VATAN POSTASI
Yaşamımızı savunmak üzere,duygu,düşünce ve davranış birliğini gerçekleştirmek için varız.

OKAN GAYTANCIOĞLU: YABANCI BANKALAR KÖYLÜNÜN ARAZİSİNE EL KOYABİLİR

0 1

Yazar Yrd.Doç.Dr.Okan Gaytancıoğlu ile söyleşi  

 Namık Kemal Üniversitesi Tarım Ekonomisi Öğretim Üyesi
Yrd.Doç.Dr.Okan Gaytancıoğlu ile
USİAD Bildiren dergisi editörü Oktay Güney konuştu:

Türkiye tarımının gelişmesi önünde ne gibi engeller var?

Türkiye tarımının yapısal sorunlarını çözmemiz gerekir. Günümüzde Türkiye tarımının en temel sorunu işletme genişlikleri ve işletme büyüklükleri sorunudur. Araziler parçalı, işletmeler çok küçük. Küçük arazilerde, küçük işletmeler yeterli gelire sahip olamıyorlar. Arazi büyüklüklerinde Türkiye ortalaması 60 dekar dolayında. 60 dekarlık alanda ne kadar üretim yaparsanız yapın iyi bir gelir elde edemezsiniz. İyi bir gelir elde edemezseniz de mevsimlik işçi olarak çalışmaya, gizli işsiz olarak kalmaya devam edersiniz; köyden kente göç etmenin yollarını ararsınız. Tarımın en gelişmiş bölgelerinden olan Trakya’da bile köylüler göç etmeye çalışıyorlar. Bu gün Uzunköprü’nün, Keşan’ın Edirne’nin birçok köyü boşalmış durumda. Hepsi sanayileşmenin yoğun olduğu Çorlu- Çerkezköy hattına yerleşmiş durumda. Asgari ücretle de olsa çalışmaya razı bir köylü kesimi var bu hatta. Demek ki tarımda çalışanlar asgari ücretin de altında gelire sahipler.
Bir işletme sahibi öldüğü zaman üç çocuğu varsa tarla üçe bölünüyor. Bu sefer arazi daha da bölünmüş oluyor. Her birine birer traktör aldıklarını düşünürseniz, birçok atıl duran makineden söz edebiliriz. Bir traktörün ekonomik olması için yılda 1000 saat çalışması gerekiyor. Oysa Türkiye ortalamasında bir traktör en fazla 200 saat çalışıyor.

Demek ki, ortalama 5 parçaya bölünen arazi yapısını yeniden düzenlememiz gerekiyor. Avrupa Birliği’ne baktığımızda ortalama arazi genişliği 280 dekar ve araziyi bölmeniz yasaklanmış. Bu konuyla ilgili ‘Arsa Ofisleri’ oluşturulmuş. Arsa Ofisleri bölünme durumuna gelen, kardeşler arasında anlaşmazlık meydana gelen arsalarda kim çiftçilik yapacaksa ona çok uzun vadeli kredi açıyor. Orada çiftçilik yapmak isteyen kişi, diğer hak sahiplerinden o araziyi satın alıyor. Böylece arazi büyüyor. Amerika’da ise ortalama arazi genişliği 2000 dekar. Orada artık çiftliklerden söz edebiliriz. Bizde tarımsal üretimin geçimlik olmaktan çıkıp sektör haline gelmesi için bu çok parçalı yapının bir an önce ortadan kaldırılması gerekiyor. Ancak o zaman tarımdan söz edebiliriz.

Türk çiftçisi pazara çok az ürün arz ediyor. Böyle olunca da pazarda bazı ürünlerde yokluk yaşanıyor.  Örneğin Türkiye şu anda salça yapmak için domates bulamıyor, Çin’den domates ithal ediliyor. Bu durum birçok üründe de aynı sorun yaşanıyor.

Türk tarımının finansal yapısı nasıl?

Tarımda en büyük finansman kaynaklarından biri Ziraat Bankası; ama Ziraat Bankası’nın verdiği krediler ancak işletmeyi çevirebiliyor. Böyle olduğu için ne yazık ki birçok çiftçi kullanılmaması gereken finansman kaynağı olan tefecilere yöneliyor. Şimdi özel bankalar da tarıma kredi vermeye başladılar. Ama üreticiler devletçe yeterince desteklenmediği için korkarım ki çiftçiler yüksek faizli bu kredileri çeviremeyecek ve özel bankaların elinde birçok tapu ve traktör olacak. Hele bu bankalar da yabancılara satılıyorsa, yabancılar hiç uğraşmadan, vatandaşı borçlandırarak onların arazisine sahip olabilecek.

Türkiye tarımında otofinansman yok. Otofinansman çiftçinin ürettiği ürünü satıp parasını kazanarak, o kazandığı paradan girdilerini satın alabilmesi ve o parayla geçimini sağlayabilmesidir.  Bugünkü duruma baktığımızda ise; çiftçiler ürününü satıyor, elde ettiği parayla ancak geçimini sağlıyor ve yeniden borçlanıyor. Zaman zaman da bu borçlar büyüyor ve iktidarlar da geldiğinde popülist politikalar uygulamak zorunda kalıyorlar. Oysa devlet işletmelere, kendilerini donatmaları için, uzun vadeli krediler vermeli.  

Üreticinin en büyük sorunlarından biri de pazarlama sorunudur. Bu sorun da diğerleri gibi tüm ulusu etkileyen bir sorundur. Türk çiftçisi “ne üretirsem nereye pazarlayabilirim” derdinde. Buğday üretiyor, çiftçinin kara gün dostu diye bildiğimiz Toprak Mahsulleri Ofisi “ben piyasa koşullarına uyacağım, zarar edemem, ürününüzü alamıyorum” diyor veya çok düşük bir fiyattan alım yapıyor. Biz yıllardır yapısal sorunlarımızı çözemediğimiz için ürün fiyatlarımız dünya fiyatlarının üzerinde kaldı. IMF Türkiye’de tarım ürünlerine Chicago Borsası fiyatlarının temel alınmasını öğütlüyor. İyi ama biz Chicago koşullarında üretim yapmıyoruz. Onların çiftliklerinde aldıkları destekleri mi alıyoruz? AB çiftçilerinin aldığı destekleri mi alıyoruz? Biz kendi şartlarımızda ve destek olmadığı için yüksek maliyette üretim yapıyoruz. Dünyanın en pahalı mazotunu ve gübresini kullanıyoruz. Bu koşullarda devam ederek dışa bağımlılığımız gün geçtikçe artıyor.

Pazarlama sorununun çözümü üretim planlamasıyla olur. Üretim planlamasında, ülkede neye ihtiyaç var? Ne kadar üretilmesi gerekiyor? Örneğin sağlıklı ve dengeli beslenmek için en az ne kadar süt üretmek gerekiyor? Bu sütü ben peynir, ayran, süt tozu vs yaparak başka ülkelere satabiliyor muyum? Satamıyorsam da devlet olarak, yalnızca kendi temel ihtiyacım kadar üretim yapılmasına izin veririm. Satıyorsam, üretimi arttırırım. Üretimi arttırma primi veririm. Üretim planlaması budur. Amaç hiçbir zaman çok fazla üretmek değildir. Bunu bütün gelişmiş ülkeler uyguluyor.

Fındık konusunda da geçen yıl üreticiler büyük sıkıntı yaşamıştı…

Dünya nüfusu belli, fındığa olan talep belli, çikolata sanayiinin kullandığı fındık belli, şekerleme sanayiinin kullandığı fındık belli. Ben bunu kendim planlayabilirim. Fındığa belli yerlerde izin veririm. İzin derken cazip teşvikler, bölgesel politikalarla bunu halletmeliyiz. Önceden Ordu- Giresun hattında izin verilirken şimdi Akçakoca’da, İstanbul Kartal’da, Adapazarı’nda üretim var. Buralara izin verildiği için bu yıl 170 bin ton fazla üretim oldu. Arz arttı ve fiyatlar düştü, fındıktan para kazanamadık. Oysa en fazla para kazanacağımız ürünlerden biriydi fındık. Ve katma değeri yüzde 99 dolayındaydı. Şimdi o fazla fazla fındık yetiştirilen arazilerde, açığımız olan mısır, soya gibi yağlı tohum ve bitkileri yetiştirebiliriz. Ama bunu yapmak için tarıma bütçe ayırmak ve desteklemek gerekiyor. Çiftçi fındıktan elde edeceği kazancı mısırdan, soyadan elde edeceğini görse neden üretmesin?

Üretim planlaması ve pazarlama sorunlarının dışında en önemli sorunlardan biri de örgütlenme sorunudur. Çiftçimiz örgütlenemediği için yani toplu halde üretim ve toplu halde pazarlama yapamadığı için tamamen hükümet uygulamalarına bağlı kalmak zorunda oluyor. Bugün Trakya Birlik, Çukurova Birlik, Tariş gibi tarım satış kooperatifleri var ama ne yazık ki biz bu kooperatifleri hep, devlet güdümündeymiş gibi düşündük yıllarca. Böyle olunca da bu kooperatifler çiftçiyle kopuk oldu. Bu kopukluk sonucunda ise ne üretimin planlamasında ne de pazarlanmasında bu kooperatifler söz sahibi olamadılar. 2001 yılında yeniden reform adı altında ARIP (Tarım Reformu Uygulama Projesi) projesiyle yabancılara peşkeş çekildi. Bu kurumların personellerine karıştılar, yönetimlerine karıştılar ve bu kurumlar neredeyse iflas etme noktasına geldi.

ARIP projesi neyi amaçlıyor?

Bu reformun adı aslında “Türkiye Tarımını Bitirmek”! Bu reformla Türkiye’ye, “doğrudan gelir desteğine geçeceksiniz” dendi. Çiftçi üretse de üretmese de arazisine para alacak.  Bu para dekar başına 16 YTL. Arazinizi kiraya verip başka bir işle uğraşacaksınız, arazinizi kiralayarak üreten kişiler bir gelir elde edemeyecek ama siz hem kira hem de doğrudan destekle paranızı alacaksınız arazi sahibi olduğunuz için. Ve arazinizi kiraya vermeseniz dahi yine de para kazanacaksınız. Böyle bir şey olabilir mi? Bu durumda üretim yapmak da ekonomik olmuyor. Zaten bir de dünyanın en yüksek maliyetleriyle üretim yapıyorsanız artık üretmek için nedeniniz de kalmaz. Böyle bir uygulama yerine, üretimde açık olan ürünlere prim şeklinde vererek devletin yönlendirici bir rol üstlenmesi gerekiyor. İthal ettiğimiz bir ürüne ödediğimiz parayı kendi köylümüze destek olarak versek, köylü o ürünü kendisi üretse devlet üretimin verimli olması için denetim de yapmak durumunda kalır. Böyle bir uygulamanın çok yönlü yararı olur.

Hangi konuya değinseniz, her birinin birbiriyle bağlantılı olduğunu görürsünüz. Ulusal sorunların hangisine el atsak, altından hep eğitimsizlik çıkıyor. Nüfusun önemli bir bölümü köylerde yaşıyor. Köye öğretmen gitmiyor. Gitse de belli köylere gidiyorlar ve taşımalı sistemde eğitim veriliyor. Bu sistemde çoğu köylü bayramlarda bayrak bile görmüyor; cumhuriyet bayramını kutlamıyor. Çünkü taşımalı sistemde törenler belli yerlerde yapılıyor. O zaman köylülerin cumhuriyetle olan bağları da azalmış oluyor. Köyleri kent haline getirmek gerekiyor. Böylece hem köylünün sosyal ve eğitim düzeyini yükseltirsiniz hem de köylere gitmek istemeyen öğretmenleri, ziraat mühendislerini, doktorları, hemşireleri geri döndürmeyecek şartları hazırlamış olursunuz. Batı belli tarım bölgeleri ilan etmiş, o tarım bölgelerine çevreye zarar veren sanayii sokmamış, sanayi arazisini 7. 8. sınıf tarım arazisine kurmuş, 1. 2. sınıf tarım arazisine hiçbir şey yaptırmamış.

AB ile entegrasyon süreci olarak tanımlanan süreçte Türkiye tarımı için yol alınabilir mi?

İç borç dış borç derken tarıma kaynak ayıramamışız. Bu dönemde de tarımın GSMH’nin yüzde 1’i kadar destekleneceği söyleniyor. Bu da 2,5- 3 milyar dolar demektir. 3 milyar dolarlık kaynakla tarımda dışa bağımlı kalırız. Bunu arttırmamız gerekli. Neden arttıramıyoruz? Çünkü iç ve dış borç faizleriyle boğuşuyoruz. Bu durumda çiftçi düşünülemiyor, boş veriliyor. Sorunlar böylece çözümsüz kalınca da çözümü AB’ye entegre olmaya çalışarak çözeceğimizi sanıyoruz. AB’ye göre de Türkiye tarımına kaynak ayıramayan, nüfusu çok fazla ve üretemeyen bir toplum. AB’nin Türkiye’yi tam üye olarak almak için tarımda 12-13 milyar dolarlık kaynak ayırması gerekiyor. Dolayısıyla AB üyelik müzakerelerinde tarım dosyasını hiç açmıyor. Bu konuyu hiç konuşmak istemiyor. Sadece tarım konusu bile Türkiye’nin AB üyesi olamayacağını ortaya koyan bir neden. Durum bu kadar açık.

Konuşmamız boyunca pek çok noktada Türkiye tarımının sorunlarını dile getirdiniz. Peki, bunca sorunu çözmek için işe nereden başlamak gerekiyor?

Sorunların çözümü için işe Tarım Bakanlığı’ndan başlanması gerekiyor. Tarım Bakanlığı’nın üretim planlaması ve bu planlamada bölgesel politikalar uygulaması gerekiyor. Köyden kente göçün engellenmesi, bunun içinde köylünün üretici hale getirilmesi gerekiyor. Köylünün üretkenleştirilmesi üründen sağlanacak gelire göre planlanmamalıdır. Çünkü devlet alımlarda zarar da etse insanların kentlere göç etmesinin maliyetinden daha az bir bedel ödeyecektir. Bunun dışında da bir ürünün üretilmesi demek buna bağlı olarak pek çok sektörün de canlanabilmesi ve işsizliğin azalması demektir. Örneğin Japonya, dünyadaki maliyetlerin 3 katına yakın bir maliyetle pirinç üretimine devam eder. Çünkü Japonya için pirinç stratejik bir ürün. Hükümetler değiştikçe bu politikaların değişmeden, tutarlı bir şekilde sürmesi gerekir. Bütçeden tarıma ayrılan pay kademeli olarak artmalı ve köylümüz çiftçi, pazarlamacı, kooperatifler aracılığıyla fabrika ortağı haline getirilmeli. Tarımı bir sosyal olgu olarak görmek zorundayız.
Bunları da beğenebilirsin

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.