VATAN POSTASI
Yaşamımızı Savunmak Üzere,Duygu,Düşünce ve Davranış Birliğini Gerçekleştirmek İçin Varız.

NEZİH GENÇLER: SENDİKALARDA İÇ ÖRGÜTLENMEYE GİRİŞ

Yazar: Nezih Gençler  nezihgencler@hotmail.com

Konu ile ilgili bir önceki yazımda “Sendikalarda Nereden Başlamalı?”
sorusunu sordum. İlgililerin aralarında tartışıp bir gündem
oluşturabilmeleri için basılı- görsel yayınlarda ve (veya) internet
ortamında yayın yapan sitelerde sendika uzmanlarının katılımıyla bir
iletişim ve tartışma platformunun gerçekleştirilmesi gerektiği üzerinde
durdum. (Örneğin sendika.org, İşçi Konseyi gibi sitelerde böyle bir iletişim ve çalışma grubu oluşturulabilir mi?)
Bu gerçekleşinceye kadar ilgili arkadaşların yazılarını her türlü
ortamı kullanarak birbirlerine iletmeye, önerilerini açıklayıp
tartışmaya, daha fazla zaman yitirmeden başlamaları gerektiğine
inanıyorum. Vakit ayrılıp okunması, eleştirilmesi ve sorunların çözümüne
katkıda bulunması dilek ve umuduyla önce “iğneyi kendimize batırmak”
istiyorum.

Örgütlenmenin Zorunluluğu
“Biz işçiler, doğamız gereği,
ekonomik ve sosyal durumumuz nedeniyle çıkarlarımızı tek tek
savunamayız. İşverenin karşısına bir başımıza çıkarsak, bir çöp kadar
güçsüz kalırız. Kendimizin çıkarlarını koruyup geliştirebilmemiz, diğer
işçi kardeşlerimizin çıkarlarını koruyup geliştirebilmemize bağlıdır.
Bir dilim daha fazla ekmek ve onurumuzla çalışabileceğimiz ve
yaşayabileceğimiz bir ortam istiyorsak, işçi kardeşlerimizle birlik ve
dayanışma içinde olmak, örgütlenmek zorundayız. Örneğin sendikal
örgütlülüğümüzü ve birliğimizi yaşama geçirmeden kendimiz, çocuklarımız
ve yakınlarımız için daha iyi bir gelecek yaratamayız. Bu, işçi
sınıfının en temel ve ayırdedici özelliğidir. Bu durum bizlerin tek tek
düşüncelerinden, subjektif istek ve dileklerinden bağımsız, objektif bir
durum. Bizler istesek de istemesek de bu böyle. İşçi sınıfının bu
özelliği, şu veya bu ideolojinin ya da fikrin dayatması sonucu ortaya
çıkmış bir yakıştırma, bir zorlama değildir. Burada, şu ya da bu iyi
niyetli eğilimin bir tercihi ya da uydurması da söz konusu olamaz. Başka
hiçbir sınıf, kendini kurtarmak için toplumu kurtarmaya çağrılı ve
zorunlu değildir. Başka hiçbir sınıfın insanları, kendilerini
kurtarabilmek için önce ait olduğu sınıfını, sonra halkını kurtarmaya,
yani bireysel değil toplumsal kurtuluşa ‘mahkum’, zorunlu ve gönüllü
değildir.

Başımızı kuma gömerek yok sayamayacağımız ikinci bir gerçeklik de sınıflararası mücadeledir.
Biz işçiler ister istemez içinde bulunduğumuz sınıflararası mücadeleyi
duruca bilince çıkarmak ve doğru anlayıp yorumlamak zorundayız. En
basit, doğal, yasal ve anayasal meşru ve demokratik haklarımızı
kullanmaya ve savunmaya kalktığımızda bile işveren tarafından nasıl
yasadışı kovuşturmalara ve baskılara uğratıldığımızı hergün yaşayarak
görüyoruz. Örneğin sendikaya üye olarak yurttaşlık haklarını kullanmak
isteyenlerimizi, işveren, başka sudan sebeplerle nasıl anında işten
atabiliyor, hep yaşıyoruz. İşte bu ve benzeri uygulamalarla işverenler,
etkisi altına aldıkları devlet kurumlarını da kullanarak, işçi
sınıfımıza ve emekçi halkımıza karşı amansız bir sınıf savaşı
yürütmektedir. Bu sınıf savaşını bizler başlatmadık. Durduk yerde
sermayeye karşı sınıf savaşı başlatıp maceraya atılmak gibi bir
lüksümüz olamaz. Ancak, bizleri asgari ücrete ve kölelik şartlarına
mahkum etmek için işverenler ve sistem tarafından başımıza örülen bu
sınıf savaşına karşı kendi saflarımızda, sınıf kardeşlerimizle
örgütlenmekten başka çaremiz yok. Bu bizler için bir varlık – yokluk
sorunu. Kendimizin, çocuklarımızın ve yakınlarımızın geleceği; bize
karşı işverenlerin başlatıp yürüttüğü bu sınıf savaşında, işçi
sınıfımızın birlik ve dayanışmasını yaşama geçirebilmemize bağlıdır. Bu
gerçekleri hergün yeniden yaşayarak öğreniyoruz.

İşçi sınıfımızın, halkımızın, ülkemizin, tüm ezilen ve sömürülen
insanlığın durumu ve çıkarı; ezen ve ezilenin, sömürünün olmadığı,
yaşanabilir bir doğa ve toplum yaratabilmek için mücadele etmeyi
gerektiriyor. Kendi çıkarını halkın, ülkenin, tüm insanlığın
çıkarlarının önünde gören, hatta kendi sınıfdaşlarını bile yutarak ya da
yok ederek büyüyüp devleşen ve asalaklaşan mali sermayeye ve onların
sistemlerine karşı nefsi müdafa için örgütlenmek ve birleşmek, biz
işçilerin yaşamsal derecede zorunlu bir ihtiyacıdır.” (Neden 1 Mayıs
Yazısından)

Genel Durum Değerlendirmesi
Sendikal etkinliklere
katılımın azlığından bahsedilir. “Katılımcı”ların da nasıl katıldıkları
üzerinde ciddi kaygılar dile getirilir. Eylemlerde, basın
açıklamalarında, 1 Mayıslarda pankartların gölgelerini bile dolduracak
kitleyi bulamamaktan şikayet edilir. Diğer taraftan üye sayılarının
yüksekliği ile övünülür. “Şu kadar işyerinde ÖRGÜTLÜYÜZ” denilir.
“Bilmem kaç kişilik yeni bir işyeri ÖRGÜTLEDİK!” denilir. Burada
anlatılmak istenen; noter aracılığıyla yapılan yasal üyeliktir. Bu;
“örgütlendik” demek midir? “Eskiden şöyleydik!”, “geçmişte böyleydik!”,
“nerede bizim zamanımızdaki eylemler!” gibi serzenişleri ya da şimdiki
işçilerin bilinçsizliğini dile getiren şikayetleri hep duyarız. Ancak,
samimiyetle ve açıklıkla, durum yargılamasına kendimizden başlayabilme
yiğitliğini artık göstermeliyiz.

Önce çok sık yapılan bir yanlışı düzeltmek gerek. Genel olarak
yöneticileri ve iktidardakileri, özellikle de sendikacıları
değerlendirirken kamuoyunda yaygın olan bir anlayış var: “Kötü”,
“bilgisiz”, “bilinçsiz”, “dürüst olmayan”, “basiretsiz”, “dirayetsiz”
yöneticilerin yerine “iyi”, “bilgili”, “bilinçli”, “basiretli”, “dürüst”
ve “dirayetli” yöneticileri getirirsek sorunlarımız çözülür…
Burada üç hastalıklı eğilim birbiri ile yarışıyor: 1- Asıl sorunun yöneticilerin olumsuzluklarından kaynaklanmadığını göremeyiş, sonuçları, nedenlermiş gibi değerlendirmeye kalkış, 2- Çözülemeyen sorunları yeni “kurtarıcılar”a havale ediş, 3-
Sorunu, genel toplumsal sorunlardan ve tarihi süreçten ayrıymış gibi
ele alış. Oysa, genel olarak sendikacıların her gün şöyle ya da böyle
eleştiri konusu olan tutum, düşünce ve davranışları; onların subjektif
olarak ille de “kötü adam!”, “satılmış!”, “sarı sendikacı!”, “işçi
düşmanı!” oluşlarından ya da bilinçsizliklerinden kaynaklanmaz.
Yönetimdeki sendikacılar, sistemin genel bozukluğu içinde, önünde
sonunda işverenle, grev sonucu da olsa masa başında anlaşmak
durumundadır. Sendikalar üyelerinin ekonomik, demokratik ve sosyal
haklarını mevcut düzen içinde savunmaya ve geliştirmeye çalışır.
Sendikaları siyasi partilerle karıştırmamalıyız. Onları bir politik
kurum, bir düzeni değiştirme organı, bir devrim ya da siyasi iktidar
aracı gibi görüp göstermemeliyiz.

Sendikaları ve sendikacıları bu çerçevede değerlendirmek zorundayız.
Hele bizimki gibi geçmiş toplum kalıntılarının tarihe karışmadığı,
çarpık sanayileşme yaşayan geri ülkelerdeki sendikacılığın, gelişmiş
kapitalist ülkelerdekine göre kendine has birçok olumlu-olumsuz yanları
vardır. Örneğin genel kurulda delegelerden oy isterken ya da yönetici
olduktan sonra, Türkiye’deki sendikacıların bir program ve projeye göre
davrandıkları pek nadir görülür. Genellikle, kişisel niyet, “dürüstlük,
dostluk”, hemşehrilik, mezhepçilik, etnik köken, ahbapçavuş ilişkileri,
kulis faaliyetleri, “iyi!”, “zararsız!”, “tehlikeli!”, “uyumlu!”,
“uyumsuz!”, hatta soyut bir “solcu!”, “sağcı!”, “ilerici!”, “gerici!”
sıfat ve nitelemeleri genel kurullarda yarışan listelere girip girmemeyi
belirleyen ana etme
nlerdir. Bunun yanında karşıtlıklar daha yalın, sömürü ve sınıflar
savaşı daha örtüsüz olduğu için Türkiye gibi ülkelerdeki sendikacıların,
gelişmiş ülkelerdekine göre çok daha gerçekçi, daha az uzlaşmacı,
temsil ettiği kitlelerin haklarını koruyup geliştirirken çok daha uyanık
ve dinamik olmaları zorunlu ve gereklidir. Göreceli olarak da
öylelerdir.

Ancak genel olarak kişisel niyet ve eğilimleri, ideolojik yönelimleri ne olursa olsun; sosyal durumları, günlük çıkarları ve konumları, sendikacıları, işçi sınıfının genel ve nihai çıkarlarına paralel, onunla örtüşen düşünce ve davranışlar içinde olmamaya
teşvik eder niteliktedir. Yani kişisel olarak “iyi” ya da “kötü”,
“solcu” ya da “sağcı” vb olmaları değil, içinde bulundukları sendikal
ortam ve çevre koşulları sendikacıları, işçi sınıfının genel ve nihai
çıkarlarına uygun düşünce, davranış ve yaşam biçimi içinde olmamaları
doğrultusunda determine eder. Bu tesbitlerin sadece Türkiye’deki
sendikacılar için değil dünyadaki tüm sendikacılar için az-çok geçerli
olduğu inkar edilemez. Tabi ülke koşullarına göre ufak tefek
farklılıklar olabilir.

Genel toplumsal hareketliliğin ve işçi sınıfının dinamizminin
yükseldiği dönemlerde sendikacıların da daha tutarlı düşünce ve
davranışlar sergilediği, sergilemek zorunda kaldığı görülür. Ya da böyle
yükseliş dönemlerinde, sendikacıların yanlışları işçi sınıfının
dinamizmi ile daha kolay aşılabilir veya doğabilecek sakıncalar
giderilebilir. Ancak genel durağanlığın ve nicel birikimin egemen olduğu
dönemlerde yanlışlıklar ve eksiklikler çok daha fazla göze batar ve
onlardan doğabilecek zararlar, telafisi daha zor olan sakıncalı durumlar
yaratabilir. Sendikacıların; işçi sınıfı içinde, uluslararası adı “işçi aristokrasisi”
olan sosyal tabakaya mensup işçi liderleri olarak ele alınmasının doğru
olacağına inanıyorum. Böylece onların yerini ve değerini abartıp
küçültmeden, onlardan, ne olması gerekenden az, ne de olması gerekenden
fazla görevler beklemeden, kısaca onları nasılsalar öyle değerlendirip
işçi sınıfına ve insanlığa daha yararlı olmalarını sağlayacak ortamların
gerçekleşmesine yardımcı olmalı, genel olumsuz durum ve ortam sonucu
doğabilecek zarar ve kayıpların asgariye indirilmesine katkıda
bulunmalıyız.

Yıllardır dile getirdiğimiz istek ve sloganlarımızı yeniden gözden
geçirmeliyiz. “Devrimci, ilerici işçiler sendika yönetimine! Devrimci
sınıf sendikacılığı isteriz!” gibi iyi niyetli, idealist dilek ve
isteklerin yerine gerçekçi ve köklü çözüm yolları aramalı ve
bulmalıyız. Bu önemli işi yönetimdeki ya da muhalefetteki
sendikacılardan beklememeliyiz. Haklı-haksız, doğru-yanlış, bunun
üzerinde durmuyorum; onlar daha çok, yönetimde kalmak ya da yönetime
gelmek için mücadele ederler. Muhalefetteyken, iktidara geldikten sonra
her türlü bozukluğu düzelteceklerine en kara kaplı kitaplar üzerine
yemin ederler. Geldikten sonra ise, güncelsorunlarla boğuşmak“tan, “hiç hesapta olmayan problemlerle uğraşmak“tan, bir türlü yapısal sorunlara ve iç örgütlenmeye
vakit bulamazlar… Tüm bunları söylerken amacım; şu veya bu sendikadaki
yöneticileri eleştirmek, yanlışlarını düzeltmek ve bir daha
yapmamalarını sağlamak değil. Buna bugün kimsenin gücü yetmez. Burada bir durumu tesbit ediyorum.

Yönetimdeki ya da muhalefetteki sendikacıların tümünün bu tesbitlerin
(en azından bir kısmının) dışında kalabileceğini sanmıyorum. Bu nedenle
amacım şu ya da bu sendikadaki mevcut yönetimleri yıpratıp, onların
yerine yenilerinin gelmesine katkıda bulunmak da olamaz. Sorunların
böyle çözülebileceğine inanmıyorum. Bugün kaynak makinasının, torna
tezgahının ya da vincin başında çalışan, az-çok “devrimciyim” diyebilen,
işçi sınıfından yana olduğuna emin olduğumuz, hatta “sosyalist”,
komünist” diye bilinen işçi kardeşlerimiz gelip bugünkü maddi, manevi
durum, olanaklar ve mevcut yasal koşullarla sendikalara şube başkanı,
genel merkez yöneticisi, genel başkan olsalar, sendikalar “kurtulabilir”
mi? Kurtulabildi mi? Demek ki yöneticileri değiştirmeye kilitlenmemeli,
yöneticilerden önce sendikal yapılar sorgulanmalı.

Unutmayalım, son duruşmada, insanın düşünce ve davranışlarını
belirleyen, onun “bilinci” değil, somut durumu ve çıkarıdır. Dolayısıyla
“iyi” diye seçilip gönderilenler, demokratik denetimin ve örgütlü
kollektif aksiyonun olmadığı ortamlarda, zamanla bozulabilirler ya da
pasifize edilemedikleri zaman yok edilebilirler. Sendika yönetimleri,
yukarıda belirttiğim “listelere girebilme nitelikleri!”ne göre seçilmiş
yöneticilerin insaflarına bırakılmamalı; yönetimlerin başarıları,
kişisel başarılar veya keyfiliklerle değil, kurumsal işlerlikle
ölçülmelidir. Yönetime hangi iyi ya da kötü niyetli kişi gelirse gelsin,
kurumsal işleyiş ve denetim sağlanmadan kişisel ve keyfi
yanlışlıklardan kurtulamayız. Bir başka deyişle, sendikalar,
yönetimdekilerin kişisel eğilimlerine göre “idare” edilmekten
kurtarılıp, yöneticilerin sendikal işlerliğe uygun davranmak zorunda
kalacağı sistemlere kavuşturulmalıdır. Süpermenlere, kahramanlara
değil kollektif düşünüp davranabilen alçakgönüllü, yiğit ve fedakar
insanlara her zamankinden daha çok bugün ihtiyacımız var.

“Nereden Başlamalı”nın İpuçları
Sendikalarda, genel merkez
yöneticilerinden personele, şube yönetimlerinden temsilcilere ve en
“uzak” bölgelerdeki işyerlerinde çalışan üyelere kadar uzanan, kollektif
aksiyona dayalı organize işleyiş ve kurumsal yapı yaşama
geçirilmelidir. Bunun için sendikalarda üyelerin işleyişe, yönetim ve
denetim mekanizmalarına aktif olarak katılması sağlanmalı; yeni çalışma
birimleri geliştirilip özerkleştirilmelidir diye düşünüyorum.

Sendikal işlerlikle ilgili her türlü konu yetkili ve ilgili
organlarda görüşülüp tartışılarak karar altına alınmalı; ahbap-çavuş
ilişkilerine, “dost” kulislerine ve organ dışı özel “görüşme” ve
dedikodulara sapılmamalıdır. Genel merkezlerden başlayarak şubelere,
işyeri sendika temsilcilerine ve normal üyelere kadar herkesin sendikal
işlerlik içinde bir organda gönüllü olarak görev aldığı, “organsız üye kof üyedir”
ilkesi ile sendikalar iç örgütlenmelerini ve yapısal değişimlerini
gerçekleştirmeli; mevcut bürokratik yapılardan ve kof merkeziyetçilikten
kurtulunup “demokratik-merkeziyetçilik”e geçilmelidir.
Sendikalar, üyelerinin; iletişim, dayanışma ve yardımlaşmayı hayatın her
alanında gerçekleştirebilmeleri için gerekli altyapıyı ve ortamı
hazırlamalıdır. Her yerde karşımıza çıkabilecek en basit güncel
sorunlarımızın ve en karmaşık problemlerimizin birlik ve dayanışma
içinde daha kolay çözülebileceğini pratikte görüp birbirimize ve
sınıf kardeşliğine güveni artırmalıyız. Eğitim, örgütlenme, TİS, işçi
sağlığı ve işgüvencesi, işçi sınıfı açısından insan ve yurttaşlık
hakları, işsizlik, yetişkinlerin eğitim ve öğrenimleri, kültür-sanat,
basın-yayın, çocuk bakımı-eğitimi ve kreş, sağlıklı
yaşam-beslenme-barınma-çevre gibi alanlarda tüm sendika üyelerinin
katılımını sağlayacak çalışma grupları oluşturulmalı, kendi
sorunlarımızı birlik ve dayanışma içinde gene kendimiz çözmeye
girişmeliyiz. Tüm bunlar sendikaların, halkın gönlünde de güven
tazelemesine yardımcı olacaktır. Bunları konuşup tartışmalıyız. Ancak bu
alanda daha çok yürüyecek yolumuzun olduğu belli.

Hiç kuşku yok eğitim, örgütlenme kadar önemlidir. Ancak sağlıklı bir iç örgütlenmenin ve işçi inisi
yatifini sağlayıp geliştirici bir kurumsal yapılanmanın
filizlenmesini sağlamadan, “katılımcı” bulabilsek bile, eğittiğimiz
insanın sendikal işlerlik açısından kalıcılığını, etkinliğini,
yaygınlığını ve gelişimini sağlamakta büyük güçlüklerle
karşılaşabiliriz. “Her şeyin başı eğitim” diyen çarpık idealist
anlayıştan kurtulmalıyız. Ne 1871 Paris Komünü, ne 1917 Büyük Sovyet
Devrimi, ne de Çin, Küba ve Vietnam devrimleri, tek tek ya da gruplar
halinde “eğitimden geçirilmiş” işçilerin eseridir. Unutmayalım, Hitler
iktidara yürütülürken Almanya’da 25-30 bin profesör vardı. Büyük
çoğunluğu “Uyarca”laştırıldı. Onun için asıl olan gerçekten örgütlenmiş kitlelerin teorik ve pratik eğitimidir.

Sonra, en iyi öğrenme, o konuyu başkalarına öğretmek için çalışmakla,
başkalarına öğretmeye başlamakla oluyor. Bir hocanın anlatıp
“öğrenciler”in dinledikleri sistem artık eskimiştir. Asıl eğitim
çalışmaları; eğitim uzmanları tarafından, içinde çalıştıkları organın
görev alanı da dikkate alınarak seçilen işçi arkadaşların, yapılan bir
program dahilinde belirlenmiş konularda, periyodik, dar katılımlı ve
değişken gruplar halinde kadro ön eğitimine tabi tutulmaları, daha sonra bu arkadaşların hazırlandıkları konuları kitlesel eğitim çalışmalarında
diğer arkadaşları ile paylaşmaları şeklinde yürütülmelidir. Yani
herkesin öğretmenlik, herkesin öğrencilik yapabileceği bir ortam
sağlanmalı, gruplar halinde gerçekleşen toplu eğitimlerle üyeler, hem
iyi birer öğretmen hem de iyi birer öğrenci olarak yetiştirilmelidir.
Bilgiyi ezberletme ve belleklerde depolatma amaçlanmamalı, üyelerin,
bilgiye ulaşma, bilgiyi kullanma, bilgiyi paylaşma ve kollektif
düşünce-davranış, algılama-yorum sentezlerine varabilme yetkinliğine
kavuşması hedeflenmelidir. Bilebildiğim kadarı ile, buna benzer bir
çalışmaya 1990’lı yıllarda Harp İş sendikasında girişilmişti.

Hem iç örgütlenmede hem de iç eğitimde tüm üyelerin örgütlü çalışmasını hedefleyen; üye inisiyatifini, gönüllü katılımı, söz ve karar hakkını sonsuz geliştirici yeni yapılanmaları yaşama geçirmemiz sendikalar için bir varlık ve yokluk meselesi haline gelmiştir.

İşte tüm bunların uzmanlar tarafından enine boyuna ve derinlemesine
tartışıldığı, yeni yapılanma plan, proje ve programlarının üretildiği
platformların oluşturulmasının yaşamsal bir zorunluluk olduğunu
görüyorum.

İlgili arkadaşların yanıt ve önerileri geldikten sonra birlikte
yapacağımız bir gündem ve çalışma programına göre sendikal iç örgütlenme
– iç yapılanma ile ilgili somut proje ve program önerilerimi sunacağım.

Saygılarımla.

Not: Vatan Postası Genel Yayın Yönetmenimiz Nezih Gençler‘in ,okuduğunuz yazısını aynı zamanda sendika.org‘da da ulaşabilirsiniz.

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.