NEZİH GENÇLER: EMPERYALİST KAPİTALİZMİN "DEMOKRATİKLEŞTİRME"SİNE KARŞI YAŞAMIN SAVUNULMASI

Yazar Nezih Gençler


Ülkemiz ve bölgemiz uluslarüstü finans-kapital ve yerli ortakları tarafından, onların yerli-yabancı şirketleri, devletleri, gizli-açık örgütleri tarafından “demokratikleştiriliyor”. Finans ve bankacılık altında birleşmiş büyük sermayenin, yabancı ortaklı holdinglerin ve işverenlerin kayıtsız-şartsız sömürüsü demek olan “DEMOKRASİ”ye kavuşuyoruz. Ve tabi ki onun en önde gelen “şart”ı olan SEÇİMLER en doğal “hak”kımız oluyor! Biz bu filmi 1. Meşrutiyet’ten beri görüyoruz. 1946’da da, 12 Mart ve 12 Eylül’de de “bir an önce seçimlere gitmek” üzere “ÇOK PARTİLİ HÜR PARLAMENTER DEMOKRASİ” kurtarılmıştı. Sonuç halk için daha fazla sömürü, baskı, işsizlik ve pahalılık; finans-kapital ve işverenler için daha fazla kâr ve talan oldu…
Burada dikkat edilmesi gereken; sadece yaşam düşmanları değil, “kaç ben kurtarayım!” diye kucak açan, gene dolaylı-dolaysız, bilerek-bilmeyerek, emperyalist kapitalizmin değirmenine su taşıyan “ÇÖZÜM YOLLARI”dır.
İki ana başlıkta toplayabileceğimiz bu “çözüm”lerden hem kendimizi hem de halkımızı sakın(dır)malıyız.
“Sivil toplumcu” “çözüm”ler; “demokrasi” ve “insan hakları” şampiyonu olarak karşımıza çıkmakta, oldukça tutarlıymış gibi görülebilecek projeler ve programlar sunmaktalar. Hem siyasi partiler olarak, hem de “bağımsız” adaylar olarak bizi kurtarmakta samimiyet yarışına girişmiş gözüküyorlar. ‘Birey’i, ‘kadınlar’ı, ‘etnik kimlikler’i, ‘eşcinseller’i, ‘düşünce’yi vs kurtarmayı ve toplumu “ÖZGÜRLEŞTİRME”yi taahhüt ediyorlar. Tüm bu parlak laflarının ne kadar doğru ve gerçek olduğunu görmek için yaşamın gerçeklerine dönmek gerek.
Yaşam bize;

  1. 20 milyonumuzun işsiz olduğunu,
  2. 20 milyonumuzun işgücünü satarak yoksulluk sınırının çok altında yaşamaya çalıştığını.
  3. Bu çalışanlarımızın ancak 3 milyon kusürünün sigortalı olduğunu,
  4. Bunların içinden de ancak 700 binimizin sendikalı olduğunu,
  5. 10 milyondan fazla insanımızın açlık sınırının altında süründüğünü,
  6. Nufusumuzun yarısından fazlasının yoksulluk sınırının altında yaşamaya çalıştığını,
  7. Tarımımızın yokedildiğini ve üretici köylü yığınlarımızın varoşlara sürgün edildiğini,
  8. Su ve tarım havzalarımızın, yeraltı ve yerüstü yaşam kaynaklarımızın ekonomik ve askeri işgale maruz bırakıldığını,
  9. Gençlerimizin sınav-dersane-haraç-işsizlik cehenneminde yakıldığını,


gösteriyor. Yani sorun alabildiğine sınıfsal ve alabildiğne üretici güçlerin gelişimini ilgilendiren boyutta.
Durum bu olunca çözüm de kendiliğinden açığa çıkıyor: Durumları ve çıkarları bu gidişten kötü etkilenenlerin örgütlenmesi ve kendi durumlarına ve çıkarlarına göre çözümler üretip yaşama geçirmeleri. Bu aynı zamanda üretici güçlerin de önünü açacak, onun gelişim sürecini geriletip duralatan üretim ilişkilerinin de siyasal kabukların da parçalanıp çözülmesini ve onların yerine gerçek kalkınmayı ve gelişmeyi sağlayacak yeni üretim, paylaşım ve tüketim ilişkilerinin geçmesini sağlayacak. Yani sorun iktidar sorunudur. Başta işçi sınıfımız olmak üzere halk kesimlerimizin bizzat kendilerinin örgütlü iktidarı.
Hiçbir “sivil-toplum”cu çözüm bu gerçekliği görmüyor, göstermiyor. Tam tersine bu gerçekliğin görülmemesi için elinden geleni ardına koymuyor.
Bir de “ulusalcı” “çözüm”ler var… “BAĞIMSIZLIK” ve “ANTİEMPERYALİZM” hangimizin hoşuna gitmez ki? “Mazlum Halklar” birliği, “ezilen ve sömürülen uluslar” her birimizi etkiler. Kimi “ulusalcılar” “AB’ye başı dik girmek”ten, “ABD ile karşılıklı çıkarların yeniden gözden geçirilmesinden”, Avrasya ve Ortadoğu devletleri, Rusya ve Çin ile ekonomik, siyasal ve kültürel ilişkilerin geliştirilmesinden bahsediyorlar. Çanakkale ve Kurtuluş Savaşlarımızın haklı gururunu referans alarak 1919-1946 arasındaki dönemi göklere çıkartıp “o günler”i, nostaljik gözyaşları dökerek anıyorlar.
Ancak burada da yaşam bize;
1- Emek-sermaye, işçi-işveren, yoksul-zengin, ücret-kâr, çalışan-çalıştıran, ezilen-ezen uzlaşmaz çelişkilerinden bağımsız bir “BAĞIMSIZLIK”, “ANTİEMPERYALİZM” olamayacağını,
2- Devletlerin, en son duruşmada egemen üretim ve paylaşım ilişkilerinin bir aracı olduğunu,
3- Ekonomik bağımlılığın siyasal ve askeri bağımlılığı da getireceğini,
4- Samimi ve gerçekçi bir HALKÇILIK savunulmadan ne laikliğin ne de cumhuriyetçiliğin savunulamayacağını,

gösteriyor. Yani, sorun gene alabildiğine sınıfsal ve alabildiğine üretici güçlerin gelişimine bağlı.EKONOMİK VE SOSYAL KURTULUŞ SAVAŞIMIZIN TEORİK VE PRATİK SORUNLARI (12) başlığı ile yayınladığımız yazılarda bunları enine boyuna inceledik.
Şimdi tüm bu yakıcı sorunlar sıradağlar gibi önümüzde dururken, palavramantarizm illetiyle demokrasiyi kurtarmak üzere, “bağımlı-bağımsız” “milletvekilleri”ni “seçmek” ve onlardan çözüm ummak pek gerçekçi bir yaklaşım olmasa gerek. Bir kaç asırdır hep kurtarılıyoruz. Bir kez de kendimizi kurtarmaya kalksak nasıl olur?..
Bunun için gerek Kuvayi Milliye dergimizde gerekse de Vatan Postası sitemizde defalarca önerdiğimiz HALK TEMSİLCİLERİ KURUCU MECLİSİ ELİYLE YENİ BİR ANAYASA, YENİ BİR SEÇİM YASASI, YENİ BİR İŞ YASASI, SENDİKALAR YASASI… YAPILMADAN HER TÜRLÜ SEÇİM VE PARLAMENTARİZM OYUNUNA HAYIR… Seçimlerden sonra oluşacak meclisin hiçbir sorunumuzu çözemeyeceğini görüyor ve seçimleri protesto ediyoruz. Yalancı pehlivanları, kaç ben kurtarayımcıları, iyi niyetlice de olsa hayal peşinde koşanları maceraları ile başbaşa bıraktığımız için hiçkimse bize gönül koymasın. Bizim de halkımızın da bu tip göstermelik ve icazetli “demokrasi” oyunlarına karnımız tok.
GEREKÇELİ BİR ANAYASA TEKLİFİmizin ve eklerinin bir kez daha incelenmesi; yaşamın gereklerine uygun yönlenmemize katkıda bulunabilir. Saygılarımızla.