SANAT VE EDEBİYAT MARX-ENGELS-LENİN

Çeviren: Aziz ÇALIŞLAR
ÇEVİRENİN ÖNSÖZÜ
“Marx-Engels-Lenin: Sanat ve Edebiyat” adlı bu kitap, aslında ayrı ayrı kitaplardanm.e.l-sanat-ve-edebiyat
derlenmiş, Marx, Engels ve Lenin’in sanat ve edebiyata ilişkin yazılarından bu kitapların
düzenine uygun olarak yapılan seçmeleri bir araya getirmektedir. Bundan amaç, Marksist-Leninist sanat anlayışının temelini oluşturan bu yazılan bir bütün olarak verebilmektir.
Bilindiği gibi, bilimsel maddeciliğin klasikleri, sanat üstüne başlı başına bir kitap bırakmamış olduklan gibi; kendi içinde kapalı, sistematik bir sanat kuramını geliştirmek için de enine boyuna uğraşacak ne zaman bulabilmişler, ne de aslında, bu çalışmalar içinde boğularak, eylemin dışında kalmak istemişlerdir. Böylesine sistematik-kuramsal bir kitabın olmayışı, burjuva araştırmacıları, Marksizmin kurucularının sanat konusunda bilimsel ve felsefi görüşleri olmadığı sonucuna götürdüğü kadar; Marksizme bağlı düşünürleri de,Marx ve Engels’in özgün bir sanat düşüncesi geliştirememiş olduğu sonucuna götürmüştür. Oysa Marksizmin kurucuları, gerek felsefi, ekonomi-politik ve tarihsel konulan içeren yapıtlarında, gerek çok çeşitli yazışmalarında sanatsal sorunları derinden ele almışlardı. Ancak, bütün bu ayrı ayrı yapıtlarda yer alan sanatla ilgili bölümlerin derlenip,mantıksal bir biçimde, yeni baştan, toplu olarak düzenlenmesi gerekiyordu. İşte bu çok önemli görevi, ilk kez, Lunaçarski yönetiminde, Mikhail Lifschitz ile F. Schiller yerine getirmişler ve 1933’te, “Marx ve Engels: Sanat Üstüne” adlı yapıtın birinci cildini yayınlamışlardır.
M. Lifschitz, daha sonra, 1937, 1957 ve 1967’de genişletilmiş baskıları hazırlamış ve 1937’den sonra benzer basımlar bütün dünyada yayınlanmıştır. Marx ve
Engels’in sanat üstüne hazırlanan; bu iki cilt kitabı, yalnızca Marksist sanat kuramının,
Marksist estetiğin tüm dünyada yaygınlık kazanmasını değil, ama aynı zamanda, dünya
sanat tarihi ve estetik düşünce üstüne onlarla ilgili yanlış anlamaların ortadan kalkmasını
sağlamış; Marksist sanat kuramının temellerinin Marx ve Engels tarafından atıldığı ve
uyumlu bir sanat ve estetik görüşler sistemini geliştirmiş oldukları ortaya çıkmış, en
önemlisi de, yine burjuva ideologlarının savlarının tam tersine, Marx ve Engels’in sanat
görüşlerinin kendi kuramlarının bir parçasını oluşturduğu gerçeği tam bir açıklık
kazanmıştır. Nitekim, bütün öbür alanlarda olduğu gibi, sanat alanında da, klasikler,
sosyalizm ile devrimci hareketi hep iç içe düşünmüşler, sanat alanında da kuramsal
yorumlamanın değerini onun devrimci eyleme dökülüşüne göre belirlemişler; dünyanın
sanatsal olarak özümlenişinin ve sanatsal kültürün, toplumsal yaşamda, toplumsal
gelişmede ve toplumun dönüştürülmesinde ne gibi gerçek bir önem taşıdığına
bakmışlardır. Bu bakımdan, yine son zamanlarda, burjuva ideologların çabalarınca,
Leninizm’in Marksizm’den ayrılmaya kalkışılmasının; Marx ve Engels’in “kuram” (felsefe),
Lenin’in ise “eylem” (siyaset) gibi görülmeye çalışılmasının özünde yatan yanlışlıklar da
açıkça ortadadır. Çünkü, yukarıda da değinildiği gibi, gerek Marx ve Engels, gerekse Lenin
için bilimsel sosyalizm ile işçi sınıfı devrimci hareketi, birbirinin kopmaz birer parçasını
oluşturduğu gibi; Marksizm-Leninizm’in bütünselliğini oluşturacak biçimde, Marx ve
Engels’in düşünce ve eylemleriyle Lenin’in düşünce ve eylemleri de birbirinin kopmaz birer
parçasını oluştururlar. Unutmamak gerekir ki, Marksizm-Leninizm, birbirine eklenen bir
toplam olmayıp, bileşken bir bütünselliktir. Gerek Marx ve Engels’in, gerekse Lenin’in
sanat üstüne görüşleri, tarihsel aşama içinde, uyumlu bir bütünü oluştururlar. İşte Marx ve
Engels ile Lenin’in sanat ve edebiyat üstüne yazılarının bu kitapta bir arada toplanmasının
ana bir gerekçesi de bu temel gerçeğin yeniden öne çıkarılması, Marksist-Leninist sanat
anlayışının ayrılmaz bir bütün oluşturduğunun yeniden vurgulanarak sergilenmeye
çalışılmasıdır.
Marx ve Engels, yalnızca bireysel olarak sanata ilgi göstermiş kişiler değil, ama aynı
zamanda, gerek kendi çağlarında, gerek kendilerinden önceki çağlarda yaşamış, ünlü
ünsüz birçok sanatçıyla ilgilenmiş; dünya edebiyatı hazinesinden enine boyuna
yararlanmış; kendilerinden öncekilerin başarılarına dayanmış; dünya sanatı üstüne çok
geniş, tam bir bilgisi olan kişilerdi. Lenin şöyle diyor Marx için:
“Marx, işçi sınıfı hareketi temeli üzerinde, insan düşüncesinin yaratmış olduğu her şeyi
yeniden gözden geçirmiş, eleştiriye bağlı kalmış, doğrulamasını yapmış ve buradan,
burjuva sınırlamalar içinde aşılamayan ya da burjuva önyargılarla varılamayacak sonuçlar
çıkarmıştı”
İşte, kendilerinden önceki insanoğlu kültürünü böylesine, ileriye dönük olarak yaratıcı bir
biçimde özümlemeleri, klasiklerin sanat ve estetik düşüncesi tarihinde devrim yapmalarına
yol açmıştır. Birincisi, Marksizm öncesi idealistçe sınırlamaların aşamayacağı biçimde,
sanatın ve sanatın gelişmesinin diyalektik maddeci dünya görüşüyle açıklanması; ikincisi
ise, buna bağlı olarak, sanatın ve estetiğin toplumun dönüşüme uğratılmasıyla bağımlı
kılınmasıdır. Marx’in sözleriyle, dünyanın (sanatın ve sanatın gelişmesinin) yalnızca,
açıklanması değil, ama aynı zamanda, dönüşüme uğratılması, yani sanatın da toplumun
yeniden örgütlendirilişi mücadelesinde yer alışı ve sonuçta, insanoğlunun sanatsal
gelişmesi ile estetik eğitiminin yeni bir toplumsal sistemin kurulması çıkarlarıyla tutarlı halegetirilmesi.
İşte, Marksizm öncesi estetiğin sanatı ve sanatın gelişmesini açıklayabilmesindeki bu
sınırlılıkları, klasikler, diyalektik ve tarihsel maddeciliği yaratarak ve maddeci tarih
anlayışının temellerini atarak felsefeyi altüst etmeleri sonucu aşmışlar, sanat ile gerçeklik
arasındaki sorunu köklü bir çözüme ulaştırmışlardır. Çünkü, sanatı somut gerçeklikten ve
insanın toplumsal varoluşundan ayıran Marksizm öncesi estetik için sanatın kökeni ve
gelişmesi, kavranılmaz şeyler olarak kalmıştır. Oysa, Marx ve Engels’e göre, salt kendi iç
yasalarından yola çıkarak sanat ve edebiyatı anlamak kesinlikle olanaksızdır. Böyle bir
şey, ancak üretim ilişkileri ile üretici güçler arasındaki karşılıklı karmaşık ilişkilerin
belirleyiciliğinde toplumun bir bütün olarak çözümlenişi sonucu anlaşılabilirdi; başka bir
deyişle, sanat bir toplumsal bilinç biçimiydi; toplumsal varlıkça koşullu olduğu sürece de,
sanatın gelişmesi ve nedenleri, insanın toplumsal varoluşunda aranabilirdi ancak. Böylece,
onlar, sanatın yalnızca maddeci bir tanımını yapmakla kalmamışlar, ama toplumsal bir
bilinç biçimi olarak sanatın toplumsal varlığa bağlı olduğunu ortaya koyuşlanyla da sanatın
özünü ve gelişmesini tarihin akışı içinde açığa çıkarmışlar ve uyuşmazlıkların yaşandığı bir
toplumda sanatın ve gelişmesinin sınıf çelişmelerinden ve belirli sınıfların siyaset ve
ideolojilerinden etkilendiğini ve aynı zamanda onun bir anlatımı olduğunu da
göstermişlerdir. Çünkü, Marx ve Engels’e göre, maddi üretim değişime uğradıkça zihinsel
üretimin kendisi de değişime uğramakta; bu arada, her çağda egemen düşünceler,
egemen sınıfların düşünceleri olmaktadır. Bütün düşünce tarihi bize bunu göstermiştir.
Demek, bir zihinsel üretim biçimi olarak sanat da hem maddi altyapıyla bağımlıdır, hem de
onun üzerinde yükselen ideolojinin yansıma biçimlerinden biridir.
Zihinsel bir üretim biçimi olarak sanatın toplum içindeki bu karmaşık gelişmesini daha en
başında, daha doğrusu, insanoğlunun sanatsal yaratımda bulunmaya başlamasının
kökeninde, insanoğlunun pratik etkinliği, insanoğlunun emeği yatar. İnsanoğlunun gerek
sanatsal yaratım gücü, gerek buna bağlı olarak estetik duyularının gelişmesi insanoğlu
emeğinin bir ürünü olarak ortaya çıkmıştır. Engels, “İlk çakıl taşının insan eliyle işlenerek
bıçak haline gelmesi için öylesine uzun bir zaman geçmiştir ki, bizim tarih diye bildiğimiz
zaman, bunun yanında önemsiz kalır. Ama zorunlu adım atılmış, insan eli özgürleşmiştir,
bundan böyle de yeni hünerler kazanacak, bu yolla edinilen büyük el yatkınlığı insan
soyundan soyuna geçecek, gittikçe artacaktır. Onun için, emeğin sadece bir organı değil,
ama aynı zamanda da bir ürünüdür el. Ancak emek yoluyla, insan eli mükemmellik
derecesine ulaşabilmiş; Raphael tablolarını, Thorvald heykellerini, Paganini müziğini
mucizevi bir biçimde ortaya koyabilmiştir.” der. Marx da, “Beş duyunun oluşması, şimdiye
kadarki dünya tarihinin bir sonucudur.” der; “Müziksel bir kulak, biçimdeki güzelliği görecek göz… Sadece beş duyu değil, ama zihinsel denen duyular da, pratik duyular (istek, sevgi,vb.) tek kelimeyle, insani duyular da… insanileştirilmiş (yani insanoğlu emeğiyle dönüşüme uğratılmış-A.Ç.) doğa sayesinde varolurlar” (diye devam eder-N.G.)
Bilinç de aynı biçimde toplumsal bir üründür; çünkü, insanoğlunun doğayla ve öbür
insanlarla karşılıklı ilişkilerinden doğar. Böylece insan uzun tarihsel gelişme içinde, pratik
yoluyla, emeği yoluyla, kendi estetiksel duyularının, elinin, bilincinin gelişmesi sonunda,
güzelliği de algılayıp yeniden yaratabilme ve nesneleri “güzelliğin yasalarına göre”
biçimlendirebilme gücünü elde ederek geliştirebilmiştir. Çünkü, insanoğlunda yaratacağı
sanatsal nesnenin daha onu yaratmazdan önce kafasında ona ilişkin bir tasarımı vardır
artık. Ama, sonuçta, herhangi başka bir ürün gibi, sanatın nesnesi de, yani “güzelliğin
yasalarına göre” yaratılmış bir nesne de, “sanat duyusu olan ve güzellikten haz alabilen bir
izleyici kitlesi doğurur. Onun için üretim, özne için bir nesne üretmekle kalmaz, ama nesne
için de bir özne üretir.” Demek ki, sanatsal yaratım, aynı zamanda zihinsel bir üretim de
olmaktadır. Buysa bize aynı zamanda, toplumda maddi emek ve maddi üretim ile zihinsel
emek ve zihinsel üretim arasındaki bölünmeyi, toplumdaki gerçek işbölümünü gösterir.
Dolayısıyla sanat, zihinsel bir üretim biçimi olarak toplumdaki üretim ilişkileri içine girdiği
kadar, toplumsal bir bilinç biçimi olarak da toplumsal varoluşla, yani sonunda yine üretim
ilişkileriyle karşılıklı bir ilişki içine girmektedir.
Marx ve Engels, bu karşılıklı ilişkiyi hiçbir zaman sanatın ekonomik sisteme doğrudan
bağımlı olduğu, edilgen bir ilişki olarak değil, ekonomik öğenin son kertede belirleyici
olduğunu görmüşler; sanatsal yaratıcılık sorunlarının sosyolojik olarak kabalaştırılmasına
karşı çıkarak, toplumsal bilinç biçimlerinin de toplumsal gerçekliği etkilediğini
vurgulamışlardır. Hiç kuşkusuz, sanatsal yaratıcılık ve sanatın gelişmesi toplumsal
gelişmeyle ve toplumun sosyo-ekonomik yapısıyla bağımlıdır. “İnsanın kendisi kadar, kendi
düşüncesi ile düşüncesinin ürünleri de maddi üretim ve maddi ilişkilerle birlikte değişime
uğrar”; ama, sanatın gelişmesi, son kertede toplumsal gelişme yasalarına bağımlı olmakla
birlikte, göreceli bir bağımsızlık da taşır ve kendi ayırt edici özellikleri vardır. Antik Yunan
sanatı da hiçbir zaman geriye gelmez; başka bir deyişle, “Yunan hayalgücünü ve Yunan
sanatını belirleyen doğa ve toplumsal ilişkiler anlayışı, otomatik dokuma makinelerinin,
lokomotiflerin ve elektrikli telgrafların var olduğu bir çağda olanaksızdır. Ama burada, şu
soru da karşımıza çıkmaktadır: Zorluk, Yunan sanatının ve Epos’un, belli bir toplumsal
gelişme biçimine bağlı oluşunun anlaşılmasında değil; bunların bize hâlâ bir sanatsal haz
verişinden, bazı bakımlardan bir norm ve erişilmez bir örnek oluşundan geliyor.” Demek ki,
sanatsal gelişme, ‘geçici olan’la ‘değişime uğrayan’ın, ‘kalıcı olan’la ‘yenilenen’in çelişik
birliğini kendi içinde taşımaktadır. Dolayısıyla, sanat yapıtlarına belirli toplumsal koşulların
ve ilişkilerin temel yansımaları olarak bakarken, bunların kalıcı çizgilerini de görmek
gerekmektedir. Sanatın gelişmesini; maddi dünyanın ve toplum tarihinin gelişmesiyle
birlikte ele alıp incelerken, bu nedenle, toplumdaki maddi üretim ile manevi üretim
arasındaki diyalektik bağla değerlendirmek gerekmektedir. Başka bir deyişle, belli
dönemlerin sanatsal yaratımları ile o dönemlerin maddi üretimi arasındaki görece
bağımlılığını anlayabilmek için, “maddi üretimin belirli bir tarihsel biçim olarak ele alınması gerekmektedir. Örneğin, kapitalist üretim tarzı, Ortaçağ’daki üretim tarzından başka bir manevi üretim biçimine karşılık verir.” Bunun gibi, her tarihsel dönemin de kendi estetik idealleri vardır ve bu idealler kendi tekil özelliğiyle uygunluk gösteren, başka koşullardayinelenmesi olanaksız sanat yapıtlarını ortaya çıkarır.
Onun için, Marx ve Engels, “Raphael’in sanat yapıtlarının Floransa’nın etkisi altında o
zamanlar gelişme gösteren Roma’ya dayandığını, oysa Leonardo’nun yapıtlarının
Floransa’daki duruma, Titian’ın yapıtlarının ise daha sonraki bir döneme, Venedik’in
bütünlükle apayrı gelişmesine dayandığını” vurgulamışlardır. Maddi üretimin gelişmesi ile
manevi üretimin gelişmesi arasındaki bağıntı öylesine karmaşıktır ki, “sanatın bazı en
parlak dönemlerinin, ne toplumun genel gelişmesiyle, ne de toplumun adeta iskeletini
oluşturan maddi temelinin gelişmesi arasında bir uygunluk vardır.” Marx ve Engels, sanatın
gelişmesi ile toplumun gelişmesi arasındaki bu dengesizliğin nedenini, herhangi bir
dönemde manevi kültürün, yalnızca maddi üretimin gelişme düzeyiyle değil, ama aynı
zamanda, o döneme özgü toplumsal ilişkilerin özelliğiyle de belirlenişinde görmüşlerdir.
Söz konusu kapitalist toplum olduğuna göre, bu döneme özgü ilişkiler de kapitalist toplum
ilişkileri olup, dengesizliğin temelinde, maddi ya da manevi üretimin toplumsal niteliği ile
özel mülkiyet biçimi arasındaki çelişme yatmaktadır. Bu nedenle, sanatın kapitalizm
çağında nasıl geliştiğini ve toplumun maddi temeliyle ne gibi bir uygunluk gösterdiğini,
sanatsal yaratımların toplumsal niteliğini kavrayabilmek için sanatın toplumsal üretim ve
mübadele içindeki yerine, üretim tarzıyla ilintisine bakmak gerekir. Kapitalist üretimde ise,
“bütün ürünler meta haline gelirler;” yani sanatsal üretim, meta üretimi olmuştur artık,
sanatçının emeği artı-değer üretişiyle, mübadele değeriyle ölçülüdür. Dolayısıyla, kapitalist
toplumda “bir yazar düşünce ürettiği sürece değil, yayınevini zengin ettiği sürece ya da bir
kapitalistin yanında ücretli emekçi olduğu sürece, üretici bir emekçidir.” Lenin’in de belirttiği gibi, “özel mülkiyete dayalı bir toplumda sanatçı piyasa için meta üretir.” Böylece, “burjuva yazarın, sanatçının, oyuncunun özgürlüğü gizli (ya da ikiyüzlüce gizlenmiş) bir
bağımlılıktan; para kesesine, ahlâk bozukluğuna ve müteşebbise bağımlılıktan başka bir
şey değildir.” Demek, kapitalist toplumda, sanat, egemen sınıfların, tek ideali kâr peşinde
koşmak olan burjuvazinin bencil çıkarlarına bağımlı kılınmıştı. Bütün değerlerin parayla
ölçüldüğü bir toplumda da “hakiki yaratıcı güç” paraydı. Para bütün “insancıl ve doğal
özellikleri kendi karşıtına döndürmekte”; güzel, soylu ve hakiki olan ne varsa, paranın
tersine dönüştürücü etkisi altında yıkıma uğramaktadır. Onun için Marx, “kapitalist üretim
tarzı bazı manevi üretim biçimlerine, örneğin, sanat ile şiire düşmancadır” der. Bu söz,
edebiyat ve sanatın kapitalizm altında gelişemeyeceğini değil, kapitalist sömürü sisteminin
gerçek sanatçıların insancıl ideaileriyle nasıl derin bir çelişme içinde olduğunu gösterir.
Shakespeare, Goethe, Blalzac gibi, kapitalizm çağındaki büyük sanatçıların yapıtlarında
kapitalist gerçekliğin trajik çatışmalarla dolu olarak verilişi ve kapitalist sömürü sisteminin
mahkum edilişi bunun bir kanıtı olduğu kadar, sanatın kapitalizm altında gelişmesinin de
diyalektik bir yönüdür. Gerçek bir sanatçının kapitalizmde trajik bir konumu oluşunun asıl
nedeni budur. Marx ve Engels, yaşamdaki gerçek çelişmelerin ideolojik bir yansıması
olduğu sonucuna varmışlardır.
Dolayısıyla, burada, sanatın ideolojik mücadelede önemli bir silah olduğu da ortaya
çıkmaktadır. Sanat, sömürücü sınıfların çıkarlarına hizmet ederek gerici bir nitelik
kazanabileceği gibi, ezilen kitlelerin çıkarlarına hizmet ederek ilerici bir nitelik de
kazanabilirdi; başka bir deyişle, sanat ile toplumsal mücadeleler arasında bir bağ vardı ve
bu, tarih boyunca değişime uğramıştı. Örneğin, feodalizme karşı mücadele döneminde
burjuvazi önemli manevi değerler üretmiş, ama iktidara geldikten sonra, kendi kullanmış
olduğu silahı elinden bırakmaya başlamıştı; çünkü kendi karşıtı olan sınıf, tarihteki yerini
almıştı. Buysa, ilerici sanatçıları burjuva toplumla karşı karşıya getirerek, karşıt bir konuma
geçmek zorunda bırakmıştı. İşte, olayların devrimci sınıfın konumundan
değerlendirilmesini ve sanatta devrimci sınıfın yanında yer alınmasını Marx ve Engels,
sanatta yanlılık ilkesi olarak ortaya koymuşlardı. İleride Lenin tarafından özlü bir biçimde
geliştirilecek olan sanatta yanlılık ilkesi, Marksist-Leninist estetiğin başlıca bir ilkesi olarak
işte böyle ilk kez Marx ve Engels tarafından ortaya atılmıştır…
Marx ve Engels, diyalektik ve maddeci bilgi kuramlarını; yalnızca sanatın gelişmesine
değil, ama aynı zamanda, sanat ve edebiyat çözümlemesine de uygulamışlar; sanatı
gerçekliği bilmenin yollarından biri olduğu kadar, gerçekliği yansıtmanın bir yöntemi olarak
da ele almışlardır. Böylelikle, klasikler, bilimsel maddecilik öncesi idealist estetik
düşüncesinin altından kalkamadığı bir sorunu, gerçeklik ile sanat arasındaki ilişki
sorununu, yalnızca tarihsel ve toplumsal düzlemde çözmekle kalmayıp, aynı zamanda,
bilgi-kuramsal düzlemde de çözmüş oluyorlardı. Marx ve Engels’in olduğu kadar, Lenin’in
de yansıma kuramları, Marksist-Leninist estetiğin candamarını oluşturur. “İnsan bilinci
gerçekliği yalnızca yansıtmakla kalmaz, ama aynı zamanda onu yaratır da,” diyordu Lenin.
Demek ki, sanat, gerçekliğin yalnızca edilgen bir yansıması değil, ama aynı zamanda etkin
bir biçimde yaratılmasıdır da. Sanat ile gerçeklik arasındaki bu diyalektik ilişki, sanatsal
bilginin olduğu kadar, sanatsal yaratının da temelini oluşturur. Şu halde, gerçekliği sanatta
yansıtabilmek için gerçekliğin bilgisi gerektiği kadar, yeniden yaratılması da gerekmektedir.
O yüzden, Marx ve Engels, gerek edebiyat ve sanatta bir yönelim, gerek bir sanatsal
yaratma yöntemi olarak gerçekçilik üzerinde önemle durmuşlardır. “Benim görüşüme göre,
gerçekçilik”, diye yazar Engels, “ayrıntılarda hakikate bağlı kalmanın yanı sıra, tipik
durumlar içinde tipik karakterlerin hakikate bağlı olarak yeniden yaratılmasını içerir.” Başka bir deyişle, kişi ve olayların yüzeysel biçimde kopya edilişleri kadar, soyut biçimde
verilişleri de gerçekçiliğe aykırıdır; ne Schiller’de olduğu gibi, “bireyleri çağlarının birer
borazanı kılacak” biçimde soyutlayarak idealleştirme, ne de natüralistçe taklitçilik. Onun
için, Marx ve Engels; Shakespeare, Cervantes, Goethe, Balzac ve Rembrandt gibi büyük
gerçekçi sanatçıların yapıtlarına değer vermişlerdir. Sanatsal yaratımlarda gerçekçiliğin
önemini vurgularken, Engels, Balzac’ın romanlarında Fransız toplumu üstüne, ekonomik
ayrıntılarda bile, o dönemin bütün meslekten tarihçi, iktisatçı ve istatistikçilerinden daha
çoğunu öğrenmiş olduğunu belirterek, Balzac’ın bir aristokrasi yanlısı olmakla birlikte,
kendi siyasal hasımlarını, yani cumhuriyetçi devrimcileri geleceğin gerçek insanları olarak
görmüş ve yapıtlarında bunu böylece yansıtmış olmasını “gerçekçiliğin en büyük
zaferlerinden biri olarak kabul ettiğini” söyler. Böylece, Engels, sanatsal yaratımların
sınıfsal özelliği ile sanatçının bilinci ya da dünya görüşü ile yapıtları arasındaki çelişkinin
de bir çözümünü yapmaktadır; nitekim, ileride Lenin de aynı çözümleme yönteminden
yararlanarak Tolstoy üstüne benzer sonuçlara varacak, sanatçının yaratımındaki toplumsal
belirlemenin en karmaşık yasalarını ortaya koyacaktır (Engels’in bu yazısı, o güne kadar
ortaya çıkmamış olduğu için Lenin tarafından bilinmediğinden, biz de bunu, diyalektik
maddeci yöntemin bir zaferi olarak kabul etmekteyiz). Marx ve Engels, Lassalle’la
yazışmalarında da gerçekçilik üstüne çok önemli düşünceler öne sürmüşler “Schillerciliğe”
karşı “Shakespeareleştirme”yi, gerçekçiliğin ölçütü olarak görmüşlerdir. Marx ve Engels’in
sanatçıdan istedikleri şeyler, hakikate bağlı çizim, çizilmiş olaylara somut tarihsel yaklaşım
ve kişilerin, bağlı oldukları sınıfsal çevrenin belirleyici özellikleri içinde, canlı, çok yönlü
çizimleriydi. Böylece, Marx ve Engels, Marksist estetiğe “gerçekçi imge” kavramı ve
olgusunu da kazandırmış oluyorlardı. Marx ve Engels, Lassalle’a yazdıkları mektuplarda,
devrimci tragedyanın özellikleri üzerinde durarak, herhangi bir trajik çatışmanın somut
tarihsel-sınıfsal bir içerikten kaynaklanması gerektiğini vurgulamışlar, trajik çatışmanın
“tarihte zorunlu postula ile pratikte onu gerçekleştirmenin olanaksızlığı” arasında yattığını
söylemişler; bunun da ancak belli bir tarihsel dönemdeki ilerici sınıfların bakış açısından
görülebileceğini belirtmişler, sanatta tezliliği savunmuşlardır. “Tezli denilen şiire hiçbir
biçimde karşı değilim ben” diye yazar Engels, “tragedyanın babası Aiskhyios da,
komedyanın babası Aristophanes de oldukça yan tutan şairlerdi, Dante ile Cervantes de
onlardan aşağı kalmazlar.” Ancak, sanatta tezlilik ve yanlılık, kuru bir ahlâkçılık, şematik bir
siyasal yorum ya da kaba bir öğreticilik değildir. “Kanaatimce”, diyor Engels, “amaç,
vurgulayarak gösterilmeksizin, yazarın kendi çizmiş olduğu taplumsal çatışmaların ilerideki
tarihsel sonucunu okuyucuya bir tabak içinde sunulmasına gerek kalmadan, durumun ve
eylemin kendisinden ortaya çıkmalıdır.” Gerçekçiliğin bu çok önemli konusunda Lenin de
aynı görüştedir: “Kaba bir yazar… belli bir kuramın bütün sonuçlarını ‘hazırlop bir biçimde’,
çarpıtılarak, basite indirgenmiş bir biçimde… okuyucuya verir.” Buysa bize, düşünce ile
anlatımın bir sanat yapıtında bütüncül bir birlik oluşturması gerektiğini gösterir. Onun için,
Marx ve Engels, sanat ve edebiyatın kendi döneminin derinlerinde yatan yaşamsal
süreçleri hakikate bağlı bir biçimde yansıtması, ileriye dönük bir bakış açısını içermesi ve
ilerici güçlerin çıkarlarının yanında olması gerektiğini söylerler.
Marx ve Engels, Marksist estetiğin, sanatın gelişmesinin ve sanatsal yöntemin temel
yasalarını ortaya koyarken, Marksist sanat ve edebiyat eleştirisinin de temellerini atmışlar,
sanat ve edebiyat tarihini ayrıntılı bir biçimde, eleştirel gözle değerlendirmişlerdir. Daha
önce de değinildiği gibi, İlkçağ kültürünü derinden irdelerken, Ortaçağ’ı da yepyeni bir
gözle yorumlamışlar; Ortaçağ kültür ve sanatında tarihsel gelişmenin ileri yönünü yansıtan
özellikleri ortaya koyarak, Ortaçağ şiirinin modern çağ şiirinin gelişmesine zemin
hazırlamış olduğunu belirtmişlerdir. Özellikle Rönesans üzerinde önemle duran Engels,
Rönesans’ı “insanlığın o güne kadar yaşadığı en büyük ilerici devrim” olarak nitelendiriyor;
Rönesans’ın, kendi devrimci özelliğinden ötürü, “evrensel çapta ve bilgelikte devler
istediğini ve devler ürettiğini” belirtiyordu. Bu çağın büyük düşünür ve sanatçılarında
modern burjuva düzenini kuran insanların burjuvaca sınırlamaları olmayışı, onların çok
yönlü yaratıcı kişiler olması sonucunu doğurmuştu. Leonardo ya da Dürer gibi kişiler,
yalnızca büyük ressamlar değil, ama dünya kültür ve biliminde de devrim yapmış, geniş bir
bilgi alanı içinde yaratımda bulunmuş kişilerdir. Engels, Rönesans devlerinin en büyük
özelliğini, “hemen hemen hepsinin, eylemlerini çağdaş hareketin ortasında, pratik
mücadele içinde yürüterek yaşamaları; kendi saflarını seçip, kiminin konuşup yazarak,
kiminin elinde kılıçla, ama çoğunun, bu her ikisiyle birlikte savaşın içinde yer almaları”
olarak görmüştür. Rönesans’ın büyük kişilerini sosyalist kültür düşüncelerine ve devrimci
harekete yakın kılan başlıca özellik de buydu işte.
Marx ve Engels, gerek “erişilmez klasik mükemmellikte” buldukları Dante ve Balzac’ın yanı
sıra, “bütün öbür romancılar üstünde tuttukları” Cervantes’e, gerekse “bütün Marx ailesinin gerçekten taptığı” Shakespeare’e çok büyük önem vermişler, bütün bir edebiyat tarihi içinde onları eşsiz örnekler olarak göstermişlerdir. Marx ve Engels, düşüncelerin sınıfsal içeriğini kavrayabilme gücünden yoksun Marksizm öncesi burjuva kültür tarihçilerine benzemez olarak, 18. yüzyıl aydınlanma düşüncelerinin sınıfsal-tarihsel özünü açığa çıkarmışlar, Aydınlanma Dönemi edebiyatını ilerici burjuvazinin çıkarlarının ideolojik bir anlatımı olarak değerlendirdikleri gibi, Aydınlanma Dönemi yazarlarına da büyük bir değer biçmişlerdir. Hele Diderot’nun Rameau’nun Yeğeni adlı kitabını Marx “eşsiz bir başyapıt” olarak değerlendirirken, Engels de şöyle der: “Eğer bütün yaşamını hakikat ve adalet peşinde koşmaya adamış biri varsa o da kelimenin tam anlamıyla, örneğin, Diderot’dür.”
Marx ve Engels, sanat ve edebiyat tarihinin belirleyici dönemlerini, kişilerini ve yapıtlarını
incelerken, bunları tarihsel ve sınıfsal konumları içinde görmeleriyle Marksist sanat
eleştirisinin de temel özelliğini ortaya koymuşlardır. “Her biri kendi alanında bir Olympos
Zeus’uydu”, diye yazar Engels, Goethe ve Hegel için, “ama yine de hiçbiri Alman küçük
burjuvalığından kurtaramamıştır kendisini.” Goethe’nin diyalektik bir çözümlemesini
yaparken de şöyle der Engels: “Goethe’nin benliğinde, çevresindeki sefaletten tiksinen
dahi şair ile çevresiyle uzlaşıp, kendini ona uydurma zorunda olduğunu gören, ihtiyatlı
Frankfurt Belediye Meclisi üyesinin oğlu, Weimar Özel Danışmanı arasında sürekli bir
savaş yer almıştır. Onun için, Goethe, bir bakıyorsun, anıtsal bir kişi; bir bakıyorsun,
küçücük, bir bakıyorsun, inatçı, alaycı, dünyayı küçümseyen bir dahi, bir bakıyorsun,
temkinli, aşırı gitmeyen bir mızraklı-burjuva.”
Romantisizmi çözümlerken de, Marx ve Engels, romantisizmi, bütün kendine özgü
toplumsal çelişmeleriyle, Fransız Devrimi’nden sonra başlayan çağın bir yansıması olarak
görmüşler; kapitalizmi reddeden ve ileriye doğru çaba gösteren devrimci romantisizm ile
kapitalizmin geçmiş açısından romantik bir biçimde eleştirilmesi arasında bir ayrım
yapmışlar; gerici romantikleri eleştirirken, Byron ve Shelly’e değer vermişlerdir. Marx ve
Engels; Dickens, Thackeray ve Bronte’ler ile Guy de Maupassant gibi, 19. yüzyıl İngiliz ve
Fransız gerçekçilerini övmüşler, gerçekçi geleneği her zaman için edebiyatın en büyük
başarısı olarak görmüşlerdir. Bu arada, Rus edebiyatına da büyük bir yakınlık duymuşlar,
daha iyi izleyebilmek için de Rusça öğrenmişlerdir. Özellikle de Çernişevski ile
Dobrolyubov’a büyük önem vermişlerdi. Engels, bu iki devrimci yazar için, “iki sosyalist
Lessing” derken, Marx da Çernişevski için “büyük Rus bilgini ve eleştirmeni” diyor;
Dobrolyubov’u bir yazar olarak Lessing ve Diderot ile kıyaslıyordu. Marx ve Engels, sanat
ve edebiyata derinden evrensel bir gözle ve tarihsel gelişimi boyunca ilerici özellikleri
içinde yaklaşırken, her halkın dünya sanat ve edebiyatına katkısına inanarak, büyük
küçük, hemen hemen bütün dünya uluslarının sanat ve edebiyatına ilgi göstermişlerdir.
Ancak en çok işçilere yakın demokratik ve devrimci şair ve yazarlara yakınlık duymuşlar,
bütün yaşamları boyunca en ilerici yazarları sosyalist hareketten yana çekmek için
çalışmışlar, edebiyatta devrimci yönelimin oluşmasına etkin bir katkıda bulunmuşlardır.
Toplumculuk ile ilerici hareket, gerçekçilik ile devrimcilik, sanatsal özümleme ile sanatsal
yaratma, klasikler için hep ayrılmaz şeyler olarak kalmıştır. Onun için kendi dönemlerinde
en çok tuttukları şair, dostları Heine olmuştur. Heine üzerinde etkileri çok olmakla birlikte,
Heine’yi “yaşayan en parlak Alman şairi” olarak değerlendirmişlerdir. Heine’nin yanı sıra
“Alman işçi sınıfının ilk ve en önemli şairi” diye adlandırdıkları G. Weerth ile F. Freiligrath
da onların yakın dostuyduiar.
Marx ve Engels, burjuva toplumda sanatın gelişmesinin böylesine bir irdelemesini
yaptıktan sonra, sanatın geleceğe doğru gelişmesi üstünde de çok önemli görüşler
getirmişler, sanatın burjuva toplum altındaki çelişmelerinden ancak gelecekteki topluma
geçişle kurtulunabileceğini söylemişlerdir. Böyle bir toplumda sanat ile gerçeklik arasındaki
çelişme, uyumlu bir hale geleceği gibi, bireyin çok yönlü gelişmesi sonucu da herkes
sanatsal yeteneğini ve kültürünü geliştirebilme olanağını bulacaktır. “Toplumun komünist
bir biçimde örgütlenişiyle, sanatçının bütün bütüne işbölümünden ötürü bölgesel ve ulusal
sınırlılıkla bağlı kalışı kadar bireyin kendisini sadece bir ressam, bir heykeltıraş, vb. haline
getiren, belirli bir sanata bağlı kalışı da ortadan kalkar. Komünist bir toplumda ressamlar
yoktur, başka etkinliklerinin yanı sıra resimle de uğraşan insanlar vardır.” diyor Marx.
Demek ki, toplumun yeniden örgütlendirilişiyle birlikte, üretim ile özel mülkiyet arasında
olduğu kadar, maddi ve manevi üretim arasındaki çelişkinin de ortadan kalkması, “emeğin
bir zorunluluk olmaktan çıkarak” “özetkinlik” haline gelmesi sonucu, birey de sınıfsal￾toplumsal kısıtlayıcılıktan kurtularak sanatın her alanında özgürce yaratımda
bulunabilecektir. İşbölümünün yabancılaştırıcı sonuçlarının aşılması sonucu, birey kendini
manen geliştirdikçe, çevresiyle ve üretimle ilişkileri insanileştikçe, sanatsal yaratım ile
sanatsal algı arasındaki çelişki de ortadan kalkacaktır: “İnsanın insan olduğunu ve
dünyayla ilişkisinin de insani bir ilişki olduğunu düşünelim; o zaman… sanattan zevk almak istiyorsan eğer, sanat kültürüne sahip biri olman gerekir”, diyor Marx. Burada, sanatsal algı için sanatsal kültür gereğinin ötesinde, çok önemli bir öngörüş de yatmaktadır; başka bir deyişle, toplumda tüm insanların sanatsal ve estetiksel olarak ileri, insani bir düzeyde gelişmiş oldukları bir toplumda, sanattan anlayanlar ile sanatsal yaratımda bulunanlar arasında ayrım da ortadan kalkmış olacaktır. Buysa toplumda sanatsal ilişkilerin bireyler
arasında uyumlu bir hale gelmiş olmasından, sanatsal gelişme ile toplumun genel
gelişmesi arasında uyumun kurulmuş olmasından başka bir şey değildir. Demek,
sömürüden arınmış emek, bütün manevi yaratıcılığın kaynağı olduğu kadar; sanat ve
edebiyatın özgürce ve toplumsal gelişmesiyle uyumlu olarak sınırsızca gelişebilmesinin
öngereği de, dünyanın ileriye doğru dönüşüme uğratılmasında, insanoğlunun tüm
değerlerini gerçekleştirebilecek koşulların yaratılmasında yatmaktadır. Bu devrim ise,
Marksizmin yirminci yüzyıldaki aşamasını simgeleyen Lenin adına bağlıdır.
Lenin, sanat ve edebiyatı, Sosyalist Devrim ve sosyalizmin kurulması sürecinde, devrimci
pratiğin içinde değerlendirişiyle Marksçı estetiğin yirminci yüzyıldaki aşamasını, yani
Marksçı-Leninci estetiğin kuruluşunu temsil eder. Marx ve Engels’in görüşlerini insanoğlu
tarihinin bu yepyeni aşaması içinde sürdüren Lenin, gerek devrim öncesinde, gerekse
devrim sonrasında, sanatın ve sanatsal gelişmenin yasallıklarını ve belirleyici özelliklerini
ortaya koyarak ve sorunlarını pratikte çözümleyerek, Marksçı estetiği bir ileri aşamaya
sokmuş; başka bir deyişle, Marx ve Engels’in geleceğe dönük görüşlerinin tarihte
gerçekleştiricisi olmuştur. Lenin’in bu en büyük özelliği, onun, sanatın sorunlanna aynı
zamanda, pratikte çözüm getirişine bağlıdır; yani, toplumun devrimci bir biçimde
dönüşüme uğratılarak toplumun yeniden örgütlendirilişi ile sanatsal yaratıcılık arasındaki
organik bağı ortaya koyan Lenin, böylece sanatsal gelişmenin yasaları ile sanatsal
yaratıcılığın özelliklerinin uyumlu hale getirilmesinin yolunu da göstermiş; sosyalist devrim
ile sanatsal etkinlik arasındaki ayrılmaz bağı kurmuştur.
Bu bakımdan, Lenin’in devrim pratiği içinde sanata özel bir ilgi gösterişine ve estetik
sorunu üstüne düşüncelerini ilk kez tam devrim olayları içinde, “Parti Örgütlenmesi ve Parti Edebiyatı” yazısında dile getirmiş olmasına hiç şaşmamak gerekir. Marx ve Engels’in sanat ve edebiyatta yanlılık ilkesinin, başka bir deyişle, “partili sanat ve edebiyat” anlayışının tam ve somut bir açıklanışını içeren bu yazıda, Lenin, burjuva sanat anlayışını mahkum ettiği kadar; işçi sınıfının devrimci hareketi içinde, sanatsal etkinlik ile siyasal etkinlik arasındaki ayrılmaz bağı, sanatsal yaratıcılık ile ideolojik tutum arasındaki açık ilişkiyi, sanatın yanlı eylem içindeki yerini de göstermekteydi: “Edebiyat, proletaryanın genel davasından bağımsız, bireysel bir girişim olamaz kesinlikle… Edebiyat, proletaryanın genel davasının bir parçası haline gelmeli, bütün proletaryanın politik olarak bilinçli bütün öncüleri tarafından harekete geçirilen o tek ve büyük Sosyal-Demokrat mekanizmanın küçük bir çarkı ve vidası olmalıdır… Bütün Sosyal- Demokrat edebiyat, Parti edebiyatı haline gelmelidir.” İşte, Lenin, doğrudan doğruya ve sadece proleter-sosyalist sanata özgü bir özellik olarak sanatta yanlılık ya da partili sanat ve edebiyat ilkesini ortaya koymakla, kültür tarihinde o güne kadar hiç varolmadık şu yeni yasallığı da ortaya koymuş oluyordu:
Sanatın bir sınıfla bağıntısı o sınıfın siyasal partisiyle bağıntı içindedir, şu halde, sanatsal
yaratıcılığın sınıfsal niteliği, yanlılığa dönüşmüştür. Lenin, sanatta yanlılık ilkesini estetiğe
getirirken, aynı zamanda, özgürlük sorununa da bir çözüm getirmekteydi; çünkü bunlar
birbirinden ayrılmaz şeylerdi. Marx ve Engels’in de bize açıkladığı üzere, nasıl kapitalist
toplumda sanat ve sanatçı kapitalist ilişkilere bağımlılıktan ötürü özgür olamıyorsa, sanatı
bu kendi özüne yabancılaştırıcı ilişkilerden kurtarmaya, yani toplumu devrimci bir biçimde
dönüşüme uğratmaya çalışan sanat ve edebiyat da tam tersine öylesine özgür bir sanat ve
edebiyat olacaktır. Sanatsal yaratıcılıkta özgürlük sorunsalını partililik bağlamı içinde
çözüme ulaştıran Lenin, burjuvaziye bağlı edebiyata karşı “açıkça proletaryaya bağlı”
edebiyatı koymakla, aynı zamanda, bize sanatın ve kültürün sınıfsal konumunu da,
kapitalizmin en yüksek aşaması içinde göstermiş oluyordu.
Nasıl Marx ve Engels’e göre “toplumda egemen düşünceler egemen sınıfların düşünceleri”
idiyse yani, sınıflı toplumlarda sanat ve edebiyat da sınıfsal bir özellik gösteriyorsa; Lenin’e
göre de öyle, her ulusta “egemen kültür biçimi olarak bir buıjuva kültürü”, bir de “öğeler
halinde” “demokratik ve sosyalist kültür” vardı; “çünkü, her ulusta, ezilen ve sömürülen
kitleler vardır ve onların içinde bulundukları yaşam koşulları ister istemez demokrasi ve
sosyalizm ideolojisinin doğmasına yol açar”, “Bundan dolayı, genel ‘ulusal kültür’ toprak
ağalarının, papazların ve burjuvazinin kültürü” idi; proletaryanın kültürü ise, “demokrasinin ve dünya işçi sınıfı hareketinin kültürü”ydü. Lenin, bu saptamalarıyla, estetik bilimine Marx ve Engels’in görüşleri doğrultusunda derinlikler kazandırmakta; sanatta ‘sınıfsal-olan’ ile ‘evrensel-olan’ın diyalektik birliğini ve yine sanatta ‘ulusal-olan’la ‘uluslararası-olan’ın diyalektik birliğini ortaya koyduğu kadar; sanatta ‘sınıfsal-olan’la ‘ulusal-olan’ın da diyalektik ilişkisini ortaya koymakta ve ancak proletarya kültürünün kendi ulusal özellikleri içinde evrensel bir nitelik taşıyabileceğini göstermekteydi.
Lenin, ‘sınıfsal-olan’la ‘evrensel-olan’ bağlamında proletarya kültürünün özelliklerini
açıklığa kavuştururken, onun geçmişle olan diyalektik bağını, tarihsel ilişkisini de
vurguluyor, proletarya kültürünün insanoğlunun genel kültürüyle olan bağıntısının üstündeönemle duruyordu. Çünkü, “proleter kültür havadan inmediği gibi, kendilerini proleter kültür uzmanı sayanların da bir buluşu değildi.” Söz konusu, “yeni bir kültürün yaratılması”, “özerk” bir proleter kültürün kurulması değildi. Proletarya kültürü “ancak tüm bir insanlığın gelişmesiyle yaratılmış kültürün tam bir bilgisi ve dönüşüme uğratılması sonucu yaratılabilirdi.” Proletarya kültürü, “insanoğlu düşüncesi ve kültürünün iki bin yılı aşan gelişmesi boyunca değerli olan ne varsa hepsinin özümlenerek yenileştirilmesiydi”.
Dolayısıyla, proletarya kültürü, geçmişi iki yönden özümlemek zorundaydı; birincisi, bu
kültür, “geçmişin deneyi ile o günün deneyini”, yani “ilkel ütopik biçimlerinden başlayarak
gelişen sosyalizmin son aşaması olan bilimsel sosyalizm ile işçilerin bugünkü
mücadelesini” birleştirecek, ikincisi, “kapitalizmin bıraktığı bütün bir kültürü özümleyerek
sosyalizmi kuracak olan kültürdü.” Proletarya kültürü, şu halde, “toprak ağalarının,
papazların ve burjuvazinin boyunduruğu altında insanoğlunun biriktiregeldiği bilginin
mantıki bir gelişmesi olmalıydı.”
İşte bunun için Lenin, “kendi başına bir kültür biçimi” olarak bir “proleter kültür özerkliği” ve örgütlenmesine şiddetle karşı çıkmış, proleter sanatın gerçekçiliğin yolundan gitmesi
gerektiğini söyleyerek sanatta sosyalist gerçekçiliğin temellerini atmış; başka bir deyişle,
Marx ve Engels’in o çok büyük değer verdikleri sanatta gerçekçiliğin sosyalist devrim
aşaması içindeki yasallığını ortaya koymuş; sanatta gerçekçilik ile devrimcilik arasındaki
bağı gerek bilgi-kuramsal (epistemolojik), gerekse yöntem-bilimsel (metodolojik) olarak
temellendirmiştir. Daha önce de değinildiği gibi, özellikle Tolstoy üstüne yazdıklarında,
Lenin, Materyalizm ve Ampiryokritisizm adlı kitabında işlediği yansıma kuramının sanatta
nasıl uygulanabileceğinin benzersiz bir örneğini sergilediği, başka bir deyişle, gerçeklik ile
sanatta gerçekçilik arasındaki bilgi-kuramsal ve yöntemsel bağı gösterdiği kadar; Marksçı
edebiyat eleştirisinin de benzersiz bir uygulamasını ortaya koymaktaydı. Tolstoy üstüne
yazılarında, Lenin, sanatı gerçekliğin aynı zamanda hem bilinmesi, hem de
değerlendirilmesi olarak ele alışıyla, yani nesnel gerçeklik ile sanatçının bilinci arasındaki
diyalektik ilişkiyi derinlemesine ortaya koyuşuyla, Marksçı estetiğe özlü katkılarda
bulunuyor, bilgi-kuramı ile değer öğretisi arasındaki ayrılmaz bağı, dünyayı estetiksel
olarak özümlemenin biricik yolu olarak estetikte temellendiriyordu. Yine bu yazılarında
Lenin, tıpkı Engels’in Balzac’ı ya da Goethe’yi değerlendirişi gibi, Tolstoy’u çelişken
bütünlüğü içinde değerlendiriyor; onda kendi çağının çelişkilerinin tam bir yansımasını
gördüğü kadar, Tolstoy’da gerçekçi yöntem ile kendi idealist düşünce yapısı arasındaki
çelişmeyi de vurguluyordu. “Tolstoy’un, bu çelişkiler dolayısıyla, ne işçi sınıfı hareketi ile bu
hareketin sosyalizm mücadelesi içindeki rolünü, ne de Rus devrimini anlayabilmesine
imkan olduğu açıkça ortada”ydı; çünkü, “Tolstoyculuk, gerçek tarihsel içeriği bakımından,
Asyai bir düzenin ideolojisidir”; başka bir deyişle, Tolstoy’un kapitalizmi eleştirisi, geçmişin
bakış açısından; Marx ve Engels’in Manifesto’da ortaya koydukları biçimde, feodal
sosyalizm açısındandır. Oysa, gerek Tolstoy’un yansıttığı dönemin, gerekse Tolstoy’un
kendi çelişmeleri ancak “Sosyal-Demokrat proletaryanın bakış açısından”
değerlendirilebilirdi. Lenin böylece, büyük eleştirel gerçekçiliğin de en büyük sınırlılığını,
yani işçi sınıfının bakış açısından yoksunluğu ortaya koyarak, sosyalist gerçekçiliğin bu en
önemli yasallığını temellendiriyör, “işçi hareketine sımsıkı bağlı olduğu için Gorki’nin
proleter sanatın en büyük temsilcisi” olduğunu belirtiyor; öte yandan, Tolstoy’un
değerlendirilmesini kültür mirasının özümlenmesi bağlamı içinde ele alarak, ancak Rus
proletaryasının Tolstoy’u geleceğe ve kitlelere gereğince maledebileceğini söylüyordu.
Ancak, “Tolstoy’un o büyük yapıtlarının gerçekten herkesin malı olabilmesi için, milyonlarca
ve milyonlarca insanı cehalet, karanlık, angarya ve yoksulluğa mahkum eden bir toplum
sistemine karşı bir mücadelenin göze alınması, yani sosyalist bir devrimin başarılması
gerekmekte”ydi; başka bir deyişle, devrimsiz sosyalist kültür olamaz, kültür halka mal
edilemezdi, yani “belirli kültür düzeyine erişebilmek” için önce bunun “önkoşullarının
devrimci yoldan gerçekleştirilmesi” gerekiyordu. Lenin’in siyasal ve kültürel devrim ile
proleter sosyalist kültür arasındaki bu diyalektik bağı ortaya koyuşu, sanatta halka bağlılık
ilkesinin nesnel temelleri (ile-N.G.) kültür arasındaki bu diyalektik bağı ortaya koyuşu,
sanatta halka bağlılık ilkesinin nesnel temellerini bize gösterdiği kadar, sanatsal yaratımlar
ile halk arasındaki ilişkilerin şu yasallığını da bize yansıtır: Geniş emekçi kitleleri kültür ve
sanatın yüksekliklerine doğru götürürken, sanatı da kitlelere doğru götürme. Amaç, “sanatı
halka, halkı da sanata” yaklaştırmaktır. “Eski günlerde, insanoğlu dehası, sadece bir kesim
insana kültürün meyvelerini vermek, öbürlerini ise en asli şeylerden, yani eğitim ve
gelişmeden yoksun bırakmak üzere yaratımda bulunuyordu”; oysa şimdi devrimle birlikte
“bütün kültürel kazanımlar halkın”dı; sanat, kitlelerce anlaşılmalı ve sevilmeli, onların kültür düzeylerini yüksel(t)meliydi; işçi ve köylülerin hakkı da gerçek, büyük sanattı. Lenin’in,sanatın halka götürülmesi ile halkın sanatı sevmesi, sanatsal yaratımların halka bağlı ve yüksek nitelikte olmasını birlikte, iç içe ele almış olması, hiç de rastlantı değildir. Çünkü,Lenin, sanat deyince önce kitlelerin sanatsal ve estetiksel eğitimini düşündüğü kadar,sanatın toplumu dönüştürücü ve herkesin sanatsal yaratımlarda bulunabilme olanağına kavuşturulmasındaki eğitsel işlevini de düşünüyor, halkın sanatsal gelişme düzeyi ile sanatın gelişme düzeyi arasındaki ilişkinin eşzamanlı bir ilişki haline getirilmesi gerektiğini belirtiyordu. Ancak “bu zemin üzerinde, kendi içeriğine uygun biçimi de yaratacak, gerçek,büyük, yeni bir sanat yükselecektir.