VATAN POSTASI
Yaşamımızı Savunmak Üzere,Duygu,Düşünce ve Davranış Birliğini Gerçekleştirmek İçin Varız.

POLİTİKA YAPMANIN VE TARAF OLMANIN ZORLUĞU

Tıpkı toplumlar gibi, o toplumların ürünü olan devletler, ordular vb. de -son tahlilde sınıf çelişmelerinden kaynak alan- iç çelişkiler taşırlar. Toplumlar gibi devletler ve ordular da homojen yapılar değildir. Hele büyük ölçekli ve tarihsel birikimi büyük olan ülkelerde bu çelişkiler köklüdür, zaman zaman derinleşebilir ve ciddi çatışmalara da yol açarlar. Politika yapmak isteyen bir emek odağı, temeldeki sınıfsal konumlanışının gereklerini yerine getirmenin yanı sıra bu çelişkileri de analiz eder, değerlendirir ve temsil ettiği sınıfın çıkarı doğrultusunda yararlanmaya çalışır.

Bu nedenle “bütün darbelere karşıyım”, “bütün savaşlara karşıyım” gibi söylemler çok hümanist ve etik gibi gözükseler de aslında politika yapmaktan vazgeçme anlamına gelir. Bütün savaşlar, darbeler, hatta halk hareketleri vb. kendi koşulları içinde ayrı ayrı tahlil edilmeli ve politik tutum alınmalıdır. Dahası bu tür müdahaleler sürerken bile bu iç çelişkiler yürürlüktedir ve müdahalelerin yönünü bu bilek güreşi belirler.

Örneğin cumhuriyet tarihi boyunca Türkiye’de birçok darbe ve darbe girişimi yaşanmıştır: 27 Mayıs, 9 Mart, 12 Mart, 12 Eylül, 28 Şubat, 15 Temmuz… “Ordudan gelen her türlü müdahaleye karşıyım, tüm darbeler ve darbe girişimleri yanlıştır” der, analiz zorluğundan kurtulursunuz ve ruhunuzu da kurtarabilirsiniz; ama politika yapmış olmazsınız.

Örneğin, “bütün savaşlara karşıyım” veya “bütün dış müdahalelere karşıyım” der, yine tek tek analiz zorluğundan sıyrılır ve tertemiz kalırsınız; ama politika yapmış olmazsınız.

Politika yapmamak, temsil ettiğiniz sınıfın müdahale olanağını da yitirmek anlamına gelir.

Öte yandan, politika yapmak, devlet veya ordu içindeki çelişkilerde veya savaşan taraflar arasındaki çatışmalarda şu veya bu tarafın safını tutmak, ona kefil olmak anlamına gelmez. Böyle olursa bağımsız sınıf politikası güme gider.

Hem bağımsız sınıf politikası yapmaya çalışacaksın hem de şu ve bu tarafın kuyrukçusu olmayacaksın… Kolay bir şey değildir bu. Bir sürü ince çizgi vardır ve elbette çok risklidir; çünkü politika güç meselesidir. Ama ancak bunu başarabilenler, bu tür krizlerin yarattığı fırsatları değerlendirebilenler sonuç alabilmişlerdir. Lenin ve Bolşevikler, Mao ve ÇKP, Mustafa Kemal ve arkadaşları gibi…

Tarihte “bütün savaşlara karşıyım”, “bütün devletlere karşıyım” vb. diyenlerin devrim yapabildiği, bırakın devrimi o savaşları durdurabildiği veya o devletleri zayıflatabildiği görülmemiştir. Ama bu çok “hümanist ve etik” gibi gözüken söylemlerin en gerici odağın değirmenine su taşıdığı çok görülmüştür.

Örneğin 28 Şubat tartışması… Devlet ve ordu içindeki çelişkiler ve çatışmalar görülmezse 28 Şubat’ı anlamanın olanağı yoktur. 28 Şubat, dinci gericiliğe, tarikat ve cemaat yapılanmalarına, devlete sirayet etmiş çeteciliğe karşı bir tepki midir? Doğru. Peki, 28 Şubat, sonuç olarak AKP’nin yolunu açmamış mıdır? O da doğru. Eğer devlet ve ordu içindeki çatışan kanatlar (Amerikancı ve nispeten ulusalcı kanatlar) ve onlar arasındaki bilek güreşi (ki, Ergenekon-Balyoz operasyonlarıyla, 15 Temmuz girişimiyle, hatta günümüzde de devam etmektedir) görülmezse işin içinden çıkılamaz.

Örneğin bütün sıcaklığıyla süren Ukrayna krizi… ABD ve NATO’nun 30 yıllık politikaları (Yugoslavya’nın parçalanışı, Doğu Avrupa ülkelerindeki turuncu devrimler, Ukrayna’da neo-Naziler gündeme sokularak yapılan provokasyonlar vb.) dikkate alınmazsa ne bu savaş anlaşılabilir ne de Rusya’nın tepkisi. Ukrayna bir savaş alanıdır; ama bu savaş Rusya-Ukrayna savaşı değil, ABD-NATO ile Rusya savaşıdır. Bu tespiti yapmak, Ukrayna’daki trajediye gözleri kapamak veya Rus oligarklarından yana tutum almak değildir; gerçekçi bir politika yapmanın ön koşuludur. “Savaşa hayır” korosu veya “Rusya’yı lanetleme” korosu -ne kadar hümanist güdülerle yapılmış olursa olsun- ABD emperyalizminin ve NATO savaşçılığının değirmenine su taşıyacaktır ve taşımaktadır.

Aslında bütün mesele gerek ülkemizde gerekse dünyada emek güçlerinin güçlü ve bağımsız bir odak olma, kendisi için politika yapma niteliğini yitirmiş ve bir türlü bu niteliği yeniden kazanma gücüne erişememiş olması. Olana kadar da bu tartışmalar, oradan oraya savrulmalar, onun bunun değirmenine su taşımalar, ağlayıp sızlanmalar devam edecek. Böyle bir dönemden geçiyoruz. Ama önünde sonunda emekçi ve devrimci bir politik çıkışın gerçekleşeceği umudunu da koruyoruz.

Ender Helvacıoğlu 1

Yorumlar