Sadık Göksu:Kıvılcımlı yoldaş ile ilgili bazı anılar ve anekdotlar

 Sadık Göksu   

Image0Image1Kıvılcımlı Yoldaş ile Beni Fatma  Nûdiye Yalçı Yoldaş Tanıştırdı

Kıvılcımlı Yoldaş ile 1962’den, 1971’de yurt dışına çıktığı tarih içinde, uzun bir dönem hemen her gün bir araya gelecek kadar yoğun geçmiş bir ilişkiyi; son demimde, anılarımı yazdığım bir sırada; “Vatan Postası” adlı internet sitesi için nasıl özetlemeli? Bu dost site için, bu ilişkinin ancak belli nirengi noktalarından bazı pasajlar verebileceğimi düşünüyorum ve tanışmamız ile başlıyorum.
Daha önce 1961 yılında, rahmetli Fatma Nûdiye Yalçı ile tanışmıştım ve kendisi 1962yılında Kadıköy’e geçtikten sonra, her hafta sonu, Pazar günleri bu ilk Marksist üstadıma gidiyor, Sosyalizm ile ilgili bilgimi geliştiriyordum. Konuşmalarımızın merkezinde yer alan konulardan biri ve başlıcası, kuşkusuz Dr. Hikmet Kıvılcımlı idi. Bir şey söylemiyordum ama, Fatma Hanım’ın beni ünlü “Doktor”umuzla tanıştıracağı günü iple çekiyordum.
O yıl, çok geçmeden bir gidişimde Fatma Hanım; “Nihayet istediğin önemli kişi ile tanışacaksın” dedi ve yandaki odaya geçmemi işaret etti. Odaya geçtim ve Yoldaş Dr. Hikmet Kıvılcımlı ile karşılaştım. O zamana kadar kendisini ancak resimlerinden tanıyordum. Saygı ile elimi uzattım, el sıkıştık. O sırada Fatma Hanım da Kıvılcımlı’ya; “İşte sana sözünü ettiğim Sadık” dedi.
O gün üçümüz aramızda çok az konuştuk. Ben Dr. Hikmet Kıvılcımlı’ya, kısaca; kendisi ile tanışmaktan çok mutlu olduğumu söyledim. Bizi tanıştırdığı için Fatma Hanım’a da, hemen orada teşekkür ettim. Kıvılcımlı Yoldaş; “Görüşürüz, kitaplarımı da okursunuz” dedi. Kuşkusuz şu anda anımsamadığım bazı başka konulara da değindik. İlk görüşme fazla uzun sürmedi, Kıvılcımlı Yoldaş’ın bir işi varmış, biraz sonra, nezaketle vedalaşarak çıktı. Tanışmamızdan şu anda anımsadıklarım bu kadar.
Image3


Salacak Ziyaretlerim, Kundakçı’nın Ayrı Parti Önerisi…
Bilindiği gibi Dr Hikmet Kıvılcımlı, o sırada Üsküdar yakınlarında, Salacak’ta oturuyordu. İlk görüşmeden kısa bir süre sonra, ilk üstadım rahmetli Fatma Hanım; Kıvılcımlı’nın evine gidişimi de sağladı, düzenledi. Adresi verdi, yine herhalde görüşmüş olacaklar, gideceğim, bana da uygun günü ve saati de söyledi. Ama, “orada kesinlikle benden söz etmeyeceksin” diye sıkı sıkı tenbihledi. Bu çok yerindeydi, çünkü Kıvılcımlı Yoldaş’ın eşiEmine Hanım, Fatma Hanım’ın varlığından son derece rahatsız oluyordu.
Salacak’ta, Kıvılcımlı’nın kaldığı ev, eski ahşap bir konak idi. Daha çok 1962 ve 1963 yılını kapsayan dönemde ben Salacak’a, hemen tümüyle akşamları, ortalık karardıktan sonra gitmiştim. Bunun, gizlilik, vb. gibi özel bir nedeni yoktu. Bunun nedeni, Kıvılcımlı Yoldaş’ın ve İş Bankası’nda çalışan eşi Emine Hanım’ın evde bulunacakları ve konuk kabul edebilecekleri saatler, o sırada ancak bu zamanlar olmasındandı. Kıvılcımlı Yoldaş’a gidildiğinde, eski bir Türk adeti gereği, hemen tümüyle sofraya oturulurdu ve çok iyi anımsıyorum, her seferinde kabak yemeğinin bir başka türü yenirdi.
1963 yılından Kıvılcımlı ile ilgili pek önemli bir anım yok gibi. Çünkü Kıvılcımlı Yoldaş, ilişkilerinde son derece dikkatli idi. Ben ise yeni biri idim. O sıradaki görüşmelerimizde ağzını adeta bıçak açmazdı. Daha çok beni dinlemek isterdi. Kuşkusuz bazı son derece dikkatli soruları ile de karşısındakini tanımaya çalışır; kendisi ser verir, sır vermezdi. Övünmek ve karşısındakini övmek gibi bir şey, Kıvılcımlı’nın kitabında asla bulunamazdı. Öncelikle, onun nefsi her zaman ayakları altındaydı ve her bakımdan çok güçlü bir iradesi vardı.
Ben 1963’te, arkadaşlarla birlikte, TİP’in Kırklareli İl örgütünü, eski kurulmuş örgütler, Aybar’ların, Behice Boran’ların, Parti’ye üye olmaları ve üst görevlere gelmeleri ile birlikte kapandığı bir sırada; ilk ve dokuzuncu il olarak kurmuştum. Bundan herhalde Kıvılcımlı Yoldaş’a buluşmalarımızda söz ediyordum, ama o bunlara önem vermiyor görünüyordu. Benim anımsadığım Dr. Hikmet Kıvılcımlı, özellikle bizim görüşmelerimizde, çok neşeli bir insandı. Ama o ilk tanışmamızda, karşımda sfenks gibi suskun bir Kıvılcımlı Yoldaş vardı. Fatma Hanım ile, Üstad-şakird ilişkimiz ise, başlangıçtan beri hiçbir sarsıntıya uğramadan sürüyordu.
1962 yılının son iki ayında ve 1963’ün ilk ayında, Basın-İş Sendikası’nda Genel Müfettiş sıfatıyla, çalışma kadrosunun başı olarak görev almıştım. Bunları Kıvılcımlı Yoldaş kuşkusuz olumlu buluyordu, ama yukarıda belirttiğim gibi, birisini övmek, adam şımartmak, onun defterinde asla yazılı değildi.
Öte yandan, Suat Kundakçı, daha o ilk yıllarda bana açılarak Fraksiyonculuğunu ortaya koymuş, Kıvılcımlı ve Fatma Hanım’dan gizli ayrı bir parti çalışması içine girmemizi önermişti. Ben, söyleme demesine karşın, bunu hemen Fatma Hanım’a bildirmiştim ve Suat daha o zamandan bana bu yüzden düşman olmuştu. Acaba Kıvılcımlı’yı etkiliyordu da Usta bana onun da etkisiyle mi böyle soğuk davranıyordu, bilmiyorum. Değindiğim gibi, bu durum kanımca, daha çok yeni tanışmakta olmamızdandı. Neşeli Kıvılcımlı’dan, 1962-63 anılarımda pek söz edemesem de; onu sonraki yıllar görüşmelerimizde bol bol buluyoruz. Bu dönemden şu sırada aklıma gelenler, söyleyebileceklerim, yanılmıyorsam bu kadar
* * *
Kıvılcımlı’nın Cağaloğlu’nda Muayenehane Açışı ve TİP’in 1. Büyük Kongresi
Kıvılcımlı Yoldaş, 1964 yılında Cağaloğlu’nda muayenehane açtı. Muayenehanenin açılışına, anımsadığıma göre, yalnız ben yardım etmiştim. Şimdi düşünüyorum da, böyle bazı olaylar var. Örneğin 1967 yılında DİSK’in kuruluş toplantısı. Kıvılcımlı’nın o toplantıya katılmasında yanında yalnız iki kişi vardı: Suat Kundakçı ve ben. Peki, Usta’ya yakınlık iddia eden öbür kişiler neredeler? Yoklar. Ya, nasıl yakınlık bu? Bunu, onları yere göğe sığdıramayan Suat Kundakçı açıklasın.
İşte böyle: Sadece sözde yakınlık, görünüşte bile değil. Bu yutuluyor mu, yutuluyor. Bu yutulmaya Kıvılcımlı Yoldaş bile, “gelip gidebilen kuru kalabalığın” olmamasından yakınmamakla, sonuçta istemeyerek de olsa, yardım etmiş oluyor. Kuru kalabalıklar, Nietzsche’nin Zerdüşt’ündeki,“üstün insanın önerilmesini bile istemeyen kalabalık” gibi; lider için hiç önemli değil.
Ama Kıvılcımlı’nın yanında; Hz. İsa’nın havarilerinden, kendisine ihanet eden Yuda gibi duran; en azından kendisinin kaynaşamadıklarının ajanı olan ve “Usta’nın uyarısına karşın Lâz İsmail ve Zeki Baştımar ile görüştüğünü”, “Bir Ömür Bir Sohbet adlı kitabında yazılı olarak, övünerek itiraf eden” bir Suat Kundakçı gibi biri bile; ya da Hz. Musa’nın Harun’u, Hz. Muhammed’in, Hz. Ali’si, Marks’ın, Engels’i gibi biri; çok önemli.
1964  yılı, TİP’in İzmir’de yapılan Birinci Büyük Kongresi bakımından da çok önemli.
Ben Kongreye, Kırklareli İl Başkanı olarak katılmıştım. Ayata Beğensel de delege olarak kongre üyesiydi. Kongreyi Kıvılcımlı’ya kuşkusuz anlatmıştım. Fakat nedense bu kongre olayını sanki benden önce başkasından dinlemiş gibi adeta benim anlattıklarımı pek dinlemiyordu. İzmir Büyük kongresinde bilindiği gibi, “22’ler” olayı ortaya çıktı. Kıvılcımlı Yoldaş, benim de Marksizm’deki kıt bilgim ve deneyimimle pek ilgilenmediğim bu olaya çok haklı olarak, sıradan bir küçük burjuva davranışı olarak baktı ve lehinde ya da aleyhinde hemen hemen hiçbir şey söylemedi.
1964 yılı Haziran ayında Kayseri Lisesi’ne Felsefe öğretmeni olarak atandım ve 28 Eylül’de de Bakanlık Müdürler Komisyonu kararıyla görevden uzaklaştırıldım. Bu olay üzerine basında, başta İlhan Selçuk olmak üzere, hemen bütün sol ve özgürlükçü yazarlar yazılar yazdılar. Kıvılcımlı bu gelişmeleri dikkatle izliyor, benden de moral desteğini olsun hiç eksik etmiyordu. Olay karşısındaki dirençli tutumum, Kıvılcımlı, Fatma Hanım, Aybar ve TİP’in öbür yöneticileri tarafından da olumlu karşılanıyordu.
Bu gelişmelerin yanı sıra, Osman Sercan, Ahmet Cansızoğlu gibi eski Vatan Partilileri, Zihni Anadol gibi eski TKP’li ve VP’lileri, Kerim Soyka, Cazım Aktimur gibi eski TKP’lileri, Kerim Sadi gibi bazı bağımsız Marksistleri ve başkalarını da tanıyordum.
Bunlardan örneğin Kerim Sadi ile ilgili olarak şöyle bir anım var: Erzurumlu Öztürk kardeşlerden Zeki Öztürk’ün, Ankara caddesinin en yukarılarında, “Öncü” adlı bir kitabevi açmış olduğu, çağdaşlarınca bilinir. Kerim Sadi, sık sık o kitabevi’ne uğrar, Zeki ve şürekâsından oldukça iyi kabul görür, orada epey zaman geçirirdi. Ben o dükkânın önünden geçerken, birçok kez kendisini orada görmüştüm. O zaman doğal olarak, Sosyalizme benden önce iyi kötü emek vermiş bir büyüğümüzü selâmlamak için, gireceğim olmasa bile dükkâna girerdim.
Ben girince ister istemez Kıvılcımlı Yoldaş’tan söz edilir, hali hatırı sorulurdu ve ben de bu soruları yanıtlardım. Ama ben çıkarken, Kerim Sadi genellikle şöyle derdi: “Hikmet’e mi gidiyorsun?” Buna ben “evet” yanıtını verince de, “Ben de geleyim” der, peşime takılırdı. Kıvılcımlı’nın yanına gelince de, işyeri sahibinin hiç hoşuna gitmese de, dedikodu yapmaktan pek öteye geçmezdi. Çokça, çoğalan Sosyalizm yayınlarından söz eder ve:“Hikmet, Sosyalizmi paraya tahvil ettiler (çevirdiler)” derdi!..
Bir gelişinde o çıktıktan sonra Kıvılcımlı Yoldaş bana; “Şunu bana getirme. Ömrü boyunca ne yaptığımı öğrenmeye bakar, sonra kendisi o yolda bir şeyler yapmaya çalışırdı” demişti!..
* * *
Samsun’da Lâstik-İş Bölge Organizatörlüğü, TİP Görevi ve Çaltı Sorumlu Müdürlüğü
1965  yılı Nisan ayında, bir gün TİP İl Merkezinde Kuruculardan, Lâstik-İş Genel Başkanı Rıza Kuas’a rastladım. “Rıza Bey bir şey görüşmek istiyorum”, dedim. Hemen bir kenara çekildik. Maddî durumumu kısaca anlattım ve eğer bir gereksinme varsa çalışmak istediğimi söyledim. “Anadolu’ya gider misin?” dedi. “Van’a olsa giderim” dedim. Samsun’da bir sendika organizatörüne gereksinmeleri varmış. “Giderim” dedim. Beni Basın-İş’teki çalışmamdan, TİP’te Kırklareli İl kuruculuğu ve Başkanlığımdan tanıyordu. Hemen kabulüme karar verdi ve “Hazırlan” dedi. Samsun’a hem Sendika, hem de gayrı resmî parti görevlisi olarak gidiyordum.
Samsun’a vardığımda 19 Nisan idi galiba. Sendika’nın önemli bir sorunu vardı. Bir gün gibi kısa bir zaman içinde sorunu çözümledim. TİP İl merkezinin yerini sordum ve ertesi gün de İl binasına gittim. Başkan rahmetli Dr. Sulhi Kutucu idi. İl merkezi ile Dr’un muayenehanesi aynı binada yan yana odalar halindeydi. Bina, ünlü tütüncü, eski Demokrat Parti İl Başkanı Yusuf İzzettin Kefeli’nin damadı, kendisi de varlıklı olan Dr. Sulhi Bey’e aitti, Parti’ye de orada yer vermişti. Kibar ve nazik bir insandı, beni çok iyi karşıladı.
Parti’de, Merkez İlçe Başkanı Erdoğan Yeşilyurt ve öbürleri ile de tanıştım. Mesleği kaportacılıktı, beni işyerine de götürdü, çok iyi bir dostluk kurduk. Ben Çaltı’nın sahibi, Eczacı Oğuz Koyutürk’ü bulmak istiyordum. Koyutürk, çok iyi işleyen Merkez Eczanesi’nin sahibi idi ve eczane Samsun’un merkezinde idi, kolayca buldum. Kendimi tanıttım, Oğuz Bey beni çok iyi karşıladı. Dergiye yazmak istediğimi söyledim, çok memnun oldu ve kısa zamanda ilk yazımı verdim, yazılarımın arkası da hemen aralıksız devam etti.
Kısa bir zaman sonra Koyutürk bana, sorumlu müdür olup olmayacağımı sordu. Memnuniyetle, dedim ve görevi kabul ettim. İşte o tarihten sonra Çaltı’ya, Kıvılcımlı Yoldaş’tan, önce seçmeler, daha sonra da Usta’nın gönderdiği yazılarını koyduk.
Dr. Hikmet Kıvılcımlı: “Atma Avcıoğlu, Din Kardaşıyız!”
Çaltı’da ben de yazmaya devam ediyordum. 27.9.1965 tarihinde, 128. sayıda, “Hangi Yön?” başlıklı bir eleştiri yazısı yazdım. Kısa bir süre sonra, Yön’ün Genel Yönetmeni ve
Başyazarı rahmetli Doğan Avcıoğlu’ndan, “Sayın Sadık Göksu” Başlıklı bir yanıt yazısı geldi. Yazıyı alan Oğuz Koyutürk’ün ağzı kulaklarına varıyordu, o kadar keyiflenmişti. Yazıyı, 11.10.1965 tarihli 130. sayıda yayınladı.
Bu yazıya karşı ben, 18.11.1965 tarihli, 131. sayıda, “Yön’ün Seçim Öncesindeki Yanlış bir tutumu Üzerine” başlıklı bir yanıt yazısı yazdım. Yazının sonunda, bu tartışmadan çıkmak istediğimi, yerime Kıvılcımlı Yoldaş’ın geçmesini istediğimi, örtülü bir biçimde ima ettim. Sonra da hemen İstanbul’a gelerek, doğruca Kıvılcımlı’nın Nuruosmaniye’deki muayenehanesine gittim.
Kısa bir hoşbeşten sonra Kıvılcımlı Yoldaş sözü bu konuya getirdi ve “O tartışmaya ben girsem” dedi. “Ben de bunu söylemeye gelmiştim” dedim. Böylece, Kıvılcımlı Yoldaş, “Atma Avcıoğlu, Din Kardaşıyız!” başlıklı yazıyı yazdı ve yazı, 1.11.1965 tarihli, 133. sayıda yayınlandı.
* * *
1965’ten 1971’de Ölümüne Dek, Dr. Hikmet Kıvılcımlı’nın Bazı Etkinlikleri
Fakat 1965’ten, 1971’de ölümüne dek; Kıvılcımlı’nın belki en büyük davranış dönemidir. “Tarih Devrim Sosyalizm” adlı temel eser, 1965’te yayınlanmıştır. Aynı yılda bu eseri, “İlkel Sosyalizmden Kapitalizme İlk Geçiş: İngiltere” adlı eser izlemiştir. “Kuvayımilliyeciliğimiz ve İkinci Kuvayımilliyeciliğimiz” ile “Türkiye’de Kapitalizmin Gelişimi” de yine 1965 yılında yayınlanmıştır.
Bu eserlerin hepsi de, bizi (beni, Suat’ı, Nizamettin Üstündağ’ı) çok heyecanlandırıyordu. Bunlardan Tarih Devrim Sosyalizm’e Usta da, hepimiz de çok büyük önem veriyorduk. Kıvılcımlı Yoldaş, bu eseri, bazı yazarlara, Sosyalistlere, Üniversite Öğretim Üyelerine bizimle, karşılıksız olarak gönderiyordu. Ama onlar eseri almakla birlikte hiçbir olumlu tepki göstermiyorlardı.
Kıvılcımlı adı, Sosyalistler de dahil, her kesim tarafından yasaklanmıştı. Benim katıldığım 1962-1965 yıllarını, Kıvılcımlı adının hiç olmazsa Sosyalist kesimde kabullenilmesi için çaba yılları olarak anımsıyorum. Bu çabada başarılı da olduk. Bize önce Gençlik gerekliydi ve bunu yaptık: Gençliğin Usta’ya karşı şartlanmışlığını giderdik. Zincirleri kırıyor ve çabamızda başarılı oluyor, gençliği, Kıvılcımlı’ya ısındırıyorduk.
1965’te benim Samsun’a gidişimden sonra, Oğuz Koyutürk de Kıvılcımlı’yı tanıdı ve ona büyük istekle yaklaştı. Bir defasında, önce ya da sonra bana bildirmeksizin İstanbul’a giderek, Usta ile de görüşmüş. Bu gizliliği benim bakımımdan pek iyi karşılamayan bazı arkadaşlarım oldu. Ama ben olayın bu yönüne bakmadım. Kendilerinden yana nedenler olmadan insanlar iyi ya da kötü bir davranışta bulunmuyor ve bu, sonuç olarak iyi bir davranıştı.
* * *
1966 yılında, Kıvılcımlı Yoldaş, benim adımla, “Türkçenin Üreme Yolları ve Dil Devrimciliğimiz” adlı, küçük ama son derece değerli Dil eserini yayınladı. Eserin benim adımla yayınlanmasını Usta, kitabı Cumhuriyet’in açtığı bir yarışmaya sokacağı ve benim o sırada bayağı popüler olmam yüzünden istedi ve her zamanki demokratik tutumuyla, benim de rızamı alarak öyle yaptı, ama bir bölümüne yukarıda da değindiğimiz belli nedenlerle, beklenen sonuç alınamadı. Yine 1966 yılında, “Karl Marks’ın Özel Dünyası” ve “TİP’e Teklif” adlı değerli eserler yayınlandı.
* * *
Kıvılcımlı Yoldaş, “TİP’e Teklif” kitabında, TİP milletvekillerinin maaşlarını doğrudan Parti’ye vermelerini, böylece bir havuz meydana getirilmesini, Milletvekillerinin bu havuzdan, TİP militanları kadar maaş almalarını, kalan para ile de TİP militanlarının finanse edilmesini öneriyordu ki, bu öneri, TİP’te kıyameti koparmıştı.
* * *
Kıvılcımlı, Salacak’tan, Aşağı Göztepe’deki Lüks Daireye Taşınıyor, Tepkim ve…
Kısa bir süre sonra, aynı 1966 yılında, Kıvılcımlı Yoldaş, Aşağı Göztepe’ye taşındı. Ben evi başlangıçta belki bir kaç ay görmedim, ama döşenmesi ile de halk tipi olmayan, lüks bir apartman dairesi olduğunu duyuyordum. Sonunda bir gün gittim, gördüm ve yadırgadım.
Evi ilk görüşümden birkaç gün sonra olacak, yine Kıvılcımlı Yoldaş’ı ziyaret etmiştim. Sıcak bir yaz günü idi. Biz konuşurken kapı çalındı ve Suat’ı, mayo ile karşımızda bulduk. Suat, Fuat ve Lâtife Fegan çifti, Nizam; Orhan Müs’ün motoru ile deniz gezmesine çıkmış, Caddebostan plâjına gelmiş;“Kıvılcımlı Yoldaş’ı da alalım, biraz dinlendirelim” demişler, Suat çağırmaya gelmiş. Usta, itiraz etmedi, olur, dedi, üçümüz, Suat mayolu, Kıvılcımlı ile ben, giyimli; beraberce plâja doğru yürümeye başladık.
İşte o yürüyüş sırasında, Kıvılcımlı Yoldaş’a; “TİP’e Teklif kitabınızı yakacaksınız, değil mi?” dedim. “Neden?” dedi. “TİP’e Teklif”te yazdıklarından, daha önceki evinden, vb. söz ettim. “Ne yaparsın, eşin böyle yapmışsa” dedi. Gerçekten eşi Emine Hanım, İş Bankası’nda yıllarca çalışıp, Genel Müdür Yardımcılığı görevine gelip, o görevde iken emekli olunca, yüklüce bir kıdem tazminatı almıştı ve bu lüks daire o para ile meydana gelmişti. Ben söyleyeceğimi söylemiş olarak sustum. Kıvılcımlı Yoldaş, sözlerini şöyle bitirmişti: “Ama arkadaşlar bir gün bir yerde bir eylemde olurlarsa, ben oradaki yerimi alırım”.
* * *
Pipe-Line Boru Hattı Grevi, DİSK’in Kuruluşu, Topçu ve Kıvılcımlı Görüşmesi
Aynı 1966 yılında, Sendikamız; Yapı İşçileri Sendikası (YİS) tarafından, Batman ile İskenderun arasında, on küsur il boyunca, kanunsuz, Pipe-Line Boru Hattı Grevi yapıldı. Bu grev sırasında, grev bölgesinde olan Başkan İsmet Demir tutuklandı ve on beş gün tutuklu kaldı. Suat ta tutuklandı ama o, büyük ablasının kocasının devlet ve MAH (şimdiki MİT) içindeki gücü ile, bu olaydan da bir ya da iki gün içinde sıyrıldı.
Bu grev Sendika’nın kasasını bayağı doldurdu. Ama Suat’ın parayı çarçur etmesi yüzünden sonuç yeteri kadar verimli olamadı. Yine de, 1967yılında, Sosyalist gazetesinin ilk dönem yayını; kısa süreli de olsa yapılabildi: Yedinci sayıda Suat Kundakçı, parayı kesti ve gazetenin bu dönem yayını sona erdi.
13 Şubat 1967 tarihinde DİSK (Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu) kuruldu. Kuruluş toplantısı, Çemberlitaş sineması salonunda, büyük bir işçi sınıfı topluluğunun katılımıyla yapıldı. Bu toplantıya Dr. Hikmet Kıvılcımlı, Suat Kundakçı ve ben, birlikte katıldık. İkinci Parterde en ön sırada oturuyorduk. Foto muhabirliği yapan ve bir ara İşçi Postası Gazetesi’nin sahibi olmuş olan Nurettin Veral, üçümüzün fotoğrafını çekti. Fakat Suat, nedense yine kendisinin söylediğine göre, Veral’a giderek fotoğrafın filmini almış ve yok etmiş.
Kıvılcımlı Yoldaş, aynı yıl, Ankara ve İstanbul’da konferanslar verdi ve bunlardan bazıları Sosyalist gazetesinde yayınlandı ya da özetlendi.
Yine 1967 yılında, ilk olarak “Tarih ve Toplum” dergisinde yer alan sonra, “Kıvılcımlı Yazılar”a da aldığımız yazımızın başlığı ile, “Topçu ve Kıvılcımlı Tarihsel Buluşması” gerçekleşti. Bu görüşmeyi ben düzenlemiş, önce Kıvılcımlı Yoldaş’a, sonra da hocam Nurettin Topçu’ya önermiştim, ikisinin de olumlu karşılamaları sonunda; görüşme, Kıvılcımlı’nın muayenehanesinde gerçekleşmişti.
* * *
“Üçlü Toplantılar”
1967’de yaz günlerinde bir ara; Kıvılcımlı Yoldaş, Suat Kundakçı ve benim katıldığım “üçlü toplantılar” yapıldı. Ama Suat, bu toplantılara pek düzenli katılmıyordu, bu toplantılardan pek memnun ve istekli olmadığı anlaşılıyordu. O, kendisini “Doktor’un Sökreteri” diye tanıtıyordu. Şimdi ise, üç kişiden biri oluyordu, bu durum, muhakkak ki onun “fraksiyoncu” düşüncelerine de aykırı geliyordu. Sonra bu toplantılar iptal edildi. Aralarında konuştular mı, ne konuştular, bilmiyorum.
* * *
Aynı 1967 yılında, YİS Sendikamız, Kocaeli’nde yaptığı Genel Kurul ile, DİSK’e katılma kararı aldı. Bu kongreye, Dr. Hikmet Kıvılcımlı, Dr. Orhan ArsalDİSK Genel Başkanı Kemâl Türkler ve bazı başka ünlü kişiler de katıldı. DİSK’e katılma kararından sonra Kemâl Türkler söz alarak, “Artık ben sizin de Genel Başkanınızım” dedi. Fakat, YİS’in Dr. Hikmet Kıvılcımlı ile yakın ilişkisini dikkate alan Aybar ve TİP’in öbür bazı yöneticilerinin etkisi ile, bu karar gerçekleşmedi ve DİSK; YİS’in üyeliğini kabul etmedi.
* * *
DEV-GÜÇ ve İşsizlik ve Pahalılıkla Savaş Derneği (İPSD)
1968 yılında, “İşsizlik ve Pahalılıkla Savaş Derneği (İPSD)” bir kuruluş kongresi ile kuruldu. Kuruluş öncesinde Suat Kundakçı ve Orhan Müstecaplı, Kıvılcımlı Yoldaş’a, İPSD’ye Başkan olmasını önermişler. Ben, kuracağımız bu Derneğe, Kıvılcımlı’nın da onayı ile, önemli bazı kurucular sağlamakla uğraşıyor ve arada da Kıvılcımlı Yoldaş’ın yanına geliyordum. Kıvılcımlı, öneriyi bana açıkladı. Kıvılcımlı’nın Başkan olması büyük bir taktik hata olacaktı.
Hemen itiraz ettim, “Siz Başkan olmadan Yönetim Kurulu üyesi olarak kalsanız çok daha iyi olacak” dedim. Sonradan öğrendiğime göre, Vedat Türkali (Abdülkadir Pirhasan) de aynı yolda görüş açıklamış. Kıvılcımlı görüşümüzü kabul etti, Yönetim Kurulu üyesi kaldı, İPSD’yi yine yönetti ve çok daha etkili oldu, kendisi de bu durumdan çok memnun kaldı.
1968 Nisan’ı sonlarında, Ankara merkezli olarak, “Devrimciler Güçbirliği” (DEV-GÜÇ) kuruldu. DEV-GÜÇ görünüşte; Sosyalistlerle, Kemalistlerin ortak kuruluşu idi. Gerçek Başkanlığı Ankara’da olmakla birlikte, Ankara ve İstanbul’da iki Başkanlığı vardı. Ankara’da olan asıl Başkan, Tabiî Senatör Kadri Kaplan idi. İstanbul’daki merkezin Başkanı da, Prof. Dr. İsmet Sungurbey idi.
İstanbul Başkanlığının Genel Sekreterliğini, TMGT Genel Başkanı Kâzım Kolcuoğlu yürütüyordu. Ben de, YİS adına, bu Yönetim Kurulunun üyesi idim. İPSD’nin alelacele kuruluşu, DEV-GÜÇ’e girebilmek içindi. Ama kısaca söylemek gerekirse, DEV-GÜÇ; bütün karşı çıkışlarıma ve çabalarıma karşın, Sosyalistler fark etmese ya da görmezden gelse de, bizim yönümüzden olumlu bir kuruluş değildi.
* * *
İPSD’nin Ankara Şube Başkanlığı için Kıvılcımlı; Dündar Seyhan Diyor, Müs İstemiyor; Ajan (?) Tahsin Tosun Sevinç’in Önerisi; Kıvılcımlı Olumlu Bakıyor, Karşı Çıkıyorum; “Otomatlar” Sorunu!..
İPSD kurulduktan bir süre sonra, Ankara şubesinin kurulması gündeme geldi. Kıvılcımlı Yoldaş, benim aracılığımla ilişki halinde olduğumuz, eski“Dörtlü Cunta” üyesi, Em. Kur. AlbDündar Seyhan’ın Başkanlığında kurulmasını istiyordu. Dündar Bey, ilettiğim öneriyi ikirciksiz kabul etmişti. Fakat aramızda, Kıvılcımlı’yı da pek dinlemeyen, kimi asker karşıtları vardı ve bunlar Dündar Bey’in Başkanlığında bir Kurul oluşmasını istemiyorlardı.
Ankara’da da bu Kurul’a vermek istediklerimiz arasında, bu işi pek gözü kesmeyenler vardı. Bana göre, emlâkçı Rahmi Bey bunların başında geliyordu. Dündar Bey ile görüşmeye gitmiş de, Dündar Bey biri ile kâğıt oynuyormuş! Oynayamaz mı? Kıvılcımlı Yoldaş, bu kaçak tutumu şiddetle eleştirmişti.
Dündar Bey’i istemeyenlerin başında gelen ve o sırada İPSD’nin Genel Sekreteri olan Orhan Müstecaplı, ayrı bir Kurul oluşturmak için Ankara’ya gitmiş, fakat eli boş gelmişti. Kıvılcımlı bu durum karşısında bana şöyle demişti: “Evlâdım onlar, senin görüştüklerinin kapısının ipini çekemez”.
O sıralarda Kıvılcımlı Yoldaş, muayenehanesini yukarı Göztepe’ye taşımıştı. Bu nedenle eskisi kadar sık görüşemiyorduk. Fuat ve Lâtife Fegan ise, uzunca bir süredir Kadıköy’e taşınmışlardı ve belki eskisinden de fazla görüşüyorlardı. Hattâ, Lâtife’nin yıllar sonra İsveç’ten ilk geldiğinde bir topluluk önünde, banda da alınarak yaptığı konuşmada, Kıvılcımlı Yoldaş’ın bir ara onlara taşındığını ve hemen bütün müsveddelerin iki çuval halinde onların eline böylece geçtiğini de söylemişti.
İşte o sırada bir gün Lâtife bana; “Sadık, Tahsin Tosun Sevinç kim?” diye bir soru sordu. Hemen; “Polis” dedim ve şöyle açıkladım: “Tahsin Tosun Sevinç, Alevîlerin kurduğu Birlik Partisi’nin kurucularındandı ve bir süre sonra; ‘Birlik Partisi, Alevî Partisidir’ diye demeç vererek Partiden istifa etti. Bununla da kalmadı, sonra ya da daha önce TİP’e girdi ve ondan da bir süre sonra; ‘TİP Komünist Partisidir’ diye demeç vererek istifa etti. Bunu yapan polis değil de nedir?”
Sonra, bu konunun nereden çıktığını sordum. “Dr. Hikmet Kıvılcımlı’ya gelmiş, ‘Ben Sadık Göksu’nun arkadaşıyım. İPSD’ye Ankara’da lokal bulayım, ayda da 150 lira vereyim’ demiş” dedi.
“Gazetelerde bu sırada benden sık sık söz ediliyor, ister istemez epey popüler oldum. Ayrıca, Cem Dergisi’nin sorumlu Müdürlüğünü yaptım. Alevîler beni o yönden de tanıdı. Sevinç, Ankara’dayken beni buldu, kendisini tanıttı ve konuştuk, onun için arkadaşıyım demiş olacak. Kendisi ile başka bir ilişkim yok, ben Ankara’ya gidiyorum, Kıvılcımlı Yoldaş ile görüşeceğim, bu konuyu da herhalde görüşürüz”, dedim ve ayrıldık.
Belki o gün, belki ertesi gün, Kıvılcımlı’ya gittim. Usta da, Tahsin Tosun Sevinç konusunu aynı şekilde açtı ve ben de aynı şekilde, “Polis” diyerek yanıtladım. Lokal ve 150 lira önerisini aynı şekilde Kıvılcımlı Yoldaş da söyledi. Ben önerinin tam bu şekilde olduğunu sanmıyorum. Fakat, adama polis diyerek bu konudaki tutumumu belli etmiştim, belki onun için, belki de daha önceden alınmış bir önlemle; Kıvılcımlı konuyu böyle örtülü koyuyordu.
Kısaca; Kıvılcımlı Yoldaş, Polis’i, Ajanı uygulamada reddetmiyor. Ben şimdi bunu olağan sayıyorum. Sovyetler’in kuruluşunda, RSDİP Partisinde de Merkez Kurulunda bir ajanın bulunduğu söylenir. Bence bunu da Lider Lenin biliyor ve ses çıkarmıyordu. Demek ki, Devrim hareketlerinde böyle şeyler olabiliyor. Şunu da ekleyeyim: Dr. Nihat Sargın’ın, 2001 yılında yayınladığı, “            TİP’li Yıllar” kitabının 1154. sayfasından görüyoruz ki, aynı Sevinç; 1965 seçimlerinde TİP’ten, Tunceli ili milletvekili adayı da olmuştur, yalnız burada adını sadece “Tosun Sevinç” olarak kullanmıştır!..
Bir de “Otomatlar” sorunu var. Kıvılcımlı ile bir kez bunu konuştuk. Aynı Kıvılcımlı bu sorunu sanki bu kez başka türlü alıyormuş gibi, bir de “Günlük Anılar”da ele aldı. Bu iki şeye kısaca değinmekle yetineceğim. Konuşmamız şöyle: Daha çok, Usta’nın hastalığı sırasında, kendisini Karaköy’e, vapura kadar yolcu ederdim. Tuhaf bir şey: önemsediğim bazı konuları hep bu yolcu ediş sırasında konuştuğumuzu anımsıyorum.
İşte onlardan birinde, şimdi yanlış yaptığımı çok iyi anlayarak, “Efendim, çevrenizde bazı kişiler var ki, onların neden çevrenizde olduğunu anlayamıyoruz” demiştim. “Meselâ kim?” demişti ve ben de, “Meselâ, Ahmet Cansızoğlu” demiştim. Beklemediğim ve beni şaşırtan bir yanıt vermiş; “Yani ben otomat mı kullanıyorum?” demiş ve bu sorunun yanıtını da yine kendisi vermişti: “Ne yaparsın, Lenin de öyle yapmış”!..
Kıvılcımlı Yoldaş bu konuya, “Günlük Anılar” ve “Kim Suçlamış” adları ile yayınlanan son dönem anılarında da şöyle değiniyor: “8-7-71 (..) Bugün, yalnız: ‘Bıktım artık’ diyorum. Bir buçuk yıla yakın yapmadık işkence bırakmayan kanserden, her gün mütemadiyen ağrı, yanma, yırtılmalarla ardı arkası kesilmeksizin sürüp giden kanamalardan o denli bıkmadım: şu, başkasının kafasına kakasını etmekle kendisini yükselmiş hissetme manyaklığından kurtulamamış zavallı ne oldum delisi otomatlardan (ben siyahladım: sg) bıktığım kadar…”
* * *
Reşat Fuat Baraner’in Cenazesi, MDD Değil, Kuvayımilliyecilik
Yine aynı 1968 yılının Ağustos ayı ortalarına doğru, TKP Genel Sekreterlerinden Reşat Fuat Baraner öldü ve cenazesi Şişli camisinden kaldırıldı. Camiye gittim. Kıvılcımlı Yoldaş, Mihri Belli, Suat Kundakçı ve öbür pek çok sosyalist cenazeye geldi. Ezan okundu, camiye giren halk vakit namazını kılıp çıktılar. Ben o sırada, bizim sosyalistlerin cenaze namazına katılıp katılmayacaklarını düşünmeye başladım. Cenaze cemaatı olan sosyalistler, cami avlusunda dağınık bir şekilde duruyorlar ve bu dağınıklıkla hiç de hoş bir manzara oluşturmuyorlardı.
Kıvılcımlı Yoldaş’ın yanına gittim ve kendisine; cenaze namazına katılıp katılmayacağımızı sordum. “Katılsak iyi olur, ama…” dedi. Yapmak istediğim iş için bu yanıt bana yeterdi. Bu kez Kıvılcımlı Yoldaş’a pek de uzakta durmayan Mihri Belli’nin yanına gittim ve ona da aynı soruyu sordum. O da aşağı yukarı aynı yanıtı verdi. O zaman ikisine birden; “Haydi namaz safına geçelim” dedim. Hiç bozmadılar, ön safta namaza durdular. Ben de, Suat ta o aynı sıradaydık.
Ertesi gün gazeteler, namazdan çektikleri resimlerden, eğilimlerine uygun gördüklerini basmışlar, altına da ona göre yazılar yazmışlardı. Suat bu resimlerden, kendisinin bulunduğu bölümü, anı kitabında yayınladı.
Namazdan sonra da Kıvılcımlı ile aramızda ilginç bir konuşma oldu. Kıvılcımlı Yoldaş ile Suat Kadıköy tarafında oturduklarından vapura yöneldiler. Ben de o tarafta oturmadığım halde, Usta ile biraz daha beraber olmak için onlarla birlikte vapura bindim. Burada söylemesem belki de Usta’ya yetişemeyenler öğrenmemiş olacaklar: Kıvılcımlı Yoldaş, vapura bindiğinde daime ikinci mevkide otururdu. Yine öyle yapmıştı ve Suat’la ben de doğal ki, yanına oturmuştuk.
O sıralarda benim kafamı, “Millî Demokratik Devrim” sorunu gittikçe daha çok uğraştırır olmuştu. Sonradan yanlışımı düzelttiysem de, o sırada şöyle düşünüyordum: M. Belli ile görüşlerimiz farklı idi ama, çok da farklı değildi ve biz bu görüşü, aradaki bütün yakınlığa karşın hemen hiç kabul etmiyorduk ve bu da karşı görüşler bakımından saflarımızda belli bir zaafa neden oluyordu.
Usta’ya bu sorunu açtım ve “Bu ayrılığı gidersek” dedim. Hemen yanıtını yapıştırdı: “Onlar ‘Millî Demokratik Devrim’ diyerek Fransızca konuşuyor; biz ise ‘Kuvayımilliyecilik’ diyerek Türkçe konuşuyoruz” dedi! Böylece sorun benim için apaçık bir biçimde çözümlenmiş oldu. Gerçekten, Belli’gilin sloganı çeviri bir slogandı, bizimki ise, hem de yakın tarihimizden alınmış yerli, millî bir slogandı.
* * *
İPSD’de O. Müs’ün Genel Sekreterliği; Düşünce Komitesi’nin Kıvılcımlı’ya karşı kullanılışı Bunalımı ve Halkçılık Kurultayı
İPSD, tüzüğünde yazılı olmamakla birlikte; Düşünce, Davranış ve Teşkilât Komiteleri ile çalışıyordu. İPSD’nin ilk Genel Sekreteri Necat Tözgeağabeyimiz idi. Necat Ağabey, planlı proğramlı çalışan, geçimli, üretken bir insandı.
Ama, kuruculardan, Davranış Komitesi Başkanı Orhan Müstecaplı (O. Müs), bu yönetimden memnun değildi. İkinci kongrede miydi, iyi anımsıyamıyorum, 1969 yılında, Necat Ağabeyi düşürerek, Dernek Genel Sekreterliğini aldı. İşte ondan sonra da İPSD bunalıma girdi. Fuat Fegan,eşi Lâtife Fegan, Nizamettin Üstündağ, ben ve daha bazı arkadaşlar, görev dışında kaldık. Bu durumu nasıl çözeriz diye düşünüyordum.
Bir gün Kıvılcımlı Yoldaş akşam evine gideceği saatte muayenehanesine gittim. Beraber çıktık, refakat ederken konuyu açtım, arkadaşları söyledim, “Bu kadar insan etkinlik dışı kalmış bulunuyoruz. Ben ve bu arkadaşların hiçbiri Müs ile çalışamayız, bir çare bulmak gerek” dedim. Kıvılcımlı, Müs’ün uyumsuzluklarını iyi biliyordu, sözlerime hak verdi.
O zaman düşüncemi söyledim: “Biz ayrı bir grup olarak çalışalım” dedim. “İyi, bu arkadaşları topla, getir” dedi. Peki dedim ve bir iki gün sonra, Fuat ve Lâtife Fegan ile Nizamettin Üstündağ ve Rauf Erciyes’i alıp, akşam üzeri Kıvılcımlı Yoldaş’ın evine gittik. Konuyu açtım ve Kıvılcımlı’nın yanıtını bekledim. “Siz şimdi, yarın veya daha sonra, size ne zaman uygunsa, Müs’e gidin ve ‘çalışmak istiyoruz’ deyin” dedi.
Şaşırdım ve kızdım da. Arkadaşlara baktım, “Peki” demezler mi? Onlara daha çok kızdım. “Doktor, sen ‘yüz kere tövbeni bozsan yine gel’ dersin, ben yine tövbemi bozuyorum. Bu arkadaşlar Müs ile çalışamıyor, daha bu kapıdan çıkınca, ‘Olmaz böyle şey’ diyecekler” dedim. Ne Kıvılcımlı bir şey söyledi, ne arkadaşlar. Sustum ve evden çıktık. Gerçekten, ilkin Nizam, “Olmaz böyle şey” dedi. “Yukarıda bunu neden söylemediniz?” dedim. Ses yok. Ayrıldık, evlerimize gittik.
O kızgınlıkla, ertesi gün Müs’e gittim, Kıvılcımlı ile konuşmamı, sonra arkadaşlarla gittiğimizi anlattım ve “Ben seninle çalışacağım” dedim. Sonradan anladığıma göre Müs, Düşünce Komitesi’nde aklınca Kıvılcımlı’ya karşı büyük bir oyun kurmak ve Usta’yı kendi kurduğu İPSD’de yenip safdışı bırakmanın peşindeydi. Muhalefet durumum çok hoşuna gitti herhalde. Bana toplanacak olan “Halkçılık Kurultayı”ndan söz etti, “Bu akşam toplantı var, kal ve katıl” dedi. Peki, dedim.
Çok geçmeden Abidin Nesimî (Fatinoğlu) Bey geldi. Müs, benim de toplantıya katılacağımı söyledi. Bu olay bana, 12 Mart dönemi sonrasında zuhur eden İbrahim Topçuoğlu’nu anımsatıyor. Topçuoğlu, “Neden İki Sosyalist Parti 1946-TKP Kuruluşu ve Mücadelesinin Tarihi 1914-1960-1”adıyla iki ciltlik bir kitap çıkarmış, tutarsız iddialarıyla Türkiye sosyalizm tarihini sözde yeniden yazmaya kalkmıştı.
Abidin Bey’in yapmaya çalıştığı da, hem de daha önce; onun yaptığının başka bir çeşidi sayılabilirdi. Müs gibi, beni Kıvılcımlı ile bozuşmuş sanan Abidin Bey, katılmama itiraz etmedi. Sonra, İPSD Başkanı Prof. Dr. İsmet Sungurbey, Dr. Hikmet Kıvılcımlı ve öbürleri geldi. Müs onlara da benim için aynı açıklamayı yaptı, onlardan da itiraz eden olmadı.
O toplantıda önemli bir şey görüşülmedi. Sadece, “Toplantıya kimleri çağıracağız?” dendi ve ben, “Çağıracaklarınızı seçmenize yardımcı olmak için bir liste hazırlayabilirim” dedim. Önerim olumlu karşılandı ve ben böyle bir liste hazırlayarak daha sonra verdim. Onlar listeden seçme yapmayıp, bütün yazılı olanları çağırdılar ve Abidin Bey de, anı kitabına beni sadece bu liste ile aldı.
Halkçılık Kurultayı önerisi Abidin Bey’indi. Amacı, Atatürk’ün, “Halkçılık Proğramı”na karşı, Birinci Meclis’teki İkinci Grub’un, “Halkçılık Bildirisi”ni kabul ettirmek ve toplantıyı bu “Bildiri”ye göre yapmaktı. Daha önceki bir toplantıda bu konuyu oylamışlar ve katılan çoğunluğun aymazlığından yararlanarak, Atatürk’ün “Proğram”ını savunan Kıvılcımlı’yı azınlıkta bırakarak, İkinci Grub’un “Bildiri”sini kabul etmişlerdi.
Sanıyorum, o da, kendisinden yana, Kıvılcımlı’ya karşı olacağım düşüncesiyle, katılmamı kabul etmişti. Ondan yana olmadığımı görünce, toplantı sonunda, “Sadık Bey liste hazırlayacak, kendisinden başka bir şey istemeyeceğimize göre, sonraki toplantılara katılmasına gerek yok” dedi. Ben de orada yapılan başka bir toplantıya katılmadım.
Kıvılcımlı Yoldaş, bu oyunlara karşı, Kurultay’ın toplandığı güne kadar sabretti. O gün çok kolay bir biçimde bu oyunu bozdu. General Cemâl Madanoğlu’nu toplantıya gelmesinden biraz sonra, Prof. Dr. İsmet Sungurbey’i, Av. Orhan Arsal’ı ve beni, TÖS’teki küçük bir odaya, bir görüşme yapmak için davet etti.
Odada, “Biz, İkinci Grub’un Halkçılık Bildirisi’ni kabul etmiştik ama, şimdi Paşa da geldi, böyle yapmamız doğru olmayacak, Atatürk’ün, Halkçılık Proğramı’nı esas alalım diyorum” dedi. Hepimiz, doğru, dedik ve Abidin Bey ile Müs’ün ortak oyunu bozuluverdi. Toplantı da buna göre uygulandı. Abidin Bey mosmor olmuştu. Merdivenlerde rastladığımı anımsıyorum. Konuşma metnini çıkarıyor, bakıyor, tekrar iç cebine koyuyordu ve hiç söz alıp konuşmadı.
* * *
Son Bir Girişim: 1971 Yılında Yurtdışına Çıkma Hazırlığındaki Kıvılcımlı’yı, T. Turan ile Görüştürüşüm ve yıllar sonra T. Turan’ın, olayı yanlış bir yorumla anlatışı
1971 yılında Kıvılcımlı Yoldaş, bir yandan prostat hastalığı ile uğraşıyor, bir yandan savaşını sürdürüyor, bir yandan da yurtdışına çıkmaya hazırlanıyordu. O sırada da görüşmelerimizi sürdürüyorduk. Bir gün kendisine, Em. Kur. Yrb. Talât Turan ile görüşmeyi isteyip istemediğini sordum. “İyi olur” dedi.
“Peki, bir görüşeyim, bakayım” dedim ve Kuzguncuk’a, Talât Turan’ın evine gittim. Konuyu kendisine açtım. O da, “Olur” dedi. Gittiğimde yanında, devrimci eylemlerinden ötürü ordudan uzaklaştırılmış, benim de Talât Beyin çevresinde zaman zaman gördüğüm, şu anda adını anımsayamadığım bir Yüzbaşı vardı. Konuyu ona açtı ve “Bu görüşmeyi sizin evde yapalım” dedi, Yzb. itirazsız kabul etti.
T. Turan, eline bir kâğıt aldı ve üzerine yüzbaşının adresini yazdı, evin kolay bulunması için bir de kroki çizdi ve kâğıdı, Kıvılcımlı Yoldaş’a vermem için bana uzattı. Adresi ve krokiyi aldım, fazla kalmadım, çıktım ve sonra da, kâğıdı götürüp Kıvılcımlı Yoldaş’a verdim. Görüşmede benim bulunmam gerekmiyordu, ben bulunmadım.
Birkaç gün sonra Kıvılcımlı Yoldaş, görüşmeyi yaptıklarını, her zamanki gibi ben hiç sormaksızın bana söyledi ve teşekkür etti. Bir süre sonra, T. Turan da, Kıvılcımlı ile tasarlanan görüşmeyi yaptığını bana aktardı. Sonradan Em. Yrb. Bu görüşmeyi yaptığından ve geçirdiği tutuklanmalarda bundan kendisine hiçbir şey sorulmadığından bana dostluğumuz içindeki görüşmelerimizde zaman zaman söz etti.
Ama 2000 yılı idi sanıyorum, kendisi ile ilişkimiz bozuldu. Benim düzenlediğim ve beraberce katıldığımız önemli bir toplantıda bulunduğunu inkâr etti, ben de kendisi ile ilişkimi kestim. Bu arada ben, Kıvılcımlı Yoldaş’ı yurtdışına çıkmasından önce T. Turan ile görüştürdüğümden bazı yazılarımda söz ettim. Meraklı bir genç, gidip kendisine bu olayı sormuş.
Hem ilişkimi kesmemden, hem de aleyhinde bir yazı yazmamdan ötürü olacak, olayı epey çarpıtarak anlatmış. Benim MİT ajanı bir arkadaşım varmış, hep onunla gezermişim? Bu görüşmeyi kendisini güç durumda bırakmak için MİT düzenlemiş, vb, vb. Bu nasıl devrimcilik; devrimci akıllı olur, nasıl akıllılık?.. Kıvılcımlı Yoldaş, 1970 yılında Ant Yayınlarından, “27 Mayıs ve Yön Hareketinin Sınıfsal Eleştirisi” ve 1989’da, Bibliotek Yayınları tarafından, “27 Mayıs Yön’ün Yönü Devletçiliğimiz” adıyla yayınlanan değerli eserinde T. Turan için “Ham Sofu” sözünü boşuna söylememiş. MİT hem böyle bir görüşme yapmasını düzenliyor, hem de tutuklanmalarında bunu hiç önüne koymuyor? Sonra, öyleyse sen bu görüşmeyi neden kabul ettin?.. Uzatılacak gibi değil, konumuzu da aşıyor, bu kadarla kapatıyorum.
Kıvılcımlı Yoldaş ile ilgili olarak anlatılacak çok şey var, ömrüm yeterse bunların hemen hepsi şu sırada yazmakta olduğum anılarımda yer alacak. Burada, şimdilik bu kadar. Tamamını verebilmem dileğiyle.