VATAN POSTASI
Yaşamımızı Savunmak Üzere,Duygu,Düşünce ve Davranış Birliğini Gerçekleştirmek İçin Varız.

SARP KURAY: KAPIYA DAYANAN KRİZ: HÜKÜMET – ORDU – HALK – SINIF

Sarp Kuray’ın yılbaşından önce yazıp sitemizde yayınlatmak üzere gönderdiği bu yazı, Ocak başında bazı sitelerde ve bir dergide yayınlandı. 21 Aralık’ta saldırıya uğrayan sitemizin onarımı henüz bitmemişti. Bu nedenle bu yazıyı bugüne kadar yayınlayamadık.
Aradan geçen 2 aya yakın bir zaman ve gelişmeler, yazının değerini, önemini ve aciliyetini daha kolay anlayabilmemize katkıda bulunur umuduyla yazıyı “tam zamanında”, aynen yayınlıyoruz…
Aslında bir kaç ay daha geriye gidip, Sarp Kuray’ın 2006’nın Ekim sonunda yazdığı «”ULUSALCILIK” – “SİVİLTOPLUMCULUK” DAYATMASI DEVRİMCİLERİN KABULU OLAMAZ» yazısını okumak gerek. Sitemizde yayınlanmıştı. Şimdi elimizde bir kopyası bile yok. Ancak dileyen arkadaşlar bu yazıyı aşağıdaki adreste bulabilirler:
http://www.suvaridergi.org/content/view/557/53/
Birtakım önemli olaylar ve süreçler öncesi yazılmış bu iki yazının üzerine, bu olaylar sonrası süreçte kaleme alınmış, bizim de 16.02.2007’de yayınladığımız, Dilek Özbek arkadaşımızın “ÇATALDA ORDU” yazısını bir kez daha okursanız, inanın zaman kaybetmiş olmazsınız…
“Ulusalcılık!” – “Siviltoplumculuk!” çatalında, iç savaş ve bölgesel savaş cehenneminde yakılmak istenen halkımıza; işçi, işsiz, aydın gençliğimize, ordu gençliğimize, dar gelirli, küçük sanayici, esnaf ve köylü kesimlerimize duyurulur… ( Vatan Postası Çalışanları )

… “Türkiye halkı horoz dövüşünü tutmuyor. Milli Mücadelenin, çete harbinden geçip, muntazam orduyla kazanıldığını biliyor.Active Image

Sosyalistler, ordulaşınız! Milli Birlik’ten korkmayınız!

BÜTÜN TÜRKİYE’NİN GERÇEK HALKÇILARI BİRLEŞİNİZ!” (Biz majiskülledik. V.P.)

(İlk Yayınlanışı: 8 Ocak 2007)

Yaklaşık 200 senedir Türkiye’nin siyasetinde hükümet denilen sivillerle, ordu denilen silahlı askerler arasında sürüp giden bir “iktidar” kavgası yaşanmaktadır. Ülkemizin tüm sanayini, madenlerini, ticaretini, bankasını, sermayesini emperyalist ağa babalarıyla ortaklaşa ellerinde tutan finans–kapital tekelinin sıfır numara kişiliksizliğinden ortaya çıkan sosyal boşluk, her sosyo–ekonomik krizde “asker–sivil” kavgası şeklinde kendini ortaya koymaktadır. Yakın ve uzak tarihimizde bütün toplumsal sıkışıklık konaklarında, bu sosyal boşluğu yaratan, yabancı sermaye ile göbek bağlı vatan – millet bilmeyen yerli finans-kapital döküntüleri, iç dinamikler üzerinde yükselen bu kavgayı “Ali–Cengiz oyunu”na çevirerek ve kendi yörüngelerine sokarak egemenliklerini güçlendirmektedirler.

Amansız emperyalist kuşatma altında; yaklaşan Cumhurbaşkanı seçimi, Ortadoğu’daki gelişmeler ve AB ile ilişkiler sarmalındaki siyasi ortamımız, kıldan ince kılıçtan keskin bir “sırat köprüsü”nün üzerinde dengede durmaya çalışmaktadır.

İşçi sınıfımızın, köylü üreticilerimizin, esnafımızın, ulusal sanayicimizin, aydınımızın, memurumuzun; kadınımız-erkeğimizle tüm halkımızın örgütlülüğünün ve demokratik girişim gücünün büyük bir baskı ve dağınıklık içinde bulunduğu bu dönemde eskiye benzer biçimde yeniden ülkemiz gündemine oturan bu “iktidar” kavgası karşısında halk güçleri olağan üstü uyanık olma zorunluluğu ile karşı karşıyadır.

12 Mart ve 12 Eylül gibi emperyalizm ve yerli ortaklarının, ülkenin iç dinamikleri üzerinden tezgahladıkları ve halk güçlerinin üzerinden bir silindir gibi geçtikleri iki Amerikancı darbe tüm açıklığı ve sonuçlarıyla orta yerde durmaktadır.

Bu yazımızda: HÜKÜMET–ORDU ve HALK-SINIF ekseninde iç dinamikler üzerinden yeniden şekillenmeye başlayan “iktidar kavgası”nı tarihi kökleriyle birlikte, günümüze ışık tutması açısından kısaca ele alacağız:

Egemen sınıfların 19. yüzyılın ortalarından bu yana, Cumhuriyet Devrimi yılları haricinde, ülkemizi bir cariye gibi sunduğu emperyalist ülkelerin hiçbirinde rastlamadığımız “asker–sivil kavgası” tarihi arka yapısıyla incelenmediği taktirde; bugünkü siyasal ortamdaki mevzileniş durumuna da bir açıklık getiremeyiz. Bugün yaşanılan hiçbir olay, daha önceki olayların ürünü olmaktan ayrı ele alınamaz. Demek ki bir ülkenin tarihi, yani geçmiş olayları iyi bilinmedikçe, o ülkenin yaşanılan gerçekliği, yani bugünkü olayları kavranılamaz.

Türkiye Demokrasisi, hiçbir zaman klasik bir burjuva demokrasisi olmamıştır. Çünkü burjuva sınıfı, klasik demokrasisini ancak klasik biçimleriyle gelişebildiği yerlerde az-çok yaratabilmiştir. Yani siyasal üst yapı, kapitalist sınıfın var olma mücadelesi içinde ve sınıfın gelişmesi yönündeki engellerin kaldırılması sürecinde şekillenmiştir. Serbest rekabetçi kapitalizm “bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler” felsefesiyle devletin ekonomiye müdahalesini asgari düzeyde tutmasını bilmiş, böylece gelişimini, kapitalist rekabet ve değer kanunlarının sınırları içinde kendisi belirleyebilmiştir. Bu, devletin doğrudan egemen sınıfa göre organize olması anlamına gelir.

Oysa Türkiye’de kapitalizmin gelişimi başka bir seyir takip eder. Dolayısıyla devlet–egemen sınıf ilişkilerinin belirlenişi de farklı olmuştur. Osmanlı Devleti’nin kuruluşundaki sosyal gerçeklik, sonraki tarihsel süreçlere de damgasını vurması açısından önem arz etmektedir.

”Anadolu’yu açan Horasan erlerimiz yedisinden yetmişine kadar ordulaşmış oymaklardı. Ondan sonraki yerleşmeler bu vasfımızı millileştirdi. Türkiye’mizin tarihi, Osmanlı Gazilerinin Bizans derebeylerini yok etmesiyle başladı. Tekfur topraklarına düzen vermekle işe girişildi. Buna DİRLİK DÜZENİ denildi. Dirlik düzeninde toprağın ‘rekabesi’ (mülkiyeti) padişaha bile değil, Müslümanların Beyt-ül Mali’ne düşüyordu. Toprağın işletilmesi adil bir iş bölümüne ve adil bir gelir taksimine dayanıyordu. Besledikleri boğaza göre mesahası tayin edilmiş toprağın üzerinde hür köylüler ekincilik yaptılar. İsrafı haram bilen ülkücü ilpler (Türk gazileri) iç düzeni denetleyip, dış emniyeti sağladılar. Köylülere ‘çiftçi’, ilplere ‘dirlikçi’ adı verildi. Dirlikçiler: ordu-devlet, çiftçiler: dirlik halkı idiler. Bu ikiye bölünmüş iş zümresinin arasına hiç kimse giremezdi. Onun için Türk milletinin bütününe ‘ordu–millet’ tabir edildi.” (Dr. Hikmet Kıvılcımlı / Kuvayimilliyeciliğimiz – II. Kuvayimilliyeciliğimiz (MBK’ya açık mektup) / Tarihsel Maddecilik Yayınları / S. 4/ İstanbul 1965)

Kuruluştaki Osmanlı Devleti’nin en önemli özelliği: sistem üzerinde bir başka egemen sınıfın “aracı” olarak değil, bizzat devleti oluşturan zümrelerin toplumla ilişkilerinin organı olarak var olmasıydı. Devletin zaafa uğrayıp, zayıflayıp tehlikeye düşmesi durumunda müdahale edip devleti kurtarmaya yönelenler, yine devletin içindeki bu zümreler, özellikle seyfiye (ordu) ve ilmiye olmuştur.

Antika Osmanlılıktan modern Türkiye’ye geçiş de bu yapının izlerini taşır. Bizdeki burjuva devrimi, Batı’daki örneklerinin aksine burjuvazinin ideolojik ve fiili önderliğinde, diğer bütün halk sınıf ve tabakalarını harekete geçirerek ve kendinden önceki üretim biçimini kökünden kazıyarak başardığı tam bir sosyal devrim şeklinde olmamıştır.

Ülkemizdeki egemen sınıf tarihsel kökleriyle birlikte incelendiği taktirde görülecektir ki: Yahudi sermayesinin Madam Roksalana’lar, Frenk Beyleri vb. ve “Dolap” adı verilen ekonomik teşkilatlanmaları ile Türkiye toprağına girdiği günden itibaren: “Ecnebi sermaye Türkiye’yi ‘iğfal’ etmemiştir, yerli sermaye denilen yosmamız ona çılgınca gönül verdiği için, yabancı sermaye, aralık bırakılmış kapıdan Türkiye’de ‘hovardalığa’ girmiştir.” (Dr. Hikmet Kıvılcımlı)

Egemen sınıfın tarihin her döneminde taşıdığı bu özelliği nedeniyle milli mücadele ve Cumhuriyet Devrimi, seyfiyenin yani ordunun vurucu güç olduğu ve Anadolu burjuvazisinin Müdafaa–i Hukuk Cemiyetleri’nde ayrı bir kanalda örgütlendiği bir alt–üstlük içinde şekillenmiştir. Bu bakımdan tarihsel ve sosyal devrimciliği birlikte içermesi nedeniyle melez bir karakter taşır. Diğer bir deyişle, eski devletin yıkılmasında olduğu gibi yeni devletin kurulmasında da öncülük eden; sınuf–u devlet gelenekli ordu olmuştur. Kuşkusuz böyle bir oluşum devlet–egemen sınıf ilişkilerinde “Batıdakinden” farklı sonuçlar doğuracaktı.

Milli mücadeledeki ordu–egemen sınıf ilişkilerinin altını Dr. Hikmet Kıvılcımlı, 1960’lı yıllarda şöyle çiziyordu:

“Batı toplumunda dokunulmaz vatan sınırını ciddiye alarak milleti ve orduyu ‘namerde muhtaç’ etmeyen dişli bir işveren sınıfı iktidara bıçağı hakkına gelmiştir. O nedenle burjuva ordusu efendisini, sahibini tanır. Bizde öyle mi?

Osmanlı Devletini kuran: ‘400 aslandan bu vatan kaldı bize yadigar’ maaşlı ordudur, yıkan da ordudur. Şimdi Cumhuriyeti kurdu ise günaha mı girdi ordu? Anadolu Burjuvazisine kalsa: Erzurum’da bir devlet, Sivas’ta bir devlet, Adana’da bir devlet, Trakya’da bir devlet ve ilh. ve ilh. biçimleriyle son kalan bir avuç vatanı kuşa çevirecekti. Yerli–milli burjuvazi öylesine cılız, pısırık, kişiliksiz, şerefsizdi. Ordu, onun kulaklarını çeke çeke vatana–millete gelmesine yardım etti.”

Cumhuriyetten sonra devlet Mustafa Kemal Paşa’nın öncülüğünde gerek Osmanlılıktan, gerekse yeni devletin kuruluş sürecindeki bu yapısal özelliklerinden dolayı Türkiye’nin sosyo–politik ve ekonomik gelişimini yönlendirme görevini üstüne almıştır. Ancak 1923 İzmir İktisat Kongresi’yle yeniden hareketlenen egemen çevreler devrimi kendi sınıf çıkarlarına göre kuşatmak, silahla kovalanmış Batı gericiliğini şirketler ve alınan yardımlar yoluyla yeniden ülkeye egemen kılmak ve Mustafa Kemal Paşa’yı etkisiz hale getirmek için düğmeye basmışlardır. 1930’lu yılların başındaki halkçı-ulusal, ekonomik-sosyal kamu yönetimi ve kalkınma-planlama çabaları, “6 Ok” girişimleri; atı alanın üsküdarı geçtiği bir dönemde geç çırpınışlar olarak kaldı. 30’lu yılların başındaki, nispeten halkçı-devletçi girişimlerle 35-36 sonrası “devletçilik”, hem niyet olarak hem de sonuç olarak birbirinden oldukça farklıdır. 1930’lu yılların ikinci yarısından itibaren altlı-üstlü, içli-dışlı sermaye operasyonları ile, bilinen 1946 habis ruhu iktidara taşındı.

1919’da Milli Mücadele’yle başlayan bu süreç, bilimsel bir metotla incelendiği taktirde: ülkemizdeki silahlı ve aydın gençlik gerçekliğinin bir sosyal sınıf olmadığı ve olamayacağı halde modernleşme hareketlerinde, vurucu güç fonksiyonunu görmesi ve zaman içinde geride duran kişiliksiz burjuva sınıfı tarafından kuşatılarak fonksiyonlarının yok edilmesi, bize has bir gerçeklik olarak karşımıza çıkmaktadır.

Türkiye’de sınıflar diyalektiğinin bu baş döndürücü çelişkilerini kavrayamayan “kimi keskin, hazırlop salon sosyalistleri” skolastik beyinleri ve iri burunlarıyla bu konulara tüm gövdelerini sokup “sosyalizmin bilmini” yapmak adına kafaları karıştırmaya ve bu tezlerini de gençlere yutturmaya uğraşmaktadırlar. Bu eski bir kavgadır ve çok yakın tarihimizde iki temel siyasal kırılmaya neden olmuştur:

1- Yakın tarihimizde, ilkel komüna yapımızdan kalıntı olarak gelen “vurucu güç” gerçekliğinin modernleşme hareketleri içindeki fonksiyonlarını sınıf determinasyonundan soyutlayarak, geçmiş melez burjuva devrimlerini son duruşmada burjuva sınıfı değil de “asker–sivil bürokratların” yaptığı safsatasını ideolojileştirmeye uğraşan ve bu çizgiyi Kadro–Yön–Devrim Gazeteleri ile örgütlemeye çabalayan bir siyasi akım ortaya çıkmıştı. Bugün de bu akımı canlandırmaya çalışan sınıf-halk pusulasını yitirmiş “ulusalcılar”ı izliyoruz. Birinci kırılma noktası budur.

2- Osmanlı Devletini kuran da yıkan da ordudur. Onun vurucu güç gerçekliğini arkasına almadan veya sinsice kuşatmadan hiçbir burjuva hareketi sonuca gidememiştir. Yakın tarihimizde, ülkemizin bu orijinalitesini atlayarak, burjuvaziye serbest rekabetçi dönemin vasıflarını yükleyerek; bir yanıyla Doğu gericiliğini, diğer yanıyla da Batı gericiliğini temsil eden bu sınıfa ilerici bir makyaj yapmaya çalışan İdris Küçükömer’ci, II.nci Cumhuriyetçi bir siyasal akım ortaya çıkmıştır. Bir kırılma noktası da budur.

Bugün ülkemiz yeniden bu iki siyasal kırılma üzerine oluşturulan “ulusalcılık” ve “sivil toplumculuk” konsept dayatmasıyla yüzyüzedir. “Toplum mühendisliği” misyonunu ellerinde tutan dış destekli güçler, çerçevesi kendilerince çizilmiş bir ayrışmanın derinleşmesini planlamaktadırlar. Ülkenin gündemindeki en yakıcı sorunların çözüm yolları tıkanmakta, her türden provokasyon planlanmakta ve emperyalist kuşatma altında Türkiye halkının çözüm yolu olan “1919’ların güncelleşmesi” perspektifi karartılmaya çalışılmaktadır.

Cumhuriyet; emperyalizme, yani Batı gericiliğine ve saltanata, yani tefeci–bezirganlığa karşı savaşarak doğmuştur. Cumhuriyetin kalıcılığını kutsallaştıran; her iki gericilik cephesinde başardığı zaferdir. Ancak sonraki yıllar silahla kovulan Batı gericiliği “şirketler”, “Batı demokrasisi” ve “dış yardım” aldatmacasıyla ülkemize bir kama gibi yeniden yerleşmiştir. Ülkeye kısa zamanda egemen olan bu vatan–millet düşmanı finans kapital oligarşisi, Doğu gericiliğini de yedeğine alarak bağımsızlığımıza son vermiştir.

1919’larda Milli Mücadele’yle başlayan Demokratik Devrim’in yolu, emperyalizm ve yerli ortakları tarafından kesilmiştir. Bugün önümüzdeki adım, yarım bıraktırılmış bu devrimi “Demokratik Halk Devrimiyle” tamamlamaktır. Kuvayi milliyeciliğimizin “Halkçılık Programı” bütün Türkiye’nin halkçılarını etrafında toparlayabilecek bir içeriğe sahiptir.

Yazımızı büyük usta Dr. Hikmet Kıvılcımlı’nın 1970’teki sözleriyle noktalayalım:

“Türkiye halkı horoz dövüşünü tutmuyor. Milli Mücadelenin, çete harbinden geçip, muntazam orduyla kazanıldığını biliyor. Sosyalistler, ordulaşınız! Milli Birlik’ten korkmayınız!

BÜTÜN TÜRKİYE’NİN GERÇEK HALKÇILARI BİRLEŞİNİZ!” (Biz majiskülledik. V.P.)

Sarp Kuray

İlk yorumunuz

Bu web sitesi deneyiminizi geliştirmek için çerezleri kullanır. Bununla iyi olduğunuzu varsayacağız, ancak isterseniz vazgeçebilirsiniz. Kabul et Devamı