasında ve bizce de SG (bizim için kullandığı rümuz! sg), (ne hazin!) ‘menfi’ bir rol oynamıştır. Oynayabilmiştir. Bu yüzden SG de sorumlu ve suçludur. SG’nin çok geç de olsa kendini ‘aklamak’ için bu yoldaki ‘itirafı’ doğrudur. Fakat bu türden bir ‘itiraf’ hiçbir işe yaramamaktadır.
Dr. H.K. ‘Düşünce-Davranış’ ilişkiler ağını kurarken anılan zevatı, bu arada SG’yi de birinci kategoride görerek kullanmıştır. Orhan Müstecaplıoğlu’nun başını çektiği kitle bağı olan işçi, emekçi, kadın ve gençlikten oluşan kesimi de ‘Davranış’ ilişkiler ağında görmüştür”.
SÖ’nün yazısında bana ve Kıvılcımlı’ya da hücumları bitmedi, ama önce bu bölümü, ilkin en SÖ ya da Stalin’vari yerinden ele alıyorum. Yol Yayınları, Dr. H. Kıvılcımlı’nın, “Kim Suçlamış? Brejnev’e Mektup” adlı eserine, “Günlük Anılar”ın 8.7.1971 tarihli notundan giriyor. Kitabın 11. sayfasının baş tarafında, bu tarihli notta Kıvılcımlı şöyle diyor:
“Bugün, yalnız: ‘Bıktım artık’ diyorum. Bir buçuk yıla yakın yapmadık işkence bırakmayan kanserden, her gün mütemadiyen ağrı, yanma, yırtılmalarla ardı arkası kesilmeksizin sürüp giden kanamalardan o denli bıkmadım: şu, başkasının kafasına kakasını etmekle kendisini yükselmiş hissetme manyaklığından kurtulamamış zavallı ne oldum delisi otomatlardan bıktığım kadar…
Ne istemiş olabilirler? Bilmiyorum”
Kıvılcımlı; bizim de karşılaştıklarımız ve karşılaşacaklarımız olduğu gibi: “başkasının kafasına kakasını etmekle kendisini yükselmiş hissetme manyaklığından kurtulamamış zavallı ne oldum delisi otomatları” teker teker elden geçirerek; son başına gelenlerin kimin, kimlerin eseri olabileceğini, kimseye haksızlık yapmamak için sabırla araştırmaya devam ediyor. 30-31. sayfalarda: “Acı acı gülerek, düşünüyorum: Parti kayıkcağızında bunca safralar varken, bana mı bir yercik çok görülmüş?
Ne ‘yercik’! M.B. (M. Belli; sg) ikide bir:
‘-Bunlar Türkiye’de iktidara gelseler, ilk asacakları bizleriz’ derdi (..). Marks’ın pek sevdiği: ‘Homo sum (insanım), İnsancıl olan hiçbir şey bana yabancı kalamaz’ deyimi, içimde gittikçe derinleşti. Yılanın ısırması, akrebin sokması ne ise, insanların sınıflı toplum ortamında tepişmeleri ve ısırışmaları da, sokmaları da o…
‘Niş’i akrep ne ez pey’i kin est,/Muktezâ’yı tabiateş in est.’ (Akrebin sokuşu kin beslediğinden değil, doğası gereğindendir).
Bizi de kim bilir hangi akrep dost görünerek sokmuş; hangi yılan, aşağılık kompleksine kişiliğimde bir deşarj bulmak için gizlice ısırmış (..).
Anlaşılan, olmuş. Kim yapabilir bunu?
Örgütte ikinci, üçüncü kertede gelenlerin işi olamaz. Şefik Ağa’nın sözü geçen mektuplarından birinde: ‘Ufak bir pürüz’ dediği o olabilir mi? Karşılığım: ‘Babamın çiftliğinde ben de dinlenmek isterdim.’ Oldu. Ona içerleyip, kendisini ‘Baba çiftliğinde parazit’ saydığıma içerleyip: ‘Öyle ise dur ben de sana göstereyim!’ demiş olabilir mi?”
Çok ilginç, “akrep sokmalarını, yılan ısırmalarını, tepişmeleri” gözden geçirmeye devam ediyor. 32. sayfada: “O zaman, başkaları arasında: ‘Ben Türkiye’nin Staliniyim’ dediğini Böcür’le Kara Patron’dan öğrendiğim bir surat belirir gibi oldu” diyor.
Burada Kıvılcımlı’dan asıl almak istediğimiz bu; “Türkiye’nin Stalin’i” olmak da değil de; Usta’nın, “Cuk oturan” belirlemelerinden birini anarak; sözü doğrudan, kimilerinin içindeki, “Stalin olmak” özlemine getirmek. Ama, bunu yapmak isterken, Kıvılcımlı’dan, konumuzla hiç ilgisi olmayan şeyler aldığımı ise, hem de hiç düşünmüyorum.
Aldıklarıma sür’atle bir bakalım. “Başkasının kafasına kakasını etmekle kendisini yükselmiş hissetme manyaklığından kurtulamamış zavallı ne oldum deliliği” konumuzla hiç mi ilgili değildir? 30. sayfadaki M. Belli’nin: “Bunlar Türkiye’de iktidara gelseler, ilk asacakları bizleriz” sözü çok önemli, acı bir gerçeği dile getirmiyor mu?
Bence Reşat Fuat’ın, “Ben Türkiye’nin Staliniyim” sözü bunların yanında çok masum. Çünkü o bu söz ile, “Stalin, SSCB’nin, ben de Türkiye’nin Komünist Partisi Genel Sekreteriyim” demek istiyor. Ama bir de Stalin’in; doğrudan kendi yoldaşlarına karşı zulmü, gaddarlığı, onları topluca idama gönderişi ve hemen her ülkede, bu arada Türkiye’de de buna özenenler var. Ben şimdiye kadar, bizim Suat Kundakçı’yı, TİP’in Dr. Nihat Sargın’ını, böyle, bir elin parmakları sayısını pek aşmayan, birkaç kişiyi bilirdim. Şimdi bana bu eleştirisini okuyunca, SÖ’nün, bunların en başında geldiğini görüyorum.
SÖ, tam bir Engizisyoncu! Ne diyor: “Bu insanların Dr. H.K. ile tanıştırılmasında ve bizce de SG (ne hazin!) ‘menfî’ bir rol oynamıştır. Oynayabilmiştir. Bu yüzden SG de sorumlu ve suçludur. SG’nin çok geç de olsa kendini ‘aklamak’ için bu yoldaki ‘itirafı’ doğrudur. Fakat bu türden bir ‘itiraf’’ hiç bir işe yaramamaktadır.”
Vay, vay, vay!.. Zalim Haccac’ı görüyor musunuz? Neyse ki, beceriksiz. Bir de becerikli olup da iktidara filân gelse, M. Belli’nin söylediği gibi, belki ilk bizden intikam alacak! Özellikle 1964-1967’lerde basında, ünlü yazarların köşelerinde adımızı gördükçe, demek, kim bilir nasıl çatlıyor ve içine atıyordu. Aydın düşmanlığını ve “sırf işçiciliğini” de hiç saklamıyor.
Ama Stalin gibi olmasının hiç mi hiç olanağı yok. Stalin, hasım bildiği yoldaşlarını son ana kadar kullandı. Onları birbirlerine de, çelişkilere de düşürdü. Ondan sonra, ünlü temizliğini yaptı. Kısaca SÖ, bunları söyler ama, bu kin, haset ve çelişki dolu sözleri ile biraz dikkatli olan hiç kimseyi kandıramaz. Sadece, içini ortaya vurur.
Bir Uydurma Daha: Kıvılcımlı’nın, İ. Küçükömer ile Hiçbir İlişkisi Olmadı ve Müs’ün; Fakir’in Dostu’ndaki Kimi Doğru, Kimi Temelsiz Açıklamaları!..
İlkin, burada benim dışımda adlarını saydığı üç kişiden birinde son derece yanılıyor. Kıvılcımlı’nın, Prof. Küçükömer ile hiçbir ilişkisi olmamıştır. Evet ben; Kıvılcımlı’ya bağlandığım ilk zamanlarda, bilmeyerek, Prof. Küçükömer’i de, Usta ile tanıştırmak isterdim. Ama o zamanlar, henüz Doçent olan İdris Bey, Kıvılcımlı’ya son derece küçümseyici ve soğuk bakıyordu. Sınıf arkadaşım olan eşine, Kıvılcımlı’nın eski yayınlanmış broşürlerinden veriyordum. İdris Bey, “Ne bulacaksın bunlarda? Okuma bunları” diyormuş. Bunu duyunca, böyle bir girişimde bulunmayı düşünmekten kesin olarak vazgeçtim.
Belki bu sözleri naklettiğimden, belki başka bir nedenle, Kıvılcımlı da, İdris Bey ile görüşme isteğini hiçbir zaman göstermedi. Yalnız, ilk dönem Sosyalist’lerini yayınladığımız sırada Usta, bana bir ankete ait sorular verdi, İdris Beye de götürmemi söyledi. İdris Bey anket sorularına baktı ve “Bizi ihbar mı etmek istiyorsunuz?” şeklinde anımsadığım bir yanıt ile anketi iade etti. Bu soruların başka kimlere verildiğini ve ne sonuç alındığını bilmiyorum, anımsamıyorum. Sadece, bu konuda hiçbir şey yayınlanmadığını biliyorum. Anket ile ilgili olarak sadece şunu anımsıyorum: Yanıtlanması çok güç olarak hazırlanmış bir çeşit sınav sorularıydı. İdris Bey de onun için reddetmiş olabilirdi.
O zamanlar da, Kıvılcımlı’dan böyle kaçan Prof., daha doğrusu o sırada Doç. Dr. İ. Küçükömer, bir gün bana, “Kerim Sadi ile tanıştım” diye pek keyifli bir şekilde bir açıklama da yapmıştı.
Kıvılcımlı Yazılar’ın 573. sayfasında, Kıvılcımlı ve Küçükömer konusunda şunu da açıklamışım: “Kundakçı’nın, katıldığını söylediği, İdris Küçükömeriçin Kıvılcımlı; bu Prof. ile ilgili bir anılar kitabında, tanınmış Mülkiyeli Hüseyin Ergün’ün de kısmen anlattığı gibi, ‘sağına sarımsak, soluna soğanbağlamalı’ demiş ve yazarın gönderdiği, ‘Düzenin Yabancılaşması’ adlı kitabını almadan, getiren ile geri göndermişti!”
Peki, SÖ’nün de, S. Kundakçı’nın da, İ. Küçükömer konusundaki bu aldanışları nereden kaynaklanıyor? Yine O. Müs’ten. Nasıl mı, şöyle: Müs ya da O.Müstecaplı, 1969 yılı sonunda ve 1970 yılı başında, hepsi hepsi iki sayı, “Fakirin Dostu” adlı sadece tam iki yapraklı bir orta boy gazete çıkarmıştı. Bunlardan, 4 Aralık 1969 tarihli olan 1. sayıda; “İşçi ve Köylüden Yana Halkçılık Kurultayı” başlıklı bir haber-yazı var.
Bu yazıda: Anılan Kurultay’ın,“7 Aralık 1969 Pazar günü”, İstanbul, Aksaray’daki TÖS salonunda toplanacağı ve Dr. H. Kıvılcımlı, General Cemâl Madanoğlu, Kerim Sadi, Prof. Dr. İsmet Sungurbey, Av. Dr. Orhan Arsal, Prof. Dr. Sencer Divitçioğlu, Prof. Dr. İdris Küçükömer, Abidin Nesimî, Mihri BelliDoğu Perinçek ve Mahir Kaynak’ın konuşacakları bildiriliyor.
Burada şunu hemen açıklayayım ki, hazırlık toplantılarından birine O. Müs tarafından çağrılmış ve Kurultay’a davet edilebilecekler konusunda bir liste yapma görevini almış, sonra da, öneri değil, anımsatma niteliğinde genişçe bir liste vermiştim. Buradaki bazı kişilerin o listeden esinlenerek gazetedeki gibi, gerçek dışı bir tutumla çağırıldığı anlaşılıyor. Gazete için olduğu gibi, İPSD’de de bu işlerin Kıvılcımlı Yoldaş’ın bilgisi dışında, Genel Sekreter Orhan Müstecaplı tartafından yapıldığını da belirtelim.
SÖ, Sorun Polemik dergisinin, Ocak 2005 tarihli 14. sayısında, Müs’ün ölümü dolayısıyla, yaptığı; “Orhan Müstecaplıoğlu’nu Anlamak…” başlıklı konuşmasını yayınlamış. Burada da, Prof. Dr. İdris Küçükömer’i, İPSD’de gösteriyor. Müs’e o kadar bağlı ki, Kıvılcımlı için eleştiri görevini iki lâfın başında mutlaka anımsarken, bir sözü Müs söylemiş ya da yazmışsa, onu da o eleştiri süzgecinden geçirmeyi hiç aklına getiremiyor!..
Aynı Fakirin Dostu’nun, 7 Ocak 1970 tarihli 2. ve son sayısında da: “’İşçi-Köylüden Yana Halkçılık Kurultayı’ Toplandı” başlıklı bir haber-yazı var. Bu yazıda da, ilkin; “ katılacaklarını daha önce sözle bildiren ve Gazetemizde ilân ettiğimiz kişilerden Kerim Sadi, Mihri Belli, Sencer Divitçioğlu, İdris Küçükömer ve Doğu Perinçek kurultaya iştirak etmediler” deniyor. Sonra, Kurultay’a; Fahrî Başkan seçilen C. Madanoğlu’nun çok alkışlanan bir konuşma yaptığını, arkasından TİP Kartal İlçe Başkanı ile o zaman asistan olan Prof. Dr. Bülent Tanör’ün yazılı bildirilerini sunduklarını yazıyor ve şöyle devam ediyor: “Hikmet Kıvılcımlı, Prof. İsmet Sungurbey, Abidin Nesimî, Mahir Kaynak ve Nizar Özkaya’nın imzaları bulunan müşterek tebliği de Asistan Mahir Kaynak okudu”.
Bu ortak metinde Abidin Nesimî’nin adının bulunması da yanlış. Metnin hazırlanmasında Abidin bey herhalde vardı, fakat, Kuvayı Milliye dergisinde daha geniş olarak yazdığım gibi, Kurultay sabahı Kıvılcımlı’nın, Prof. Dr. Sungurbey, Doç. Dr. Orhan Arsal ve benimle yaptığı bir görüşmeden sonra uyguladığı önemli bir değişiklik üzerine A. Nesimî Fatinoğlu, Kurultay’a sadece bir izleyici olarak katıldı. Kısacası SÖ’nün; İ. Küçükömer’in, Kıvılcımlı’nın çevresinde bulunduğu lâfı, sadece bomboş, önü arkası düşünülmeden yazılmış bir lâf. SÖ’de, böyle bomboş lâflardan geçilmiyor.
Fakirin Dostu’nun Kurultay haberinin oldukça önemli bir bölümü de şöyle: “Kurultay’ın en ilgi çekici yönü; daha önceden Kurultay’ın amacı açıkça belirtildiği halde, başta Aziz Nesin, Can Yücel, Asım Bezirci ve Yurdaer Erşan’ın, Kurultay’ın ne maksatla toplandığının anlaşılmadığını ve bir gündem bulunmadığını ileri sürmeleri oldu. Türkiye’deki bazı çevrelerin ilerici ve devrimci güçler arasındaki birleşmeden ne kadar gocunduklarını hepimiz bilmekteyiz.
Özellikle Aziz Nesin’in bu birleşmeye karşı çıkıcı davranışları dikkati çekti. Aziz Nesin ve Asistan Bülent Tanör’ün her hususta anlaştıkları belli oluyordu ve Bülent Tanör bunu, Orhan Arsal ile Aziz Nesin arasındaki bir tartışma esnasında sözle de doğruladı (..)”.
İşte bu bilgiler ve bu sunuş da, SÖ’nün, bana eleştiri yazısında da bir yandan överken, bir yandan da kendisini eleştirdiği üstadı Müs’ü ve işlerini oldukça göstermektedir. Kaldı ki Sorun dergisinde bana yönelttiği eleştiri yazısının 115-116. sayfalarında, O. Müstecaplı eleştirilerine kendisi de katkılarda bulunuyor. Bu arada bol bol yine kendinden söz ediyor!..
Kıvılcımlı Yoldaş’ı Sen mi Yöneteceksin?..
Yine 112 ve 113. sayfada, sureti haktan görünen dostça bir üzüntü pozunda; Kıvılcımlı Yoldaş’ı şöyle eleştiriyor: “Dr. H. K. ideolojik/teorik konularda olduğu gibi ruh sağlığı konusunda da yetkin/deneyimli bir hekim olmasına rağmen, ruh, beden ve ideolojik sağlığı tartışmalı insan malzemesinin hakikî niyetlerini zamanında görerek tavır alamamıştır. Kitle bağı kuşatılmış olduğundan proletaryadan oksijen alması engellenmişti. YİS deneyimi de bu bağı yeterince kuramamıştı. Bu durum, insanî ve örgütsel bir zaaf olarak da ele alınabilir. Her Devrimcinin, Komünistin hayatına çeşitli eloğulları da, ciddî-tutarlı yoldaşlar da girebilir”.
Evet, sen, Kıvılcımlı Yoldaş’ın neyi niçin yaptığını nereden bileceksin? Sonra, burada da bu ne çelişkidir: Hem, kendi alanının alabildiğine dışına çıkarak, Kıvılcımlı’nın tam da tıbbî uzmanlık alanı için yargılar veriyor, ilkin, “yetkin/deneyimli bir hekim” diyorsun; hem de, insanları iyi seçemediğini, onların niyetlerini zamanında anlayıp tavır alamadığını söylüyorsun!?..
Kitle bağı kuşatılmışmış? Bu kadar “yetkin” bir ruh doktoru, bu durumu anlayamaz mı, önlemini alamaz mı? YİS diyorsun, Kıvılcımlı Yoldaş, senin istediğin gibi, bir sendikacı olacak değil ama, çok kapsamlı işleri içinde, sadece YİS’le değil, bütün yapı işçileri ve bütün işçi sınıfı ile ilgiliydi, bu konuda, örneğin bir gece İ. Demir ile Kıvılcımlı’ya gittiğimizdeki görüşme gibi, Usta’nın bu konudaki ilgisi üzerine bildiklerim var.
Devamla; “SG’nin Parti ve Partileşme Sorunu üzerine bir vukuatı olmadığına göre Dr. H.K. ile nasıl ‘Yoldaş’ olduğunu ise, bir türlü anlayamadık” diyor. Başka yerde de, yukarıda da söyledim: Benim kitabımda Kıvılcımlı’ya, bazen “Yoldaş”, bazen “Arkadaş” deyişimin, kendimle hiçbir ilgisi yok. Aslında ben, kitabımdan önce, Kıvılcımlı’ya, “Yoldaş” diyen hiç kimseyi görmedim. Sağlığında ben de kendisine, ne “Yoldaş”, ne de “Arkadaş” dedim. Birçok ünlü Komünistin kendisine sadece “Doktor” dediğini gördüm. Akıntıya kürek çekmek ama, kitabımızda biz buna karşı çıktım sadece. Kıvılcımlı’ya, M. Belli, bir yazısında “Kıvılcımlı Arkadaş” dediği gibi; Şevki Akşit de kendisine, “Doktor Arkadaş” diye hitap ederdi. SÖ’nün, belirttiğim gibi, kitabımızda önermemizden önce, Kıvılcımlı’ya “Yoldaş” dediğini görmüyoruz; ama bu eleştirisinde yer yer böyle diyor, buna da, seviniyoruz.
BENİM, “PARTİ VE PARTİLEŞME VUKUATIM”, AZ ÖZ; SİZİN İSE BU KONUDAKİ OLUMSUZ “VUKUATINIZDAN” GEÇİLMİYOR!..
“Vukuat”, ‘olaylar’ demek ama, kullanımda, daha çok olumsuz, “Adlî Vak’a” anlamında, polisiye bir sözcüktür. SÖ onu, hem olumlu, hem olumsuz; ama daha çok olumlu anlamda kullanıyor: “SG’nin Parti ve Partileşme Sorunu üzerine bir vukuatı olmadığına göre Dr. H.K. ile nasıl ‘Yoldaş’ olduğunu ise, bir türlü anlayamadık” diyor.
Evet, Kıvılcımlı, Parti ve Partileşme Sorununa gereken önemi verir, bu yolda çalışır ve bunu önemle belirtirdi. Kıvılcımlı’nın, illegal TKP’deki hizmetleri, dost-düşman kimse tarafından yadsınamamıştı. Yasal, Vatan Partisi deneyimi ise; pek anlaşılacak ve bir sınav verecek kadar açılamamış, sürememişti. Bu noktayı elimden geldiğince vurgulamak istiyorum. Evet, Kıvılcımlı’nın Vatan Partisi girişimi, halen hemen hiç anlaşılamamıştır!..
Gerçi bu girişimin, kısa vadeli bir amacı da vardı. Ama aslında o, uzun vadeli, çok köklü bir amaca; Modern Sosyalizmi, Komünizmi; kendi toprağımıza dikme, orada yetiştirme amacına yönelikti. Kıvılcımlı’nın, TKP’den gelen çevresi ise, onun bu amacını anlamaktan son derece uzaktı ve bu amacını gereğince açık olarak ortaya koymasına ve bu amaca yürümesine de, neredeyse en başta gelen bir engeldi.
O çaba, 1957’de, devlet tarafından sona erdirildi. 12 Mart’a doğru giderken ve anımsadığımca, biraz da 12 Mart darbesi indirildikten kısa bir süre sonraya kadar, Kıvılcımlı, Parti sorununu yine önemle ele aldı. Ama bu dönemde de kendi uzun vadeli amacını ortaya koyma olanağını, hemen hiç bulamadı. Yine de buna aldırmadı: Onun için, kısa vadeli amaç da, bir yönden, uzun vadeli amacın önemli bir adımıydı ve bu konuda bütün gücüyle uğraştı. Gerek siyasal koşullar, gerek sosyalistlerin tutumları ve gerekse sağlık durumu ve yaşı nedeniyle, bu uğraşından da amaçlanan bir ürün elde edilemediği bilinmektedir.
Ama, Parti ve Partileşme sorununun önemi; başkaları ile birlikte, başlıca onun çabaları ile, Sosyalistler arasında oldukça anlaşılmış görünüyordu. Kıvılcımlı’nın ölümünden ve 12 Mart döneminden sonra, Solda, iki kez, hummalı bir partileşme çabası yaşandı. İlkin, 12 Mart sonrasında, beş tane sosyalist parti kuruldu. Bu partiler ile Sol, bölündükçe bölündü. Bu konuda, onlardan birine girip girmediği konusundaki soruma, rahmetli Dr. Kemâl İşler’in verdiği yanıtı hiçbir zaman unutmadım: “Beşe bölünemem ki!” demişti. Bu partilerin encamı malûm: Hiçbiri ile hemen hiçbir yere varılamadı.
Bunlardan ikisi, birbirinin ardından, Kıvılcımlı’nın adını kullanarak ortaya çıktı. Önce, Oya Baydar, bazı arkadaşları ile, TSİP’de, Kıvılcımlı’nın bayrağını kaparak meydana fırladı. Ben, daha önce, 1961 yılında, TİP kurucusu Sendikacılar, M. A. Aybar ile anlaşmadan önce aydınları kaydetmediğinden girdiğim ve İl Gençlik Teşkilâtı başkanı olduğum Ekrem Alican’ın YTP’sine, o zamanki kocası Muzaffer Sencer ile birlikte, istekleri üstüne, kaydettiğim ve fakülteden de çok iyi tanıdığım Baydar’ın girişimini umutsuzlukla karşılamıştım. Ne yazık ki, umutsuzluğum haklı çıktı. Kuruluş öncesinde de, aynı kadrodan Burhan Şahin’le bir konuşmamızda; beni kimi sendika işleri ile oyalayıp, parti işini saklamaya kalkmasını eleştirince, görüşmemiz sona ermişti. Bu “vukuat’tan” da geriye bir şey kalmadı.
Sonra, Emine Kıvılcımlı, Arif Şimşek, Ahmet Cansızoğlu ve başka birçok Doktorcu’nun katılımıyla, kurucular kurulunda Mustafa Aksungur ve üye olarak katılmayı yeğleyen Orhan Aksungur’ların Vatan Partisi kuruldu. Bu parti “vukuatı” ne oldu? Çatışmalar cinayete kadar vardı. Kıvılcımlı’yı Sofya’da satan Orhan Aksungur da kayıplara karıştı. Öbür partiler de biliniyor.
Buna göre, parti işinden vaz mı geçilecek? Kuşkusuz değil. Kıvılcımlı naipliğinden söz ediyor. Süleyman Şaşmaz da, Fuat Fegan, vb. için böyle bir iddiada bulunmuştu. Biz böyle bir düşüncemiz ve iddiamız olmadığını Kıvılcımlı Yazılar’da birçok kez açıkça söyledik. M. Belli ister ve kışkırtırdı ama, Kıvılcımlı da sağlığında, benden de, kimseden de, böyle bir şey istemedi. O işi yapacak adam yapar, yapmayana da, neden yapmıyorsun, denmez.
Şöyle bir söz var: “İyi bestekâr değilsen, beste yapma” gibi. Ben de iyi bir besteci değilim. Bu halimle, bu kadar da yapabileceğim ve yaptığım işler varken; bunca kötü bestecinin arasına karışmamda neden ısrarcı olunuyor? Kendi kötü besteciliğinin, kötü “Parti vukuatçılığı”nın; bilinçaltından bilince çıkamayan vicdan azabından mı?..
Buyurun, parti liderliğinde meydanı size bırakıyorum. Kurun partiyi, başarın, geçin başına. Hepimize hükmedin. O zaman sadece sözle, yazıyla değil, Stalin gibi, gerçekten; asar ve kesersiniz. Ama yapamıyorsanız, ben ne yapabilirim? İsa gibi çarmıhımızı taşımamızı istiyorsanız, gücümüz yetse onu da yaparız. Ama biz, gerçeği saygın olan bu işe, hem de bu yaşımızdan sonra, giremiyoruz, girmiyoruz işte. Siz buyurun, yapın lütfen.
Bu yazının başlarında değindiğim SÖ ve kardeşi Zeki ile aramızda geçen konuşma, -ki tümüyle, iyiniyetli, olumlu çabalarımı ve buna karşı, “Öztürk Aile Kolektifi”(?)nin saldırılarını gösterir- bu direnişimin, birinci dönemdeki örneklerindendir. “Kıvılcımlı Yazılar”ın, “Ekler” bölümündeki; “TKP Nasıl Kurtulacak? Kıvılcımlı Yoldaş’a Saldırı ve Suçluların Telâşı” başlıklı yazı da; Yurt dışındaki TKP’ye karşı, olumlu “vukuatımdan” sadece bir örnektır. Bizden bu kadar, bundan da; herkes susarken de olsa, geri durmayız.
Parti sorununun 12 Mart öncesinde ele alındığı sırada, 1969-1971 yıllarında, Türkiye’de solda, işler son derece karışmış ve karıştırılmıştı. Örneğin, 2001 yılında, Kuvayı Milliye Dergisinin 26-27-28-29. sayılarında; “12 Mart Cöngeli ve Kuzu Pöstekili Kurtlar… Cöngel Yolunda ‘Başsız Deve’lerden (Truva Atı) Dev-Güç” başlıklı dört sayı süren yazımda genişçe anlattığım bir Dev-Güç olayı vardı ki, MDD’ci M. Belli buna çok önem verdiği gibi, Dr. H. Kıvılcımlı da, Reşat Fuat ta, farklı nüanslarla da olsa, bu örgütü desteklemişlerdi. Ben, İstanbul Yürütme Kurulu üyesi olarak, bu örgütü çok yakından tanıdım.
Sosyalistlerle Kemalistlerin Güçbirliği olan bu kuruluşta, Sosyalistler sürekli oyuna geliyorlardı. Ben bu durumu Sosyalistler lehine düzeltmeye giriştim. Bunun için Sosyalistler arasında bir toplantı düzenledim. Bütün Sosyalist kuruluşlar, katılmayı kabul etti. Fakat, tam YİS’ten, Gıda-İş’teki toplantıya gideceğim sırada, rahmetli Deniz Gezmiş, arkadaşları ile baskın havasında geldi ve “Abi biz seni azlettik. Senin yerine toplantıya Demir Küçükaydın gidecek” dedi. Deniz’in böyle bir yetkisi yoktu ama, İ. Demir ile iyi ilişkisi vardı. Ben de, çıkıp gittim. Olayın tamamı, “Dev-Güç” yazımda bulunuyor.
Daha sonra, Dev-Güç Başkanı Kadri Kaplan, bu görevden ayrıldı ve Halkevleri Genel Başkanı oldu. Ankara’ya gittim, görüştüm. “Ben o işi bıraktım. Askerler o işe iyi bakmıyorlar” dedi. Ben bu konuşmadan, askerlerin kendi hesaplarına bir müdahalede bulunacaklarını anladım. Gelip, Kıvılcımlı’ya ve bazı genç arkadaşlara durumu anlattım.
Kıvılcımlı, sağlığında bir şey göremeyeceğini anlamış; gençliği uyarmaya ve ilerisi için eğitmeye bakıyordu. Gençler ise, Kıvılcımlı Yoldaş’ın da, Günlük Anılar’da yazdığı ve açık açık eleştirdiği gibi; hiçbir şeyi görecek, anlayabilecek durumda değildi. Aralarında ajanlar, provokatörler cirit oynuyordu. Ben de, görüşlerimi Kıvılcımlı’ya daima anlatarak, olumlu bir davranış ümidini ve ilerisini göremediğim, gençlerden kimseye de bir şey anlatamadığım bu toz duman ortamında, daha az etkin kalmayı yeğledim.
Kısaca, parti konusunda halâ da umut verici bir gelişme göremiyorum. 1974-75 yıllarında, solun birleşmesine çalışmıştım. Bu konuda, yukarıda değindiğim gibi, aile kolektifiniz ile de çatışmıştık.1975 ya da 1976’da, arkadaşım rahmetli Ali İsmet Gencer’in isteği üzerine CHP’ye başvurdum. Kaydettiler ama, bu kaydın uydurma olduğunu anladım. Fakat o sırada, Şili’deki, esnafa dayalı, Allende’yi devirme olayı, Türkiye’de de tezgâhlanıyordu. O uydurma kayıtla da olsa; CHP’ye Esnaf Komisyonu kurdurarak, gücümü bu tezgâhı bozmaya verdim ve başardım da. Müdahale için en geç, 1978 yılı hedefleniyordu. Bu hedefi tutturamadılar, esnafa dayalı hareketten vazgeçtiler, benim alanımdan çekildiler ve müdahaleyi, 12 Eylül 1980’e ertelediler. Ben de SÖ gibi söyleyeyim: Bu da, “Belgelidir”.
SÖ’nün Parti uğraşına gelince, elbette sevinmiyoruz ama, Sorun Polemik’in, Kasım 2007 tarihli 28. sayısındaki, İ. Arguvanlı-A. Özdoğu-S. Öztürk imzalı “Politika Cephesi” başlıklı yazının, “İnternette ‘Komünist Parti’ Kurma Eğlencesi Yaygınlaşıyor” başlıklı bölüm, bu uğraşın bunca yıl sonra da halâ, ne durumda olduğunu gösteriyor. Biz, her şeyden önce, Kıvılcımlı Yoldaş’tan kitabımıza aldığımız Önsöz’deki Usta sözüne bağlılığımızı sürdürüyor, herkese akıl, fikir ve başarılar diliyoruz.
“EL İNSAF”! SÖ; ABARTMADA DA GÖZÜ KARA: SOSYALİZM DIŞI 36 ÖRGÜTE GİRMİŞ ÇIKMIŞIM!?..
Yine 113. sayfada, “Dr. H.K.’nın bir kitabının SG imzasıyla çıkmasına izin verişi, bazı anılar, tanıklıklar da böyle bir yoldaşlığı kanıtlamaz” diyor. Burada farklı konu: “Türkçe’nin Üreme Yolları ve Dil Devrimciliğimiz” kitabının adımla yayınlanması. Sanki, ben istemişim de, Kıvılcımlı da buna izin vermiş. Böyle eleştiri yapmaya kalkışan birinin eleştirdiği kitabı biraz okuması gerekmez mi? Ama, okuduğu hâlde, okumamış gibi, bildiğini okumayı yeğlemek istiyorsa, ki SÖ bunu rahatlıkla yapacağını birçok kez kanıtladı.
Sonra, kitabımızdan; “’Kamu Ermişi’ Kıvılcımlı’nın Emaneti ve Kimi ‘Zalim’ İştahlıları” başlıklı bölümden, kendisinden de söz ettiğimiz yere değiniyor ve keyfî bazı aktarma ve yorumlardan sonra, 114. sayfada, “Bu türden öznel tarih ve anı yazıları bizlere neyi öğretmektedir” diyor. Sonra da, “SG’nin TKP, Dr. H.K. (Vay vay vay!) ve bendenizden söz edebilmesi için” diyerek yine, gereğince yanıtladığımız; “Komünist Partisinin oluşturulması mücadelesinde herhangi bir ‘vukuatı’nın olması” sorununa geliyor.
SÖ, Dadaş’ım, Erzurumlu. Doğu illerimizi, Osmanlı tarihinde zaman zaman İran işgal etmişti. Acem abartmacılığı (mübalâğacılığı) mı bulaşmış nedir? Devamla, yeni bir hünerini ve abartmacılıktaki, demagogluktaki yeni bir üstatlığını ve gözü karalığını daha sergiliyor ve “sosyalizm dışı 36 adet örgüte girip çıkmış (kendi biyografisinde ifade ediyor)” diyebiliyor!?.. Ben biyografimi elimden gelen dürüstlükle yazmaya çalışmıştım. Sonra, Cem Dergisi, Cem Vakfı ve Cemil Meriç ilişkilerimi yazmayı unuttuğumu gördüm. Bunların hepsi de herkesçe biliniyor. Cem Dergisi’nde uzun süre yazı yazdım, polemikler, eleştiriler yaptım, yöneticilik görevleri aldım. Vakıftaki görevim de dergide, başka yerlerde yazıldı, kimi yerlerde eleştirildi.
C. Meriç konusunda, bu ilişkimden de söz ederek, Tarih ve Toplum Dergisinde yazı yazdım. Beni eleştirmek için olmadık şeyler uyduran SÖ, malzemesini derlemek için sadece; “Armut piş, ağzıma düş!” diyor. Tam Kıvılcımlı Yoldaş’ın eleştirdiği bizim hazırlopçu Sosyalist ya da Komünistlerden. Biraz çaba göstermeye gelemiyor. Ama uydurmada, şampiyon: “sosyalizm dışı 36 adet örgüt”ü nereden çıkarıyorsun Bay SÖ? Ben saymamıştım, bu yazı üzerine saydım. Çalışmak için girdiğim yerlerle birlikte, sadece 20 yer yazmışım. Sosyalizm dışı örgüt denebilecek olanlar ise, sadece, 8 örgüt! Belki pişkinlikle; “Canım o kadar abartma da bizden, o da az mı?” diyecek, kim bilir?..
Görülüyor, yazdığım yirmi yerin yarıdan çoğu, ekmeğimi kazanmak için girdiğim yerler. Ama önemli değil, sosyal, ideolojik kuruluşlardan, ne yandan ne yana gitmişim, o önemli değil mi? Sağdan sola gitmemiş miyim? Ama sen buna değil, yukarıda da değindim: “kaskatı kesilip kalmaya bakıyorsun” ve onunla öğünüyorsun. Neredeyse, Lenin’in, “Komünistler, gerici sendikalarda da çalışabilir” ilkesini de inkâr edeceksin. Öyle değil mi?..
Bunu yapıyorsun da. “Gerici TV’lerde ‘İşçi sınıfı tarihi’ üzerine ‘uzman’ pozlarıyla yine kendisinden söz etmektedir” diyorsun. Gerici TV dediğin, Cem TV, onu savunacak değilim. Ama orada söylediklerimi kabaca kakalıyor ve pek kısa, bir cümle ile anıp geçiyorsun. O konuşmamın yayınlanması ile o TV nasıl ihtar aldı ya da eleştirildi ki, aynı gün, Ahilik konusunda yaptığım ikinci konuşma yayınlanmadı ve yok edildi! Ben de daha önce Cem TV’ye, Ahilik ve Alevilik konularında konuşmak için birkaç kez çağırılmış iken, o tarihten sonra bir daha hiç çağırılmadım. Orada ne konuştuğumuzu; demek ki, sizin gibi sözde dostlara değil, düşmanlara sormak gerek!..
114. sayfada, bundan sonra, bizi eleştirme yazısında, yine kendinden söz etmeye başlıyor. Bu, ayrı bir yerde olsa, yararlı diyeceğimiz açıklamalar, 115. sayfada da devam ediyor. Ama bu işi o yaparsa, kendinden söz etmek olmuyor, biz konu gereği biraz kendimizden söz etsek, sorun oluyor.
Burada, “5.) madde” işareti koyarak O. Müstecaplı konusuna geçiyor ve “Dr. H.K. ile temel ilkelerde ‘ittifak’ içinde olduğu doğrudur” diyor ve ekliyor: “Sonradan bu ‘ittifak’tan ayrılmıştır. Gerekçeleri belgelidir” diyor? Bu son açıklama çok ilginç. Bu ne demek? Bundan: “Müs haklıydı” anlamı çıkmıyor mu? Öyle ise; Kıvılcımlı Yoldaş yanlış, O. Müs, doğru yolda mı? Müs karşısında Kıvılcımlı Yoldaş’ı bu durumda bırakmak istemese, bunu belirtmez miydi?..
116. ve 117. sayfalarda da, birçok yerde olduğu gibi, yine uzun uzun kendisinden söz ediyor. 118. sayfada beni telefonla arayıp çağırdığını, işyerimdeki görevim gereği o sırada gidemeyeceğimi söylememi, ahlâkı ve yöntemi gereği, görüşmekten kaçmak şeklinde anlatıyor. Oysa yukarıda, notlarımdan alarak yazdığım gibi, kendisi ile çeşitli yerlerde ve dergi idarehanesinde birçok kez görüştüm. Kaldı ki, kendisi de, bunları yazdığı sayfada biraz ileride, bana A. Memedoğlu’nun açılmamış sergisini gezdirdiğini, vb. de anlatıyor; söyleyecekleri varsa, bu görüşmelerde söyleyemez miydi? Ama, dili mi tutuldu, söyleyecek sözü mü yoktu, ne olduysa, söyleyememiştir işte nedense!..
Kıvılcımlı Yoldaş’ın Eşsiz Diyalektiği ve Benim Bazı Düşünce-Davranış Çabalarım
Kıvılcımlı’nın çevresini iki kategoriye ayırdığını söylüyorsun. Kıvılcımlı, bilimcil sınıflamayı severdi ama, kafası metafizik olarak değil, diyalektik olarak işlerdi, hem de birinci sınıf! İnsanları öyle bir yere bağlayıp bırakmazdı. Zaten yoldaşlarının teşebbüs yeteneğinin alabildiğine gelişmesini isterdi.
Biz, ilk gençliğimizden beri, hem düşünce, hem de davranış ile ilgili olduğumuz için, kendiliğimizden, her iki alana da bütün gücümle yönelirdik. Sen, Kıvılcımlı’nın cenazesinde bulunanları çok eksik olarak sayarken, bizi felsefe öğretmeni olarak anıyorsun.
Oysa biz, İbrahim Güzelce ile 1962-63 ve 1966 yıllarında iki ayrı dönemde, Rıza Kuas ile 1965 yılında, Şaban Erik ile 1963-64 yıllarında, İsmet Demirile 1964-67 ve 1968-69 yıllarında çalışmış, ilk beyaz yakalılar sendikasını da bu konudaki dernekten başlayarak, 1962 yılında kurmuş; esnaf derneklerinde (şimdiki adıyla odalarında) da, 1956 yılında İstanbul Çiçekçiler Esnaf Derneği’ni kurduğumuzdan, başkanlığını yaptığımızdan beri çalışmış, bunun sonunda, yukarıda da anlattığımız gibi, CHP’de Esnaf Komisyonu ve 1978-12 Eylül 1980 arasında süren, İstanbul Belediyesi Esnaf Danışmanlığı’nı kurdurmuş, bu göreve gelmiş ve Esnaf ile hazırlanan, Şili Allende olayının Türkiye’de de tekrarlanmasını “üç kez” önlemiş, faşizme karşı özgün bir savaşım vererek, kesin bir başarı sağlamış; 12 Eylül 1980 “Karşı-devrim”inin, iki yıl önce yapılması planını bozmuş bir kişiyiz.
Bizim başarımız sizinkiler gibi yenilgi değil, yengi. Onun için siz bunu anlıyamıyorsunuz. Teorik olarak da, “Sokrat ve Eflâtun’dan Günümüze Ahilik” kitabımızdan yukarıda kısaca söz ettik.
Birinci ve İkinci Sınıf İnsanlar ve Yine İ. Küçükömer-M. Kaynak Üzerine
Eleştirinden aldığım son sözlere bir daha bakalım: “(..). SG, (ne hazin!) ‘Menfî’ bir rol oynamıştır. Oynayabilmiştir. Bu yüzden SG de sorumlu ve suçludur (..). kendini ‘aklamak’ (..).’itirafı’ doğrudur. Fakat (..) hiçbir işe de yaramamaktadır” vb. diyorsun ya. Buyurun:
İşte, 1.sınıf insanlar gidip de geriye 2. sınıf insanlar, hele onların hasetlerini içlerinde yıllarca saklamış olanları ve pek de akıllı olmayan, iki lâfında bir, en azından bir çelişkiye düşenleri kalınca böyle oluyor. İşte yanıtlıyorum; ama neresinden başlayayım: Haydi bizim en zayıf göründüğümüz yerinden başlayalım.
Tek söz: Yahu, Bay SÖ, sen yukarıda verdiydim: Bir tarihte; söyleyeyim: 19.9.2007’de; bana M. Kaynak için: “Olumlu yorumları da var” dememiş miydin? Böyle, iyi yorumlar yaptığı için (!) kabullendiğin biri, MİT ajanı olduğunu da bildiğin halde; sen bile bile söyleyince iyi oluyor da, biz, onun bu ajanlığını, henüz ortaya çıkmadığından bilmeden getirdiğimiz için kötü mü oluyoruz!?.. Bir kahkaha istemedin mi şimdi? Ama daha bitmedi.
Bak, 1. sınıf liderler aynı konuda nasıl davranıyor: Kıvılcımlı, bu ajanı; İPSD’ye Başkan Vekili yapıyor! Diline pelesenk yaptığın Sungurbey’i yine Kıvılcımlı; İPSD’ye Başkan yapıyor. Onunla da kalmıyor. Yine eleştirdiğin kitapta da bulunduğu gibi, Kıvılcımlı, Rahmetli Deniz Gezmiş, İ. Sungurbey,Şevki Akşit, Osman Sercan ve bizim imzamız bulunan bildirinin metnini, İ. Sungurbey’in evinde, Sungurbey, Ş. Akşit ve biz birlikte hazırladığımızda; Ş. Akşit daima, MDD’ci öneriler yapıyor, Sungurbey de bunları hemen kabul ediyordu ve biz daima ikiye bir durumunda kalıyorduk.
Sonra bu metni Kıvılcımlı’ya telefonla okumak gerektiğinde Şevki bana, “Telefonu aç”, diyor. Benden kıdemli bir devrimci olduğu için peki diyor, açıyorum. Tam metni okuyacak iken, “Ver, ben okuyayım” deyip, elimden alıyor, ama bu kez, hazırlanan metin yerine; Usta’nın beğeneceği bir okuyuş yapıyor. Metin, Türk Solu’nda yayınlanınca Kıvılcımlı Yoldaş; “Bana okunanla o metin farklı” dediğinde ben durumu anlatıyorum ve Usta, Sungurbey’in davranışa katkısını kaybetmemek için, konuyu kapatıyor.
Şimdi Usta’yı yine eleştirecek misin? Bir bildiği vardır, diyemeyecek misin? Diyemezsiniz, onun için de, yapay bir biçimde doyuma ulaşmanızla kalıp, bir yere varamıyorsunuz ya. Senin sevgili Müs’ün de, bana bir gün bile senin gibi bir takaza yapmıyor. Yukarıda da söyledim; Mahir için ancak: “Bize zararı dokunmadı ki” diyor!..
O da herhalde sana göre 1. sınıf. En azından, hiyerarşide senin önünde geliyor. Haa, senin arkandakiler, senin gibi de, senden fena da olabilirler. Söylediğine göre, yazıma da saldırmışlar ya! Belki de bu eleştiriyi sen onları, kaç kişiyseniz; örgütünü rahatlatmak için de yazdın. Beni ilgilendirmez, günahı boynuna artık.
Şimdi, eleştiri diye düpedüz sövüp saydığın, bu vesile ile, Sosyalist ahlâk ile hiç mi hiç bağdaşmayacak şekilde, hasetliğini alabildiğine kustuğun, “Kıvılcımlı Yazılar” kitabıma bir daha bakıyorum. Nasıl olur, eğer bu kitabı okuduysan biliyorsun ama?.. Hem, “Bu kitabı okuduysan” ne demek? Gönderdiğim ve şimdi daha çok ihtimâl verdiğim şekilde, bana daha fazla bu yüzden saldırdığın, M. Kaynak hakkındaki çok daha kapsamlı yazımı da okudun.
Peki, Marksizme sığmaz ya, hangi ideolojiye, hangi kitaba sığar; bir türlü istediğim gibi yayınlatamadığım, toplumu uyaramadığım; artık nereye varacağını bilmediğim ve gitgide iyice Ergenekon davasına benzeyen bu konuda; bütün bunları bildiğin hâlde, bana tam da oradan, bu kadar büyük haksızlıkla saldırıyorsun!?.. Yine de seni öncelikle, yayınlanmış olan ve eleştirdiğin kitabımdaki bilgilere göre yanıtlayacağım. Kısa da olsa, orada ben bu konuyu şöyle özetlemişim. Kitaptan aynen alıyorum:
“Ama bu işin yalnız İPSD için değil, bütün Sol için sorumlusu, Prof. İdris Küçükömer’dirMahir, Küçükömer’in asistanı idi ve Küçükömer’in, Kaynak’ın ajanlığını anlayarak ve istemeyerek, ama bile bile asistanlık görevine kabul ettiğini, son yıllarda, üzülerek öğrenmiş bulunuyorum. Hepimiz İdris’e güvenerek, Mahir’e de güvendik. Prof. Küçükömer, Kaynak’ı asistan almamalıydı, direnemiyorsa, istifa bile edebilirdi ama, hiç olmazsa, birkaç kişiye olsun söylemeliydi. Sadece ilk gün, o kızgınlıkla evde, en yakını olan eşine, yakınarak söylemiş!..”
Kıvılcımlı Yazılar’dan bu kadarını almam, senin gibi ilkesiz, ölçüsüz, her şeyi yapabilen ve yapabilecek olduğunu ortaya koymuş biri için az değil, çoktur bile. Ama şunu da ekleyeyim: Ben bunları yazınca, bir yandan sen bana saldırırken, bir yandan da, İdris Bey’in eski bir yakını ki, bu konuda benim çok önemli bilgi kaynağımdır ve bildiğime göre bunları benden başka kimseye anlatmamaktadır; tam bir yıl bana küstü ve görüşmedi. Bu konuda benim de, dolayısıyla toplumun da bilgi olanağımız en az o sürede ortadan kalktı.
Ben de bunun üzerine, sana da verdiğim, hiçbir yerde doğru dürüst yayınlatamadığım, ama ilkin, Süvari dergisinin, Nisan-Haziran 2007 tarihli 3. sayısında, dergi tarafından yapılan pek keyfî bir özet olarak yayınlanan yazıda şöyle diyorum: “Fakat burada, ‘hiç olmazsa, birkaç kişiye olsunsöylemeliydi’ demiş olmamdan, bana yanıt verilirken, ne diyeceğimi bilemediğim, bir çeşit, ‘şüyuu vukuundan beter’ bir açıklama ortaya çıktı: İdris Bey’in o zamanki en yakın gençlik liderlerinden, (..) epeydir görmediğim, (..) Av. Öcal Okay; ‘İdris Bey, Mahir’in ajan olduğunu bize söylemişti’demiş!
Demezler mi: ‘Kardeşim, İdris Bey size bu açıklamayı yaptıysa, bir de, ‘Aman kendinizi ondan koruyun ama, kimseye söylemeyin. Başkaları ne olursa olsun’ mu dedi? Bu adam, diyelim ki, D. Avcıoğlu’ların, İ. Selçuk’ların, vb. gizli 9 Mart örgütlerine girerken haberin olmadı. Peki, Türk Devrim Ocakları (TDO)’nda, Demokratik Devrim Derneği (DDD)’nde, İPSD’de, vb. birçok Sol ve Devrimci kuruluşta en yüksek görevlere getirilirken,Romanya’da yaman devrimcilik kestiği gazetelerde yazılırken olsun, bir uyarı yapman gerekmez miydi? Yapmadıysan (sen ve senin gibiler yapmadıysanız) neden?(..)”
Durum böyle iken, Kıvılcımlı ölünce, yukarıda da değindiğim gibi, bütün karşımdakiler, “Gün bugün” dediler ve saldırıya geçtiler. Bugün durum oldukça farklı. Kıvılcımlı Yoldaş da, yokluğunda bu kıskançlıklara karşı beni korumak için, o zaman değerini pek anlayamadığım önemli önlemler almış. Bir kez daha: Işıklar içinde yatsın.
Kıvılcımlı’ya, “Yoldaş”, “Arkadaş” dememi de nedense SÖ eleştiri konusu yapıyor. Bu konuya yukarıda da değindim. Sosyalistler, komünistler; birbirlerine, “Yoldaş”, “Arkadaş” demezler mi? İ.Bilen’e, “Bilen Yoldaş” deniyor da, Kıvılcımlı’ya neden “Kıvılcımlı Yoldaş” denmesin? Bu tüm, Dr’cuların, ikide bir Usta’ya “saygısından söz edenlerin ayıbı değil mi? Benim, “Kıvılcımlı Yoldaş” dememi yadırgaman da kıskançlığın bir dışavurumu olmasın?..
SÖ, öyle birikmiş kıskançlıkla saldırıyor ki, eleştirisinin hangi yanına daha önce yanıt vereceğimi bilemiyorum. “Kıvılcımlı Yazılar”ı ele alalım. Kitabın editörü denebilecek olan Hasan Basri Gürses öldü, ama yayıncı Veli Aydın hayatta. Kitap da tanık. Oradaki yazılarımın büyük bölümü çeşitli tarihlerde dergilerde yayınlanmıştı. Bunlar, yazıların altlarında yazılı.
Fatma Nudiye Yalçı hakkındaki yazısının Sorun Polemik’in 27. sayısında yayınlanmasını sağladık” diyor. “’kitabım, yazım çıksın da nerede çıkarsa çıksın’ diyordu” diyor. Son derece çirkin. Bu yazıyı, ben bu konudan hiç söz etmeden, aklımda bile böyle bir şey yok iken, herhalde daha çok, benim açtığım konuyu kapatmak, konuyu değiştirmek için, nasıl istediğini yukarıda yazdım. Ne sosyalizme, ne herhangi insanca bir ilişkiye sığar. Ama onun “pek disiplinli(!), TKP prensliği sosyalizmi”ne göre, Kıvılcımlı bile değişik yerlerde yazdığı için kusurlu. “12 Mart 1971’den Portreler”de sayfa 31’de: “Onu anarken birçok yönü yanında, 1960-70’li yıllarda değişik yayın organlarında yazdığını da söylemeliyim (..). Bu kadar değişik düşünce ve davranış çizgisindeki organlarda yazmasının sebebi neydi?” diyor. Kendi sorusunun yanıtını çeşitli sorularla araştırıyor. “Görev” ve olanaksızlık yanıtını bulamıyor; “ucunu açık” bırakıyor!..
Bize gelince, öteden beri yaptığımız gibi, Mahir Kaynak’ı eleştiren ve ipliğini pazara çıkaran, kapsamlı bir yazı yazmış, onu yayınlayacak yer arıyorduk. Bir umutla, bu isteğimizi SÖ’ye açtık. Tüm isteksizliğini göstermesine karşın, direndik ve yazıyı da gönderdik. Alıp okuyarak, en azından, M. Kaynak gibi, MİT’ten olan zamanın bir otoritesine dergisinde bu kadar ağır bir yazı yayınlamaya kalktığımızı gördü. Meğer ne kadar yanlış bir taşa başvurmuşuz? Bu isteğimiz suç oldu. Ancak böyle ceza verilebilirdi, bu haksız, ağır yazı ile cezalandırıldık. Bilmeyiz rahatlamış mıydı?..
Geçmişte Doğulular, Kürtler; Kıvılcımlı’nın “İhtiyat Kuvvet”te de değindiği gibi, ağır baskılar altında idiler. Yine örneğin Vedat Türkali’nin, Güven’de örnek verdiği gibi; bu yüzden, devlete çalışanları bile vardı. SÖ’yü tenzih ederim. Soyadlarını bile kendilerini koruyacak şekilde alıyorlardı. O zaman olsa, SÖ’ye hak verirdim, adamın başını yakacaktık, derdim. Ama bugün böyle korkacak bir durum yok ki!..
İşte bu yazıdan söz edince, yukarıda da değindiğim gibi o benden F. N. Yalçı yazısını istedi. Benim kitabımda bu konuda iki uzun yazı var. Artık bu konuda söyleyecek yeni bir sözüm pek kalmamıştı. O yazıda da yok. SÖ, hem M. Kaynak hakkında önerdiğim yazımdan kurtulmak, hem de dergisinde Fatma Hanım ile ilgili yazı yayınlamak istiyordu. Olay böyle iken, baştan aşağı yaptığı gibi; bu kez de, üç kitap ve Cumhuriyet, Milliyet, eski Akşam, Sosyalist, Türk Solu, vb. başta olmak üzere pek çok gazete ve dergide yüzlerce yazı yayınlamış olan bana; hem de heveskâr genç bir yazarmışım gibi, “yazım çıksın da, diyor” diye iftira ediyor ne yazık ki!..
“Kıvılcımlı Yazılar”da Ne Var, Ne Yok?..
SÖ, S. Göksu’nun kitabının eleştirisini yapacağım diye başlıyor, boyuna kendinden söz ediyor. Ben de hiç olmazsa bu vesile ile biraz kitabımdan söz etsem çok mu olur? Buyurun:
Önsöz yerine Kıvılcımlı’nın bir yazısı ile başlıyoruz. “Türkiye’de Antiemperyalist Savaş Kime Karşı Kiminle Yapılmalıdır?” yazısı, Kıvılcımlı’nın Ankara’daki bir konferansının, yıllar sonra, ilk olarak 1998’de Kuvayı Milliye Dergisinde yayınlanmış notları. “Dr. H. Kıvılcımlı’nın Kalkınma Planı Eleştirisi” yazısı, 1967 yılında benim YİS adına katıldığım birkaç gün süren bir toplantıda okuduğum, aynen Kıvılcımlı’nın görüşleri. İlk olarak, yine 1998 yılında Kuvayı Milliye’de yayınlandı.
“’Sonradan Gören’lerin Anlamadığı, ‘Önceden Gören’ Dev: Dr. Hikmet Kıvılcımlı” 2000 yılında Doğu-Batı Dergisinde yayınlanan yazı. “Dört Kalemden: Araştırmacı, Eleştirmen ve Teorisyen Hikmet Kıvılcımlı”, 1997’de, Ulusal Dergisinde yayınlanan yazı. “Topçu ve Kıvılcımlı Tarihsel Buluşması”, Tarih ve Toplum’un, Temmuz 1996 sayısında çıkan yazı. “Sosyalistler 27 Mayıs’la Başlayan Devrim Eylemine Koşuyor”, 1992 basımlı, “Darbeler-Demirkırat’lar ve 27 Mayıs” adlı kitabımdaki yazım, “Dr. Hikmet Kıvılcımlı’nın Tarih Tezi ve Çağrısı”, Çaltı’da, 1966’da yayınlanan yazım.
“Dr. H. Kıvılcımlı Yoldaş’ın, Din Gerçeği ve İslâm Dini Üstüne Çok Özgün Eseri: ‘Allah-Peygamber-Kitap’”. 1999’da yayınlanan kitaptan özetler. “Dr. Hikmet Kıvılcımlı ve Kürt Sorunu”, 1934 yılında TKP Merkez Komitesine sunulan, “İhtiyat Kuvvet: Milliyet (Şark)” adlı eserden özetler. “Fuat Fegan’ın ‘Kıvılcımlı Bibliyografyası’nın Eleştirisi, Düzeltmeler ve Açıklamalar”. “Kıvılcımlı (Yoldaş) Adına Yayınlanan Üç Önemli Kitap Olayına Giriş”, “Kıvılcımlı’nın Eserlerinin Bazı Kabul Edilemez Basımları”.
“’Kamu Ermişi’ Kıvılcımlı’nın Emaneti ve Kimi ‘Zalim’ İştahlıları”. “Kıvılcımlı Sempozyumu ve F. N. Yalçı Üzerine Tartışmalar, Açıklamalar ve Bir Soru”. “Halep Ordaysa, ‘Kıvılcımlı’nın Arşını’ Burada!”. “Bir VP’linin, Kıvılcımlı’dan Ayrı Parti Kurma Önerisi”. Dr. H. Kıvılcımlı: “Brejnev’e Mektup”. “İstanbul Sıkıyönetim Mahkemesine Mektuplar”. “F. N. Yalçı’nın Adımla Yayınlanan Yazısı”. “Kıvılcımlı Sempozyumu ile İlgili Demir Küçükaydın’ın Çağrısına S. Göksu’nun Verdiği Red Yanıtı”. “S. Ünsal’ın, Kıvılcımlı ve Vatan Partisi Konulu Lisana Tezi” başlıklı yazım. “TKP Nasıl Kurtulacak? Kıvılcımlı Yoldaş’a Saldırı ve Suçluların Telâşı”. “Mersedes’li Sosyalist Suat Ş. Kundakçı’nın Yaşamının Dört Konağı”.
Bu yazılardan bazısında, konu gereği; anılarımın karışması doğal ve zorunlu. Ama çoğunda, herhangi bir anım da, anılarımın karışması olanağı da yok. İyi niyetli bir okuyucu bunu kolayca görür. Ama siz illâ ki bizde eleştirecek yer arıyor da, ancak bunu yakıştırabiliyorsanız, bu isteğiniz nasıl önlenebilir, buyurun eleştirin. Yazılarımız ortada, hüküm okuyucunun.
SÖ’nün arkadaşları, Sorun Polemik’e verdiğim, F. N. Yalçı ile ilgili yazımı eleştirmiş. Böyle eleştiriler olabilir. Bu eleştiriler, derginin hangi yazarları varsa onlardan da gelebilir, SÖ’nün kendinin ya da kendi uydurmaları da olabilir. Çünkü dergilerin pekçoğunda, güçlü yazarlara karşı, Yunan demokrasisindeki gibi, “Ostrakismos” (güçlü kimseleri bahane ile dışlama kuralı) uygulanıyor.
Benim de başıma geldi: İlle de yeteneğinden değil; yazarın yaşadığı bazı olaylardan, kişiliğinden, vb. o yazılar ayrı bir güç kazanıyor. Her yazar ve her yayıncı değil ama, bazı yazarlar, böyle bir yazarı kıskanıyor ve bazı yayıncılar da, bu yazıların devamı ile, dergilerinin o yazarın eline geçebileceğini düşünmeye başlıyor ve kurtulmanın çaresine bakıyorlar. Bir dergi, bir yayıncının ya da kadronun siyasî amaçları için çıkarılıyorsa, ki siyasette de, hattâ edebiyatta da bu çok kez oluyor; o dergide farklı görüşte bir yazar yer alamıyor.
Ben SÖ’ye, yukarıda da verdiğim gibi, hem de Kıvılcımlı’nın; Kıvılcımlı Yazılar kitabıma, Önsöz yerine aldığım yazısının son cümlesini göstererek, temel bir görüşü ve genel bir tutumu ile mutabık olmadığımı açıkça söyledim. O buna karşı gülmekle yetindi ama, işte en azından o anda, SÖ’nün bana saldırma kararı bir daha tazelendi. Tazelensin, olmayacak duaya amin mi diyeceğim. Dürüst ilişkilerde karşılığı bu olamazdı ve Usta’m Kıvılcımlı’nın insan tanıyamadığını söylüyor ya; orada durum sandığı gibi olmadığından, o iddiasını da reddederim ama; doğrusu kendi payıma itiraf ederim ki: Beklemezdim.
MARKSİST USTALARI İZLİYOR, YANLIŞIMI KABUL EDİYORUM: SÖ BİR YERDE HAKLI; TRT 2’DEKİ PROGRAMA KATILMAM YANLIŞTI
SÖ’nün, Sorun Polemik’in, Ocak 2007 tarihli 24. sayısında, “Dr. Hikmet Kıvılcımlı Eleştirileri (!) PARTİ-II. TTKK ve ‘Doktorcu’ Eğilimler Üzerine” başlıklı bir yazısı var. Bu yazıda benim adım yok ama, en azından anılan TRT 2 proğramının tüm katılımcıları eleştirildiğine göre, ben de eleştiriliyorum. Bu eleştiriyi eksiğiyle, fazlasıyla haklı buluyorum. Konuyu ele aldığı ve yanıtlamam için fırsat verdiğinden ötürü kendisine teşekkür ediyorum.
Bu proğram için yapılan çağrıyı olumlu karşılamam büyük bir yanlış idi. Bu yanlışı işlememde rahmetli bir arkadaşın teşvikinin de rolü oldu ama, kuşkusuz bunun önemi yoktur. Yanlışı yapan ve hem Kıvılcımlı’ya, hem Sosyalizme ve hem de kendime karşı suçu işleyen benim. Kendimizi savunacak bir nokta: Kıvılcımlı’nın, TV’de ele alınması. Ama TRT, devletin, hem de bugün de olduğu gibi, AKP’nin kanalı. Danıştığım ve beni teşvik eden arkadaş, bu konuları iyi bildiğini sanıyor ve bizi de buna inandırıyordu.
Oysa, onun birkaç yıl önce böyle bir yanılgısı olmuş, Yarın diye bir dergiden bana gelen çağrıyı da kabul etmemi söylemişti. Dergiyi tanımıyordum, gidip görüştüm ve çıkan sayılardan 11 kadarını almış, onların hepsinde de Mahir Kaynak’ın yazısını görünce kesinlikle reddetmeye karar vermiştim. Dergi sorumlusuna da, “Kıvılcımlı’yı yazarınız M. Kaynak da tanır, o da yazabilir” diyerek, nasıl bir yazıdan hoşlanacaklarını anladığımı ve yazmayacağımı bildirmiştim. Beni teşvik eden arkadaş da sonradan haklılığımı görmüş, kendisini de uyardığım için birçok kez bana teşekkür etmişti.
Bu olayda çok büyük bir oyuna gelmiştim. Halâ nasıl başardıklarını anlayabilmiş değilim. Çünkü öyle bir makaslama ve montaj yaptılar ki, o konuşmanın nasıl bana ait olduğunu bugün bile anlayabilmiş değilim. Oysa daha önceden, bunu yapabildiklerini, başka birisine, başka bir TV proğramında yapılandan biliyordum. Kısacası, bu yazıda adım verilmese de, bana ait olan bölümler, özde doğrudur, ama montajla sunulan doğru değildir. Zaten, “Çok gezen pabuç, b. getirir” der halkımız. Onun için de medyada pek görünmem. Kısaca: eleştiri isabetlidir, kabul ediyor ve açıklama olanağı verdiği için SÖ’e teşekkür ediyorum.
“12 MART 1971’DEN PORTRELER II” VE SÖ’NÜN KIVILCIMLI YOLDAŞ’I ELEŞTİRME MERAKI
“Doktor, ölecekse burada işkencede, cezaevinde, çatışmada ya da arkadan vurularak ölmeliydi. Brejnef’e, İstanbul Sıkıyönetimine de mektuplar yazmış. Bunlar onun teorik/pratik konumu ile Ahlâkî yapısını ortaya koyuyordu”!?..
SÖ’ye, bundan da büyük başka bir teşekkürüm var. 1994’te Kıvılcımlı Yoldaş’ı kemirmelerinin eleştirisini, niyetlendiğim halde ihmal etmiş, daha önce hiç de gereğince yapmamıştım. Şimdi, doğrudan bana yönelttiği haksız ve ağır eleştiri; itiraf ediyorum ki beni bu konuda önemle uyarmış oldu. İşte daha büyük teşekkürüm bu konuda ve şimdi bu eleştiri ve yanıtlama görevimizi elimizden geldiğince yerine getirmeye çalışacağız.
Evet, Kıvılcımlı Yoldaş’ı pek sever-sayar görünen SÖ, aslında en çok onu eleştirmeye meraklıdır. Az da olsa, yukarıda da, ikide bir, “HK’nın eleştiri ihtiyacı, vb.” diyerek, bu merakını sergilediğine işaret ettik. Bu merakını, 1994 basımlı, “12 Mart 1971’den Portreler II” başlıklı kitabındaki: “Dr. Hikmet Kıvılcımlı” maddesinde görülmemiş derecede açığa vurmaktadır. Bu merak biraz da, onun sık sık yinelediği; Kıvılcımlı’yı aynen tekrarlayanlardan olmama, en büyük olma kaygısından ileri gelse gerek. Ama bu yazıda bununla kalmıyor ve bize eleştirecek bazı başka noktalar daha veriyor.
Yazının başlarında, Kıvılcımlı Yoldaş’ın yurtdışına çıkışına şöyle değiniyor: “Sonradan öğrendiğimize göre, Dr. H.K.’nın ileri derecedeki hastalığının da etkisiyle ülkede barınması ve tedavisi oldukça güçlükler yaratmış olacak ki, onu yurtdışı bir ‘serüvene’ razı etmişlerdi. Dr. H.K.’nın en yakın çevresi bu yurtdışı olayına sıcak bakmıyordu”. (Bu “en yakın çevre” herhalde SÖ ve kaç kişi olduğu bilinmeyen “arkadaşları” olacak, ona göre öyle, değil mi?).
Bu arada son yazılar için de ilginç lâflar ediyor: “Doktor, bu süreçte, 30 Eylül 1971’de ‘Kim Suçlamış? Brejnef’e Açık Mektup’ adıyla bir yazı kaleme almış ve sonradan bu yazılar kitaplaştırılmıştı” diyor ve “Bu kitabın kimi bölümleri montaj eklerle tahrif edilse de,” diyerek, hem de “peynir ekmek yer gibi”, ortaya son derece yaman bir iddia atıp geçiveriyor!
Ama nasıl olur, böyle yaman bir iddia sallanıp geçilir de aradan bunca yıl geçtiği halde, bu konuda en küçük bir açıklama yapılmasın ya da “Yanılmışım” yollu bir itirafta bulunulmasın olur mu? Sol’umuzun, hele hele, “Az gittik, uz gittik, arpa boyu yol ‘gittik’ örneği; hem de Kıvılcımlı Yoldaş’ın; “Kemalizm gibi Leninizm de isyan güzel sanatını becerdiği ve başardığı zaman öz adını aldı” (Kıvılcımlı Yazılar, s. 25), altın sözüne hiç kulak vermeden; iri iri “Komünizm” lâfları edip, davul zurnalar ve tenekeler çalarak, sabah akşam “PARTİ” konusuyla uğraşan SÖ; bunu nasıl yapar? Yapıyor, demek ciddiyeti ve kendine ve bu “PARTİ” işine verdiği değer de, işte bu kadar!..
Ölümün haber alınması üzerine cezaevindeki durumu şöyle anlatıyor: “Cezaevindeki bütün tutsaklar bu ölüm karşısında sarsılmıştı. Doktor’u devrimci mücadelemize getirdiği ve götürdükleriyle (NEYİ GÖTÜRDÜ Bay SÖ; biraz yiğitlik edip, lütfen, bir zahmet; geçerken örneği, tam bir lâf cambazlığı ile; aynı cümlede, az ilerde göklere çıkardığın Kıvılcımlı Yoldaş gibi bir Devrimcilik Anıtı’na atıverdiğin bu çamuru; “azıcık” açıklar mısın, eğer açıklayabilirsen?..sg) oldukça nesnel ölçülerde anmıştık. Yaşamına, devrimciliğine, olağanüstü direngenliğine ve çalışkanlığına çok büyük bir saygı duyuyorduk. Elbette teorik çalışmalarına eleştirel katkı yöntemiyle (“Kerametiniz kendinizden menkul”, hangi katkılarınız; bilemiyoruz? sg).
Şöyle devam ediyor: “Ama Doktor’un yurtdışı serüvenini onaylamıyorduk. ‘Doktor burada kalmalı, gitmemeliydi. Hele kendisini bu işe zorlayanlarla…’ gibi bir eleştiri yöneltiyorduk kendisine. Bize göre Doktor, ülkede, mücadele içinde olmalıydı. Ölecekse burada, işkencede, cezaevinde, çatışmada ya da arkadan vurularak ölmeliydi. Açlıktan, işsizlikten, devrimci bir iş üzerindeyken ölmeliydi”.
Bu ne kaskatılık ve hem de Anarşizm; Bay SÖ? Savaşta “Ric’at” diye bir şey yok mudur? SSCB Devrimi Lideri Lenin de, yurdunu terk edip, sonra gelip, devrimi başarıya ulaştırmamış mıdır? Kıvılcımlı Yoldaş gibi bir Stratej; sıradan bir militan mıdır ki; kendini savaş için olsun, sakınma görevini yerine getirmesin? Bay SÖ’nün önerdiği, R. Fuat’ın 1938’de N. Hikmet’e; “Git, yediğin 15 yıl hapsi yat” dediğinin de ötesinde; düpedüz, “’Pisi pisine gitti Niyazi’ ol” diyor!..
Bay SÖ’ye göre, örneğin Hz. Muhammet de, ashabı ile birlikte Mekke’yi terk edip, Medine’ye gitmemeliydi, Mekke’de toptan ölmeliydiler ve o koca İslâm Devrimi de, ister olsaydı, isterse olmasaydı!.. Tarih ister yürüsün, ister yürümesin, bizim sözde yiğitliğimize halel gelmesin de, değil mi?.. Bay SÖ, “çocukça”, ancak daracık, “bireysel kahramanlık” açılarından bakıyor; ne toplumsal, ne tarihsel, ne de eylem sorumluluğu var!..
“Bu süreçte Doktor’un Brejnef dışında, İstanbul Sıkıyönetim Komutanlığı’na da bir mektup yazdığını da öğrenecektik. Bu belgeler onun teorik/pratik konumu ile ahlâkî ve siyasî yapısını ortaya koyan belgelerdir” diyor (agm, s. 16-17). Yukarıda, “Ölecekse burada, işkencede, cezaevinde, çatışmada ya da arkadan vurularak ölmeliydi” dediğine ve bu mektuplarda Kıvılcımlı Yoldaş’ın; “Varna kıyılarından kedi miyavlamalarıyla yurt hasreti gösterilerine kalkışacak anlayışta ve mizaçta değilim”, “yurttaşlık hakkımın ve görevimin ziyana uğramaması için” deyişini “azıcık olsun anlamadığına” göre; “onun (H.K.’nın) teorik/pratik konumu ile ahlâkî ve siyasî yapısı” söylemlerini, hiç de istediği gibi, bizi uyutacak ve Kıvılcımlı Yoldaş lehine yorumlamıyoruz. Bütün bunlar sadece, Bay SÖ’nün, Kıvılcımlı Yoldaş’ı kemirici, aklınca ince politikasının ürünüdür!..
SÖ’nün, KIVILCIMLI YOLDAŞ’ı Sıkılmazca, Düşmanca Kemirmeleri; Cenazede Gerçekten Çok Az Kişi Miydik ve Usta “Eylem Adamı Değil Miydi”!?..
Şöyle devam ediyor: “Proletaryadan yana (?) bir ideolojik konumdaydı; fakat çevresinde çok az proleter devrimci bulunurdu”. Proletarya’ya verdiği önemi hayatı ile ispatlayan Kıvılcımlı Yoldaş’a bunu sen mi öğreteceksin? O, daima, “Başta işçi sınıfımız…” derdi. “Teorik çalışmaya ayırdığı zamanın bir kısmını modern proletaryayı tanımaya ayıramamıştı. Geçici işkolu özelliklerinden YİS’teki işçi ile olan bağı da son derece sınırlıydı (..).
Hareketimizin kütleselleşmesinin araçlarından olan İPSD’de ise, Doktor’un yapacağı şeyler sınırlıydı (..). Bir hekim olarak, hepimizden daha çok insanı tanımasını beklerdik kendisinden (?). Oysa Doktor, oldukça saf (Sıkılmazca ve düşmanca bir niteleme! sg), çabuk inanan (Yoksa sen öyle mi sanıyordun? Ama öyle olsa, onca işkenceli sorgudan, hem de ser verip sır vermeyerek nasıl alnının akıyla çıkardı, hiç düşünemiyor musun? Ama senin amacın, dost görünerek Kıvılcımlı Yoldaş’ı kemirmek, öyle değil mi?.. sg), yöresinde kümelenen insanlara gerekli ve titiz bir araştırma yapmadan iş öneren bir yapıya da sahipti.
Örneğin Prof. İsmet Sungurbey ve ‘meşhur’ Mahir Kaynak gibileri, muhtemel bir örgütlenme için onun önerdiği kimseler arasında rahatlıkla bulunabilirdi (..). (Sahi, Kıvılcımlı Yoldaş’ın bunu; bir politika, bir taktik gereği yaptığını gerçekten hiç mi anlıyamıyorsun? Yok, doğal ki; amacın, yine kemirmek, öyle değil mi? sg). Teori/Pratikte Doktor’u geri çeken olgu, çevresinde kümelenen geri ve çok ilkel kadroların varlığıydı” (agm, s. 16-18).
“O sıralarda 1. Ordu Komutanı Org. Faik Türün İstanbul’u ev ev arattırıyordu. Ne mi arıyordu bu koca kentte? Faşistler devrimci avına çıkmıştı (..). Bu yüzden Doktor’un cenazesine sayıca çok az insan katılmıştı. Adının yazılmasını istemeyen biri dışında (Böyle birini bilmiyoruz, olabilir, çok önemli değil ama, sırrî olma taktiğini bırakıp artık sakıncası da kalmamış olacağına göre, açıklasa da herkes öğrense, sg) katılanlar: Eşi Emine Kıvılcımlı, Felsefe öğretmeni Sadık Göksu, YİS eski Başkanı Suat Şükrü Kundakçı, Abdullah Doğan, Recep Serbest, öğretmen Tahsin Tekin ve kardeşim Zeki Öztürk’tü
(Olmadı SÖ, olmadı. Bu listeyi sana kardeşin Zeki mi verdi? Yoksa kimi istediklerini ve kimi de zorunlu olduklarını sayıyorsun da, istemediklerini siliyor musun? Çok eksik. Adını bile anmadığın, İPSD’nin ilk Genel Başkanı Lâtife Fegan, o cenazeye katıldığı ve cenaze başında nöbet tuttuğu için, gazetelerin de yazdığı gibi, ertesi gün işinden atıldı. Cenazede hemen anımsadıklarımdan, Can Yücel, Rasih Nuri İleri, Av. Hüsnü, çelenk de yaptırmış olan Av. Nizamettin Üstündağ, Ankara’lı Doktorculardan Atillâ Türk ve şimdi adını anımsayamadığım bazıları, herhalde Vedat TürkaliO. Müstecaplı, Zihni Anadol ve daha başka sosyalistler de vardı.
Hem, Kıvılcımlı Yoldaş için nasıl olur da, “eylem adamı değildi” dersin? O kadar hapsi, salt yazıp söyledikleri için mi yattı, TKP’ye yalnız söz ve yazıları ile mi hizmet etti?.. Kuşkusuz sen, bilebildiğin ve söyleyebildiğince 60 sonrasını söylüyorsun ama, 14. sayıda O. Müs için yazdıklarında da;“İPSD’nin örgütlenmesi Dr. H. Kıvılcımlı’nın öngörüsüydü” diyorsun. Bu salt teorik bir öngörü müydü, yoksa bu yazdıkların, hep gördüğümüz çelişkilerinin başka örnekleri mi?.. sg) (agm, s.19).
Kıvılcımlı Yoldaş’ın Ünlü Mektupları; “Aklına Estikçe” Mi Yazılmıştı? ve Nasıl Oluyorsa; Kıvılcımlı’yı Anma Toplantılarının Gedikli Konuşmacılarından, Hem “Eylemci?” hem “Ortodoks, Türk Kautsky’si” SÖ’nün Tahrifatları!..
Devamla şu cümleyi okuyoruz: “Doktor’un aklına estikçe yazdığı mektuplar, hakkındaki değerlendirmede ilginç ip uçlarını vermesi bakımından anılmaya değerdi” Bu ne demek?.. Bu ne saygısız, küçültücü bir ifade ve burada, önceden yapılmış olduğu, cümleden hemen anlaşılan, “değerlendirme”den amaç ne ola ki? Bu “değerlendirme” sorununu biraz sonraya bırakarak, ilkin bu, “aklına estikçe mektup yazma” aşağılayıcınitelemesini gereğince düşünüp, anlamaya çalışalım. Bu “Doktor” nasıl bir “Komünist”tir ki, “aklına estikçe mektuplar yazar”? Bunu akılla iz’anla almayabilmenin olanağı var mıdır?..
Ama, hayır Bay SÖ; kimse, “Sosyalistlere Açık Mektup” diye kitap çıkaran ve bu kitabında, 10’dan fazla Sosyalist, vb., ünlü kişiye gönderdiği mektupları yayınlamış olan rahmetli Abidin Nesimî’yi bile böyle değerlendirmez iken; senin bu yaptığını, Kıvılcımlı Yoldaş için hiç mi hiç düşünemez ve aynen sahibine; sana, bütün ağırlığı ile iade ederiz!..
Okumaya devam ediyoruz. Hemen sonraki, kötü göz ürünü; onun için de, bilinçaltının etkisiyle, gerçekleri karıştıran ve çarpıtan cümle şöyle: “Örneğin 27 Mayıs’ın önderi Org. Cemal Gürsel’e yazdığı mektup, Ordu’dan ‘beklentilerini’ ve onların yapmaları gerekenleri sıralamaktaydı”. Bay SÖ, haydi, dikkatsizliğinden, diyelim: Burada önce: “Açık Mektup”u, “Mektup” yapıyor. Birinci “tahrifat”! Sonra iki şeyi: Telgraf ile, Açık Mektubu, sonra da üç şeyi: Telgrafı ve iki Açık Mektubu birbirine karıştırıyor ve hepsinden: Bir tek “Mektup” yapıyor!.. Olur mu böyle şey? Böyle şey, hiç kimseye yapılmaz. Ama Kıvılcımlı Yoldaş’a; eğer azıcık saygı duyuyorsak: Hiç yapılmaz!..
MBK Başkanı Orgeneral Cemal Gürsel’in adı anılarak gönderilen: “27 Mayıs Akdevrimi”nin hemen ertesi gün çekilen telgraftır ve mecburen Komite Başkanının adı anılarak çekilmiştir. “Millî Birlik Komitesi’ne Açık Mektuplar”ın ise, birincisi, 6 Temmuz 1960, ikincisi de, 10 Temmuz 1960 tarihinde yazılmış ve yerlerine ulaştırılmıştır ve 1965 yılında herkese açıklanmış ve “Kuvayımilliyeciliğimiz ve İkinci Kuvayımilliyeciliğimiz” adlı kitapta yayınlanmışlardır!..
“Türk Kautsky’si”, “Ortodoks Marksist”imiz SÖ; sonra şu “Ortodoks” incileri döktürüyor: “Onun 27 Mayıs Hareketi tahlilleri, 2. Kuva-i Milliye önerisi, Ordu, Devlet-Devrim vb. konuları ayrıntılı işleyen yazılarında, bir proletarya devrimcisinde asla gözükmemesi gereken, tarih ve sınıf bilinci ilkeselliği ve pusulası açısından oldukça fazla ‘esnediğini’ gösteren (Vay, Vay, Vay!.. sg) yaklaşımlara rastlanmaktadır” diyor ve şu Ortodoks, Skolastik Marksist yorumla devam ediyor:
“Zaaflar İçinde“ Olan, “Kıvılcımlı’nın; Eserleri Bilimsel Sentez Gücünden Oldukça Yoksun”muş ve SÖ’nün; Kıvılcımlı’ya, Küçültücü; “Zavallı” Anlamında: “Fukara Hikmet” Adını Takması!..
Bilimsel olmayan bu tahlillerde ülkedeki geri sosyoekonomik yapının, modern proletaryanın gücünü sendikasında ve partisinde yansıtamayışının, TKP geleneğindeki entellektüel geriliğin, ‘Sovyet dalkavukluğu’na dönüşen ‘Haricî Büro’ entrikacılığının, fukara Hikmet’i, Türkiye’nin sosyal devrimi gibi ciddî bir konuda, ‘vurucu güç’ arayışına kadar yöneltecekti”.
Bu görüşleri ile Bay SÖ; tam bir İkinci Enternasyonalci, Ortodoks Marksist ve Lenin’in; iradeci, yaratıcı Marksizmi’nden; “Çarpılırım” diye ödü kopuyor! Yazısında bu tutucu görüşlerini sergilemeyi ve kuşkusuz; Kıvılcımlı Yoldaş’a; “Fıkara” vb. küçültücü “ad takmalara kadar”, usturuplu sövgülerini sürdürüyor. Ama, bütün bunları yaptıktan sonra; haç çıkarır gibi, yine Kıvılcımlı Yoldaş’a; saygılı görünüşünü kurtarmaya çalışıyor (agm, s. 21-22)!..
Bundan sonra, 26. sayfaya kadar, hem günah çıkarmak için, hem de uyutmaya devam etmek için; Usta’ya, biraz önce yazdıkları ile büyük ölçüde çelişen övgüler düzüyor. Ama 26. sayfada, son derece çelişik, hem övgülü, hem yergili, epey usta demagogluğunu gösteren; çift anlamlı pek iri bir lâf daha ediyor! Şöyle diyor: “Kıvılcımlı’nın eserleri, diğer yanıyla, bilimsel sentez gücünden oldukça yoksun (Öyleyse, kaldır at, canım! Ama durun; sg) olsa da yerlidir. Bizimdir, eleştirel katkıya değer çalışmalardır”.
Kıvılcımlı Yoldaş’ın eserleri, “bilimsel sentez gücünden yoksun”muş! Aslında saçma bir cümle. Bir eser; “sentez gücüne sahip” ya da “sentez gücünden yoksun” olmaz. Bu güç, o eseri meydana getirende olur ya da olmaz. Bu farkı bile bilmeyen ve böyle bir cümle kuran SÖ, Kıvılcımlı Yoldaş’ın eserlerini eleştirmeye kalkıyor! Adım başında sentez’in daniskasını yapan Usta’ya da bunu söyleyiveriyor! Kendisi acaba eserler üretmiş ve herhangi bir ölçüde “bilimsel sentez” gücünü ortaya koymuş mu?.. Biz böyle bir şey bilmiyoruz!..
Sonra; “Öyle olsa da, yerlidir”, hele hele; “eleştirel katkıya değer çalışmalardır” diyor! Bu onlar için önemli. Kıvılcımlı üretecek; onlar, önce ona bir balgam atacaklar, sonra, onu alıp, kendileri, “eleştirel katkı”larını yapacaklar, tıpkı, Tarih Tezi’nde, Kemâl Tahir’in yaptığı gibi ve “Büyük Tarihçi”, İdeolog”, vb. olacaklar!..
Sonra, yeniden övgülere başlıyor!.. Ama örneğin, “Kıvılcımlı PARTİ ve BİRLİK sorunlarını tartışmaya, bu yolda adımlar atmaya (?) vardı, hazırdı (..)” dedikten sonra, “Kendi teorik/pratik zaaflarını da böyle bir sürecin uzantısında aşmaktan ve de yenilemekten yanaydı. En azından buna adaydı” diyor, büyük Üstad SÖ!.. Hiç sıkılmadan, hangi yetki, yetenek ve yeterlik ile, hangi “ahbap çavuşları” ile konuşup yürekleniyorsa; bir kendine, bir Usta’ya bakmadan; boyuna Kıvılcımlı Yoldaş’ı yargılayıp duruyor!.. (agm, s. 26)
Devamla: “Lenin’in, Rus kültürüne büyük katkısı olan onlarca yazar ve bilginlere, örneklersek: Çernişevski, Herzen, Turgenyev, Tolstoy, Gogol, Çehov vb.’ne sövdüğü işitilmiş-görülmüş müdür?” diyor ve kendisinin, hem de açıkça yaptığı pek doğruymuş gibi: “Bizde ise fukara Hikmet’e arkasından dil uzatılırdı” diyerek; insaf sahiplerini çileden çıkarıyor!.. Yahu sen, bunları sureti haktan görünerek ve herkese: “Siz de işte böyle yapın!” derce yapmıyor musun? Yaparsın; Kıvılcımlı ölmüş, hakkını savunan, bu işlerle ilgilenen uyanık yoldaşları, yandaşları da yok. Pes, doğrusu!.. (agm, s. 27)
Sonra, “Bu satırların yazarı olarak, kendi payıma Doktor’un nasıl bir hayat yaşadığını, ne yiyip içtiğini, nasıl bir üretimde bulunduğunu bilirim” diyerek, Kıvılcımlı Yoldaş’ın yaşamından söz etmeye girişiyor. “Cağaloğlu’nda Orhan Müstecaplı’nın atelyesinde her karşılaştığımızda; eğer yemek vakti gelmişse, emektar ve çok eski meşin çantasını çıkarır, yemeğe koyulurdu. Ne yerdi? Bir dilim ekmek, bir elma ve az da katık” diyor.
Zihni Anadol da kitaplarında; Kıvılcımlı’nın, Müs ile ortaklığından, onun atölyesinde birlikte çalıştıklarından söz ediyor, bu bakımdan da, bu beraber çalışma söylemine hiç karşı çıkmıyorum. Ben ise, bunu bilmiyorum, ama, Kıvılcımlı’nın hem evindeki yemeklerini -ki çokça, son derece sağlıklı, özellikle çeşit çeşit kabak yemekleri pişirir ve yerlerdi-, hem de Cağaloğlu’nda, muayenehanesindeki öğle yemeklerini biliyorum. Bu öğle yemeklerinde Kıvılcımlı Yoldaş’ın, hemen değişmez katığı; hem en ucuz bulunabilen, hem de çok sağlıklı olan; yoğurt idi. SÖ’nün değinmesi üzerine biz de konumuzun dışına çıktık ama, Kıvılcımlı Yoldaş’ın yaşantısı ile ilgili bir gerçeğin; daha açık olarak belirtilmesi fırsatını kaçırmazlık edemedik.
Kıvılcımlı’nın “Bıktırıcı Tekrarlarını ve Her Konuda Yazmasını Eleştirenler Var”mış!? “O. Müstecaplı: ‘Onun Yazıları Çerçi Tablasını Andırır; Bilimsel Sentez Dışında Her şey Vardır’ Demekten Kendini Alamaz”mış! Kıvılcımlı İdealizme Kayar”mış, vb., vb.!..
SÖ, devamla, yine Kıvılcımlı Yoldaş’ın yazılarını eleştirmeye dönüyor ve şöyle diyor: “Doktor’un çok uzun yazdığını, bıktırıcı tekrarlarını ve hemen her konuda yazmasını haklı olarak eleştirenler vardı”!?.. Kıvılcımlı’nın yazıları, kimilerine “çok uzun” geliyormuş ve bunlar, onun yazılarının bu özelliğini, hem de “haklı olarak” eleştiriyorlarmış! “Müs’çü” dediğimiz SÖ; bu iddiasına, o da herhalde eş-dost konuşmalarından; bir tek O. Müs’ü örnek veriyor: “Orhan Müstecaplı: ‘Onun yazıları çerçinin tablasını andırır, ne ararsan bulursun, ama bilimsel bir sentezin dışında’ demekten kendini alamazdı” (agm, s. 30) diyor!..
Görüyorsunuz: İki ahbap-çavuş; Kıvılcımlı’ya saldırmakta ne kadar çok anlaşıyorlar!.. SÖ, yukarıda gösterdiğimiz gibi, “Kıvılcımlı’nın eserleri, diğer yanıyla, bilimsel sentez gücünden oldukça yoksun” derken; Ustası ve Yoldaşı Müstecaplı da; “’Kıvılcımlı’nın yazılarında bilimsel bir sentez bulunmaz’ demekten kendini alamaz”mış!..
Bitmedi: “Bir yandan haklı olarak Kürt Sorunu’na yerinde tahlillerle, ‘İhtiyat kuvvet: Milliyet=ŞARK’ diye tezler yazar, öte yandan bu konuya bir daha hiç değinmeyebilirdi. Çok şaşırtıcı ve çelişkili yazıları arasında bir bakarsınız konuya materyalistçe yaklaşır, öte yandan idealizme kayan düşüncelere dalardı” diyor!..
“İhtiyat Kuvvet”i yazdıktan sonra, Kıvılcımlı Yoldaş’ın, başka işlerini bırakıp, kendini bu yönde savaşım ile sınırlamaması da, Bay SÖ tarafından suç sayılıyor. 12 Mart öncesindeki seminerlerinde kimi gençlerin provokasyona varacak kadar kendisini nasıl sıkıştırdıklarını Kıvılcımlı Yazılar’da da göstermiştik. Bunların arkasında yoksa SÖ mü vardı? Öznel olarak bilemeyiz, ama nesnel olarak, görülüyor ki öyle.
“Yazıları çok çelişkili” imiş!?.. Sık sık saygısından söz ettiği Dr. H. Kıvılcımlı, meğerse işte böyleymiş!?.. “Bir bakarsınız konuya materyalistçe yaklaşır, öte yandan idealizme kayan düşüncelere dalar”mış!?.. Ne saygı, ne saygı!.. Kıvılcımlı Yoldaş, “Materyalist” görünür ama, aslında, içinden, derinden, “İdealist”miş ve bu İdealizm, birden kendini; Kıvılcımlı bile fark etmeden, açığa vururmuş!.. Acaba, “Dar görüşlü”, çok bilmiş SÖ; “İdealizm”den ve “Materyalizm”den; ne anlıyor ola ki?.. SÖ’nünki nasıl bir saygı, anlayabilen var mı? Varsa lütfen bize de anlatsın.
Buradaki “Kayma” bize, Kıvılcımlı Yoldaş’ın “Kim Suçlamış?”da anlattığı; Tarih Tezi’nden bir bölümü göndermesi üzerine: Şefik Hüsnü’nün; “Eyvah! Hikmet yoksa Nazi teorisine mi kayıyor?” deyişini anımsatıyor. SÖ’ye anımsatmıyor mu acaba? Ama onu burada kullanmayı uygun bulmuyor demek!..
Devam ediyor: “Çoğu yazılarında ordunun ‘devrimci vurucu gücü’ olduğunu yazar, bir de bakarsın 27 Mayıs’ın liderlerine mektupla ‘öneri’lerini kaleme alırdı”. “Bir de bakarsın” diyor. Bu, SÖ’nün, kendi aklınca, Kıvılcımlı Yoldaş’ın “tutarsızlıklarına, çelişkilerine, vb.” dikkat çekmede, herhalde “Saygısını!” da göstermede, “pek üstatça” yöntemlerinden biri!?..
İncilerini dökmeyi ve saygısını göstermeyi şöyle sürdürüyor: “Onun orijinal görüşleri arasında: ‘Ordu’nun tarafsızlığı’, ‘Faşizmi istemediği’, ‘Hakem rolü oynadığı’ vb. sıkça rastlanırdı (cümle düşüklüğü, orijinalden! sg). 12 Mart 1971’deki faşist darbe karşısında, ‘Ordu kılıcını attı!’ diyerek konuya yaklaşımı bir hayli tartışmalara yol açmıştı. Ordu’yu; ‘sınıflar üstü’ görmek… Ordu darbesiyle, ‘millî demokrasiyi’ kurma… vb. değerlendirmeler yerli yerine oturtulmamış bilimdışı yaklaşımların ondaki yansımasıdır” (agm, s. 29-31).
Hay çok yaşa Bay SÖ; biz de, “Bilimcil, bilimcil” diyen Kıvılcımlı’nın, “bilimdışı yaklaşımlarını” sayende görmüş olduk. Meğer ne yanlış bir yol tutmuşuz. Peşinden gidecek adam mı yoktu? Eski TİP’in Genel Başkanlığını bırakmak zorunda kaldıktan sonra: “Güleryüzlü Sosyalist” Aybar, Hep sert bakışlı Behice Boran, Çift tabancalı kovboy Mihri Belli, sonra Orhan Müstecaplı ve sonra da, Sırrı Öztürk. Sana gelince; eh, bu görevini de yerine getirip, şu Doktor konusunda da gözlerimizi açtığına göre; sen de artık şu; “Doktor’a Saygı maskeni” kaldırıp atabilir ve ondan kurtulabilirsin, öyle değil mi?..
Asıl, “Bir de bakarsın” denecek olan, Bay SÖ. Bu yazısında da sık sık, Kıvılcımlı konusu ile ilgisiz konulara girip çıkıyor, tam burada olduğu gibi. Üstatlar böyle yapıyor demek, biz anlayamıyor ve onlara değinmiyoruz. Eleştirilerini ya da aklınca gerekli kemirmelerini şöyle sürdürüyor:
Kıvılcımlı Yoldaş, Neden “Değişik Yayın Organlarında” Yazıyormuş?..
“Onu anarken birçok yönü yanında, 1960-70’li yıllarda değişik yayın organlarında yazdığını da söylemeliyim. Sırasıyla: Tarihsel Maddecilik Yayınları (TMY) dizisi dışında; Çaltı, ASD, PDA, Türk Solu, Ant, Sosyalist gazete ve dergilerde onun imzasına rastlanırdı (Düzelteyim: H.K.’nın, Ant Yayınları arasında eseri çıktı ama, Ant’ta yazmadı! sg). Bu kadar değişik düşünce ve davranış çizgisindeki organlarda yazmasının sebebi neydi? Sosyalist kadroların arasında giderek yaygınlaşan hizipçi bölücülüğün önünü tıkamak isteği mi, yoksa aralarında bir fark olmadığını göstermek mi ya da sun’î ayrılıkları gidermek çabası mı?” (agm, s. 31-32).
Ne mantık ya! Şu sorulara bakın. Bay SÖ, Kıvılcımlı Yoldaş’ı zerre kadar, “azıcık” anlamış diyebilir misiniz? Biz, doğal ki; diyemiyoruz. Bu dediğin işler, Bay SÖ, Kerim Sadi’lerin, hattâ, sizlerin bile işiniz olabilir. Kıvılcımlı Yoldaş, Solda birleştiricilik yapacaksa, onun bu çabalara gereksinimi yoktur. O, tezlerini ortaya atar ve Sosyalistleri, Komünistleri öyle birleştirir. Bunu yapmıştır da.
Kıvılcımlı Yoldaş, her cephede savaşıyor, insanlara ulaşmak için, sürekli illegalden, legale çıkmaya çalışıyor. Onun taktiğinde, yazdığı ve söylediği gibi, “iğne deliğinden geçmek” var. Bütün büyük devrimcilerin çilesi bu. Hz. Muhammet, getirdiği İslâm dinini yayabilmek için, başlangıçta yıllarca hiçbir gelişme görmeksizin, önüne gelene dil döktü. Kıvılcımlı Yoldaş da, şu küçük şu büyük, şu şöyle bu böyle demeden; her olanaktan yararlanarak, “Uyarmak için, Uyarıyor”. Hepsi bu, acaba anlatabildik mi?..
Yazısının sonlarında Kıvılcımlı ile ilgili üç anısını anlatıyor. Bir tanesinde, yazımın başlarında değindiğim gibi, nasılsa 2005-2007 yıllarında yaşadığımız bahar havası içinde, bizzat kendisinin de söylediği üzere; 1966 yılında, TİP’in Malatya’da yapılan ünlü 2. Büyük Kongresinde, biz Kıvılcımlı ile salonun boş olan 2. parterinin ön sırasında otururken yanımıza gelmiş. Kitapta bu konuda anlattığı anısında bizden söz etmiyor, olsun.
Ama bununla kalmıyor, Kıvılcımlı’nın kongredeki davetsiz konukluğunu şöyle anlatıyor: “TİP yönetici kliği onu kongreye davet etmemişti. Doktor (henüz “Kıvılcımlı Yoldaş” demiyor. Ne yapsın, “Kıvılcımlı Yazılar” o zaman yayınlanmamıştı ki!) ise, her şeye rağmen, anlamlı bir jestle kalkıp gelmişti. Kongrenin yapıldığı sinema salonunun arka sıralarında bir koltuğa ilişmiş, ellerini göğsünde bağlayarak tıpkı bir sfenks gibi dimdik oturarak kongreyi izlemekteydi (..). M. Ali Aybar ne hikmetse birilerine yaptığı karşılama törenini ‘fukara Hikmet’ten esirgemişti? (..).
Onun davetsiz konukluğunu suskunlukla karşılayanların terbiyesizliği, ve tek başına oturması benim işçilik onurumu kırıyordu (..). Benim gibi düşünenlerin çoğunlukta olduğunu biliyordum; ama onlar Aybar’ın şerrinden korkuyordu. Yerimden kalkıp Doktor’un yanına gittim:
-Hoş geldin Hikmet Ağabey (..). Sana yapılan terbiyesizliği onaylamıyoruz. Canın sıkılmasın.
-Umurumda değil! (..).
İçimden, ‘acaba bir de Doktor’u kongreden dışarı çıkarmaya kalkarlarsa?!..’ diye geçiriyordum (..). Bu yüzden Doktor’un yanından uzunca bir süre hiç ayrılmadım” (agm, s. 33-37).
Yazımın başlarında söylediğim gibi, Kıvılcımlı Yoldaş’ın kongrede yalnız oturmadığını, sürekli olarak yanında oturduğumu, yıllar sonra orada, sözlü olarak da olsa kendisi de söylemişti. Fakat burada böyle yazmasının, TİP’in ABA’cı kliğinin kabul edilemez tutumunu iyice belirtebilmek ve biraz da kuşkusuz bana pek prim vermemek düşüncesinden kaynaklandığına veriyor ve üstünde pek durmuyorum. Ama bu yazışı ile sadece bana değil, gelip, Kıvılcımlı’ya hoş geldin diyen az sayıda da olsa, yiğit TİP’lilerin hakkını yediği için, onlardan anımsadıklarımı burada anmak istiyorum.
Kıvılcımlı Yoldaş kadrosundan orada bulunan ve benim gibi Büyük Yoldaş ile aynı otelde kalanlardan Suat Kundakçı ve İsmet Demir’in gerektiğinde seyrek de olsa yanımıza geldiklerini söylemeye gerek olmasa da, bile bile eksik bırakmış olmamak için önce onları anıyorum. Sonra, geliş sırasını anımsamasam da, Malatya İl Başkanı değerli Hayrettin Abacı’nın büyük saygı göstererek geldiğini ve Kıvılcımlı Yoldaş’a çok nazik ve sıcak sözlerle “hoş geldin” dediğini söylemek, şu anda benim için çok zevkli bir görevdir.
Gelip, “hoş geldin” diyenlerden çok iyi anımsadığım birisi, rahmetli Terzi Sıtkı Eser’dir, ışıklar içinde yatsın. Aynı şekilde, rahmetli Necat Tözge de gelmiş, çok tatlı sözlerle Usta’ya, “hoş geldin” demişti, o da ışıklar içinde yatsın. Kongreye gelmiş olan Rasih Nuri İleri de, İstanbul’da Kıvılcımlı Yoldaş’ın muayenehanesine sık sık geldiği gibi, orada da gelip, “hoş geldin” dedi. Bu saydıklarımdan başka, az sayıda da olsa, gelip bu görevi yapanlar olmadı değil. Acaba, SÖ’nün de bu gelenleri görerek gelmiş olabileceğini düşünmek çok mu yanlış olur, bilmem, belki de olur. O zaman bu ikirciklenmemi hoş görmesini dilerim.
Böylece, SÖ’nün, 1994’teki, Kıvılcımlı Yoldaş’a karşı yarı gizli-yarı açık eleştirilerini sanırım oldukça büyük bir ölçüde ele alıp değerlendirmiş ve yanıtlamış olduk. Bu eleştirimiz ile birlikte, “Lenin Petrograd’da…” kitabının yazarı Edmund Wilson’ın; “İlk Marx’çı parti temizliği” dediği; Marksizm’in kurucusu Karl Marks’ın; başlangıç ölçüsünde çağdaşı denebilecek olan, genç yaşında, “Bugünkü ve Olması Gereken Haliyle İnsanlık” adlı bir kitap da yazan ve Alman mültecilerinden bir terzi gurubunun kurduğu “Hakseverler Birliği” içinde kısa zamanda epeyce ünlenen, Terzi Weitling’e yönelttiği tarihsel eleştiriyi sunmanın yararlı olacağını düşündük.
MARKS’TAN, WEİTLİNG’E: “CEHALETİN KİMSEYE OTUZ PARALIK FAYDASI DOKUNMAMIŞTIR”!..
SÖ’nün, pek böbürlendiği, “teorik” yanı; bana çokça, gerçeği neden söylemeyeyim; hasetlikleri azdıran yakınlığımız içinde, Kıvılcımlı Yoldaş’ın çok sevdiği, benden alıp okuduğu ve üzerine önemli notlar koyduğu kitaplarımdan olup, böylece antika değeri kazanmış olan; halen de elimde bulunan,Edmund Wilson’ın; “Lenin Petrograd’da/Sosyalist Akımın Gelişmesi” adlı eserinde, Marks ile Engels’in, terzi Weitling ile karşılaşmalarını anlattığı yeri anımsatıyor. Bu çok hoş pasajın tamamını burada veremeyeceğim ama, Wilson’ın, Weitling için söyledikleri ile başlayabiliriz. Aynen şöyle:
“Sonunda Brüksel’e düştü yolu; Marx’la Engels, Weitling’e nasıl davranacaklarını güç kestirdiler. Engels’in dediğine göre: ‘Marxgil, adeta insanüstü bir sabır, tahammül gösterdi kendisine.’ Ama Marx rakiplerine öyle uzun boylu sabır edicilerden değildi. Sonra da Proudhon gibi, Weitling gibi alt sınıflar içinden yükselip kendi kendini yetiştirmiş alaylı düşünürlere, kendisi gibi felsefe doktoru olmadıklarını hatırlatmada da gecikmezdi (..).
Weitling, ‘İşçi sınıfı hareketi için toplu bir taktik üzerinde, mümkün olursa, bir anlaşmaya varmak üzere,’ Brüksel komünistlerinin düzenlediği bir toplantıya (30 Mart 1846) çağrılır. Olup biteni o sırada Avrupa’yı dolaşan ve Marx’a mektup getirmiş olan Annenkov adlı genç bir Rus aydını anlatır. Annenkov olaydan hayli canlı bir resim çizip bırakmış bize (..).
‘Ayaküstü tanıştırdılar bizi. (Weitling,) Yapmacık bir nezaketle karşıladı beni; hep birlikte ufak, yeşil bir masanın çevresine oturuştuk. Marx baş köşeye geçti, çıkardı kalemini, kâğıdını, eğdi o aslansı kafasını önüne, yanından ayrılmayan dostu, yoldaşı, ince, uzun boylu Engels’in o İngilizvâri kibarlığı ve ağırbaşlılığıyla giriştiği açış konuşmasını dinlemeye koyuldu.
Engels, emekçi dönüşümcülerin birbirlerine aykırı görüşlerin kargaşasından kurtulup bir açıklığa kavuşmaları ve kurumsal sorunlarla uğraşmağa ne zamanı ne yetkisi olan yoldaşlarını etrafına toplamada bir sancak hizmeti görecek toplu bir formüle varılması zorunluluğundan söz etti.
Ama, Engels konuşmasını daha bitirmeden, Marx başını kaldırdı birden, Weitling’e şu soruyu salladı: ‘Söyle bakalım, Weitling, sen ki yürüttüğün komünizm propagandasıyla Almanya’da o kadar gürültü çıkarmış, onca işçiyi kendi tarafına çelip, bu yüzden işlerinden etmiş, ekmekleriyle oynamışsın, söyle bakalım sosyal-devrinsel çalışmalarını savunmadaki kanıtların, dayanakların ne, anlat bize!’
‘Üzücü bir tartışma başladı, ama, anlatacağım size, uzun sürmedi pek. Weitling tartışmayı liberal yüce-söylemden aktarılma beylik sözler çevresi dışına çıkarmamak istiyor gibi geldi bana. Ciddî ve tedirgin bir edayla, ödevinin, yeni ekonomik kuramlar ortaya koymak değil, meselâ Fransa’da zaten bilinen kuramların işçilere içinde bulundukları durumun korkunçluğunu ve kendilerine karşı işlenen haksızlıkları anlatmağa en elverişli görünenlerini seçip bunlardan yararlanmak olduğunu söyleyerek söze başladı…
Epey konuştu ama, umduğumun ve Engels’in yaptığı konuşmanın aksine, sözleri bulanıktı, hattâ karışıktı, ikidebir bir dediğini bir daha anlattı, anlattıklarından caydı; önermelerini kimi kovalayan kimi de önceleyen sonuçlara varmada tökezledi.’ Annenkov, özetle, Weitling’in bu toplantıda kendisini dinlemeye dükkânına gelenler ya da kitaplarını okuyanlardan apayrı bir dinleyici topluluğuyla karşılaşmış olduğunu belirtiyor.
‘Daha da konuşacaktı, ama Marx çatık kaşları, çakmak çakmak gözleriyle parladı üstüne.’ Alaycı bir edayla başladı Marx, ‘İnsan bir faaliyete girişir de neye, hangi temele dayandığını bilmezse, dayanağını düşünüp taşınmamışsa, halka karşı sahtekârlıktır bu,’ dedi. ‘Halkta olmadık umutlar uyandırmak, çile çekenlerin kurtuluşuna yardım etmek şöyle dursun, tersine büsbütün berbat edecektir yaşamlarını. Almanya’da işçilerin karşısına sağlam, bilimsel düşünceler ve elle tutulur, somut bir öğretiyle donanmaksızın çıkmak, öyle kof ve fütursuz bir propaganda oyunudur ki, sonunda bir uçta gaipten sesler duyan bir ermiş, öbür uçta da bu ermişin ağzından çıkanı keramet sayan birtakım eşekler türetmekten başka bir işe yaramayacaktır.’
Sonra, Annenkov’a doğru elini sallayarak, ‘Weitling’in oynadığı oyun.’ Diye ekledi, ‘belki Rusya’da geçer, ama Almanya gibi uygar bir ülkede sağlam bir öğreti olmaksızın hiçbir şey yapılamaz.’
Weitling’in soluk yanakları renklendi, hızlı hızlı ve lâfını esirgemeden konuşmağa başladı. Heylicandan titreyen bir sesle, Adalet, Dayanışma ve Kardeşçe Sevgi ülküleri adına yüzlerce insanı yan yana getirmiş olan bir devrimciye tembel, boş bir insan demenin yakışık almayacağını; bu toplantıda uğradığı bu haksız saldırı karşısında, anayurdunun dört köşesinden almakta olduğu övgülü mektuplar ve bildirilerle teselli bulduğunu; ve belki de halkın hayrı için şimdiye dek ettiği kendi halinde, gösterişsiz hizmetlerin çile çekenler dünyasından, baskı altındaki halktan uzakta yürütülen ince çözümlemelerle eleştirmelerden çok daha önemli olduğunu söyledi.
‘Bu son sözleri üstüne Marx tutamadı artık kendini, bir yumruk vurdu masaya, lâmba devriliyordu nerdeyse, fırladı yerinden, haykırdı: ‘Cehaletin kimseye otuz paralık faydası dokunmamıştır daha!’
‘Biz de ardından ayağa kalktık. Toplantı sona ermişti.’ Fena halde afallamış olan Annenkov, öfkesinden yerinde duramayan Marx’tan izin istedi. Odadan çıktığında Marx bir aşağı, bir yukarı odayı voltalıyordu.
Bu, ilk Marx’çı parti temizliğidir”(3).
(1)-Sadık Göksu, Kıvılcımlı Yazılar Bilinmeyen Yönleriyle Dr. H. Kıvılcımlı Yoldaş, El Yay. 2006, İstanbul.
(2)-Sırrı Öztürk, Dr. Hikmet Kıvılcımlı Sömürüsüne Sadık Göksu’dan Yeni Bir Katkı! Sorun Polemik Der, s. 107.
(3)-Edmund Wilson, Lenin Petrograd’da; Sosyalist Akımın Gelişmesi, Çev. Can Yücel, Ağaoğlu Yay, İstanbul, 1967. s. 190-194.