VATAN POSTASI
Yaşamımızı Savunmak Üzere,Duygu,Düşünce ve Davranış Birliğini Gerçekleştirmek İçin Varız.

SEVGİNİN GÜCÜ

Yaşamın temel dinamiğinin, maddeyi de ruhu da bir araya getirenin, ölümle yaşam arasındaki sınırları silip yok edenin, insanın ölümlü olduğunu bilen bir varlık olmasına karşın güle oynamaya yaşamayı becerebilmesinin ana nedeninin sevgi olduğuna inanıyorum.
Üretmenin, gelişmenin, direnmenin, kötülükleri yok etmenin tek yolu sevginin bu gücüne inanmaktır… Bir bilim insanı, yaşamı sevmese gecesini gündüzüne katıp canını tehlikeye atma pahasına çalışabilir mi, öldürücü virüslerin dünyasına girebilir mi? Fabrikada ter döken işçinin, tarlasındaki toprağa kendi varlığını katan köylünün tek kaygısı karın doyurmak değildir. O bir biçimde yaptığı işe, üretmeye, çoğaltmaya sevdalıdır… Anadolu’nun bilge köylüsü Veysel’in dizelerinde dile gelir bu büyük aşk; “Benim sadık yârim kara topraktır,” der…
Sevginin gücü, bir yandan bilinçle görebildiğimiz özdeksel sonuçlar doğurur, insanoğlu sınıflı toplum içinde yaşayalı beri çıkar ve iktidar yanlısı kötülüğün egemen olduğu hayatın devamını sağlar; iyiliğin, güzelliğin, doğrunun yaşatıcısı, sahibi olarak kalır.
Sevginin gücünü ben bir ölümlüler aleminde, ölüler diyarında can evimde duyar gibi olurum.
Ankara’da Karşıyaka’da üç mezar var… Bu üç mezar birbirine çok yakındır ve bu yakınlık müthiş bir nesnel rastlantı (Andre Breton) ile oluşmuştur. Kimse, bunlar ille de bir araya gelsin diye uğraşmadı. Kendiliğinden yan yana, koyun koyuna geliverdiler sanki. Geçen gün iki Köy Enstitülü öğretmenimin defin törenlerine katılmak, karşılarında safa durup (aynı zamanda Şaman dönemlerden kalma bir Türk geleneğidir) helalleşmek için Karşıyaka mezarlığına gitmiştim. O yeni kısımdaki işim bittikten sonra 2. Kapı’dan girip bizim üçlüyü ziyarete gittim.
Onlar, Ardahan Ölçek Köyü’nde başlangıçta çok büyük altüstlükler içinde yaşamış, kimi bireylerini emperyalizmin kışkırttığı savaşlarda yitirmiş, sonrasında onlarca kişinin girip çıktığı, üreten insanla ona yoldaşlık eden evcil hayvanların iç içe yaşadığı evler, ahırlar, avlular, merekler, uzun uzun yıllar içinde solukları birbirine dokunmuş, gözleri, yürekleriyle birbirini sevmiş üç insandı…
Aralarına son katılan babam Dursun Akçam’ın çok sevdiği iki insandı anası Seyhat ve en küçük kardeşi Kerim (Nüfusta Ebubekir geçer).
Babam yaşarken onunla birlikte onların mezarlarını ziyaret etmişliğim de vardır. Babam, anası Seyhat’ın mezarının başında durur, “Ana bak, burası şehir yeridir, burada yol üstüsün, geleni gideni lafa tutma, herkesin kendine göre işi vardır,” der, gülümser, gülümserdi anasına… O gülümsemede ölümün yıkamadığı, yok edemediği bir sevgi gücü görürdüm.

Önce ana Seyhat girmişti orada toprağa… Benim çocukluk günlerimin mert, eli açık, güleryüzlü ev sahibi… Sanırım dört yaşında başlamıştım yazlarımı onun yanında, köyde geçirmeye… Biz Kırıkkale’ye, Ankara’ya taşındıktan sonra o köyde kalmış, ben yaz kış tüm okul ve iş aralarından kopabilme günlerini onun yanında geçirmiştim…
Ben koca bir delikanlı, hatta doktor olduktan sonra bile, eğer evde, onun bereket kokan ocağının olduğu yerde değilsem, gece karanlıklarında, ışıksız, elektriksiz köyde, bacalardan, çeperlerden düşe kalka mahalleye girer, benim hangi akraba evinde olduğumu tepelerdeki küçük camlara vurarak araştırır, “Ola Alper,” seslenmeleriyle yerimi bulduktan sonra içi rahat eder, gider döşeğine girerdi. Bir tek lokması olsa, kapısına gelenden, hatta yoldan geçenden esirgemezdi. Üzerinde büyük bir aşkla çalıştığım ‘Grotesk halk kültürü- halk gülmece kültürü”nün yaşayan en somut örneğiydi. Kürtçe türküler söylerdi neşesi yerinde olduğunda (anası Naze, Bangisli Kürt kızıydı)… Zamanında düğünlerde söyler, oynarlarmış o türküleri. Nene hele bir Türkçeye çevir, ne diyorsun diye sorardım; “Ayıptır oğul, yapamam,” derdi… Halk kültürü yüzlerce, binlerce yıl sınırsız bir dil, tuhaflıkların birliği, sansürsüz bir cinsellik ile tekil dilli, korku ve kasveti araç kılmış karanlık iktidarlara direndi, bizim Köy Enstitüleri örneğinde olduğu gibi, hayatı yeniledi.
Amcam Kerim, benim ağabeyim gibiydi. Karıncayı incitmeyen, dünya güzeli bir insandı. Tırpan çekmeyi, sigara bükmeyi, işi bitirene kadar aşkla ter dökmeyi ondan öğrendim. O Ankara’ya taşındıktan, tekel işçisi olduktan sonra bir apartmanın bodrum katındaki evinde birlikte Ali Ekber Çiçek plakları dinlerdik. O büyük usta da onun ölümünden çok sonra karşılaştığımız her yerde beni kırmadı, onun sevdiği, dinlerken zaman zaman gözyaşı döktüğü bütün türküleri arka arkaya söyledi.
Nenem Seyhat 1978, amcam Kerim 1983, babam Dursun da 2003 yılında aynı mezarlığın aynı bölgesinde, hiç kimsenin özel bir seçimine bağlı olmaksızın yan yana yerleştiler. İki dakika içinde üçünü birden ziyaret edip o üçgende sevginin gücünü hissediyorum ben…
Sevginin gücü aydınlatsın yolunuzu; vazgeçmeyin o güçle yaşamaktan; direnin bütün kötülüklere, bütün karanlıklara ve bütün yalnızlıklara…
Gününüz aydın olsun…

14 Kasım 2020, Alper Akçam

Bültene abone olun güncellemeleri alın, şimdi abone olunuz.

Yorumlar

Bu web sitesinde en iyi deneyimi yaşamanızı sağlamak için çerezler kullanılmaktadır. Kabul ediyorum Detay...