NEZİH GENÇLER: "BOLİVARCI ALBAY"IN LATİN DERSLERİ; ORTADOĞU HALKLARININ GERÇEK KURTULUŞU…

Yazar Nezih Gençler  
MİNİMA (ASGARİ) PROGRAM, MAKSİMA (AZAMİ) PROGRAMSIZ OLAMIYOR.

YAKLAŞIK 7000 YIL ÖNCE GİRDİĞİMİZ SINIFLI-DEVLETLİ ÖZEL MÜLKİYET SİSTEMİNDEN ÇIKIP YAŞANABİLİR BİR DOĞA VE TOPLUMA GEÇİŞ SÜRECİ İÇİNDEYİZ.

DEMOKRATİK DEVRİM GİRİŞİMLERİ VE BAĞIMSIZLIK MÜCADELELERİ SOSYALİST PROGRAM VE UYGULAMALARDAN AYRI YAŞAMA GEÇEMİYOR.

SOSYALİST PROGRAM VE UYGULAMALARIN BAŞARIYLA YAŞAMA GEÇMESİ DE TÜM TARİH ÖNCESİ VE TARİH DÖNEMLERİNİN BİLİNCE ÇIKARILMASINA, GEÇMİŞTEKİ TÜM YAŞAM ÇIRPINIŞLARININ, ACILARININ VE TRAJEDİLERİNİN KUCAKLANIP BENİMSENEBİLMESİNE BAĞLI.

HAYATIN DAYATTIĞI BU BİRLEŞTİRİCİ ZORUNLULUĞU İNKAR: BAŞARISIZLIK VE TRAJEDİ İLE SONUÇLANIYOR… YANİ KAN VE ATEŞ…
ORTADOĞU KUVAYİ MİLLİYESİ İÇİN SİVİL SAVUNMA SEFERBERLİĞİ 

“İnsancıllık”, “barışseverlik” veya “şiddet karşıtlığı” gibi sözde gerekçelerle yaşamın savunulması için gerekeni yapmaktan kaçınmak; yaşam düşmanı kâr ve talan sistemlerine hizmet eder.

Soyut bir “barış”, “özgürlük”, “insan hakları”, “savaşa hayır” ve “savaş karşıtlığı” olamaz. Bunlar; sömürü düzenlerinden, emek-sermaye çelişkisinden, ezilen ve sömürülen halkların ulusal çıkarları ile emperyalist çıkarların çatışmasından ayrı düşünülemez.
Tüm bu ilişki ve çelişkiler; dünyadaki kapitalist-emperyalist güçlerin ve onların bölgesel-yerel ortaklarının, sınıfsal ve zümresel çıkarlarının bir gereği olarak enerjiyi, tarım ve su havzalarını yeniden paylaşım zorunluluğundan kaynaklanıyor.
Bu durum; sizin, bizim, tek tek tüm insanların subjektif düşüncelerinden, niyetlerinden veya “ideoloji”lerinden bağımsız, objektif bir durumdur. Biz sosyalistler öyle görmek istiyoruz da onun için böyle yazıyor değiliz. Ya da sınıfsal bakışımız nedeniyle, her suçu, götürüp, kendimizin uydurduğu bir finans-kapitalist zümreye yüklemeye de çalışıyor değiliz. Hiç neden yokken, durduk yerde bir sınıflar savaşı çıkarmak, sömürülen ve ezilen halkları ve ülkeleri; ezenlere; uluslararası finans-kapital zümresine ve onların yerli ortaklarına karşı ayaklandırmak ya da “anarşi” ve “terör” yaratmak niyetinde de değiliz.
Sınıflar savaşını da, küresel sömürü düzenlerini de bizler hayal edip uydurmuyoruz. Hepimiz, istesek de istemesek de böyle bir savaşın içindeyiz. İstesek de istemesek de ya sömürücü azınlık sınıf ve zümrelerden ya da sömürülen büyük insanlıktan yana olmak ve savaşmak durumundayız. Devekuşu gibi başımızı kuma gömsek de sınıflar savaşının içinde olmaktan kurtulamayız. Bundan kaçamayız, kaçınamayız, bunu yok sayamayız. Aksi halde; İzmir İktisat Kongresi ile başlayan karşıdevrim süreci nasıl Mustafa Kemal’in öldürülmesi ile sonuçlandı ise, bu gerçekleri görmeden, gene aynı emperyalist uluslarüstü sermaye ile birleşip bütünleşebilecek sınıf ve tabakalarla ittifaklar kurarak girişilecek her “kurtuluş” hareketi de aynı trajikomik sona mahkumdur…
Özellikle Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra sınıflar savaşı da adeta ekonomik ve sosyal bir savaş olmaktan çıkıp topyekun (küresel) bir yoketme ve yokolma kör dövüşü ile dünyayı kapitalizmin kara deliğine doğru çekiyor.
ABD, AB ya da İsrail gibi emperyalist güç merkezleri ve emperyalist devletler bölgemizde yeni bir paylaşım savaşına girişiyor.
Amerikan tarafı, enerjiyi, su ve tarım havzalarını %100 kendi denetimine alabilmek için Ortadoğu’ya karşı kapsamlı bir askeri saldırı başlattı. Amacı; kalıcı bir askeri işgal ve bölgeyi kendisine entegre etmek. Bunun için Türkiye’yi ve kendisine bağımlı diğer ülkeleri piyon gibi kullanmak istiyor.
Almanya’nın başını çektiği Avrupalı emperyalistler ise; “savaşa hayır”, “barış”, “özgürlük ve demokrasi” maskelerini de kullanarak Ege, Kıbrıs, kısmen İran üzerindeki egemenliklerini artırmak / perçinlemek ve Kuzeydoğuakdeniz üzerinden enerji, su ve tarım havzalarından daha büyük pay kapmak istiyorlar.
Diğer emperyalist devletler gibi İsrail’i de kullanan siyonizm; emperyalist güç merkezleri üzerindeki etkinliği ile Dünya egemenliğinin tepesindeki “yer”ini bin yıl daha garantilemek istiyor: Ortadoğu’ya ve Dünyaya’ya karşı 3. bir emperyalist paylaşım savaşı kışkırtıyor.
Tüm bunların, sosyalistlerin uydurduğu senaryolar ya da “komplo teorileri” olmadığını artık ilköğretim çocukları biliyor.
Sovyetler Birliği’nin dağılması ile fütursuzlaşan emperyalizmin, “1. Dünya Savaşı”nda olduğu gibi, kendi devletlerini bile birbirleri ile savaştırmaktan çekinmeyeceğini, artık batılı siyasiler ve teorisyenler bile ağızlarından kaçırıyorlar.
Bölgemizde gerçekten savaş istemiyorsak, çocuğuyla, genciyle, yaşlısıyla insan hayatı, bizim için gerçekten kutsal ise ve gerçekten, ama nihai olarak barış istiyorsak, ezilen ve sömürülen halk kesimlerine dayanmak, onların örgütlü birlikteliğini yaratmak ve işçilerin, üretici köylülerin, kamu çalışanlarının, küçük sanayici ve esnafın tarafında, onlarla birlikte, ezen ve sömürenlere karşı; silah-petrol-dolar-euro koalisyonuna ve onların ortakları olan “yerli” büyük sermaye holdinglerine karşı savaşmak zorundayız.
Herşeyden önce kendi yaşamımız ve çıkarlarımız için, en yakınlarımızın, çocuklarımızın yaşamı ve çıkarı için, halkımızın ve ülkemizin yaşamı ve çıkarı için, bölgemiz Ortadoğu’nun kardeş halkları ve onların çıkarları için, Ortaasya’dan Afrika’ya, Vietnam’dan Venezuela’ya kadar benzer durumdaki dünya halklarının yaşamı ve çıkarları için, istesek de istemesek de savaşmalıyız.
Tıpkı; bitkilerin, kökleriyle toprağa, dal ve yapraklarıyla ışığa ve havaya sarıldığı gibi, bizler de; yaşam düşmanlarına karşı, yaşama sarılacağız.
Bu savaşım, aynı zamanda, finans-kapital örgütlerinden, emperyalist birliklerden medet uman, siyonistlerden ve emperyalistlerden demokrasi ve refah bekleyen, Kıbrıs’ta, Anadolu’nun güneydoğusunda, Irak’ın kuzeyinde böl-parçala-yerelleştir-özelleştir-yönet planlı emperyalistlerin talan sofralarına “Perestroyka-Glasnost” mezesi sunan sollu-sağlı kimi sapkınların da maskelerini iyice düşürecektir.
Bu savaşım; uluslarüstü finans-kapital ve yerli ortaklarının seçtirtip hükümet diye dayattığı Gorbaçov-Yeltsin bozuntularına “demokrasi” ve “sol” adına destek ve akıl vermeye; etnik-dinsel derebeyliği hortlatmaya kalkanların da sonunu getirecektir.
Böyle bir dönemde, Ortadoğu halkları ile kurulacak bir “birleşik yurtsever cephe”; sınıfsal ve zümresel çıkarları gereği dünyayı kana bulayan emperyalist küreselleşmecilere karşı mazlum halklar enternasyonalini yaşama geçirebilir.
Image
Türkiye, Irak, Suriye, Libya ve Filistin’den başlayarak, Ortadoğu halklarının ismine de cismine de yabancı olmadığı bir “2. Kuvayı Milliye Cephesi” kurulmasının bütün koşulları hazırdır. Bunun öncülüğünü; 1918-19’da kapitalizme ve emperyalizme karşı ilk halk kurtuluş ordusunu; 1. Kuvayı Milliye’yi kurarak rüştünü ispat etmiş olan iliklerine dek gerçek müslüman halkımızın yapması kadar doğal ne olabilir?
Ancak bu insancıl ve yaşamsal görevi gerçekleştirebilmek; öncelikle Türkiye’de, başta işçi sınıfımız olmak üzere, halk güçlerinin örgütlü öncülüğünde 2. Kuvayi Milliye Yurtsever Halkçı Cephesi’ni kurup iktidara yürümek ile de yakından ilgilidir. Bunun için bir “Ulusal Savunma Seferberliği” başlatılmalıdır.
Uluslarüstü tekelci sermaye ve onların devletleri ile iş ve güç birliği içinde olan kişi, kuruluş ve örgütler; başta siyasi iktidar olmak üzere işadamı örgütleri, “sivil toplum” maskesi ile emperyalizmin dolaylı-dolaysız güdümünde olan sollu-sağlı örgütlerin sorumluları, Amerikan, İsrail ya da Avrupa güç merkezlerinin mandacı yaklaşımlarına alet olan adli, idari ve mali bürokrasi çevreleri, aynı  dış güçlerle benzer mandacılık ilişkileri içinde olan askeri sorumlular, meşru, demokratik ve yasal yollardan etkisizleştirilmeli ve iktidardan uzaklaştırılmalıdır.
Anayasanın temel hükümlerinden ve hakimiyet kayıtsız şartsız milletindir ilkesinden hareketle; meşru, demokratik ve yasal yollardan, işçi sınıfımızın, köylü üreticilerimizin, kamu çalışanlarımızın, küçük sanayici ve esnaf kesimlerimizin örgütlü gücüne dayanan, başta işsizlik ve pahalılık sorununu çözecek, ekonomik ve sosyal adaletsizlikleri giderecek halkçı, yurtsever kuvayı milliye iktidarı için bir TÜZÜK VE PROGRAM yapılmalı, tüm güçler böyle bir program etrafında birleştirilmelidir.
Öncelikle, benzer durumdaki Irak, Suriye, Libya, Filistin, İran gibi ülkeler ve onların halkları ve de örgütlü toplum kesimleri arasında, daha fazla zaman yitirmeden sürekli ve organik bir iletişim ve eşgüdüm oluşturulmalıdır. Ancak böyle bir mücadele sürecinde; halkın ordulaşması – ordunun halk(çı)laşması temelinde, ülkede vatansever halkçı cephe, Ortadoğu’dan başlayarak, Dünya’da da mazlum halklar birleşik cephesi yaşama geçirilebilir ve nihai barışa doğru kalıcı ve gerçekçi adımlar atılabilir. Kuzey Kore, Vietnam, Küba, Venezüella gibi ülkelerin halkları böyle bir reorganizasyonda en önde yerlerini almalıdır. Venezüella’da Hugo Chavez önderliğinde başlatılan ve başarıyla yürütülen halk iktidarının pratik girişimleri, uygulamaları ve halkı örgütleme yöntemlerinden yararlanılmalıdır. Chavez, gerek halkla örgütlenmek gerekse de sorunları örgütlü halkla birlikte çözmek doğrultusunda son derece başarılı program ve projeler yaşama geçirmiştir. Çeviri bölümümüzde Başkan Chavez ile yapılan “ORDU VE DEVRİM” başlıklı söyleşi konunun daha iyi anlaşılmasına yardımcı olacaktır.
Ortadoğu tarihine, coğrafyasına, doğasına ve halklarına karşı siyonizm merkezli askerî-emperyalist bir saldırı sürecinden geçtiğimiz bugünlerde dün içinden çıktığımız, daha doğrusu, bir türlü çıkamadığımız tarihî, coğrafî, doğal ve sosyal bağlarımızı ve köklerimizi anlamalıyız, bilince çıkarmalıyız. Bu çalışmayı, içinde bulunduğumuz bu kaos ortamında kendimiz, yakınlarımız, halkımız ve tüm insanlık adına en ilkel bir refleks, en basit bir düşünce ve davranış için bile yaşamsal zorunlu bir gereksinim olarak görüyoruz.
hugo chavezVenezuela örneği; bizlere, ordulaşmış halkların ve halk(çı)laşmış orduların, başta mazlum halklar olmak üzere tüm insanlığın toplumsal kurtuluşunda nasıl yaşamsal bir rol oynayabileceğini gösteriyor. Daha çok Aşağıbarbar (avcı-barışçı) toplum geleneklerine sahip olan ve yüzyıllar boyu dışardan gelen emperyalistlerin kurduğu ve yönlendirdiği ordulara sahip bir bölgede, en son olarak da onlarca yıldır CİA’nın faşist cunta denemelerine “arkabahçe” olan bir dünya coğrafyasında yer almasına rağmen, Venezuela’da yaşamı, halkını ve insanlığı savunmaya çalışan “BOLİVARCI ALBAY” (KEMALİST de denebilir) HUGO CHAVEZ; genellikle, bize benzer ülkelerde görülen ve antiemperyalist-antikapitalist duruşlara, ulusal kurtuluş savaşlarına daha yatkın olan, Ortabarbar (göçebe-ordu millet) geleneklerine sahip “CUMHURİYETÇİ” ordulara ve onların “KEMALİST” subaylarına, bir ibret anıtı olarak, uzaklardan el sallamaktadır. Gören, duyan varmış gibi!

Bizim “entel”ler; Zapata, Bolivar, Che sözcüklerinin ne anlama geldiğini anlamadan, onlara biçimsel bir sempati ile bakarlar da, o sözcüklerin bu topraklardaki karşılığı olan Ulusal Kurtuluş, Kuvayı Milliye, Halkçılık, Cumhuriyetçilik ve Bağımsızlık kavramlarına dudak bükerler, onları beğenmez ve demode, çağdışı, saçma bulurlar! Tıpkı, operanın doğmasına temel olan metropolitenleri anlamadıkları halde, aşağılık kompleksi ile “hayran hayran” dinler gözüken, ancak kendi ülkesinin örneğinNeşet Ertaş’ını “pirimitiv” bulan züppeler gibi. Neşet Ertaş’ı anlayıp dinlemeyen bir “aydın” müslüman mahallesinde salyangoz satmaya kalkmaktan öte hiçbir şey yapamaz.