NEZİH GENÇLER: İŞÇİLERİN SENDİKALARDA ÖRGÜTLENMESİNE GİRİŞ

Yazar Nezih Gençler (03 Şubat 2006)

Genel Toplumsal Yapı

Kaba bir hesapla 20 milyon işçinin ve 20 milyon işsizin olduğu bir ülkede, çalışanların yalnızca 4 milyona yakınının sigortalı, bunların içinden de en çok 1 milyonunun sendikalı olduğu bir toplumda yaşıyoruz. Genel nüfusumuzun 80 milyonlara dayandığını düşünürsek, gelişmişlik derecemizi bulabilmemiz için profesör olmaya gerek var mı? Buna bir de ekonomik ve sosyal adaletin olmadığı, kayıt dışı ekonominin, sözde kayıtlı ekonomiyi katladığı, şu kadar dış borç, bu kadar iç borç ve faiz yükü altında ezilen toplum koşullarını da eklersek, meselenin vahameti biraz daha anlaşılır.

İşveren lehine değilse mevcut yasaları bile uygulamaktan kaçınan, örgütlenmenin her türünü potansiyel suç gören bir devlet ve bürokrasi anlayışının egemen olduğu ve bu anlayışın; yukardan aşağıya doğru adeta gelenekleşmiş ve  kendiliğinden oto-sıkıyönetim şeklinde, sıradan yurttaştan polisine, bürokratına kadar buram buram yayıldığı bir toplumda sendikal örgütlenme… “Ekmek yediğin kaba pisleme! Adam sana iş vermiş, aş vermiş! Haline şükret! Etliye, sütlüye karışma! Suya sabuna dokunma! Cami duvarına işeme! Gidene ağam, gelene paşam de! Boş ver, elalemden sana ne, sen işine bak! Sen mi kurtaracaksın bu memleketi! Böyle gelmiş böyle gider! Büyükler her şeyi bizden iyi bilirler. Bizim için hayırlısı ne ise yaparlar! Zenginin parası züğürdün çenesini yorarmış. Kıskanma! Çalış, senin de olur!..”

Böyle bir ortamda “anayasal ve yasal olarak güvence altına alınmış” sendikal örgütlenmenin sorunlarını konuşuyoruz… Yaşam bize buradaki “anayasal ve yasal olarak güvence altına alınmıştır” ifadesini şöyle okutuyor; “Ey İşverenler! Hiç merak etmeyin! Sendikal örgütlenme, anayasal ve yasal olarak güvence altına alınmıştır. Tıpkı iş güvencesi yasası gibi!.. Tıpkı Anayasa’nın eşitlik ilkesi gibi!.. Bu güvenceler ve çerçevelerde çarmıha gerilen işçiler kıpırdayamazlar… Bildiğiniz gibi kitabına uygun işten atmalara, mevcut iş yasasını bile uygulamadan, açlık sınırının altında ücretlerle, sigortasız çalıştırmalara devam edebilirsiniz! Bu yasal güvenceler yetmezse bir kısım polis, jandarma, çete, mafya, basın, yayın, gazete, televizyon siz değerli işverenlerimizin emrinde! Yaşasın demokratik parlamenter sistem!” Dün Sovyetler Birliği’ne sonra Doğuavrupa’ya, Yugoslavya’ya, Somali’ye, Afganistan’a, bugün de Ortadoğu’ya askeri yollar kullanılarak da dayatılan “Batılı değerler” ve “Özgürlükçü demokrasi” sistemleri hep kapitalist emperyalizmin küresel faşizm maskesini gizlemek için kullanılan aldatmacalardır. Hapishane Skandalları, Hava Hapishaneleri, topluca veya tek tek insan kaçırmalar, faili meçhuller… hepsi “önemsiz, münferit olaylar”dır!

Böyle bir Dünya-Türkiye gerçekleri üzerine 12 Mart ve özellikle 12 Eylül 1980 ortamlarının yoğun baskılarını görmüş, 1980’li yılların sonunda ve 1990ların ilk yarısında yeniden yükselen işçi-memur eylemlerini yaşamış, 1990 (Sovyetler Birliği’nin dağılması) sonrası umutsuzlukların, yılgınlıkların, sapkınlıkların egemen olduğu toplumumuzda sendikal örgütlenme… Tüm bu süreçte iyice azgınlaşıp fütursuzlaşan, küresel faşizmin fırtınalarını estiren yerli-yabancı ortaklı uluslarüstü sermayenin globalleşmiş finans-kapital tahakkümü altında sendikal örgütlenme…

Bu konu çeşitli platformlarda çok kez işlendi. Hele Sovyetler Birliği’nin ve Doğuavrupa’daki ”Demokratik Halk Cumhuriyetleri”nin dağılmasından sonra gelişen süreci yorumlarken kimileri oldukça “ilginç” gerçek-üstü uçuşlar, post-modern “icatlar” sergiledi. Bunlara göre Marxizm bitmiş, Leninizm ölmüştü! Artık eskisi gibi sınıflar savaşından bahsedilemezdi! Emek-sermaye çelişkisi yoktu artık! Ya da en azından nitelik değiştirmişti! Dolayısıyla işçi de artık eski işçi değil, hatta işçi değil; bakım elemanı, pazarlamacı, reyon görevlisi, makina operatörü, temizlik görevlisi, müşteri ilişkileri görevlisi, danışman, servis görevlisi, müşteri temsilcisi, üretim kontrol elemanı, firma elemanı veya bunların ingilizce karşılığı olan sıfatlarla adlandırılmalıydı! Sonra artık “insan kaynakları” vardı! Bu nedenlerle artık sendikalar da, SOSYAL DİYALOGla, işverene bağlı diğer birimler gibi; ya içerden “insan kaynakları” bölümünü doldurmalı ya da dışardan aynı işi taşeron gibi yapan, adı “sendika” olan PARTNER (ortak, işbirlikçi) konumuna dönüşmelidirler! Bu anlayışla, “kaç, ben kurtarayım” taktiği yaygınlaştırılmaya çalışılıyor: “Aman böyle giderse sendikalar yok edilecek! Değişen şartlara uygun yeni yapılanmalara gitmeliyiz! İşçi profili tamamen değişmiştir! Ücret ve ekonomik taleplerin yerine kariyer, yükselme, karşılıklı saygı ve işçi-işveren ortaklığı ve sosyal diyaloğa dayalı ilişkiler gündeme getirilmelidir! Eski tip emek-sermaye çelişkisine dayalı ajitasyon, propaganda ve örgütlenme biçim, yol ve yöntemleri terk edilmeli, ‘yeni profil’e uygun yeni yaklaşımlara gidilmelidir!” vs., vs…

Sistemin değiştiği, hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağı iddialarına; dinamitin yaygın olarak sanayide kullanılmaya başlandığı tarihlerden sonra da, elektriğin ve elektrikle çalışan motorların, telli-telsiz telefonun üretim, dağıtım ve iletişimde yaygın olarak kullanılmaya başlandığı dönemlerden sonra da, atom enerjisinin keşfedilmesinden sonra da, üretimde robotlardan ve otomasyondan yaygın olarak yararlanılmaya başlandığı tarihlerden sonra da, bilgisayarın, uzaktan kumandanın ve cep telefonunun yaygın olarak kullanılmaya başlandığı dönemlerden sonra da, hatta uzay savaşlarının gündeme geldiği dönemden sonra da rastladık. Benzer şekilde; “artık hiçbir şey eskisi gibi değil!” itirazı ile kapitalizmin şöyle ya da böyle aşıldığı, artık farklı çelişkilerin topluma egemen olduğu iddialarına hep tanık olduk. Bu itirazları dile getirenler, tüm bu “gelişme”lerin başta işçiler olmak üzere çalışan yığınların sömürüsünü kolaylaştıran, işverenlerin kârlarına kâr katan, dünyadaki yoksullar ile zenginlerin arasındaki gelir dağılımı uçurumunun her defasında katlanarak büyümesini sağlayan, dolayısıyla kapitalizm tarafından üretilen ve kapitalizmi üreten “gelişmeler” olduğunu neden farketmezler? Ekonomik alt yapıdaki gerçeklerin değişmediğini; ücret ile kâr arasındaki ters orantılı farkın giderek ağırlaşıp arttığını, üretim araçlarına sahip olanlarla olmayanların birbirlerinin yaşantılarını hayal bile edemediklerini, her “gelişme”den sonra daha çok sayıdaki insanın daha fakir, daha az sayıdaki zenginin daha zengin olduğunu neden farketmek istemezler?.. Yoksa gerçekleri bilerek mi gizliyorlar?

Bir kısım sendikacılarımızda ve birçok aydınımızda özellikle 80’li yıllardan beri gözlemlediğimiz, 1990’lardan itibaren etkinliği ve yaygınlığı artarak süregelen benzeri eğilimler işçi sınıfının profilinin, yapısının değiştiği ve parçalandığı savından besleniyor. Bunların çoğu sınıf gerçeğini kabul eder gözükse de “eskisinden çok farklı bir işçi sınıfı ile karşı karşıya” olduğumuzu dile getirirler. “Üretim sisteminin, fordist (kitlesel ve büyük ölçekli) üretim modelinden küçük ölçekli parçalara ayrılması ile mekansal olarak parçalanmış, kısmi süreli çalışma ile zaman olarak da bölünmüş” olmasından bahsederken çok haksız da değillerdir ancak buradan hareketle “işçi sınıfının temel özelliklerinin değiştiği, artık yeni bir profille toplumda yerini aldığı” sonucuna varılabilir mi? “Eğitim düzeyi yüksek (örneğin üniversite mezunu vasıfsız işçiler), ekonomik kazanımlardan farklı beklentilere sahip, kendisini işçi gibi görmeyen çalışanların çoğalması sendikal örgütlenmeyi son derece zor hatta olanaksız hale getirmiştir” denilebilir mi?

Büyük kamu işletmelerinde çalışan işçiler, sosyal devlet ve devletçilik uygulama ve anlayışları sonucu genellikle icazetle kurulan ve devletin kontrol ve güdümünde olan işçi sendikalarında örgütlüyken, bu tip uygulamaların adım adım terkedilmesiyle işsizleşmiş, dolayısıyla kamuda örgütlü işçi sendikalarının üyeleri azalmış, bu sendikalar yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kalmıştır. Çeşitli kitaplarda ve makalelerde bu ve benzeri konular işlendi. Sermayenin özellikle son 15-20 yıldır işçilerin sınıfsal gücünü bölmek, parçalamak, sendikaların etkinliğini yok etmek için özel politikalar izlemeye başladığı, işçilerin de son 20 yıldır sendikal örgütlenmeye çok sıcak bakmadıkları belgelerle anlatıldı. Ancak adı ne olursa olsun; ister “reyon görevlisi”, “operatör”, “kasiyer”, “… elemanı”, “… temsilcisi” ister bunların ingilizce karşılığı; tüm bu adlar altında çalışanlar ister küçük ister büyük işletmede, ister part ister full-time olarak çalışsın, sendikasızsa aldığı ücret asgari ücrettir, açlık sınırının çok altında, her an işten atılmak tehlikesi ile karşı karşıya, aşırı sömürü ve baskı altında çalıştırılır.

İşgücü, o günkü karşılığı olan ücreti kat kat aşan ürün ve hizmetler üretir. İşçiler üretim araçlarına sahip olmadığı için bu ürün ve hizmetlere, üretim araçlarını elinde bulunduran işverenler el koyar. Nerede ve ne kadar büyüklükte bir işyerinde, ne kadar süre çalışırsa çalışsın, işçiler ücretle geçinmeye mahkum olduğu sürece, kendisini, çocuklarını düşünmek, kendisinin ve ailesinin durumunu ve çıkarlarını koruyup geliştirmek istiyorsa, önce kendisine benzeyenleri ve onların çocuklarını düşünmek, onların durum ve çıkarlarını koruyup geliştirmek zorunda, buna “mahkum”dur. Kendisini tek başına asla kurtaramayacağını, biz anlatmasak bile hayatın acı gerçekleri zamanla ona anlatacaktır. Kendisini ve çocuklarını kurtarmak istiyorsa önce kendisine benzeyenlerle birlik ve dayanışma içinde olması gerektiğini, sınıf kardeşlerini ve onların çocuklarını kurtarmadan, hatta tüm halkını ve insanlığı kurtarmadan kendisini kurtaramayacağını er ya da geç öğrenecektir.

Tüm bunlar en ufak bir şüphe götürmeyen somut gerçekliklerse; sendikal örgütlenme de dupduru, somut bir yaşamsal, ekonomik ve sosyal zorunlu ihtiyaçtır. Tabii ki böyle bir örgütlenmeyi başarmak kolay olmaz, olmadı ve olmayacak da. Ancak kimi zaman daha zor, kimi zaman daha kolay da olsa sendikal örgütlenme yaşamsal bir zarurettir. Şöyle veya böyle zorluklar aşılıp örgütlenme gerçekleşir. Eğer ekmek yiyor, su içiyor, giyiniyor, barınıyor ve nefes alıyorsak örgütlenmeye “mahkumuz”. Örgütlenme olmadan bunları da gereği gibi beceremeyiz. O halde bundan kaçınmak veya görevi savsaklamak neye yarar?

Artık her şeyin değiştiğini iddia eden (sanki bir tek bunlar değişimi görüyorlar ve değişimden yanalar!), hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını söyleyen aydınların bazıları, devrimcilikte ve işçi sınıfı mücadelesinde de mangalda kül bırakmayabilirler. Sınıf gerçeğini kabul etmiş, işçi sınıfından yana gözükenleri de, tamamen “inkar”a savrulanları da birbirlerinden ayırmadan ele almayı uygun buldum. Biz ayırmaya kalksak da hayatın gerçekleri onları birleştiriyor; birbirleriyle el ve gönül birliği içinde aynı amaca hizmet ediyorlar. Dikkat edilirse, bu söylem ve tutumdaki “aydın”ların genel ve ortak bir özelliği vardır: Bunlar, işçi sınıfının temel güncel sorunlarını ve gereksinimlerini elle tutup gözle göremeyecek kadar işçi sınıfından uzak ve ona yabancı yaşamakta, dışardan gazel okumaktadırlar. Onlar için sendikal örgütlenmenin “çok zor hatta başarılması imkansız!” olması doğaldır. Bu subjektif durumlarını ve yetersizliklerini “objektif gerçekler” diye öne sürdükleri laf kalabalığıyla gizlemek eğilimindeler. Alanın sürekli içinde olmadıklarından işçi sınıfımızın nabzını tutamayacaklarını bildikleri için, yukardan “global politika”lar üreterek otorite kesilmekten geri kalmak da istemezler.

2. Dünya Savaşı sonrası sosyal devlet ve devletçilik eliyle kurdurtulmuş kamu işçileri ağırlıklı sendikaların olumsuzluklarını sözde eleştirirken artık bu balayı döneminin bittiği, büyük kamu işletmelerinin kapatıldığı ya da sendikasızlaştırıldığı olgusundan hareketle kitlesel örgütlenme, eylem ve kollektif davranışların artık geçerliliğini kaybettiği, dolayısıyla işçi profilinin değiştiği sonucuna varırlar. Devletçilik ve sosyal devlet eğilimlerinin sendika aristokrasisinin bürokratik-devletçi kanadını oluşturduğu bir gerçektir. Bu tip sendikacılığın gerek örgütlenirken, gerek sendikal mücadele içinde işçi kitlelerinin sosyal kollektif aksiyonunu bilinç ve bilgi ile taçlandırmayarak, kitlelerin toplu iş sözleşmesine aktif olarak katılmalarını, sendikal işlerlikte söz ve karar sahibi olmalarını çeşitli yollarla engelleyerek onları sürüleştirmeye, güdülecek varlıklar gibi görüp göstermeye kalktığı herkesçe malum. Birçok sendikada bu yapı ve anlayışa tepkiler gelişmiş ve oluşan muhalefet sendikalarda yönetime gelmiştir.

Sorunun yönetim değişikliklerinden çok yapısal değişiklikle çözülebileceğini “Sendikalarda İç Örgütlenmeye Giriş” (www.sendika.org/yazi.php?yazi_no=4012) yazımda anlatmaya çalıştım. Bu mücadele işçiler, işverenler ve sendikalar var olduğu sürece devam edecektir. Alanın içinde olan herkes, işletme ister büyük, ister küçük olsun, çalışanlar ister part, ister full-time olsun örgütlenmenin, özellikle de özel sektör örgütlenmesinin dün de bugün de “kelle koltukta” olduğunu, kolay bir iş olmadığını, ancak asla olanaksız olmadığını bilir ve yaşar. Yukarda da değindim; eskiden beri sendikalarda gerek kamu ve devletçilik geleneklerinden kaynaklanan hastalıklı yapı ve eğilimlere karşı, gerekse de diğer aristokrat yapı ve anlayışlarına karşı eleştiriler ve yapısal değişim projeleri üretildi. Bunları yaşama geçirmek için ciddi mücadeleler verildi, veriliyor. Hem yurtiçinde hem de yurtdışında çeşitli örnekler var. Eğer gerçekten sendikalarda yapısal değişimin gerçekleşmesini istiyorsak yapacak çok iş vardır.

Bu tip “aydın”larımız, kendi durumlarından ve güncel çıkarlarından, kısaca yaşam biçimlerinden kaynaklanan işten kaçışlarını gizlemek için, kapitalizmin bünyesinde eskiden beri olagelen nicelik değişimleri sanki yeni ve niteliksel oluşumlarmış gibi ele alıp işçi sınıfının temel ve belirleyici özelliklerinin değiştiğini, dolayısıyla yeni nitelikte bir işçi profili oluştuğunu iddia ederler. Bu yeni işçi profilinin örgütlenebilmesinin (bu sıfatlardan ne kastettikleri belli değildir, kendilerine göre “yazar”lar); “Leninist” ya da “Stalinist” veya “sosyalist” ve “politik” metotlarla değil başka esnek metotlarla (dönem sözcülüğü, zamanla değişen dönüşümlü liderlik, maddi ekonomik sorunlardan başka ikincil ve çevre sorunlarının işlenmesi ile vs.) mümkün olabileceğini savunurlar. Leninizmi ve sosyalizmi bürokratik bulurlar. Sendikal bürokrasiye sonuna kadar karşı oldukları izlenimini uyandırırlar.

Onlar için işçi sınıfının siyasi iktidar mücadelesi yapacak olan partisi de son derece gereksizdir. Onlara göre, parti demek bürokrasi demektir. Sendikalar ve gevşek halk oluşumları, sivil itaatsizlik, sivil toplumculuk her şeyi özgürlük içinde çözecektir… Onlara göre; sendikalar “bürokrasi”den arındırılmalı, bu gerçekleşinceye kadar da işverenle son derece uyumlu ve uzlaşıcı sosyal diyalog ve partner anlayışları benimsenmelidir. Sendikaların bürokrasiden arındırılabilmesi için de “son derece radikal, genç, özgürlükçü, birey, özne ve dinamik unsurların” sendikaları “taban inisiyatifi adına” ele geçirmeleri ve “sosyalistleri, politik ideoloji sahiplerini, eski sendikacılık anlayışında olanları” vs. sendikalardan atmaları gerektir… Bu ve benzer cilvelerle Avrupa’ya göz kırparlar. Zaten “uluslararası dayanışma” (onlar için bu batıdan icazet almaktır) olmadan “Türkiye’de örgütlenme imkansız”dır. İmkansızı gerçekleştirmeye kalkmak da enayiliktir!.. Daha da olmazsa sendikaları by-pas yaparak (devre dışı bırakarak) kitlelere ulaşmalı! Haydi sokağa, eyleme, özgürleşmeye!.. Hoş geldin turuncu devrim…

Asıl Sorun Nedir? Sendikal Mücadele Ne Değildir?

Kısa yoldan “devrim” yapmak varken kim uğraşacak sendikayla, işçi örgütlenmesiyle, iğneyle kuyu kazmakla!.. Hem sonra onlara göre “sendikalar asla içerden düzeltilemezler!”. Bu tipler istedikleri kadar “işçi inisiyatifi” ve “işçi sınıfı örgütlülüğü” lafları etsinler, sonuç olarak işçi sınıfının düşünce-davranış bilimine asla inanmazlar. İşçi sınıfına asla güvenmezler. Hemen “devrim” olup sınıf onları iktidara getirmezse; “zaten yarıdan çoğu aptal ve cahil olan işçi sınıfından başka ne beklenir! Eğitimsiz, bilinçsiz ve kaba işçiler, bunlarla hiçbir şey olmaz! Bırakalım daha fazla ezilip sömürülsünler de akılları başlarına gelsin! İşte o zaman belki kıymetimizi anlarlar! Şu yeni part-time öğrenci işçiler bizi belki anlayabilir. Sayıları da yavaş yavaş artıyor. Üstelik daha birey, daha özneler ve isyankârlar. Özgürlüklerini kılık-kıyafetleri ile dışa vuruyorlar. Her türlü totaliter gücü ve iktidarı reddediyorlar. Biz en iyisi onların çoğunlukta olmasını bekleyelim!..” Böyle ve benzeri kolay ve ucuz yollardan felsefî anarşizme ya da “özgürlükçü sosyalizme” kaçıp rahat ederler. Pratik anarşizme zaten yürekleri yetmez.

Oysa taş yerinde ağırdır ve sorunlar da çıktığı yerde ve ilgililerin bizzat kendisi tarafından çözülür. Asıl sorun; üretici güçlerin gelişim sürecine uygun, onun gelişiminin önündeki molozları temizleyecek, onu bir zırh, bir kabuk gibi saran artık eskimiş üretim-paylaşım ilişkilerini tarihin çöplüğüne atacak, bir tercih değil zorunlu gereksinim olan yeni ve genç üretim, paylaşım ve tüketim ilişkilerinin filizlenmesi ve yaşama geçip geçmemesidir. Bu da sınıflar mücadelesinin seyrine bağlıdır. Başka bir deyişle sorun siyasi iktidar sorunudur. Bu genel süreçte sendikal mücadele; emek ile sermaye arasındaki uzlaşmaz çelişkinin işçi sınıfı lehine çözülebileceğinin ipuçlarını vererek işçileri kendi halindelikten kurtarıp kendisi için varlık yapacak olan ve de giderek siyasi iktidar mücadelesine hazırlayan bir hayat üniversitesidir. Sınıflar savaşından ayrı ya da siyasi iktidar mücadelesinden bağımsız bir “sendikal mücadele”den söz edilemez. (Buradan her sendika, partinin yan örgütüdür ya da öyle olmalıdır sonucu çıkarılmamalı) İşçi sınıfı, orta vadeli sorunlarını bile salt sendikal mücadele ile çözemez.

Hele bizimki gibi ezilen ve sömürülen bir ülkede, sendikal mücadelenin kazanımlarının da, çözebileceği sorunların da sınırları bellidir. Kapitalizm artık gelişmiş metropollerinde bile sendikal kazanımları ve bizzat sendikaların kendilerini sınırlayarak, sorunun siyasi iktidar sorunu olduğunu adeta belgelemektedir. Kapitalizm tarihinde, kısa vadeli bir takım kazanımlar haricinde hiçbir zaman başarılı bir sendikal mücadelenin ve kalıcı kazanımların varlığından da söz edilemez. Bundan sonra da böyle bir beklenti içinde asla olmamalıyız.

Ancak, sendikal mücadeleyi tüm gücümüzle sürdürmemiz; -işçi sınıfına, asıl meselenin sınıfsal mücadele ve siyasi iktidar mücadelesi olduğunu iş içindeöğreteceği ve onun ufuklarını açacağı için- son derece önemlidir. Tarihte de görüldüğü gibi; “biz devrimci sosyalistiz, sendika ya da dernek çalışmaları bizi ilgilendirmez!” diyerek yüksekten uçanlarımız ya da sendikaları abartarak, onları, kapitalizm içinde kalıcı başarılar elde edip, “kurtarılmış adacıklar” yaratabileceğimiz araçlar gibi görüp gösterenlerimiz yanılıyorlar. Sendikaları abartıp küçültmeden, toplum için, işçi sınıfı, halk ve tüm insanlık için; sendikaların gerçekte ne olup ne olmadıklarını iyi kavramalı, içinde bulunduğumuz sendikal mücadeleye ne olması gerekenden fazla, ne de olması gerekenden az görev, değer ve işlev yüklememeliyiz. Bu anlamda sendikal mücadelenin ve sınıflar savaşının zaafları ve eksiklikleri gene o mücadele ve savaş içinde olan insanlar tarafından çözülecektir.

İşçilerin sendikal örgütlenmesinin zorlaştığı bir dönemden geçtiğimiz doğrudur. Esnek çalışma modellerinin uygulanması, genel olarak yatırımların, özellikle altyapı ve makine yapan makine üretimlerindeki artışın, hizmet ve ticaret sektörlerindeki büyümeye oranla geride kalması, gelişmiş teknolojili yaygın üretimin son derece dar (savaş, uzay gibi) alanlara indirgenmesi, küçük ve orta ölçekli işletmelerin fason, alt sözleşmeli ve taşeron isimleri altında büyük şirketlerin üretimlerini kısmen de olsa üstlenmeleri, 20. Yy.ın başından beri yoğunlaşarak süren finans ve bankacılık sektörlerinin sanayi ve ticarete ve diğer tüm sektörlere egemen olup finans-kapital etkinliğinin son derece yaygınlaşması ve başatlaşması, özellikle medyanın insanlarımızı her konuda ve her mekanda kuşatması, ekonomik değerin madde ve hizmet üretiminden değil de para, mal ve çeşitli hizmet-kaynak ticaretinden sağlandığı aldatmacasının kamuoyunda oldukça yaygın kabul görmesi, Microsoft’un patronu örnek gösterilerek “değer”in emek tarafından değil “bilgi” tarafından yaratıldığı, “bilgi toplumu” ve “teknolojik devrim” ile sanayi toplumunun aşıldığı demagojilerinin yaygınlaşması gibi nedenler işçi sınıfımızın ekonomik, demokratik ve sosyal haklarını korumak ve geliştirmek için örgütlenmesini zorlaştıran sosyal nedenlerdir.

Sadece işçi sınıfımızın mı? Tüm halkımızın, köylü üreticilerimizin, esnaf ve zanaatkar kesimlerimizin, hatta hızla halk kesimleri arasına karışan dünün küçük ve orta kapitalistlerinin bile bir dilim ekmeğe muhtaç, sosyal güvenliksiz, eğitim ve sağlık hizmetlerinden yoksun, işsiz kalması, her türlü yurttaşlık hakkından mahrum birer birer, birey birey örgütsüzleştirilmesi gündemdedir. Bunun adı uluslarüstü finans-kapitalin KÜRESEL FAŞİZMidir.

Bunun yanında, özellikle Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra, genel emperyalist askeri saldırıların yanında işverenlerin, devletlerin ve hükümetlerin başta işçi sınıfı olmak üzere tüm halk kesimlerimizin ekonomik, demokratik ve sosyal kazanımlarını yok etmeye yönelik girişimlerinin son derece artması, sendikalara, kooperatiflere ve bu tip örgütlenmelere karşı işverenlerin, devletin ve hükümetlerin daha fütursuzca ve dolaysız saldırılarının yoğunlaşması sendikal örgütlenmeyi zorlaştıran siyasi nedenlerdir.

Bu nedenlerin yanında, 12 Eylül baskı ve terörünün üzerine Sovyetler Birliği’nin dağılması sonucu özellikle aydınlar arasında yaşanan panik, yılgınlık ve dejenerasyon; başta sendikalar olmak üzere her türlü halk örgütlenmesinin popülerliğini ve örgütlenme dinamizmini, umudunu ve heyecanını kırmış, sorunlara çare arama ve çözüm yolları üretme, yaşanabilir bir doğa ve toplum yaratma, yaşamı savunma adına her canlının gösterebileceği doğal kollektif aksiyon ve tepkilerimizi köreltmiştir. Toplumu, halkını, sınıfını hatta yakınlarını kurtarmadan kendisini kurtarabileceğini zanneden “BİREY” “aydın”ların hızla çoğaldığı bir ortamda işçi sınıfı ve halk örgütlenmesine gönüllü olarak ya da böyle bir uğraşıyı kendisine iş edinerek katılmak isteyen küçükburjuva aydın ya da aydın-işçiler yok denecek azınlıktadır. Çünkü böyle bir uğraşının toplumumuzda hiçbir maddi ve manevi getirisi yoktur. Hatta bu işte direnenlere kamuoyu denen güruh “enayi” demektedir.

Bugün akademik alanda da aynı ilgisizlik sürmektedir. Üniversiteler, kapitalizmin %100 denetiminde ve hizmetinde, onun yan kuruluşları olmaya zorlanıyor. Çalışma ekonomisi ve sendikaları ilgilendiren bölümler “insan kaynakları” bölümlerine dönüştürülmeye çalışılıyor. Bu bölümleri seçen öğrenci ve öğretim üyelerinin sayısı hızla azalmaktadır. İlk tercihlerini tutturamayıp askerlik tecili ya da etiket için öğrenimini bu bölümlerde sürdürenlerin sayılarını düşersek, gönüllü eğitim görenlerin sayısı ihtiyacın çok altındadır. Onların çoğu da ekonomik olarak sıkıntı çekmeyen ailelerin çocukları olmaları gerekir çünkü bu bölümleri bitirenlerin, eğer iş bulurlarsa, düşük ücretle çalışmaktan başka şansları yoktur. Tabii “insan kaynakları” müdürleri hariç!..

Son yıllarda üretim ve üretim ile ilgili tüm konular gözden düş(ürül)müş, ticaret, pazarlama, borsa, döviz, ithalat, ihracat işleri iyice vitrine çekilmiştir. “Televoleci iktisatçı”larımızın, etkinliği ve yaygınlığı tartışılmaz yayınları ile, genç-yaşlı birçok insan, ekonomiyi borsadan, kâr, rant, faiz, döviz ve yabancı sermaye girişinden ibaret zannediyor. Fakat geniş yeniden üretim olmadan, madenler yer altından çıkarılıp işlenerek ihtiyaç maddelerine dönüştürülmeden, yiyecek, içecek, barınacak ve giyecek gereksinimlerimiz üretilip karşılanmadan ne ticaret ne de borsa yaşayabilir. Ne kâr ne faiz ne de sermayeden bahsedilebilir. Kapitalist sistem içinde tüm bu üretimleri gerçekleştirecek olanlar da şöyle veya böyle, şu veya bu teknoloji ve metotla, ancak ücret karşılığı çalışan işçikitleleridir. Kapitalist üretim ve dağıtım sürecinde, işçilerin işgüçlerini ücret karşılığı kiralayıp, kendilerine ait üretim araçlarında çalıştıran işverenlerin payına düşen kâr da, işletme büyük toprak sahibinin arazisi üzerinde kurulduğu için ona ödenen toprak rantı irat da, ilk sermaye (birikmiş emek) paranın kredi olarak alındığı bankaya ya da bankere ödenen faiz de, üretim ve dağıtım sırasında kullanılan aletlerin yıpranmasına karşılık düşen amortisman da, işgücü sahibine ödenen ücret de hep ücretli işgücünün ürettiği değerler toplamıdır (emek). Bu temel var olduğu sürece nitelik değişiminden söz edilemez. Bir takım nicel birikimler, hatta önemli sayılabilecek nicelik değişimleri bizi aldatmamalı.

Her türlü basın-yayın iletişim ve etkileşim aracı kullanılarak beyin kireçlenmesine uğratılmak istenen kamuoyu denen ortalama, vasat çoğunluk; çeşitli hastalıklı eğilimlerin etkisinden kendisini kurtaramıyor; bugün kapitalizm tarafından biyolojik olarak neredeyse yaşanmaz hale getirilen dünyada hâlâ nelerle uğraşabiliyor, uğraştırılabiliyor… Hergün televizyonlarda ve gazetelerde izliyoruz… Ancak insanlığın yaşam tutkusu ve yaşam enerjisi geleceğimizi böyle gelgeç geri düşüşlere mahkum edemez. Tarihte böyle karanlık dönemlerden hep alnının akıyla çıktı insanlık. Yaşam düşmanı güçlerin ve etkisi altında tuttuğu orta karar vasat çoğunluğun (mediokrasinin) insanlığın geleceğine abanıp yarınlarımızı karartmasına, insan toplumunun sahip olduğu yaşam enerjisi-tutkusu ve kollektif aksiyon gücü asla izin vermeyecektir. “Çoğunluk”u ve kamuoyunu bahane ederek özgürlük ve demokrasi maskeleriyle insanlığın sonunu getirebilecek ve dünyada yaşamın son bulmasına neden olabilecek kâr ve talan sistemi olan emperyalist kapitalizm illetinden daha fazla zaman yitirmeden ve çok geç olmadan kurtulacaktır insanlık. En basit bitki bile yapraklarıyla güneşe, kökleriyle toprağa uzanarak, diğer bitkilerle kardeşçe yaşamı paylaşabiliyorsa, bitkiler kadar olamayacak mı en gelişmiş canlı varlık olan insan? Yolunu şaşıran ve gerçeklere gözlerini kapayan aydınlarımızın kulaklarına (başka küpeler değil) bunlar küpe olsun.

On yıl önceki işçi ve aydınlarımızın profili ile bugünkülerin arasında muhakkak önemli farklar vardır. Bu değişim kimi zaman insan toplumunun genel değişim ve gelişim sürecinin paralelinde ve olumlu yönde olur kimi zamanda aksi yönde, geriye doğru gerçekleşebilir. Değişim hep aynı yönde ve hiç sapmadan, tek bir doğru şeklinde olmaz. Yaşamın kendisi nasıl ki iniş ve çıkışlarla dolu ise, nehirler nasıl menderesler çizerek akarsa, hatta kimi zaman tersakanlara da karışsa önünde sonunda denize varıyorlarsa; toplumlar da zikzaklar çizerek, hatta geriye gidiş süreçleri, iniş ve çıkışlarla dolu karanlık aylar, yıllar, çöküşler yaşayarak da olsa uzun nicelik birikişi dönemleri geçirdikten sonra, en umulmadık ve dibe vurduğu anlarda yükseliş ve nitelik sıçrama aşamalarına ulaşırlar. Önemli olan; somut durumların somut tahlilleri sonucu yaptığımız gerçekçi değerlendirmelerle ürettiğimiz yeni mücadele biçimlerini ve çözüm yollarını toplumda inançla savaştırmaktır.

İki Pratik Öneri

1- İşsizlik hem ücretlerin düşüklüğünün, hem örgütlenme zorluklarının, hem de toplumsal dejenerasyonun baş nedeni olarak sayılır. Şu an Türkiye’de çalışan sayısı kadar işsiz var. 20 milyona yaklaşan işsizimizi başı boş mu bırakacağız? İşverenin karşısına teker teker çıkarlarsa işgüçlerini çok daha kötü şartlarda ve çok ucuza pazarlamak zorunda kalmıyorlar mı? Diğer toplumsal sorunlarımızda olduğu gibi bunun için de somut çözüm yolları ve etkin mücadele biçimleri geliştirmeliyiz. Amacı sorunları çözmek değil kapitalizmin yaşamını uzatmak olan, sisteme bağlı her kurumunun karşısına, kendimize ait kurumsal-örgütsel yapılarımızla çıkmalıyız. Hele son yıllarda taşeronlaştırmanın son derece yaygınlaştığı ve taşeron işçilerinin her türlü örgütlü yapıdan ve sosyal güvenceden yoksun, her an işten atılma tehdidiyle köle şartlarında çalıştırılmaya mahkum edildiği bir ortamda, başta işsizleri, part-time çalışanları, mevsimlik ve taşeron işçilerini ve de giderek tüm işçileri kapsayacak şekilde işgücü kooperatifleri kurulması yaşamsal bir zorunluluk olmuştur.

Bugünlerde, gerek taşeron işçileri, mevsimlik işçiler ve part-time çalışanlar gerekse de işsizler, adeta kendiliğinden bölge bölge ya da zaman zaman doğal işçi pazarları veya işçi havuzları oluşturuyorlar. Bunlar eskiden götürü iş alan taşeron ve ustaların yaptıkları gibi belli kahvelerde, parklarda ya da internet ortamlarında buluşup birbirleri ile iletişim kurmakta, taşeron veya işverenler de işçilerini buralarda aramaktadırlar. Bu gerçeği gören kimi uyanık işverenler, yasasını da çıkartarak, Özel İstihdam Büroları kurdurttular. Yeni öğrendim, derneği de kurulmuş. Özel istihdam bürolarının ve İş-Kur’un yeterliliği, etkinliği, yaygınlığı ve hatta gerekliliği bile tartışılır. İş-Kur daha çok 17.Maddeye göre kıdem tazminatı ödenerek işine son verilmiş işsizlerin işsizlik parası için iletişim kurduğu bir kurum olmaktan öte geçememiştir. Türkiye’de işten çıkarmaların ezici çoğunluğu 600 işgününü doldurmadan (hatta yılını doldurmadan) ve 25. maddeden yani kıdem tazminatı ödenmeden yapıldığı için, işsizlerin büyük çoğunluğu İş-Kur’u bilmez, ona gereksinim duymazlar. Özel istihdam büroları ise kâr amaçlı kurulmuş işgücü komisyoncusu şirketlerdir.

2- Bununla birlikte işkollarına göre, direkt sendikal konuları işlemeyen, her işkolunun işçi-işveren açısından sorunlarını esnek bir dille işleyen gazeteler ya dadergiler çıkarılması gerekir. Reklam amaçlı yayınlara benzer bir tanıtım ya da iletişim aracı niteliğinde olmasında yarar gördüğüm popüler bir periyodik gazete ya da derginin, en az işgücü kooperatifi kadar büyük bir ihtiyaç olduğuna inanıyorum. Ayrıntıların ilgili arkadaşlarla daha geniş tartışılması ve işbölümü yapılması umut ve dileğimle.

Hem işgücü kooperatiflerinin hem de yayın organlarının faaliyet konuları işkollarına göre belirlenmelidir. Örneğin (tarım-hayvancılık), (kömür-madencilik-taş ve mermer ocakları), (metal-soğuk demir-döküm-ağır makina), (market-ticaret-büro-eğitim-güzelsanatlar), (bankacılık-sigortacılık), (iletişim-basın-yayın-gazetecilik), (taşımacılık-ardiye-antrapo), demiryolları, kara yolları, hava yolları, deniz yolları, (tekstil-konfeksiyon-deri), (ağaç-selüloz iş), (lastik-petrol-kimya), gıda, savunma, (konaklama-eğlence), (sağlık-sosyal hizmetler), inşaat, enerji, (çimento-toprak-cam), genel işler gibi işkollarında ayrı ayrı işgücü kooperatifleri ve yayın organları gerçekleştirilmesi hedeflenmelidir.

“Neo-Liberalizm”, “Küreselleşme” ve Özelleştirme Yeni Değil

Özellikle 1990 sonrası dünyanın farklı bir sürece girmediğini kim iddia edebilir? 19. Yy’ın ikinci yarısından itibaren emperyalistleşen kapitalizm, 1. ve 2. paylaşım savaşları ile bu tekelleşme ve uluslarüstüleşme sürecini son derece hızlandırmış, bilgisayar teknolojisinin de katkısıyla 1980’lerden itibaren globalleşme ve küreselleşme artık “dünyanın bir köy” olduğunu söyletebilme aşamasına gelmiştir. Ama unutmayalım bu süreç 1860’larda başlamıştır. 19. Yy.’ın sonu ve 20. Yy.’ın başı tüm dünyaya yayılmıştır. Kapitalist sanayicilerin içinden en irileri, büyük toprak sahipleri içinden en kodamanları, bankerlerin içinden en kan emicileri, kilise çanları, haham ayinleri ve ezan sesleri ile banka kubbeleri altında “nikah kıyıp” uluslarüstü FİNANS-KAPİTALİSTleşmişlerdir. Bu sürecin özel olarak bizdeki gelişmelerle katmerlendiği bellidir.

1- Osmanlı’da Yavuz dönemi hızlanan, Kanuni dönemi kitabına uydurularak yasallaşan 1. Özelleştirme ve irtica dönemi; önce vakıflar adıyla, sonra kaydı hayatla, daha sonra tamamen ve dolaysız olarak kamu mallarının özel kişi mülkiyetine devrini gerçekleştirdi. Toprak düzenine bağlı olan Osmanlı ekonomisinde Miri toprak düzeni yerine Kesim düzeni egemen oldu. Bu süreçte kasabalarda yuvalanan aracı, tefeci ve tüccarlar tüm üreticileri ve Osmanlı devletini borçlandırarak (İç Borç) palazlandı. 19. Yy. sonu ve 20. Yy. başında, yabancı banka ve şirketler ve onların yerli acentaları/kompradorları, Osmanlı tefeci-tüccar ve bezirganları ile her türlü gerici sınıf ve tabakaları kullanarak ülkeyi her alanda (Dış Borç) sömürgeleştirdiler. En ufak bir ilerleme, sanayileşme ve aydınlanmayı imkansız hale getiren, her türlü irtica ve gericiliğin cirit attığı bu süreç kısaca şöyle yaşandı: Batının 16., 17. ve 18. Yy.lardaki girişimci, serbest rekabetçi, üretici sanayi kapitalizmine ve aydınlanmasına sağır kalan Osmanlı egemenleri, sermayesi ve toplumu, 19. Yy. sonu ve 20. Yy. ile birlikte, önce Avrupa’da sonra Kuzeyamerika’da tekelleşerek emperyalistleşip asalaklaşan, banka ve finans sektörlerinin güdümüne giren emperyalist-kapitalizm ile her alanda kucaklaşmıştır. Zira kendisi de, anavatanı Ortadoğu olan rantçı ve faizci tefeci-tüccar sınıfının devamıdır. Rekabetçi-girişimci-üretici-sanayici kapitalizme “gavur icadı” diyebilir. Onunla hiçbir biçimde rezonansa geçemez. Ama onun tekelleşmiş, kartelleşmiş, holdingleşmiş, asalaklaşmış, tefecileşmiş, üretimden kopmuş şekli olan finans-kapitalizmi, kendisine benzediği için baştacı eder. Sonuç; duyunu umumiye, çöküş ve emperyalist askeri işgal…

2- Daha Kurtuluş Savaşı’nın külleri soğumadan, İzmir iktisat kongresi ile başlayacakken kesintiye uğrayan 2. Özelleştirme-İrtica dönemi, belki 1926-29 bunalımının da etkisiyle uzun sayılabilecek bir aradan sonra, yerli-yabancı sermaye güdümlü 1946 “demokrat şahlanışı” ile su yüzüne çıktı. Kurtuluş Savaşımızın o ilk ateşi ve heyecanı soğuyunca, kimi devrimciler ortadan kaldırıldı, bazıları hapse atıldı. Diğerleri de çerçevelenip duvarlara çivilendi. Önce CHP tek parti döneminde, kamu sektörü, kooperatifçilik ve devlet bürokrasisi eliyle sanayileşme/kapitalistleşme modeli seçilmişti. Kapitalizmin ulusal sınırları aştığı, sermayenin uluslararası nitelik kazanıp dünyaya yayıldığı emperyalizm aşamasında ulusal sanayileşmeyi ve kalkınmayı kapitalist yetiştirerek sermayedarlar eliyle gerçekleştirmeye kalkmanın eşyanın tabiatına aykırı bir ham hayal olduğunu hayat bize öğretti. Toplum gene gericiliğe ve irticaya mahkum edildi. Kapitalist yaratma adına beslenip azdırılan yerli müteahhitlik ve finans-kapital şirketleri, yeterince palazlanınca, yabancı ortakları ile uluslarüstü finans-kapitalizmin Türkiye masasını oluşturdular. Sırtlarındaki devletçilik ve bürokrasi yükünü azaltıp ülkeyi ve toplumu açıktan sömürgeleştirme sürecini hızlandırdılar. Yaratılan tüm KİT’ler, yabancı ortaklı yerli sermayedarların ve büyük işverenlerin ucuz kredi, hammadde ve yetişmiş insan kaynağı oldu. 1960’lara doğru yeni bir çöküş… Bu dönemde ve sonraki yıllarda devletçiliğin yanında “sosyal devlet” demagojisi; sosyalizme karşı bir sözde alternatif olarak, 2. Enternasyonalci sosyal demokrasi ile birlikte kitleleri oyalama ve kandırma aracı olarak görev yaptı.

3- 3. Özelleştirme ve irtica dönemi 24 Ocak 1980 tarihinde başlatıldı, 12 Eylül ile hızlandırıldı. Uluslarüstü finans-kapital ve yerli ortakları; sıkışan emperyalizmin bunalımını aşmak için devletçilikten, sosyal devlet anlayışından ve bürokrasiden tamamen arınmış, uluslarüstü sermayeye dolaysız bağımlı bir ekonomi-politik küresel işleyiş hedeflemişti.  Özellikle Sovyetler Birliği’nin yıkılmasından sonra finans-kapitalizm için miyadını dolduran sosyal devlet, devletçilik ve milliyetçilik demagojileri artık tamamen terk edilip ölüme mahkum edilebilirdi.

Hâlâ ufak tefek sapmalara rağmen aynı dönemin sonlarını yaşıyoruz. Bu, aynı zamanda, kapitalizm açısından yeni, 4. bir  özelleştirme dönemine ihtiyaç olmayacak kadar hem yukardan hem aşağıdan sıkıştırılmış bir ekonomik, sosyal ve politik ortama girdiğimiz bir SON olma özelliğini taşıyor. 1990’larda Sovyetler Birliği’nin dağılması ile iyice fütursuzlaşıp azgınlaşan emperyalist kapitalizm; geride aile dahil özelleşecek hiçbir şey bırakmadan tüm dünya doğası ve toplumunu, hem ekonomi-politik hem de askeri olarak “kapsadığı” için sonuna gelmiş bulunuyor. Dünyamızda kapitalist sistemle yaşam artık imkansızlaşmıştır. En basit yaşamsal elementler (oksijen vb.) ve bileşikler (H2O) tüketilmekte ve kirletilmekte, yaşam için zehirli ve zararlı gazlar (CO, COvb) hızla tehlike sınırlarını aşmakta, dünyamız erozyon, küresel ısınma ve kirlenme ile yaşanamaz hale dönüşmektedir. Bu ayrı bir tartışma konusu. Burada tekrar konumuza dönelim.

Üretici Güçler – Sosyal Sınıflar – Üretim İlişkileri – Sosyal Psikoloji

Kapitalizm geniş yeniden üretim aşamasına gelmiş üretici güçlerin gelişim süreci temelinde yükselmiştir. Kâr ve ücret ilişkisi ile üretimde dolaysız rol oynayanişveren ve işçi sistemin başlıca iki sosyal sınıfıdır. İşveren üretim araçlarına sahip olması ile, işçi de üretim araçlarından yoksun ancak işgücüne sahip olması ile ekonomik ve sosyal taraf olarak pazar için üretimde yerlerini alırlar. Buhar ve elektriğin keşfi hem sistemin yerleşip yaygınlaşmasının kaçınılamaz nedenleri hem de  sistemin sonuçlarıdır. Sistem hâlâ aynı temellere dayalı olarak sürmektedir. Bugün “teknolojik devrim!”, “bilgi toplumu!”, “elveda proletarya!” diyenler, elektrikler kesilince o bilgisayarlarını ne yapacaklarını şaşırıyorlar. Aç, susuz, evsiz, elbisesiz, uçaksız, trensiz… insan, insansız “insan” bilgi ile ne yapabilir ki? Üretim teknolojilerindeki kimi önemli gelişmelere ve sermayenin sınırsız ve hızlı akışkanlığına rağmen üretici güçler; buhar, patlamalı motorlar, türbünlü enerji üretimi, elektrik enerjisi ve bu enerjiyi tellerle iletme aşamasını henüz geçememiştir ve bu sistem içerisinde de geçebilmesi söz konusu değildir. Bu kapitalizmin arz-talep, kâr-zarar zorunlu gerçekliklerine aykırıdır. Bir çok yeni enerji biçimi ve yeni teknoloji bulunduğu halde kapitalizmin kâr-arz-talep dayatmalarına uymadığı için uygulanamamaktadır. Bu konu üzerinde de ayrıca enine boyuna durulması gerekir.

Üretici güçler ve genel maddi ve teknolojik süreç böyle olunca, toplumsal güçlerin nitelik değiştirdiğinden sözetmek, artık işçi sınıfının olmadığını iddia etmek ve buradan giderek sendikalar, sendikal yapılanmalar, sendikal örgütlenmeler hakkında “yeni” şeyler yumurtlamaya çalışmak ya ne dediğini bilmeyen şaşkınların işidir ya da provokasyon işiyle “görevli” olan “aydın”ların. “Sosyal Diyalog” ve “Sosyal Ortaklık” moda deyimleri 2. Enternasyonalci sosyal demokrat söylemlerin ve daha sonraki “sosyal devlet” anlayışının bir devamıdır. Bunlar Kautsky ve Keynes’in ardılları, İtalyan ve Fransız “komünizm”lerinin türevleridirler. Bunların amacı işçi sınıfımızın yolunu aydınlatmak değil gözümüzün içine projektör tutmaktır. Dünyada bugün maddi üretimin önemi her zamankinden daha çok hissedilmektedir. Elektriğin birkaç saniye kesildiği bir ortamda metropollerin ne hale geldiği ortadadır. Enerji üretiminin henüz katı, sıvı ve gaz yakıtlara son derece bağımlı olduğu, elektrik enerjisinin hâlâ tellerle iletildiği, gerek genel maddi üretimin gerekse de özel olarak tarımsal üretimin, hayatın da kaynağı olansuya son derece bağımlı olduğu bir ortamda, bakmayın ABD’nin altın karşılığı olmadan Dolar basmasına! Ekmek üretilmez, giyinme, barınma, ulaşım, iletişim ve enerji gibi temel ihtiyaçlarımız karşılanmazsa; rengi yeşil de olsa el kadar bir kağıt parçası ne karın doyurabilir ne de kıçımızı örtebilir. Tuvalet kağıdı kadar bir değeri yoktur. Emperyalist sistem, her türlü medya ve militarizme rağmen, ölümü göze alarak yaşama sarılan insan => su => enerji ve enerji => su => insanüretici güçlerinin çapraz ateşinde,  her an büyük gürültü ile çökmekte. Bu ekonomik ve politik çöküş de üzerinde titizlikle ve enine boyuna durulması gereken bir süreç.

Tüm bu nedenlerle 20. yy. başında sorulmuş “Ne Yapmalı?” sorusuna verilmiş yanıt bugün de çırılçıplak gündemde. O sorunları yaşayarak çözüm yolları üretenlerin bıraktığı yerden işe başlamak gerek. Toplumların belli bir gelişim sürecinin ürünü olan bir oluşumun, sürecin, programın aşılabilmesi için yaşanması ve tüketilmesi gerek. O oluşum, süreç ve programlar yaşanamamış, kesintiye uğratılmış ve saptırılmışsa, sonraki uygulamalar sonucunda yaşanan tıkanıklık, çöküş ve dağılışlardan, o ilk proje ve programlar sorumlu tutulabilir mi? 20. Yy.ın başı 21. Yy.ın başını aydınlatıyor. Çünkü üretici güçlerin gelişim süreci; yüz yıl önceki şart, dayatma, yol, yöntem, alet ve avadanlıklar kullanan üretim ilişkileri tarafından, bir zırh, bir kabuk gibi durdurulmaya, yavaşlatılmaya, kesintiye uğratılmaya, geciktirilmeye zorlanıyor. Böylesine objektif bir durumla karşı karşıyayız. “İdeolojik” arzu ve beklentilerimizi objektif şartlar diye dayattığımızı zannedenler, olaylara ve ilişkilere baksınlar. Bu tespitlerin, “ideolojik” bir tercih veya dayatma ile en ufak bir ilişkisi olmadığını görecekler. Her alanda, 20. Yy.ın başındakine benzer, neredeyse birbirinin aynısı olay, ilişki ve çelişkilerle karşı karşıyayız.

Yüz yıl öncesinin çelişkilerini, şartlarını, dayatmalarını, zırhlandırma ve kuşatmalarını yaşıyor insanlık. Onun için yeniden “Ne Yapmalı?”, yeniden “Bir Adım İleri İki Adım Geri”, yeniden “İki Taktik”, yeniden “Emperyalizm; Kapitalizmin En Son Aşaması; Finans Kapital (Mali Oligarşi)”… Tabii ki yaşananlardan dersler çıkaracağız. Parti – Devlet – Halk üçgeninde; parti; muhalefetteyken de iktidara geldikten sonra da, halkla bütünleş(e)mez, devletle bütünleşir, bir zaman sonra varlığına ihtiyaç duyulmayacağı için sönüp gidecek olan ve o zamana kadar halkın emrinde etkin bir araç olarak kullanılması kaçınılmaz olan devleti ebedileştirmeye, mutlak egemen kılmaya kalkarsa işçi sınıfından ve halktan kopar, üretici güçlerin nabzını tutmaktan uzaklaşır ve çöküş kaçınılmazlaşır.Örgütlü parti halkın içinde, örgütlü halk partinin içinde ilkesiyle, devletle değil halkla örgütlenmiş ve insanlığın çıkarlarına aykırı işleyen her türlü bürokrasi ve idareyi halkla birlikte değiştirmeye kararlı ve işçi sınıfı öncülüğünde örgütlenmiş (ordulaşmış) halkın söz ve karar hakkını, inisiyatif ve güdümünü her alanda sonsuz geliştirme yönünde samimi bir düşünce ve davranış bütünlüğüne sahip parti; insanlığın geri dönüşsüz nihai kurtuluş yolunu açacaktır. Derebeyi ya da bürokratik parti, yönetim ve uygulamaların nereden kaynaklandığı belli oldu. Sakıncalı gelişmelere ve süreçlere meydan vermeyecek bilgi, tecrübe ve şartlara artık sahibiz. Aksini iddia eden çıkarsa ayrıca tartışabiliriz.

Şimdi üzerinde pek fazla durulduğuna şahit olmadığım bir başka önemli konuyu açmak istiyorum. Halkların genel kollektif ortalama yönelişlerinde ve duyarlılıklarında; genel maddi koşulların yanında, tarihten gelen gelenek göreneklerinin belirlediği sosyal eğilimlerle yakın geçmişlerinde yaşanmış süreçlerin oluşturup belirlediği sosyal eğilimlerin bileşkesi; hiç de azımsanmayacak derecede etkin rol oynayabilir. “Almanca Konuşma”, “Fransızca Konuşma”, “Jakobenlik”, “Jön Türkler”, “Rusça Konuşma”, “Amerikan Pragmatizmi” vb. adlarla tarihe geçmiş kavramlar o halklara mâlolmuş özelliklerden çıkmıştır. Her halkın kendisine has olumlu olumsuz yanları vardır. Her yiğidin de bir yoğurt yiyişi…

1- Burada olumluluklarımızı saymayacağım. Tarihten gelen başlıca olumsuz özelliklerimiz otorite düşmanlığı ve otorite megalomanlığıdır. Olumlu ya da olumsuz, gerekli ya da gereksiz, gücünü işçi sınıfından ve halktan alan ya da almayan her türlü otoriteye düşman oluş/gözüküş eğilimi, tersten, kendinden başka bir güç, otorite ve “bir bilen” tanımayan eğilimle birleşerek çok tehlikeli, bulaşıcı ve öldürücü bir sosyal hastalık olarak çeşitli adlar altında, özellikle doğu toplumlarını kasıp kavuruyor. Kimi zaman “özgürlük”, “demokrasi” virüsleriyle, kimi zaman “insan hakları”, “birey olma”, “özne olma” virüsleriyle, kimi zaman “özgürlükçü” kimi zaman “demokratik” ön koşullu “sosyalist” virüslerle ve çoğu zaman da “vatan-millet-bayrak-allah-kitap” demagojileriyle içimize, beynimize işliyor bizi teslim alıyor…

Parça, bölük fraksiyonculuğumuz, kulisciliğimiz, dedikoduculuğumuz, şeyh-mürit, ahbap-çavuş ilişkilerimiz, eleştiri ve özeleştiri yoksunluğumuz, her türlü kariyerizmimiz, anlama ve kavrama yoksulluğumuz, tarihteki ve bugünkü olaylardan ve ilişkilerden dersler çıkaramayışımız, bilerek-bilmeyerek egemen sınıfların değirmenine su taşıyışımız, devletçiliğimiz, özgüven eksikliği, kurtarıcı bekleme tembelliği, “enayi” olmama adına bir “baltaya sap olma”ya çalışma, “şark kurnazlığı” gibi ve yazımın başında bazılarını saydığım niteliklerimiz hep buralardan besleniyor. Tabii ki tüm bu hastalıklı yapılar tarihi süreç içinde yaklaşık 7000 yıldır içinde yaşadığımız “Medeniyet” toplumlarının (özel mülkiyetli, sınıflı, devletli toplumların) ürünü. Onların üzerine gelen son 500 yıllık kapitalizm, kanayan yaraya tuz, biber oldu.

2- Bunların yanında son 30-40 yılda edindiğimiz sosyo-psikolojik özelliklerin üzerinde durulmasının yararlı olabileceğini düşünüyorum. Geçmişten gelen olumsuzluklarımız bu yeni edindiğimiz özelliklerimizle sentezleşmekte, toplumumuz çok hızlı bir değişim ve deformasyon yaşamakta. Emperyalist kapitalizm ve onun ekonomik, sosyal ve kültürel dayatmaları sonucu gerçekleşen çürüme, dağılma ve yabancılaşmanın toplumdaki sonuçları; kendine-topluma güvensizlik, yılgınlık, yaşamına son verme, cinnet-stres, dinleme ve konuşma özürlü oluş, özensizlik, saygısızlık, güce tapma, güçsüzü ezme, müzmin mutsuzluk, her şeyi bilir gözükme şeklinde kendini göstermekte. Sık sık değişen-değiştirilen sanal ve “moda” akım ve gündemlerle şaşkınlaşan insanlarımız ne yapacağını bilemez hallere düşürülmekte. Egemenlerce pompalanan mikromilliyetçilik, dinsel ve etnik köken dalgaları, insanlarımızı tam da kapitalizmin istediği gibi ben merkezli hale getirmekte, ne yazık ki çoğunluk; “özgür birey!”, “birey ve özne oluş!”, “özgürlük, demokrasi ve insan hakları” maskeleriyle sistem tarafından “birey” “birey” teslim alınan mahkumlara dönüştürülmekte. Ortaçağ’ın etnik ve dinsel örgütlenmelerinin bizzat sistem tarafından yaygınlaştırılması, sendika ve kooperatif gibi modern toplumun ekonomik ve sosyal örgütlenmelerini zorlaştırmakta, insan kollektif aksiyon üretici gücünü zaafa uğratmakta.

Tüm bu maddi ve manevi ortam ve süreçte gerçekler kolaylıkla gizlenebilmekte, üretici güçlerin önünü açacak hangi üretim ilişkisinin yaşamsal gereksinim olduğunun ve sınıfsal durum ve çıkar farklılıklarının üstü örtülmektedir. Burada, yakın tarihimizde yaşanan iki ara dönemin, kuşaklar üzerindeki muhtemel etkilerine de değinmek istiyorum.

a- 12 Mart döneminin genç ana-babalarının çocukları 12 Eylül’de ortalama 10 yaşındaydılar. Ana babalarının anlattıklarından daha beter bir baskı ve korku ortamında büyüdüler. Emperyalist kapitalizmin karşısında iyi-kötü, artılarıyla eksileriyle hiç değilse bir alternatif, onun sınırsız sömürüsünün ve hoyratlıklarının daha ılımlı ve ölçülü olmasını sağlayan bir güç olan Sovyetler Birliği’nin dağılması sonrası umutsuzlukların, düşkırıklıklarının, yalnızlıkların, yılgınlıkların yaygınlaştığı 1990’larda ortalama 20 yaşındaydılar. Bu kuşak insanlarımız bağımsız düşünebilme, özgür inisiyatif, zorluklar karşısında güçlü kalıp direnebilme niteliklerini edindikleri 3-20 yaş arasını böylesine olumsuz ortamlarda yaşadılar. Şimdi 30-35 yaşlarındalar.

b- 1980’li yıllarda doğanlar, 12 Eylül’ün ağırlığını yaşamadılar. 1980’li yılların sonlarına doğru, en azından televizyon ve gazetelerden duydukları ve gördükleri işçi eylemleri ile gözlerini açtılar. “Çankaya’nın Şişmanı”na karşı Zonguldak’tan, İstanbul’dan, İzmir’den, Adana’dan işçilerin ve yoksul köylülerin seslerini işitebildikleri, gözlerini görebildikleri oranda bu dünyada farklı seslerin de olduğunu, olabildiğini gördüler. 1990’da Sovyetler Birliği’nin dağılması; dolaylı da olsa sosyalizmin varlığından da güç alan bir devrimci yükseliş dönemi yaşamadıkları için, onları çok fazla etkilemedi. Tüm bu nedenlerle bir önceki kuşağa oranla, karakter oluşumlarında göreceli olarak ve tabii genel olarak daha olumlu diyebileceğimiz toplumsal koşullar etkili olmuştur diyebiliriz. Şimdi 15-25 yaş dilimi içindeler.

Gerek genel toplumsal durumu değerlendirirken, gerek örgütlendiğimiz işyerinin özel durumunu, bu genel durum içinde ele alırken ve gerekse de örgütlenme sırasında o işyerinde çalışan işçi arkadaşlarımız içinden çıkacak doğal liderleri değerlendirirken gözardı etmememiz gereken tüm bu olay ve ilişkiler işimizi kolaylaştıracaktır. Bunların üzerinde ayrıca durulması ve insan ilişkilerinin sosyal-psikolojik analizinin ve sentezinin yapılması gerek.

Genel İlkeler ve Hazırlık

Biz örgütlenme uzmanları öncelikle, teorik ve pratik olarak kendimizi sürekli geliştirmeliyiz. Dünyada ve Türkiye’de olup biten ekonomik, mali, sosyal, politik ve askeri gelişmeleri ve hareketleri sürekli takip etmeli, işçi sınıfının genel durumunun, ilgili olduğumuz işkolunda çalışan işçilerin durumunun sendikal örgütlülük ve örgütlenme faaliyetlerinin nabzını tutmalıyız. Bir öğretmen ve bir bilen olmaktan kurtulmalı; işçilerin kendi kendilerini örgütlemeleri için önlerindeki molozları ve engelleri temizleyen ve yolu aydınlatan bir nevi katalizör işlevinde olduğumuzu asla unutmamalıyız. Sendikaların düzeni değiştirme aracı olmadıklarını, sendikal mücadele ile düzenin ve mevcut demokrasinin sınırlarının genişletilebileceğini, işçi sınıfının kazanımlarının artırılabileceğini, sendikal mücadele içinde işçilerin değişip gelişebileceğini, düzeni değiştirmeye aday işçi liderlerinin sendikal mücadele içinde yetişebileceğini ve giderek siyasi iktidar mücadelesine yönelip, kendi siyasi partilerini oluşturarak sistemi ve düzeni değiştirmeye partilerinde girişebileceklerini unutmamalıyız, gözardı etmemeliyiz.

Örgütlenme uzmanı çalışmalarını, sendikanın örgütlenme program ve politikaları doğrultusunda daha önce belirlenmiş ilkeler çerçevesinde, tam inisiyatif ve yetki ile yürütür. Örgütlenme uzmanı Genel Merkeze ve Genel Örgütlenme Sekreterine (örgütlenme dairesi başkanına) karşı sorumludur. Çalışmalarını Genel Merkez’in denetiminde ve Genel Merkez’in vereceği yetki ile yürütür. Burada, örgütlenme uzmanının şube başkanı ve yönetimi ile karşılıklı uyumluluklarında en ufak bir zaaf olmamalıdır. Bu, örgütlenmenin başarılabilmesi için önemlidir.

Örgütlenme uzmanları her ayın ilk haftasında Genel Örgütlenme Sekreteri’nin ya da daire başkanının başkanlığında, daha önce saptanan gündemle bir araya gelmelidirler. Bir veya (gerektiğinde) 2 gün sürebilecek olan bu toplantılarda;

a) Öncelikle, Genel Merkeze önerilmek üzere sendikanın genel örgütlenme politikasının yapılması gerekir. Buna iç örgütlenme de dahil edilmelidir.

b) Özellikle örgütlenmekte olan işyerleriyle ilgili genel ve kentlere ait özellikler ve durumlar üzerinde durulmalı, genel strateji ve taktikler belirlenmeli, işçi ve işveren özellikleri, öz ve şekil olarak örgütlenme biçimleri irdelenmeli ve en uygun yöntemler, eylem ve söylemler saptanmalıdır.

c) Örgütlenmede işbölümü, sosyal, kültürel ve lojistik yardımlaşma, eşgüdüm ve iletişim için gerekli önlemler alınmalı, demokratik kitle-meslek örgütleri ve üst birliklerle iletişim ve eşgüdüm sağlanmalı, her türlü dayanışma ve yardımlaşma için altyapı oluşturulmalıdır.

ç) İlgili işkolunda Türkiye’de faaliyet gösteren uluslarüstü ortaklı işyerleri her bakımdan incelenip irdelenmelidir.

d) Dünyada işkolumuzdaki şirketler her bakımdan incelenip irdelenmelidir.

e) Esnek konuları da işleyen bir işkolu gazetesi ya da dergisi çıkarılması için işbölümü yapılıp çalışmalar başlatılmalıdır.

f) Örgütlemeye çalıştığımız işçilere her gün anlattığımız sınıf kardeşliğini, dayanışma ve yardımlaşmayı, güven ve kolektif çalışmayı, kurumsal düşünce ve davranışı uzmanlar arasında da, sendika çalışanları arasında da yaşama geçirmeliyiz. Yanlışlarımızı ve eksiklerimizi eleştiri-özeleştiri metodu ile, duygusallığa ve kişiselliğe sapmadan, insanı değil hataları ve zaafları yok etmeye çalışarak, kardeşçe gidermeliyiz. Her şey bu açık toplantılarda konuşulmalı, toplantı haricinde ahbap çavuş dedikodularına, kulis ve insan yıpratma ve yeme faaliyetlerine sapılmamalıdır. Bu eğilimlerimizden vazgeçemezsek birlikte çalışamayız.

Birbirimizle, işçi arkadaşlarımızla ve başkanlarla görüşmelerimizde bu ilkeleri unutmamalıyız. Bizler örgütlenme sekreterliğine ya da dairesine bağlıyız. Bu toplantılarda alınan kararları ve üretilen her türlü projeyi Genel Başkan’a ve Genel Yönetim’e Örgütlenme Sekreteri ya da daire başkanı iletir. Bizlerin kişisel ilişkileri bu işleyişin önüne geçmemeli, demokratik merkeziyetçiliği ve demokratik hiyerarşiyi ortadan kaldırıcı görüşme ve kulislere, organ dışı konuşma ve davranışlara meydan vermemeliyiz. Sendikalarımızda bazı uzmanlar kendilerini öz evlat bazıları üvey konumunda hissederler ya da görürlerse, birileri, sendikal ilkelere, tüzüğe ve yönetmeliklere aykırı olarak organ dışı kulis ve dedikodu yapar, faaliyette bulunursa orada cadı kazanı kaynamaya, makyavelizm işlemeye başlar. Her türlü kariyerizm ve bireysel çıkar cirit atar. Sonuç olarak, sendikalarımızın zayıflamasına içerden, bilerek bilmeyerek neden olarak bindiğimiz dalı kesmiş oluruz. Bu toplantılarda, organcıl kollektif aksiyon içinde düşünüp davranmayı gelenekleştirmeli ve nihai amaç olarak aramızda mümkün olduğunca yoldaşça kardeşlik ilişkileri kurup geliştirmeliyiz.

Örgütlenmeye Başlama ve Örnek Çalışmalar

Öncelikle örgütlenecek işyerinin başta ekonomik durumu, piyasadaki durumu olmak üzere fizibilitesi çıkarılmalıdır. Örgütlenme her işyerinde mutlaka bir uzmanın öncülüğünde yürütülmeli, işçilerin arasından, çalışan işçi sayısına göre, örneğin 200’a kadar 5-10, 200-500 arası 5-15 vb. kişilik çalışma grupları ya da eşgüdüm kurulları oluşturulmalıdır. Örgütlenme, uzmanın kontrolünde, onun belirleyeceği doğal liderlerden oluşan bu gruplar tarafından gerçekleştirilmelidir. Çalışma grubu üyeleri titizlikle seçilmelidir.

Eşgüdüm kurulumuzu ya da çalışma grubumuzu oluşturan doğal işçi liderlerinin ileride sendikal örgütlenmenin de sağlıklı liderleri olabilmeleri; işi yaparken öğrenmelerine ve arkadaşlarına da öğretmelerine bağlı olduğuna inanıyorum. Ancak bu süreçte önce “çırak”lığı göze almaları gerekir. Yani alçak gönüllü, yiğit, fedakar ve samimi, sadece bildiğini değil, bilmediğini de bilen, arif olmaya aday insanlar “usta” olmayı da becerebilirler, gerçek işçi lideri olmayı da…

Son yıllarda, hükümetlerin “yabancı sermayeyi teşvik” adı altında vergisiz, arsa bedelsiz, sorgusuz, sualsiz, kontrolsüz çeşitli kıyaklar sunmasıyla, uluslarüstü şirketlerin bir elleri yağda bir elleri balda. Türkiye’de, Dünyanın hiçbir yerinde bulamayacakları olanaklarla çalışan bu yabancı ortaklı şirketler kendi ülkelerinde hayal bile edemeyecekleri şartlarda işçi çalıştırmakta ve kâr transferleri gerçekleştirmektedirler. Avrupa’da net 1.100 – 1.200 euro olan ücretlere karşılık net 500 – 600 euro’yu gözden çıkararak Türkiye’ye gelen şirketler, buradaki kraldan çok kralcı yerli yöneticiler sayesinde 180 – 200 euro aylık ücretle işçi çalıştırmaya alıştırılınca, toplu sözleşme düzenine geçmeyi bir türlü içlerine sindirememektedirler. Oysa “Gümrük Birliği”ne girmekle Avrupa ve Türkiye arasındaki fiyat farkı uçurumu ortadan kalkmış, birçok temel tüketim maddesinin fiyatı eşitlenmiştir. ILO kararlarına ve sendikal örgütlenme hakkına saygılı olduğunu hiç dilinden düşürmeyen işverenler, sendikal örgütlenmeye karşı her türlü baskı ve hileye başvurmaktan çekinmemekte, Batı ülkelerinde kolay kolay yapamayacakları şekilde, istedikleri zaman, topluca ya da gruplar halinde işçi çıkartabilmekte, çalışanların yaş ortalamasını sürekli 21 – 22’de tutarak hem genç ve ucuz maliyetli işgücü kullanmakta, hem de yüksek kıdem tazminatı yükünden kurtulmaktadırlar.

Diğer işçiler gibi yabancı ortaklı işyerlerinde çalışan işçiler de düşük ücretlerle ve kölelik şartlarında, onursuzca, itile kakıla çalışmaya mahkum edilmektedir. Bu şartlar altında büyük bir şirkette çalışan işçi, ilk olarak, eğer varsa kendine olan özgüvenini yitirmelidir ki kendisini, yalnızca kâr için dönen çarkın küçük bir dişlisi olarak görsün. İkinci olarak da yöneticilerden başka hiç kimseye, özellikle işçi arkadaşlarına asla güvenmemelidir ki işverenin karşısına hep tek çıksın, boynu kıldan ince olsun. İşverenler, işçilerin, ücretlerini ve özel sözleşme şartlarını birbirleri ile paylaşmalarını asla istemiyor. Bunun için insan haklarına aykırı çeşitli önlemler alıyor. İşveren temsilcileri sendikayı kastederek; “Bizlere güvenmeyerek aramıza yabancıları sokmak aptallığını yapmayın! Aksi halde bunun sonuçlarına katlanırsınız!” diyorlar. Oysa Avrupa’da aynı şirkette çalışan işçilerin aynı milliyetten, aynı dinden olan işverenlerine “güven”meyip sendikaya üye olarak 1.200 euro ücret alma “aptallığı”nı gösterdiklerini bizler biliyoruz. Bizim onlara güvenip sendikaya üye olmayarak 180 euro’ya talim etme “akıllılığı”nı göstermemiz gerektiğini, yüzümüze baka baka ve utanmadan, bir de tehdit ederek söyleyebiliyorlar. Bunlar ve benzeri basit gerçeklikler işçilerle sık sık paylaşılmalı ve haklılığımız vurgulanmalıdır.

Tutanaklar, ihtarlar, personel ve performans yönetmelikleri, kameralar, özel güvenlikler ile ve her türlü “güler yüzlü” ikna metotları ile sindirilmeye, köleleştirilmeye ve de çaresiz bırakılmaya çalışılan işçiler, işverenin, masraflarını taşeron firmalara yükletip düzenlediği gecelerle, pikniklerle, halı saha maçları, şeflik ve zam vaatleri vs ile uyutulmaya çalışılmaktadır. İnsanı yeraltı, yerüstü maden kaynakları gibi bir hammaddeye indirgeyen “İnsan Kaynakları”; öncelikle işte bunlar için vardır. İşverenler işçilere açıkça; “işte size insan kaynakları kurduk. İnsan kaynaklarının olduğu yerde sendikaya ihtiyaç olmaz!” diyebilmektedirler. Örgütlenmeye başlarken eşgüdüm kurulu ya da çalışma grubumuzun oluşturulmasında özgüven ve sınıf kardeşlerine güven çok önemlidir. Öncelikle, işveren tarafından yok edilmek istenen bu yaşam kaynağını güçlendirmeliyiz.

İşverenler, asgari ücret zorunlu olarak yükseltilmese, işçilerin ücretlerini daha da düşük tutacaklarını kendi ağızlarından itiraf etmekteler. İşçilerin büyük çoğunluğu zorunlu olarak yükseltilen asgari ücretle çalışmaktadırlar. Özellikle son yıllarda, ücretlerine asgari ücret artışlarının çok altında zam yapılan eski işçi, şef ve sorumluların ücretleri ile asgari ücret arasındaki fark iyice azalmıştır. Örgütlenmelerde bu durum gözardı edilmemelidir.

Genellikle, ücret zammı alabilmek, yükselebilmek, şef ve takım lideri olabilmek; üslerine yağcılık yapmaya, arkadaşlarını ve daha kıdemsiz işçileri yukarıya ispiyonlamaya, onların işleri ve başarıları üzerinden prim toplamaya, çeşitli yollarla onları etkileyip fazla mesai ücreti talep etmeden çalışmalarını sağlayarak üstlerine “adam çalıştırmayı ve motive etmeyi beceriyor” imajını uyandırmaya vs. bağlıdır. Böylelikle gerçekten verimliliği, işin ve işçinin sağlığını gözeten, dürüst, çalışkan, işinde başarılı ancak hakkını arayan, adalet isteyen, işçi arkadaşlar orada geçerli olan sözde kriterlere uymadıkları için düşük ücretlerle çalıştırılmakta, yükselmeleri önlenmekte ve dışlanmaktadırlar.

Örgütlenmekte olan bir işyerinde sendika üyesi olan arkadaşlar, henüz üye olmayan ve işveren yanlısı tutumdan kurtulamayan işçilere göre genellikle daha sağlam kişiliğe sahip, sözlerine güvenilir, ayakları üzerinde durabilen, kendilerine güvenen, daha çalışkan ve işinde başarılı arkadaşlar. Örneğin; üye sayısının çalışanların yarısına yaklaştığı bir işyerinde, üretimin ve hizmetlerin, sendika üyesi işçi arkadaşlarımız tarafından çok daha iyi, verimli ve başarılı bir şekilde gerçekleştirilip yönetileceği, piyasada çok daha iyi rekabet edebileceği açık seçik bellidir. Bu durum, ön fikirlerden kurtulmuş, gerçek çıkarını bilen her akıllı işverenin de kolaylıkla tespit edebileceği bir durum. Oysa birçok işveren sendika üyelerine karşı yasadışı baskılar ve yıldırma taktikleri uygulayarak onların verimliliğinin ve motivasyonunun düşmesine neden olmakta, verimli ve başarılı elemanlarını devre dışı bırakarak hatta işten atarak kârlılığın düşmesi pahasına sendikanın getireceği toplu sözleşme düzeninden kurtulmaya çalışmaktadır.  

Gerek ücret düşüklüğü gerekse çalışma koşullarının adaletsizliği, aklı başında her işçinin söylemese bile düşündüğü ve onu çok rahatsız eden iki temel gerçektir. Çalışma grubumuzu ya da eşgüdüm kurulumuzu oluştururken veya daha sonraki örgütlenme aşamalarında, yukarıdaki gerçeklerin de ışığında, insanca yaşayabilecek bir ücret ve onurluca çalışabilecek bir işyeri talebini işleyerek; mümkün olduğunca işyerinin büyüklüğü karşısında çarpılmamış, “insan kaynakları”nın büyüsüne kapılıp yöneticilerin güdümüne girmemiş, kişilikli, dürüst, orada doğal lider özelliklerine sahip ya da bu özelliklere yakın, doğru işçileri bulur ve gerekli güveni, dayanışmayı ve kardeşliği asgari şartlarda da olsa sağlarsak, örgütlenmenin sağlıklı bir şekilde başlatılıp yürütülmesi için ilk ve sağlam adımımızı atmış oluruz.

Öncelikle küçük ve günlük sorunlarımızdan başlayarak basit dayanışma ve yardımlaşmayı yaşama geçirmemiz işçilerin kendilerine ve arkadaşlarına güvenini artıracak, giderek daha üst ve zor sorunların çözümünde gerekli sosyal dayanışmayı, tecrübeyi ve kollektif aksiyonu sağlayacaktır. Örgütlenmenin hiçbir aşamasında toplu iş sözleşmesi amacımızı gözardı etmemeliyiz. Ana hedefimizin TİS düzenine geçebilmek olduğunu unutmadan, bu hedefimize ulaşmak için her aşamanın gerektirdiği düşünce, davranış, eylem ve söylem birliğini oluşturmalıyız.

Hiçbir işveren sendikal örgütlenmeye gönüllü evet demez. Eğer bir işveren, hiçbir zorunlu neden olmadan işçilerini sendikaya üye olmaları için gönderiyor ya da gitmelerine göz yumuyorsa, mecbur kalmadığı halde itiraz etmiyorsa o sendika sarı sendikadır. İşverenin işçileri sarı sendikaya yönlendirmesi ya da bir sendikanın yetkisine itiraz etmemesi de gene bir zorunluluktan kaynaklanır. Ya işçiler daha önce işverenin istemediği bir başka sendikada örgütlenmişlerdir, ya da işveren işçilerin eylemlerinden, sendikanın kararlılığından, bir takım yasal zorunluluklardan çekiniyordur. Durduk yerde hiçbir işveren bir sendikayı kabullenmez. Her seferinde kabullenmek zorunda kalır; yasalara uymanın, sendikal örgütlenmeye boyun eğmenin kendisi için daha hayırlı olacağını iş içindeanlar. Bundan sonra gene sınıf savaşına devam eder; sendikayı ehlileştirmeye çalışır, kendisine yakın işçi temsilcileri atanması ya da seçilmesi için elinden geleni ardına koymaz.

Biz istesek de istemesek de bu böyledir. Sınıflar savaşı, bizlerin istek ve dileklerinden bağımsız var olan, objektif bir durumdur. Burada kısaca anlatmaya çalıştığım tüm olaylar ve süreçler sınıflar savaşının içinde güncel yaşanan gerçeklikler. Gönül ister ki tüm bunlar hiç olmasın! Ama bizim iyi niyetli dilek ve temennilerimiz, acı gerçekleri ortadan kaldırmaz. Bizler istesek de istemesek de o sınıflar savaşının içindeyiz. O halde ilk yapacağımız, bu gerçeği görmek, durumu anlamak ve kavramaktır. Yok sayamayacağımız ya da kaçıp kurtulamayacağımız bu mücadelede işverenin ehlileştirilmesi ve sindirilmesi;örgütlülüğün işveren tarafından kabullenilip tanınmasının (demokrasinin) ilk ve temel ön şartıdır. Hiçbir işveren mecbur kalmadıkça “padişahlık” döneminden “cumhuriyet” dönemine geçmek istemez. Bu süreç işçilerin birleşik gücünü özgürleştiren iç örgütlülüğe sıkı sıkıya bağlıdır. Tarihte ve bugün tüm örnekler bunu doğrular.

İşverenin sendikal örgütlenmeye karşı en çok kullandığı iki araç; işçilerin geçmiş toplum kalıntısı tutum ve davranışlarından kaynaklanan korku ve bencillikleriile “çağdaş” etkileşim ve dejenerasyondan kaynaklanan, ortalama, vasat çoğunluktan, mediokrasiden kopmamak adına her türlü kişisel, sosyal ve ekonomik tavizi vermeye hazır oluşlarıdır. İşçi arkadaşlarda öncelikle kendilerine güveni, temel insan hakları ve anayasal-yasal yurttaşlık hakları bilincini, hür inisiyatifi, kolektif aksiyonu, birlikte davranıştan doğan güçlerine inancı geliştirmeliyiz. Bu geliştikçe ve geliştiği oranda, bu dayanılmaz ve önü alınamaz kolektif gücü ilk fark eden, hiç merak etmeyelim, hatta bizden önce ilk fark eden işveren olacaktır. Ve amiyane tabirle kiminle dans ettiğini hemen anlayacaktır. İşvereni aptal ya da ebleh sanmayalım. O sıkışınca bizlerden çok daha gerçekçi davranabilir. Hiçbir işveren kazanacağından şüphe duyduğu savaşlara girmez. Onun için eylem yapmaktan çekinenlerimiz tasalanmasın, eylemsiz başarmak istiyorsak, eylem yapacak güç ve kararlılıkta olmaktan başka bir çaremiz yok

Bazı Ayrıntılar, Öneriler ve Sonuç

İşyerinde sendika üyelikleri ne zaman ve nasıl başlatılmalıdır? Üyeliğe başlamada acele edilmesi ya da geç kalınması, örgütlenmenin daha sonraki aşamalarında da çeşitli sorunlar yaratabilir. Daha önce de belirttiğim gibi, öncelikle, örgütlenecek işyerindeki doğal liderler arasından seçilecek insanlarla bir çalışma grubu, örgütlenme komitesi ya da eşgüdüm kurulu oluşturulmalıdır. Bu seçimde esas olarak; dürüstlük, alçakgönüllülük, fedakarlık özellikleri aranmalı, çeşitli kariyerizmlere, bencilliklere dikkat edilmelidir. Ben bilirim, ben yaparım ya da ben bildim, ben yaptım gibi öne çıkan hastalıklı eğilimler yarardan çok zarar getirebilir. Karşısındaki konuşurken dinlemeyen, ona ne diyeceğini düşünen, kendisini olduğundan farklı göstermek için çabalayan, özeleştiri yapmayı gurur meselesi yapan hastalıklı eğilimlerden uzak durulmalıdır. Eşgüdüm kurulu üyelerini seçerken politik görüş, dini ve etnik köken belirleyici olmamalıdır. Eşgüdüm kurulu üyeleri, yukardaki özelliklerin yanında, mümkün olduğunca, kendisinin, çocuklarının ve ailesinin gerçek çıkarının sendikal örgütlenmeden yana olduğunun bilincinde olan doğal işçi liderlerinden seçilmelidir.

Bunlara dikkat edilerek seçilmiş bir eşgüdüm kurulu ile o işyerinin tüm çalışanları tek tek değerlendirmeye tabi tutulmalı; kime, kiminle, ne zaman ve nasıl gidileceği duruca belirlenmelidir. Tüm toplantılarda bu kurul söz ve karar sahibi olmalı, sendikanın o işyerinde kurumsallaşması adına ne gerekiyorsa onu yapmalıdır. Çalışma grubunun önemi çok iyi anlaşılmalı, çalışma grubunu oluşturan arkadaşlar ayrıca önemsenmeli, korunup kollanmalıdır. Bu kurul en başından, “yaparak öğrenme” ilkesi ile bir sendikal organ olarak çalışmaya alışmalıdır. Çünkü sendika; işçilerin haklarını işverenden alıveren ve bunun karşılığında da işçilerden aidat kesen bir komisyoncu ya da bir avukat değildir. İşçiler, sendikaya üye olup sendikanın gelip haklarını alıvermesini beklemezler. İşverenden haklarını gene kendileri alırlar. Sendika üyesi olmadan hak aramaya kalksalar kapının önüne koyulacaklarını bilirler. Sendika üyeliği, onların hak alma mücadelesinde yasal ve toplumsal güvence sağlar. Sendikayı kendilerinden ayrı bir yapı olarak değerlendiren işçiler ne yazık ki ezici bir çoğunluktadır. Eşgüdüm kurulu, kendisini, sendikadan ayrı, sendikanın dışında bir işçi temsilcisi gibi değerlendirme hatasına düşmemelidir. Sendika bizzat işçilerin kendileridir.

Örgütlenmede üye sayısı, çalışanların yaklaşık %30’una ulaştığında, üye alış hızında bir rutinleşme, çeşitli nedenlerden kaynaklanan bir yavaşlama yaşanabilir. Özellikle bu dönemde, mevcut üyelerin diriliklerini ve bilinçliliklerini artırmak, ilk günlerdeki heyecanı ve örgütlenme dinamizmini canlı tutmak, sendikaya güvenlerini geliştirmek, birbirleri ile birlik ve dayanışma içinde olmalarını sağlamak için örgütlenme uzmanlarının ve başkanların üyelerle periyodik toplantılarının sürdürülmesi yararlı olur. Ancak üyelere irili ufaklı gruplar halinde kapsamlı eğitim verilmesi zorunlu ve gereklidir. Yaşamın her alanında karşılaşabileceğimiz günlük sorunlar dayanışma, birlik, yardımlaşma ve imece ile çözülmeye çalışılmalı, mahalle ve aile birlikleri kurulmalı, konularına göre imece birimleri oluşturulmalıdır. Böylece örgütlü güce güven artırılabilir, süreklilik, direnç ve kararlılık sağlanabilir. Bu süreçte bir kütüphane oluşturulması, kurslar, toplu kır gezileri, sanat, spor vb faaliyetler yararlı olabilir.

Örgütlenmede en çok zorlandığımız kesim, genellikle aile geçindirmek ya da ev ekonomisine katkıda bulunmak zorunda olmayan, ya da bu konuda sınırlı sorumluluğa sahip geçici sözleşmeli ve part-time genç işçilerdir. Fazla uzmanlık gerektirmeyen işkollarında bunların sayıları hızla artmaktadır. Sendika üyeliğine yanaşmamaları, diğer işçilerin “nedenleri”nin yanında genellikle bilgisizliğin ve bilinçsizliğin neden olduğu korkulardan, çekingenliklerden kaynaklanıyor. Açıkça “ben korkuyorum” demiyor. “Buradan yakında ayrılacağım… Başka bir işe geçeceğim… Ben buradan bir şey beklemiyorum… Bu iş olmaz, bizim arkadaşlar çok korkak… Yakında kadroya geçip full-time olacağım… Benim durumum çok farklı…”  gibi onlarca cümle sıralayıp görüşmeye bile gelmek istemeyenlere karşı çeşitli pratik yöntemler geliştirmeliyiz. Burada öncelikle, sakıncalı olabilecek muhtemel ispiyonlardan korunmaya ve şimdilik ikna edemediğimiz arkadaşlarla üyelerimizin zıtlaşmasını önlemeye, değişen şartlarda, onu üyeliğe almak üzere ilişkiyi sıcak tutmaya dikkat etmeliyiz.

Çalışma grubu ya da eşgüdüm kurulu, o işyerinde yetki alınıncaya kadar, sendikal kurumsallığın bir organı olarak görev yapmalı, yetki alındıktan sonra da, eşgüdüm kurulu üyeleri, sendikanın temsilcisi, baştemsilcisi, disiplin kurulu üyesi, delegesi vb. olmalıdırlar. Aynı kentte, aynı işverene ait birden fazla işyeri varsa, tüm işyerlerinde eşgüdüm kurulları oluşturulduktan sonra, eşgüdüm kurullarının örgütlenme uzmanı ile birlikte belirleyeceği zamanda üyelik başlatılmalıdır. Biraz şematik de olsa, konuyu anlatmamıza ve anlamamıza yardımcı olabileceği için bir örnek vermek istiyorum.

300 işçinin çalıştığı 10 bölümden oluşan bir işyerinde, az-çok dengeli bir bölümlerarası dağılıma sahip yaklaşık 10-15 kişilik bir eşgüdüm kurulu o işyeri için ideal olabilir. Böyle bir kurul, bir örgütlenme uzmanının yapması gereken ilk işlerdendir. Eşgüdüm kurulunun üyeleri, örgütlenme uzmanı ile birlikte yaptıkları toplantılarla 300 işçiyi tek tek değerlendirerek kime, kiminle, ne zaman ve nasıl gidilip görüşüleceğine karar verir. Eşgüdüm kurulunun üyeleri, her biri ortalama 5 yakın arkadaşından başlamak üzere ilk 50-75 işçiyi en güvenilir ve sağlam arkadaşlarından seçerek bunlarla, sendika konusuna henüz hiç değinmeden, belli bir süre, insancıl ve güncel sorunlardan hareketle dayanışma, yardımlaşma, samimiyet, dostluk ve arkadaşlıklarını geliştirmeleri örgütlenmenin sağlıklı başlayıp gelişmesinin ilk ve en önemli güvencesini oluşturacaktır. Bu işçiler sendika üyeliğine hazır hale geldikleri zaman ve geldikleri oranda üyelik başlatılabilir. Bu birinci dalga ya da halka üyelik işlemidir. İşverenin baskı eğilimine ve başka muhtemel saldırılarına karşı bir tedbir gerekiyorsa, bu ilk üye olan 50–75 işçinin birbirlerinin üye olduklarını bilmeleri gerekmez. Başlangıçta, üye sayısının işçilere biraz abartılarak söylenmesinde yarar olabileceği kanısındayım.

İkna görüşmelerinde bulunma ve üyelik için notere götürme işinde eşgüdüm kurulu üyelerinin en fazla 1/3’ü görev olmalı ve işçiler notere kitlesel olarak değil ayrı ayrı taşınmalıdırlar. Bu ve benzeri önlemler, örgütlenme liderlerimizin işveren tarafından erken tespitini önleyecek, ana kadronun ve ilk halka üyelerin deşifre olmasını geciktirecektir. Örgütlenme belirli bir aşamayı atlattıktan sonra bu gizlilik ve temkinlilik duruma göre esnetilebilir, gevşetilebilir. Her üye olan işçi en çok güvendiği bir veya iki arkadaşını belirler ve eşgüdüm kurulundaki tanıdığına önerir. Eşgüdüm kurulunun daha önce o işyerindeki işçileri tek tek ele alarak yaptığı değerlendirmelerin ışığında ikinci dalga ya da halka üyelik başlatılır. İkinci dalga aday üyelerle görüşme ve onları notere götürme işi, mümkün olduğunca kendilerini öneren arkadaşlar tarafından gerçekleştirilmelidir. Eşgüdüm kurulu üyelerinin, bu ikinci dalga üyelik işlemlerinde çok fazla önde gözükmemeleri gerektiği inancındayım. Birinci halkadaki üyeler bu işleri yürütebilirler. Bir üye, üye adayını görüşmeye getirirken, eğer gerekiyorsa, kendi üyeliğini gizler. Sanki o da onunla beraber üye olacakmış gibi davranır. Getirdiği üye adayı ikna olursa birlikte üye olurlar. İkna olmazsa, o da üye olmaz ve birlikte “biz biraz daha düşüneceğiz” diyerek görüşmeden ayrılır. Konuyu toparlarsak; 300 işçinin çalıştığı bir işyerinde, 10-15 işçiden oluşan eşgüdüm kurulu, ilk iş olarak 50-75 işçiden oluşan bir ilk üye halkası oluşturur. Bu işçilerin her biri, eşgüdüm kurulunun denetiminde, ortalama 1’er üye getirse, zaten bir anda çalışanların yarıya yakınının üyelikleri alınmış olur.

Üye alış sürecinde muhtemelen gerçekleşebilecek tıkanıklıkları önceden görüp önlemek ya da örgütlenmeye en az zarar verecek durumda kontrol altına almak, sendika üyesi işçilerle üyeliğini henüz yaptırmamış olanlar arasında olabilecek kastlaşma, zıtlaşma, çekişme ve kemikleşmeleri önlemek için çeşitli tedbirler alınmalı ve projeler üretilmelidir. İşverenin her türlü saldırısına, çıkarabileceği dedikodulara karşı uyanık ve dirençli bir iç örgütlülük gerçekleştirmeliyiz.

Eşgüdüm kurulu içinde ya da diğer üyelerimiz arasında çıkması muhtemel çekişme ve çelişkileri daha ortaya çıkmadan önce, embriyo halinde tespit edip, bunların nedenleri üzerinde durmalı, ortamı iyileştirmeli, hastalıkların kaynağını kurutmalıyız. Gerçekleşmesini önleyemediğimiz çekişme ve sürtüşmelerde adaletli ve şefkatli olmalı, mümkün olduğu kadar sorunlar yerinde çözülmelidir.Her türlü bilgi, haber, dedikodu önce çalışma grubumuzda değerlendirilmeli, tepki ya da söylem, alınan karar doğrultusunda saptanmalıdır. Yani türlü yollardan gelen her türlü bilgi ve haberi ilk duyan yanındaki herhangi bir arkadaşıyla paylaşmamalı, hemen çalışma grubuna ve örgütlenme uzmanına iletmelidir. Böylece bilgi, merkezce değerlendirilmeli, gerekli tepki, söylem veya eylem belirlendikten sonra paylaşılmalıdır.

Çoğunluk tespiti için Çalışma Bakanlığı’na ne zaman başvurulacağı, tespit gelinceye kadar geçen sürede neler yapılacağı, tespite itiraz halinde geçecek yasal sürede neler yapılacağı, TİS görüşmeleri sırasında, muhtemel aksaklıklarda, işveren saldırılarında neler yapılacağı netleştirilmelidir. Örgütlenme uzmanı ve çalışma grubu tüm bu süreçlerde ve daha sonraki sendika şube içi çalışmalarda faaliyetini sürdürmeli, sağlıklı bir iç örgütlenme için gerekli her şeyi yapmalıdır.

Örgütlenme uzmanı ve çalışma grubu, ulusal ve bölgesel bazda konfederasyonlarla, demokratik kitle-meslek örgütlerinin genel merkez ve şubeleri ile gerekli iletişim ve eşgüdüm içinde olmalı, kamuoyu oluşturma, tüketimden gelen gücümüzü etkin bir şekilde kullanma gibi muhtemel yardımlaşma ve dayanışmalar için ön hazırlık yapmalıdır. Örgütlenmekte olduğumuz işveren uluslarüstü sermaye ise, yurt dışındaki işyerlerinde örgütlü olan sendikalarla ve üst birliğimizle iletişim ve örgütlenme ağırlıklı yardımlaşmayı başlatmak için sorun çıkmasını beklememek gerekir. Muhtemel işten atılmalara karşı alınacak önlemler, atılma gerçekleştikten sonra yapılacak işler ve alınacak önlemler netleştirilmeli, ulusal ve uluslararası örgütlerle ilişkiler canlı tutulmalı ve gelişmeler ilgililerle paylaşılmalıdır. Gerekiyorsa gerçekleştirilebilecek eylemlerin biçimi, nasıl ve ne için yapılacağı, yeri, zamanlaması, yarar ve zararları mümkün olduğunca önceden belirlenmeli ve planlanmalıdır.

Sendika örgütlenme uzmanları sadece çalışan işçilerin örgütlenmesini değil işsizlerin, geçici, alt sözleşmeli ve taşeron işçilerinin örgütlenmesini de gündemlerine almalıdırlar. Daha önce yukarıda da belirttiğim gibi, devasa rakamlara ulaşan işsizlerden başlayarak tüm işçilerimizin ortak olabilecekleri, işkollarına göre faaliyet gösterecek işgücü kooperatiflerinin daha fazla zaman yitirilmeden kurulması kaçınılmaz bir ihtiyaçtır. Bunun sendikal örgütlenmeyi kolaylaştıracak, daha iş bulmadan önce sendikal örgütlenmeye hazır işçi adayları yetiştirecek, işçilerin daha iyi şartlarda ve daha yüksek ücretle iş bulmalarına yardımcı olacak, işverenlerin kendilerine daha uygun işgücüne ulaşmalarını sağlayacak, çalışanların ücretlerini yükseltmek ve çalışma koşullarını düzeltmek için giriştikleri mücadelelerinde onlara destek olacak, işsizleri özel istihdam bürolarının simsarlığından ya da iş bulan “dayı”, “enişte” maddi-manevi baskılarından ve de ek sömürüden kurtaracak, en önemlisi; işçi sınıfı bütünlüğü içinde birlik ve dayanışmayı artıracak bir örgüt olacağına inanıyorum. Bu önerimin öncelikle sendika örgütlenme uzmanları arasında değerlendirilmesi yararlı olacak.

Gene daha önce belirttiğim bir konuyu bir kez daha vurgulamak istiyorum. Her işkolunda, o işkolunun hammadde, üretim, pazarlama, işgücü gibi sorunlarını gündeme getirecek olan, esnek konuları içeren, gerektiğinde işveren temsilcilerinin de yazılarının yayınlanacağı haftalık, 15 günlük ya da aylık bir işkolu gazete ya da dergisinin çıkarılmasının her bakımdan yararlı olacağına inanıyorum. Bunun yararlarını burada saymaya gerek duymuyorum.

Tüm bu ayrıntıymış gibi görülebilecek ya da değerlendirilebilecek düşünce-davranış örnekleri, durum değerlendirmeleri ve öneriler; işgüçlerini ücret karşılığı işverene satarak yaşayan işçiler ve üretim araçlarının sahibi oldukları için tüm artı değere, kâr ve ranta el koyan işverenler var olduğu sürece yaşamsal zorunluluk olarak geçerlidir. İşçilerin, işverenlerin, işyerlerinin, devletlerin, hükümetlerin, ulusal ekonomilerin, dünya ekonomisinin kapitalist-emperyalist sistem içindeki şu veya bu dereceye kadarki nicelik değişimleri iyi izlenir ve değerlendirilirse sistemin temel unsurlarının ve niteliklerinin değişmediği görülecektir.

Sonuç olarak; kişisel kurtuluş olamayacağına göre toplumsal kurtuluştan başka yol yok. Bu da halk kesimlerimizin ekonomik, demokratik ve politik örgütlenmesine sıkı sıkıya bağlı. İşçilerin ekonomik ve demokratik haklarını koruyup geliştirme örgütleri olan sendikalar; toplumsal kurtuluşun lideri, öncüsü olma misyonuna sahip işçi sınıfı için yaşamsal derecede önemli bir okuldur… Devam mecburiyeti hem gönüllü hem de “zorunlu” olan bu okulların gereken ciddiyette ve titizlikle ele alınması gerekir.

Saygılarımla