NEZİH GENÇLER: SENDİKALARDA NEREDEN BAŞLAMALI

Yazar Nezih Gençler 
  
Hep dile getirilip şikayet edilir; “sendikalar kan kaybediyor!” diye. Peşinden nedenleri de sıralanır; “Neoliberalizm! Sosyal devlet anlayışının terk edilmesi! Küreselleşme! Özelleştirme!…” Sonra da; “bunun sonucu gelir dağılımı iyice bozulacak, ekonomik ve sosyal adalet altüst olacak ve sosyal patlamaları HİÇKİMSE engelleyemeyecek! Gemi batarsa kimse kurtulamaz!” denir.

Ancak bunlar söylenirken, örtülü olarak şu itiraflar dile getiriliyor: 
1- “Sendikalar, dolaylı da olsa ‘Sosyal Devlet’den icazetli olarak ‘örgütlenmiş’tir!”,
2- “Bütün suç hükümetlerin ve özel-kamu işverenlerinindir!”, 
3- “Sendikacılar sosyal patlamaları önlemek için var! Sendikaları (sendikacıların ekmek kapısını) kapatırsanız devletin ve işverenlerin kayıpları daha fazla olacak!”, 
4- “İşçi temsilcileri de işveren temsilcileri de aynı gemide! Aynı yolun yolcusu!”…

Bir başka trajikomik söylem de; “işçi eski işçi değil kardeşim! 12 Eylül çok şey kaybettirdi işçiye! İşçide bilinç namına birşey kalmadı!”… Kimde ne kadar vardı ki? Ya da kaldı ki?

Başka birçok orijinalliğimiz gibi sendika orijinalliğimiz de burada bütün acayipliğiyle sırıtıyor. Bu konu önemli bir araştırma-inceleme konusudur. Titizlikle üzerinde durulması gerekir. Gerçekler karşısında sızlanmak ya da kurtarıcı beklemekle daha fazla zaman yitirmeden, bu sorunların konuşulup tartışılacağı ve sorunlara çözüm yolları, program ve projeler üretileceği yapıların oluşturulması gerekir. Devlet ve yerli-yabancı işverenler görevlerini hakkıyla yaparak sendikaları kapatmak, yok etmek, kısıtlamak, dumura uğratmak istiyorlarsa; işçiler, “eskiden olduğu gibi” sendikalara yeterli ilgiyi göstermiyorlarsa, her iki tarafı suçlamaktan başka şeyler de yapılamaz mı? Örneğin sendikasızlaştırmanın, örgütsüzleştirmenin ve mevcut sendikaları etkisizleştirmenin, yozlaştırmanın, ehlileştirmenin ayyuka çıktığı bugünlerde kendimizi sorgulamak hiç mi aklımıza gelmiyor? Mevcut sendikal örgütlülüğün gözlerimizin önünde yok edilişine daha ne kadar seyirci kalacağız? Sendikaların içine düşürüldüğü bu durumda sendikacıların hiç mi suçu yok? Sendikal yapılanmalar yeterli mi? Neden bu soruları kendimize sorup gerçekçi çözüm yolları üretilmesi için gerekli zemini yaratmıyoruz? Bu soruları soran, kendisini sorgulayan sendika(cı)lar var mı?

Asgari ücret açlık sınırının yarısı ve yoksulluk sınırının çeyreği kadar olduğu halde, işverenlerin kazanılmış hakları ve mevcut yasaları bile uygulamayı işçilerimize çok gördüğü bir ortamda hâlâ sendikal örgütlenme çığ gibi büyümüyorsa, suçu, herkesten önce kendimizde; aydın-işçilerde, sendikacılarda, mevcut sendikal yapılarda aramalıyız. Burada iki yapı ve yapılanma üzerinde titizlikle durulması gerekir. 
1– Sendikaların iç örgütlülüğünün, (daha doğrusu iç örgütsüzlüğünün) “örgütlenmemiş üyelerin” nasıl reorganize edileceği, 
2– İşkollarına göre örgütsüz işçilerin sendikal örgütlenmeye kavuşturulması için Türkiye çapında etkin ve yaygın bir örgütlenme seferberliğinin nasıl başlatılacağı. Bu konularda, eğer varsa sendikalarımızda yapılan çalışmalar ve uygulamalar derlenip değerlendirilmelidir. Özellikle, son yıllarda sürekli üye ve güç kaybeden sendikalarla örgütlenmede başarılı sendikaların uzmanlarının görüşleri öncelikle değerlendirilmelidir.

Genel olarak örgütlenmenin yaşamsal zorunluluğunun bilincinde olan, özel olarak sendikaların ve sendikal örgütlenmenin, her şeyden önce kendisi, yakınları, halkı ve tüm insanlık için yaşamsal zorunluluk olduğunu gören ilgili arkadaşların, böylesine önemli ve acil bir işi ciddiyetle ele alıp üzerinde titizlikle duracaklarına inanıyorum. Gerek konfederasyonların dergi ve internet sitelerinde, gerekse de işçi sınıfından yana olduğunu iddia eden tüm platformlarda sendikaların örgütlenme uzmanlarına yönelik olarak yazışma ve tartışma ortamlarının veya iletişim-eşgüdüm platformlarının yaratılması gerek. Bu platformlar; bir taraftan e-mail aracılığıyla sendikal örgütlenme konularında bilgi ve fikir alışverişini sağlayabileceği gibi, diğer taraftan ilgili ve bilgili arkadaşların belirli aralıklarla bir araya gelerek kapalı konferanslar düzenlemeleri, sendikal örgütlenme konusunda araştırma geliştirme çalışmaları yapmaları için bir çağrı, iletişim ve eşgüdüm merkezi de olabilir. Buraya katılan uzman arkadaşlar, zaten sendikalarını temsilen katılmadıkları için, hangi sendikada çalıştıkları da önemli değildir. Böyle bir platformun, sendikalarda çalışmış ya da çalışan uzmanlardan oluşması ya da o uzmanların araştırma-inceleme yazılarına yer vermesi hem bilimsel ve objektif bir çalışma ortamı yaratılmasına hem de günlük dar polemik ve hesaplardan uzak, özerk bir yapı sağlanmasına yardımcı olacaktır.

Biz uzmanlar gerek örgütlenmelerde gerek eğitimlerde işçi arkadaşlarımıza anlattığımız gerçekleri ve onlarla birlikte yaşadıklarımızı neden birbirimizle de paylaşmayalım? Uzmanlar arası iletişim, eşgüdüm ve örgütlenmenin somut adımları atılmalı, sendikal örgütlenme ve bir örgüt olarak sendikalar böyle bir platformda tartışılmalıdır.