Web
Analytics

NEDEN KIVILCIMLI?

Yazar Uğuray Aydos – Çağdaş Balcı  

DR HİKMET KIVILCIMLI 1902 YILINDA DOĞDU 11 EKİM 1971’DE ÖLDÜ
106. KIVILCIMLI YIL HEPİMİZE KUTLU OLSUN

şiir ve mum fotoğrafı aliseriati.com sitesinden alınmıştır.

‘SEN’din; gönlüme damla damla akan ey ‘MUM’!
Damlayan gözyaşındı, gözünden değil gönlünden gönlüme.
Ey ‘MUM’!
Hazin hazin erirken, bana sorduğun soruydu.
Ben Neyim? ‘Sen’ değil, ‘ben’ neyim?
‘Sen’; ‘MUM’dun..
Kendini benim için yakarak, eriyip yok oluşunu sandığım o günün ardından.
Nazlı nazlı parlayan ‘MUM’.
SENDİN
Sendin        
Hakikat varlığın deryasında bir haykırış        
baharı birlikte getiren zemheri yaşamın        
umudun arkasındaki yanan mum        
çöl gecelerinin gizeminde         
Sendin        
Özgürlüğe susamış kelepçeli eller        
bir ilhamın ardından gelen itiraf        
umutsuzluğun gerdeğinde        
lanet çağın peçesini yırtan         
Sendin        
Sevgiliden ayıran yollara        
baş koya koya        
bir ömrü öylece tüketen        
karanlık kahpe gecelerin düşmanı         
Sendin        
Tertemiz buse ile hayata        
ölüme kırgın ve kızgın        
benim feryadıma inat        
söylediğin yaşam türküsü         
Senindi        
Gelişi ilkbaharın        
sabahın şafağında        
ölümle pençeleşip        
yaşam sabahında ölüm arzusu!         
Muhammed CAN         

*****

Marx’ın ünlü manifestosunun birinci bölümünde yer alan “Şimdiye kadarki tüm toplumların tarihi, sınıf savaşımları tarihidir.” şeklindeki ilk cümle bilinmedik bir söz değildir. Gerçekten de tarihsel maddeciliğin kurucuları ve teorisyenleri yaklaşık yüz elli yıldır toplum biçimlerinin değişimlerinin nedenlerini, değişime öncülük eden sosyal sınıfları bilinebilirci bir felsefe doğrultusunda açıklamaya çalışmışlar, alt-yapı üst-yapı, üretim tarzı, üretim ilişkileri, üretici güçler, artı-değer, değişim, değer gibi kavramları kullanmışlar ve nihayet tarihin gidiş kanunlarını bulmak amacıyla ekonomik formları soyutlamışlardır. Gerçekten de dinamosunun sınıf savaşları olduğu tarihin kendisi nedir? Bilim, disiplin, teori, hiçlik?
Marx, “Biz,” der, “Yalnızca bir tek bilim tanıyoruz, o da tarih bilimidir. Tarih iki yönden incelenebilir. Tarihi doğa tarihi ve insanların tarihi diye ikiye ayırabiliriz. (…) Doğa tarihi, yani doğa bilimi ile belirtilen şey, burada bizi ilgilendirmez; buna karşılık insanların tarihi ile ayrıntılı bir biçimde uğraşmamız gerekecek: gerçekte hemen hemen her ideoloji ya bu tarihe değin yanlış bir anlayışa indirgenir ya da bu anlayışı büsbütün bir yana bırakmak gibi bir tutuma varır. İdeolojinin kendisi de zaten tarihin görünümlerinden biridir ancak.”1 
Tarihin bir bilim olduğu önermesinin yeterliliği ve tarihin durağanlaştırılması biraz da Marx’ın metinlerin kutsallaştırılması nedeniyle, Batı kaynaklarında genel geçer bir kural oldu. Ancak tarihin ilerlemeci olup olmadığı, bir öznesinin varlığı/yokluğu gibi konular Lenin – Rosa Luxemburg sonrası kuşak Marksistlerin sürekli ilgi odağında oldu. Bazen birbirinden haberli ve teorileri geliştirici nitelikle eserler verilmesine karşın ideoloji, özne-yapı, indirgemecilik ve bütünsellik gibi “gerilimli” meselelerdeki tartışmalar hep birbirinden kopuk kaldı. Çünkü Engels ve Morgan’ın kurucusu olduğu tarih biliminin temeli sağlam oturtulmadan altyapının belirleyiciliğin oldukça uzak köşelerinde kalan alanlarda kalem oynatılmaya çalışıldı. En önemlisi de tarih öncesi denilen çağlardan kalma geleneklerin üst-yapısal alanda oldukça fazla hissedildiği Doğu toplumlarının kaynakları yok sayıldı.
Kıvılcımlı, “Türk Engels’i” mi, “Antika Tarihin Marx’ı” mı?
San Jose State Üniversitesi felsefe bölümünden teknolojik determinist görüşleriyle bilinen William Shaw, “Şimdi, Marx’ın teorisi tam olarak anlaşılmak isteniyorsa, her tarihsel dönem için üretimin doğası ve düzeyinin verili bir mülkiyet ilişkileri toplamında, özel bir üretim tarzındaki işleyişi izlenmelidir.”şeklinde teori alanına bir amaç biçiyor. Shaw’ın tespiti doğrudur, Batı Marksizmi için tam da yapılması gereken budur. İnsanlığın ilkel komünal düzenden kapitalizme doğru medeniyet-komün çatışması bağlamında bata çıka hareketinin üretici güçler önceliğindeki gidiş kanunu keşfedilmeden veya keşfedilmeye çalışılmadan politika, estetik, sanat ve son tahlilde felsefe alanındaki çalışmalar temelsiz bir binaya dönecektir. Ancak Shaw’ın bilmediği ve bilmesinin de tarihsel ve politik meselelerde burjuvazi içinde taraf tutmamayı “tiyatro seyirciliği” olarak algılayan Türkiyeli devrimciler nedeniyle de mümkün olmadığı bir isim vardır: Dr. Hikmet Kıvılcımlı. Kıvılcımlı, Shaw’ın amaç olarak belirlediği her tarihsel dönem için üretimin doğası ve verili mülkiyet ilişkilerinin niteliği konusunu, Shaw’ın kitabını yazdığı 1978 tarihinden yaklaşık on yıl kadar önce açığa kavuşturacak nitelikte eserler vermiştir. İşte Batı Marksizmi’ndeki Morgan, Engels, Kautsky, Luxemburg, Lukacs, Korsch, Adorno, Goldman, Althusser, Löwy gibi kaynakları, temelsiz duran binadaki olanca çeşitlilikteki felsefi tartışmayı, bir temele oturtacak ses, İbn-i Haldun ve Kıvılcımlı’nın Doğu’dan yükselen, tarihsel maddeciliğin karşısında bir ideoloji haline gelmiş sosyolojiye karşı gerçek sosyolojinin -diyalektik sosyolojinin- tarih teorisinin sesidir. İşte Kıvılcımlı’yı Marksist teori alanında “kayıp halka” konumuna düşüren gerçeklik burada yatmaktadır. Kıvılcımlı, politik ortamda sıkça söylenen milliyetçilik soslu bir “Türk Engels’i” değil; kapitalizm öncesi çağların ekonomik formasyonlarının Marx’ıdır.
Tarihin iki alt biriminden biri olan doğa bilimlerine ait farmakolojide önemli bir ilaç olan penisilinin kendi keşfi, gelişimi ve hazin sayılabilecek sonu Kıvılcımlı ile sembolize edebileceğimiz materyalist teoriyi baz almayan günümüz tarih bilimi ile benzer özellikler taşıyor. Penisilin, 1923 yılında Londra’da Aleksander Fleming tarafından Stafilokok türü bakteriler çalışılırken mantarın çevresindeki bakterilerin öldüğü gözlemlenerek bulunur. Aslında ilk antibiyotik etki 1896 yılında bir tıp öğrencisi olan Ernest Duchesne tarafından fark edilmiş; ama buluşu dönemin bilim otoritesi konumundaki Pasteur Enstitüsü dikkate dahi almamıştır. 1941 yılından itibaren özellikle de ikinci dünya savaşında enfeksiyon hastalıklarının tedavisinde penisilin bir çığır açar, yüzlerce kişinin hayatı kurtulur ve mikropların yeryüzünden silindiğine inanılır. Ancak maalesef günümüzde penisilin bakterilerin direnç kazanmasından dolayı oldukça kısıtlı bir kullanıma sahip bir ilaç konumuna düşmüştür. Penislin metaforunda İbn-i Haldun, Marx’ı muştulayıcı özelliğinin dikkate alınmaması sebebiyle tıp öğrencisi ile Engels ise Fleming ile benzeşir. Altın çağ ise devrimler ve ulusal kurtuluş savaşları çağıdır. Ancak lale devri sona ermiş, bakterilerin direnç kazanmasını andırırcasına kapitalist devletler sosyalist ülkeleri bir bir yok etmişler, duvarları yıkmışlardır. Diyalektik materyalizmin bilimi –tarih bilimi- günümüzde aynı penisilin gibi hiçbir ihtiyaca cevap veremez duruma gelmiştir, saldırılara karşı koyamamaktadır. İlgilendiği sınırlı alanlar felsefe, estetik ve sanat teorisidir. Nasıl ki farmakolojide hücre düzeyine inilip bakteriyi yok edecek mekanizmalar anlaşılıp yeni kuşak ilaçlar keşfedildiyse, tarih biliminde de insanlık tarihinin hücresi “komün”e gidip onun özellikleri anlaşılmalıdır. İşte Kıvılcımlı kadim tarihteki çökkün medeniyetlere barbarlığın aşısı gibi, ölmeye yüz tutan tarih bilimine geçmişten gelen ve bilince çıkarılması gereken bir aşı, kendisi eski olan yeni kuşak ilaç görevi yapacaktır. Kaybedilen elli yılın günahı ise politik alerjilerinden dolayı Türkiyeli “eski devrimcilere” aittir.
Şüphesiz bilim, hiçbir teoriyi ve soyutlamayı tapınçlaştırma metası haline getirmemelidir. Bu vasfı bilime kazandıran özellik ise olayların kendi iç diyalektiğidir. Çağımız maddi üretici güçlerinin arkeoloji, paleontoloji vb. alanlarda sağladığı devrim niteliğindeki ilerlemeler sayesinde gün yüzüne çıkan belgeler ve olaylar her geçen gün çözümlenmeyi ve “somuttan soyuta araştırma prosesine” kaynak olmayı bekliyorlar. Tarih bilimi, insan zihninin herhangi bir tahlil, muhakeme ve deneysel süreçlere gerek duymadan “apriori” olarak beynine kazıdığı teoriyi olaylara eklemleme çabası değil; bahsedilen her tarihsel dönemin üretim tarzının, mülkiyet ilişkilerinin ve medeniyetlerin gelişim prosesinin her geçen gün her disiplinden elde edilen verilerin ve aydınlatılan olayların yol göstericiliğinde tarihsel maddeci bakış açısıyla incelenmesidir. İşte bu formel mantıktan uzak materyalist duruşu sistemleştiren ve bir diğer anlamıyla da tarihe bir “klasifikasyon bilimi” olma özelliği kazandıran isimdir Kıvılcımlı. Tarihin çok yanlı, çelişkili, üretim temelli ve kesintileriyle birlikte bir bütün olma3 özelliği Kıvılcımlı’nın bırakalım çağdaşlarını, ardılları tarafından dahi bilinseydi bugün materyalist felsefe yüzyıllardır bitmek bilmeyen metafizik saldırı karşısında sarsılmaz bir kale haline gelecekti. İddialı olduğumuz konu, Kıvılcımlı’nın kitaplarındaki paragrafları ayetleştirerek harflerini muska yapıp boyuna asma amacı değil, olayların kendi iç diyalektiğindeki dayatmadır.
Neden Doğu, Neden Türkiye, Neden Başka Biri Değil de Kıvılcımlı?
Doktor’un tarih teorisinin belli başlı özelliklerini incelemeye başlamadan önce toplumsal koşulların bilinci belirlediği düşüncesinden hareketle Kıvılcımlının eserlerinde kendini gösteren teorinin oluştuğu sosyoekonomik koşullara bakmak faydalı olacaktır. Söz gelimi Lukacs, Macar komününün ezilmesinden sonra Viyana sürgününde Lukacs olmuştur. Gramsci, meşhur Hapishane Defterlerini yoğun bir faşizm altında yazmış, Batı Almanya’da Alman Komünist Partisi kapatılınca Adorno’nun Minima Moralina’sı oluşmuştur. İyiden iyiye hız kazanan McCarthycilik, Marcuse’de “Aşk ve Uygarlık” olarak belirmiş; liberalizme karşı savaşmaktan bıkmış Ortodoks Marksistler hümanizm ile bir çıkış yolu aramaya koyulmuşlardır.
Peki, Hikmet Kıvılcımlı’da (1902–1971) ortaya çıkan diyalektik sosyoloji akımının, tarih bilimi kurucularından olma vasfının toplumsal ve kişisel koşulları nelerdir?
  •            “Bulgar eşkıyası baskını atlatılarak sonra Drama’ya iniyor. Serez’den hatırlanan şey: vagonlara sinmiş sakallı Abdülhamit paşalarının kırmızı feslerini didik didik yırtıp havaya fırlatan Hürriyet.”4 1908 devriminin Avrupa kapitalizmin kucağına düşen derebeylik karşıtı, herhangi bir sosyal sınıfa dayanmayan Jön Türk gelenekli karakteri bugün dahi İttihat ve Terakki düşmanlığını sivilleşme parolasıyla antimarksist karaktere sokan liberal sol ile Hürriyet ve İtilaf karşıtlığına soyunmuş ulusalcı/cuntacı kesimi tahlil etme konusunda büyük önem taşıyor.
  •  “İzmir Yunan işgalinde. Depolardan silah çekme. Kuvay-ı Milliye gönüllüğü. Havada meteliği tabancayla vuran Yörük Ali Efe, zeybekler, Aydın Cephesi, Çine Köprüsü. Köyceğiz Kuvay-ı Milliye Askeri Kumandanlığı’na tayin ediliş. Toprak beyliklerinin vurdumduymazlıkları ve nobranlıkları. Dağ Türkmenlerinin sıcak ana yüreklilikleri.”5 Bir toplumun tüm sınıflarının -egemeninden sömürülenine, orta tabakalardan en umursamazına- karakteristik özellikleri savaş ve devrim döneminde en iyi görülür. Anadolu toprakları da 1919 yılında Anadolu burjuvazisinin önderliğinde anti-emperyalist bir savaşa sahne olmuştur. Kıvılcımlı da bu savaşta gençlik önderi olarak yer almış, genç yaşından dolayı da hiçbir önyargı beslemeksizin dostu da düşmanı da görmüştür.
  •  “Tıbbiye Camii’nde askeri imamın arkasında tek sadık cemaat: Hikmet Hüseyin Efendi! Tıbbiye de İstanbul gibi İngiliz işgali altında. “Dünyayı sarsan broşürler, gazeteler. Kül ya eyyühel-kafirune süresinden materyalizme atlayış. Türk Ocakları. Kurtuluş, Aydınlık mecmuaları. Sosyalizm… Anadolu’ya bütün sınıflarıyla geçme hazırlığı. Gelen gizli emir: Şimdilik derslerinize çalışın!”6 İslamiyet’i iyi bilen Kıvılcımlı, Muhammed’in en son yukarı barbar grubun önderi olduğunu sezmekte zorlanmayacak ve Hicaz yolunun önem kazanmasının son orijinal medeniyete yol açtığını gösterecektir. İslam materyalizmi ve dinin ne olduğu materyalist felsefenin aydınlanmacı-hümanist ağızdan konuştuğu ve bu kusuru bir an önce düzeltmesi gereken bir alan olarak göze çarpıyor. Kıvılcımlı bu konuda teorik bir devrim yapmıştır. Din konusunda, Kıvılcımlı’yı sahiplenen Demir Küçükaydın’dan7 başka materyalizmin argümanlarıyla konuşan hemen hemen yok gibidir.
  •            1927 sonlarında Vedat Nedim’lerin partiyi polise teslim edişi ile Kadro(daha sonraki yıllarda Yön-Devrim çizgisiyle birlikte günümüz ulusalcı düşüncenin teorik ve pratik öncüllerini oluşturacaklardır) çizgisini kavrayış.
  •            1929 başlarında İzmir davasında çözülen bazı isimlerin tüm partiyi ele vermeleri ile yıllarca sürecek bir zindan hayatına bedel olan revizyonizmin tahlili.
  •            Hapiste Türkiye’deki komünist pratiğin ve milli meselelerin incelendiği Yol emeği ve 1935 yılı Marksizm Bibliyoteği ile Marksizm alanında özgün eserler.
  •            Ulaşılan legaliteyi istismar politikasının 1954 yılı Vatan Partisi ile yaşama geçirilmesi ve Menderes faşizmi ile savaş… Bir demokratik devrim programı olarak Vatan Partisi Tüzük-Programı…
  •           Osmanlı’dan beri halk adına davranmayı gelenek haline getirmiş devlet sınıflarının işçi sınıfına dayanması gerektiğini, aksi takdirde başarısız olacaklarını 27 Mayısçılara anlatan II. Kuvay-i Milliyeciliğimiz mektupları.
  •            Tarih alanında yapılan çalışmaların en büyük meyvesi “Tarih Devrim Sosyalizm” burjuva sosyalist TİP’in egemen kliği altındaki sol ortamda(1965) yayımlanışı ve beklenildiği gibi susuş konspirasyonu.
  •            22,5 yıllık hapis hayatıyla kanıtlı çözülmez devrimciliğin kanserli bedeninin baba ocağı Sovyetlerden “polisten birkaç sopa yer yemez ötenler” tarafından reddi, Bulgaristan, Arnavutluk hayal kırıklıkları ve Tito’nun Yugoslavyasında “ölerek!” çürümeye yüz tutan bürokratizmi kavrayış.

 

Arkada ise binlerce sayfalık bir külliyat…
“Yiğidi Öldür Ama Hakkını Ver” Anlayışı Doğru mudur?
Anadolu topraklarının her türden çalkalanışına sahne olan tüm sıcak yıllarında sosyal hareketlenmelerde birebir görev alarak teorisini olgunlaştıran Kıvılcımlı, Türkiye politik ortamında pek de itibar görmemiştir. Susuş kumkumasına düşmeyenler de slogansı ifadelerden uzak kalamamışlardır. Doğu Perinçek, “Devlet ve ordu konusunda revizyonist hayaller yayanların başında Hikmet Kıvılcımlı, Mihri Belli ve TİP’in oportünist yönetici kliği geliyordu”8 diyor. “Hikmet Kıvılcımlı’nın siyasi çizgisi, reformcu burjuvazinin darbeci kesiminin kuyruğuna takılmaktan ibaretti. (…) Hikmet Kıvılcımlı’nın bütün sözleri, onun oportünist karakterini daha fazla gözler önüne seriyordu.”İbrahim Kaypakkaya da Kıvılcımlı konusunda benzer sözler sarf eder. “TKP’nin çökertilmesi, revizyonist çizgisinin kaçınılmaz sonucudur. Yakup Demir, Mihri Belli, Hikmet Kıvılcımlı gibi kaşarlanmış revizyonistlerle Mustafa Suphi yoldaşın ölümünden sonra TKP’nin izlediği çizgi arasında hiçbir fark yoktur.10
Ancak şimdilerde biraz daha serinkanlı değerlendirmeler yapılabiliyor. Örneğin Ali Osman Alayoğlu, “50 yıl mücadele ile geçen hayatın, 1971’de yaşanan devrimci kopuş esnasında devrimci olmayan tarafta kalarak son buluşu… Devrimciliğin var olmadığı topraklardaki sancılı mücadelesinin yarattığı tortuların yeşeren devrimciliğinin içine boylu boyunca atılmasını engelleyişi… Kısaca devrimcilik yokken yaşaması, devrimcilik doğduğunda ise “Ordu Kılıcını Attı” deyip ölüşü.”11 diye yazar. Ertuğrul Kürkçü de “Velev ki;” diyor “Doktor’un orada söylediği her şey teorik olarak yanlış dahi olsaydı o teorik düzeyden Doktorla tartışmak benim için çok güçtü.”12 Ve nihayet, Kıvılcımlı’nın ardıllarından Demir Küçükaydın dahi aynı düzlemde yazıyor: “Hikmet Kıvılcımlı’dan gelecek kuşaklara ne kalabilir? Adanmışlık. İnsan hayatına anlam veren her şey onun amacıdır.(…) Kıvılcımlı’nın politik eyleminden gelecek kuşaklara bir tecrübe olmanın ötesinde ibret verici bir örnek olmanın ötesinde pek bir şey kalacağı söylenemez. (…) İşte gelecek kuşak devrimcilerine Kıvılcımlı’dan kalan en büyük miras bu tarih çalışmaları, kısaca kendi adlandırmasıyla “Tarih Tezi”dir.”13
71 devrimciliği sonrası kritiklerin geneli, Kıvılcımlı’nın çalışkan, disiplinli, işkenceye boyun eğmeyen yiğit karakteri üzerinde yoğunlaşıyor, tarih tezini ise tartışmadan olumsuzluyor. Bu yüzden hepsi de idealist karakter taşıyor. Çünkü militanlık teorik açıdan gelişmemiş ülkelerde epey prim yapıyor ve kişisel pratik-politika devrimci teorik mirasın üzerine çıkartılıyor. Durum yalnızca Kıvılcımlı için değil; ne yazık ki Marx-Engels-Lenin için dahi de böyledir. Tarihsel maddecilik, bizim ülkemizde ya Stalin’in kitaplarından ya da el broşürlerinden şematize edilerek öğrenilmektedir.
Biz yiğidi öldürmeden hakkını vermek gerektiği kanısındayız. Doğru yerde durmak, ancak bu felsefe sayesinde olabilir. İncelemeyi Kıvılcımlı’nın teoriğinden kopuk bir biçimde 22,5 yıl Kemalizm’in zindanlarında direnme efsanesine dönüştürmek, bir “Kıvılcımlı güzellemesi”nden öteye geçmez. Bu güne kadar da hemen hemen bütün Kıvılcımlı incelemeleri de bu vasıftan öteye geçememiştir. Yazı, ısrarlı bir biçimde güzelleme skolâstiğinden uzak durmaya çalışacaktır. Israrla teorinin diplerine inecek, yer yer polemik tarzında hatalar tespit edilmeye çalışılacak ve yine kusurlu bölgeler metodun kendisi sayesinde düzelecektir. Hata kimde yoktur ki? Engels demir çağına girilmeden medeniyete geçilemeyeceğini yazmıştır; ama Ortadoğu medeniyetleri tam aksi bir seyir izlemiştir. Marx, 1848 devrimlerinde hatalı bir politika izlemiştir, proletarya acı bir deneyim yaşamıştır. Ancak bu sorunlar hatanın dahi içinde yer aldığı satırların metodu kullanılarak çözümlenebilir. Kıvılcımlı da “Devrim Nedir?” kitabında “İki Taktik – Nisan Tezleri” çelişkisini görememiş, bu yüzden Troçki – Lenin yakınlaşmasını sezememiştir. Yazı da, Kıvılcımlı konusunda barbarlık-medeniyet çatışması, tarihsel devrim, sosyal devrim gibi kavramlarla kendi iç sorunlarını aşacaktır. Politik kimliğin yiğitliğinin konu alınacağı bir “Kıvılcımlı Güzellemesi”, edebi değerden başka bir konuda incelemeye tabi tutulamaz.
Doğru Kıvılcımlı eleştirisi, Kıvılcımlı’nın bahsettiği olayların niteliğini açıklamakla olur. Sözgelimi Kıvılcımlı bir Osmanlı ilkel sosyalizminden mi bahsediyor. Ya Osmanlı’yı kuran Kayı boyunun orta barbarlık konağında olmadığı söylenecek; ya da orta barbarlık konağının bir tür feodalizm yaşadığından söz edilecektir. Bu konular üzerinde belgeler tartıştırılacaktır. Yoksa oportünist bir darbeci kimliğinden bahsetmek veya ömrünü hapiste yiğitçe direnerek çürütmesine rağmen bugüne bir miras kalmadığı iddiasında bulunmak ve bundan daha kötüsü doktorcu tarikat müritliğine soyunmak yapılacak belli başlı hatalar arasında sayılabilir.
Örnek vermek gerekirse, Demir Küçükaydın’ın yukarıdaki ahlakçı tavırlarına rağmen Marksizmin Marksist Eleştirisi’ndeki metodu kendi içinde tutarlıdır. Kıvılcımlı’nın bürokratizm ve üst yapı alanları üzerine yazmadığı ve bu yönüyle Batı Marksizmi ve Troçkizm ile birbirini bütünlediği, din konusunda ise eksik ve egemen olan Aydınlanmacı fenomenlerden tam olarak çıkamadığı ama büyük bir ilerleme kaydettiği iddiası Kıvılcımlı’nın yazılarından ve başka tarihi olaylardan örnekler gösterildiğinden doğrudur. Aksi bir örnek, Metin Kayaoğlu, “Kıvılcımlı’nın doğa ile gelenek-görenekleri üretici güçler arasında sayması, gerçekte, onun, “insan üretici gücü”nü eksen almasına hizmet eder görünmektedir. “Doğa”nın üretici güç sayılması gibi bir materyalist genişleme” ile gelenek-göreneğiyle “insan”ın üretici güç sayılması gibi bir “idealist genişleme”nin sadece idealizme yaradığı söylenebilir.”14 diyerek ne yazık ki aslında kendisi idealizme düşmektedir. Çünkü Kıvılcımlı, bu konuyu açıklarken ilkel komünal düzende üretimin kendisinin komünün(canlı emeğin) bir uzvu olduğundan bahsetmiştir. Kayaoğlu, bunun aksini yani üretim biçiminin komünü yarattığını iddia etseydi en azından doğru olmasa bile idealizmin yöntemiyle eleştiri getirmemiş olurdu.
Kıvılcımlı İncelemesi Nasıl Yapılmalı?
Gelinen noktaya kadar, Kıvılcımlı’nın dünya teorik düzleminde unutturulduğundan ve bu kayıptan da Kıvılcımlı’ya doğru metodolojiyle eleştiri getirememiş Türkiyeli devrimcilerin sorumlu olduğundan bahsettik. Eğer yazı, önceden belirtildiği üzere bir Kıvılcımlı güzellemesi olmak istemiyorsa, “tarih bilimi kuruculuğu” gibi mütevazılıktan uzak, iddialı bir vasfı yerli yerine oturtması nasıl başarılabilecektir? Yukarıda bahsedildi, “gerçek olay”ların incelenmesi kuralından ayrılmamak, anahtar budur. Akla gelen ilk yöntem ise her zaman uygulandığı gibi teorik tartışma konularında yazmak sonrasında ise pratik alana geçmektir. Yalnız bu yöntem, “darbeci”, “oportünist”, “Kemalizm kuyrukçusu”, “meczup” gibi sıfatların havada gezdiği bir ortamda pek akla yatkın görünmüyor. Neden “ordu kılıcını attı” diyecek kertede faşizme bel bağlamış, devrimler kartalı Lenin kadar korkusuz, gerilla Che kadar cesur olan Türkiye devrimcilerine “çakmaklı tüfekle devrim yapmaya giden hödükler” şeklinde hakaret edecek kertede sistemle uzlaşmış birinin tarih, felsefe, bilim ve ideoloji alanında söylediklerinin önemi konuşulsun ki? Kıvılcımlı’dan bugüne adanmışlık ve hapishanede işkenceye direnme öyküsünden başka faydalı olabilecek ne kaldı ki? Bu sorular önsel olarak çokça kişide -hele de belli bir politik akımda yer edinmiş devrimcilerde- engellenemez derecede bulunduğu için ister istemez tartışmanın gidişatını da olumsuz etkileyecektir.
Öyleyse, “politika” alanındaki teorileri, taktikleri ve stratejileri “bilim” alanındaki teorilerden önce tartışmak, bugün için bir zorunluluk haline gelmiştir. Ama bu yöntem uygulanırken teori ve pratik arasına aşılmaz duvarlar örme, onları birbirinden ve alt-yapının belirleyiciliğinden uzak alanlara ayırma hatasına –bir tür post-marksizm ve devamcısı post-modernizme- düşmekten uzak durulmalıdır.
Bu hataya düşmemek önemlidir; çünkü kitaplardaki teorinin gerçek yaşama, gerçek yaşamında kitaplardaki teoriye uymadığı sıkça söylenir. Doğrudur! Gerçekten de ortaçağın metodu skolastizmde ve kapitalizmin metodu metafizik mantıkta durum böyledir. Teori ve pratik birbirinden koparılmıştır, koparılması da gereklidir. Teori alanı felsefeye, pratik alanı ise gözle görülür bir sömürü/artı değer elde etme yollarına ayrılmıştır. Felsefe de bırakalım başka bir dünya yaratama isteğini ve azmini, en küçük iktisadi meselelere bile uzak kalmıştır. “Gerçekler bilinemez” aforizmasındaki agnostizm de, zaten politikaya pek de bulaşmaya niyeti olmayan teori dünyasını formel mantık silsilesiyle sarmalayıverir. Oysaki şeyler, düşünceler ve insanlardan oluşan “toplum”da, materyalist şemsiye altında dahi bilim ve politikanın görece veya mutlak olarak özerkliği savunabiliyor. Şimdilik tarihin “sorunlu” hatta sorunlu bile nitelenemeyecek ölçüde “bilinmeyen” alanlarına girmediğimizden, materyalist şemsiye altındaki bu tartışmayı pratik alanın önceliğini belirtip idealist-metafizik görüşleri mahkûm ederek “teorik çizgi açıdan Kıvılcımlı” bölümüne erteliyoruz.
O halde Kıvılcımlı incelemesini ikiye bölelim.
 
I. Pratik Çizgi Açısından Kıvılcımlı
Kıvılcımlı’nın Tıp Fakültesi’ni bitiriş yıllarında TKP ile başlayan pratik politika hayatı
partisiz sona ermiştir. Özellikle İzmir suikastı ile başlayan sosyalist kıyımı Şeyh Sait isyanı sonrasında çıkarılan “Takrir-i Sukün” yasasıyla doruk noktasına çıkmış, Kıvılcımlı da bu olanlardan fazlasıyla nasibini almıştır. Kıvılcımlı, hapishane yıllarında yoğun bir Marksizm çalışmasına girmiştir. 1979’da yayınlanma imkânına kavuşan YOL çalışmaları bu dönemin eseridir. YOL, iki ciltlik bir eserdir. Birinci ciltte parti örgütlenmesinin nasıl olması gerektiği ile Mustafa Suphi TKP’si (ütopizm), Şefik Hüsnü(marksizme doğru konağı), THİF (popülizm), Ş. Süreyya – Vedat Nedim Tör(ekonomizm), Aydınlık (legal Marksizm) ve değerlendirmeleri yer alır. YOL 2’de ise daha çok ulusal sorun konu edinilir. Kıvılcımlı bu çalışmayı son Merkez Komite kararı doğrultusunda yaptığını yazar. Bunun başarılması gereken çok önemli bir görev olduğunu belirtir.
Kemalizm kuyrukçusu olarak algılanan birinin, “Bismarkizm, serbest rekabet devrinin Bonapartizmidir. Kemalizm mali oligarşinin Bismarkizmidir.”16 diye yazması iki ayrı Kıvılcımlı tespitini gündeme getirdi. Althuser’in genç Marx ile olgun Marx arasına bir epistemolojik kesinti koymasını hatırlatırcasına Kıvılcımlı’da da gençliğinde ve yaşlılığında birbirine zıt düşünceler olduğu izlenimi uyandı. Ama bu izlenim Marx’taki gibi kesintinin olumluluğu yönünde değil; yaşlılığında sistemle uzlaşmaya çalışan bir cunta hayalcisi şeklinde olumsuzluk olarak yazıldı durdu. Oysa ne Marx’ta ne de Kıvılcımlı’da bir kesinti bulunmaktaydı. Genç Marx’ın yabancılaşma kuramının Kapital’de meta fetişizmi şeklinde olgunlaştığı gibi Kıvılcımlı’da da Kemalizm, Kürt milli meselesi, köylü sorunu, örgüt teşkilatlandırılması gibi tespitler, “tarih tezi” şeklinde olgunlaşıyordu. Çünkü Kıvılcımlı’nın yaşlılık dönemlerinde gençlik tespitlerinin arkasında olmadığını kanıtlayacak hiçbir teorik/pratik belge bulunmamaktadır. Denecektir ki Bonapartizm ile eş tutulan Kemalizm, son dönemlerdeki yazılarda “Mustafa Kemal’in ölümsüz mirası” geçmektedir. İşte fazlaca skolastizm kokan bu medrese mantığı, kesintili ve gerileyen iki Kıvılcımlı tespitini çoğunlukla bu Kemalizm ve Kürt meselesi etrafında döndürüp duruyor. Kuvay-i Milliye ile İnönü-Bayar-Peker iktidarındaki cumhuriyet arasında bir fark göremiyor, aynen antika tarihte barbarların kolektif aksiyon gücündeki devrimciliği ve medeniyet oluştuktan sonraki çürümüşlüğünü göremediği gibi… Diyalektik görüşten kopuk biçimde ilk Kıvılcımlı’yı olumlamak, ikincisini yermek, kolayca bir çözüm gibi duruyor. Yol, Türkiye’de Kapitalizmin Gelişimi, Ortanın Solu, Halk Savaşının Planları, Demokratik Zorlama / Devrim Zortlaması, Uyarmak için Uyanmalı / Uyanmak için Uyarmalı, Anarşi Yok Büyük Derleniş, pratik meselelerin irdelendiği belli başlı eserler arasındadır.
Daha yakıcı olan Kürt meselesinden başlayalım.
Hâkimiyet Jandarmanındır: Bunu Gözümüzle Görüyoruz16
Belki de Kürt sorununu en iyi özetleyen cümle. Hem burjuva ikiyüzlülüğünü hem suç ortağı devlet ve onun baskı araçlarını hem de halkın ezilmişliğini ifade ediyor. Kıvılcımlı’nın Kürt meselesini irdelediği İhtiyat Kuvvet: Milliyet isimli kitabının son dönem Kıvılcımlı’ya17 göre farklılıkları nelerdir?
1920’lerin ve 30’ların Türkiye’si yeni kurulan devletin oturtulması sürecini yaşıyordu. Biliniyordu ki cumhuriyetin temeli olan Kuvay-ı Milliye anti-emperyalist bir savaşı yürütmüştü. Yeni kurulan cumhuriyet de bu ilke üzerine şekillenmek zorundaydı. Ancak Kuvay-i Milliye’nin antiemperyalist –yer yer antikapitalist görünüm kazanan, feodalizme savaş açabilme cüretini gösterebilen- karakteri burjuva bir önderlik taşıyordu. Bu durumun böyle olmaması gerektiği değil, yalnızca böyle olduğudur bizim için önemli olan. Alternatif bir sınıfa dayanan/dayanmak isteyen Mustafa Suphi, hiçbir teşkilata dayanmayan “yamalı bohça” nitelikli bir orduyla Bakuninizmden farksızdı. Demek olması gereken buydu. Önder burjuvazi cumhuriyeti kurduktan sonra “yerli sermaye” yaratma yoluna girdi, çünkü o çokça özenilen batı bu yoldan demokrasiyi kurmuş, tekniğini ilerletmişti. Öyleyse bizim Türk burjuvazimiz de onlar gibi davranmalıydı. Ancak tekelci aşamaya girmiş kapitalizm buna izin vermedi ve “yerli sermaye” yaratma isteğini kıvrak hamlelerle uluslar arası finans-kapital oligarşisine bağlayıverdi. Ama savaş döneminden kalan anti-emperyalizm sloganı hiç mi hiç eksik olmadı. Kemalist iktidar her türden faşizmini Kuvay-ı Milliye gelenekli anti-emperyalizm sloganına-bu sefer anti-kapitalizmi unutarak- yamayıverdi. Kürt sorununda Kemalizmin yaklaşımı tam da burada aranmalıdır. Anti-emperyalizm diye diye ağalık-Kemalizm ittifakı kurulmuştur. Aslında bu ittifak ve slogan –bir anlamda hezeyan- hiç de değişmişe benzemiyor. Bugün de ulusalcı düşünce savaş gelenekli bir anti-emperyalizmi ideoloji bellemiş, ABD emperyalizmine karşı çıkmak bahanesiyle Kürt meselesinde milliyetçi politika yürütmektedir.
“Varılacak konak, gaye, hedef nedir? Bu soruya cevap vermek için keramet sahibi olmaya lüzum yok. Türkiye’de Türk burjuvazisi kendi devrimini yaptı. Bu devrimi bitirdi mi bitirmedi mi? Bitirebilir mi bitiremez mi? Bunu bir tarafa bırakalım. Dünyanın herhangi bir kapitalist sınıfından beklenilmeyen veya alınamayan şeyi, Demokratik Burjuva Devrimi’ni son haddine vardırmayı bizim burjuvaziden ummak boşunadır. Türkiye sermayedarlığı ununu elemiş, eleğini duvara asmıştır. Fazlası: Fazla kar, artı değer çekmekten ileriye geçemez. Şu halde bize, Türkiye proletaryasına, bütün memleketler işçi sınıfına düşen bir görev kendini dayatıyor: Burjuvazinin bıraktığı yerden başlamak! Türk burjuvazisi, Türkiye’nin sömürge kurtuluşu mücadelesinde devrimci rolünü oynadı ve zaferden sonra kendi soygun düzenini kurdu. Zaferin ganimeti ile yaşıyor. Türk proletaryası, yarım kalan ve yarım bırakılmak istenen işi bütünleştirecek: Sömürge kurtuluşunu yapan Türkiye halkını sosyal kurtuluşa götürecektir.”18
Bu noktada görülmesi gereken Kurtuluş Savaşı-Cumhuriyet zıtlığıdır. Antika tarihten örnek vermek gerekirse savaş barbarlığı, cumhuriyet ise medeniyeti temsil eder. Barbarlığın kan temeline dayalı örgütlenmesi Kuvay-ı milliye, eşitlik, adalet, kardeşlik ise anti-emperyalizm olarak zuhur etmiştir. Ancak her barbar toplumun medeniyet içinde çürümesi gibi eski gelenekler yok edilmiş barbarlığın o askercil demokrasi şeklinde nitelenebilecek şefe dayalı ortaklaşa eylemlilik gücü “devlet” adlı baskı aracına dönüşmüştür. İşte Kıvılcımlı’da yer yer görülen Kemalizm övgüsü gerçekte Kuvay-i Milliyecilik övgüsüdür, yergi ise “medeni cumhuriyetin” yani mali oligarşinin faşizm yanlısı politikalarıdır. Başka sözcüklerle anlatmak gerekirse, Kıvılcımlı, “Kemal ve çetesi” anlamına gelen Kemalizm’in(ne kadar Kemalizm denebilirse) geleneğinin destekçisi, İzmir İktisat Kongresindeki, İş Bankası açılışlarındaki Kemalizmin de en büyük düşmandır. Mustafa Kemal bireysel olarak değerlendirildiğinde köşeye sıkıştırılan ve büyük bir gerici tefeci-bezirgân sınıfa karşı toprak devrimi düşünüp yapamayan yalnızlaştırılmış bir isimdir. Anlatılmak istenen Kıvılcımlı’nın eserleri arasında bir çelişki veya kesinti olmadığı, aksine farklı farklı dönemleri farklı farklı üsluplarla okuyucuya aktarılışın var olduğudur. Bunun yanında kısa dönemli taktiksel özellik taşıyan davranışların değişkenliği de yalnız Kıvılcımlı şahsında değil tüm sınıf çizgisindeki örgütlerde normal karşılanmalıdır. Teori alanı gri, yaşam ağacı yeşildir!
Kürt meselesi de bu eksende incelenmelidir. Demir Küçükaydın, “Kıvılcımlı’nın Kürt hareketi üzerindeki etkisinden önce, Kürtlerin ve Kürt ulusal hareketinin Kıvılcımlı üzerinde bir etkisi vardır.”19 diyor. Şeyh Sait isyanı ile Ağrı Ayaklanması ve Kürt ulusallığının güncel eylem gücü, sınıf pusulasından bakan biri için incelenmesi müthiş derecede önem araz eden konulardandır. Zaten Kıvılcımlı da TKP’nin en zayıf yönünü ulusallık cephesi olarak görmektedir. Kıvılcımlı meselenin temelini köylü meselesi olarak koyar. Kürt ulusunun yapısını ise “feodaloklan” olarak tespit eder. Bu tek sözcüklük niteleme dahi büyük bir açılımdır, tarih tezinin öncülüdür. Zaten Kıvılcımlı, “Arada deyivermiş olalım, burada kast ettiğimiz tarih bermutat maarif nezaretlerinde kabul edilmiş mekteplerde okutulur olan klasik ve sosyalman üniformalı tarihtir. Ondan öncesine tarih öncesi deyivermiyor muyuz hala?”20 diyerek ilkel sosyalizmin açılması önem taşıyan kapalı bir kutu olduğunu hissetmiş görünüyor. Kapitalizm öncesi toplumsal formasyonların iç içe girmiş biçimde –hem aşiret düzeyinde hem de bezirgânlık şeklinde- bulunması isyanlarda ve dış ilişkilerde değişik sınıfların değişik sınıflarla ittifakını ve düşmanlığını doğuruyordu. Kabul edilmekte hiçbir sakınca görülmeyen gerçek, Kürtlerin bir ulus olarak var olduğuydu. Ancak “feodaloklan” tarzı yapılanma Kürt ağalığını egemen sınıfın ideolojisi Kemalizm ile ittifaka zorlamıştı, işte Kürt köylülüğün kahredici ezilmişliği buradan kaynaklanıyordu. İşin içinde günümüz Kemalistlerinin iddia ettiği gibi emperyalizm yok muydu? Evet vardı! Peki, anti-emperyalist Kemalizmin, emperyalist kapitalizmin burnunu soktuğu Kürt meselesinde ve ağalık ittifakında ne işi vardı? Bu bir paradoks değil miydi? Belki de yılardır tartışılan ana sorun burada bulanıklıktan uzak yüzüyle karşımızda durmaktadır. İşte Kıvılcımlı, daha olgunlaşmamış tarih yorumuyla bu paradoksu ve günümüze kadar ulaşan geleneksel davranış tarzını hem üretim tarzının dayattığı “yapısal görülen” alanlarda hem de üst-yapı kurumlarını da içine alan toplumsal formasyonun “öznel görülen” bölgelerinde incelemiştir.
Kabul etmek gerekir ki, Kürt ulusal hareketi ağalık-emperyalizm meselesi ile Kemalistlerin olayları emperyalizm-antiemperyalizm ekseninden yorumlayışlarını görememekte, Kemalistler de ağalık-Kemalist iktidar ittifakını ve antiemperyalizmin lafazanlıktan ve ırkçılığa kayan bir burjuva vatanseverliğinden gayrı bir şey olmadığını ve finans-kapital oligarşisi devam ettiği sürece de olamayacağını görememektedir. Açık seçik söylemek gerekirse de emperyalizm-ağalık-Kemalizm ittifakı, bir troyka gibi hiç birbirinden ayrılmadan, aynı yöne doğru –asimilasyon politikasına doğru- hareket ederek, Kürt ezilmiş sınıflarını sömürmektedir. Kıvılcımlı bu ittifakı Doğu’da sürekli devam eden kaçakçılık ile ve köylü üzerindeki tefeci zulmüyle gözler önüne sermektedir.
“Ayaklanma, ezilen Kürdistan köylüsünün yemek içmek kadar zorunlu gereksinimi ve her günkü işidir.”21 girişiyle başlar Kıvılcımlı Kürt isyanlarını değerlendirmeye. Şeyh Sait ayaklanması, ruhani(manevi) ağalığın önderliğinde başladı. Zaten köklerini iyice oturtmuş olan fani(maddi-nakdi rant sağlayan) ağalık-Kemalizm ittifakı bu isyanı ezmekte gecikmedi. Maddi ağalık ile manevi ağalık arasındaki sürekli incelmekte olan bağ koptu. Ruhani ağalık içindeki ihanetler ve saf değiştirmeler sonucunda ayaklanma bastırıldı. Bu isyan ulus içinde ağalığın kapitalizme karşı savaşımı olduğu için karşı-devrimci, uluslararası ölçüde emperyalizme bağımlı olduğu için bir kez daha karşı-devrimciydi. Ayaklanma sonunda fani ağalığın ruhani ağalığa karşı isyanıyla başlayıp, tüm mülklü sınıfların mülksüzlere karşı ihanetine dönüştü. Bu bakış açısı, tarihsel ilerlemecilik mantığından çok da uzak görünmüyor. İşte Kıvılcımlı’da tarih tezi öncesi pratik veya teorik yazılarda, Ortodoks Marksizmin tarihi Hindistan’daki birbirine geçişin yasak olduğu, gerek geri görülenin ileri olanı gerekse de ileri görülenin geri olanı kati suretle etkileyemeyeceği gibi “de jura” bir kastlaşma şeklinde yorumlayışı göze batıyor. Oysaki bizlere çok çok geri bir üretim tarzının, daha tarıma bile geçememiş çoban kolektif aksiyonunun o ileri üretim tarzlarını birden bire nasıl yok ettiğini gösteren aynı Kıvılcımlı’dır.
Başka bir açıdan bakılınca, tam da burada “teorik vicdan” ile “duygusal vicdan” çatışmaya girmiyor mu? Yani bilim ile politika çatışmıyor mu? Bu soru gerek tarihte gerekse de güncel meselelerde sürekli demoklesin kılıcı gibi başımızın üzerinde sallanacak. Bilim ile politika birbirinden ayrıdır önermesi daha sonra inceleyeceğimiz üzere alt-yapı belirleyiciliğini hiçe sayma yanlışını doğuracak ve bir tür revizyonizmin kapılarını aralayacak. Bilim ile politika birbirine bağlı alanlardır önermesi de ezilenlerin devrimciliğini, hareketliliğini bilim adına gerici ilan etmeye yarayacak. İlki doğru, ikincisi yanlış!
Sadece bir an “tarihsel kastlar”ı kabul edelim ve Şeyh Sait isyanını ağalığın kapitalizme başkaldırısıdır, emperyalizmin desteğini de ummuştur gerekçesiyle bilim açısından gerici ilan edelim. Aynı ayaklanma, politika açısından da gericidir; çünkü tam mülklü sınıfların mülksüzlere ihaneti başlayınca, başıboşlar, mülksüzler, yağmaya girişmiş ve bu teşkilatsız da olsa ezilenlerin devrimciliği sayılabilecek hareket doğar doğmaz isyan çekiciliğini yitirmiş ve kaos ortamı altında noktalanmıştır. Ne tarihsel ilerlemecilik, ne de salt praksis bağımlılığı…
Kıvılcımlı’ya göre, Ağrı ayaklanması da ulusal ölçekte ezilen Kürtlüğün Türk burjuvazisine karşı mücadele ettiği oranda devrimci, uluslararası ölçekte ise yine emperyalizme dayandığından karşı-devrimci yöne kaydı. Sıra, ulusal harekette temel güç olması gereken köylülüğün isyanındaydı. Doktor’un bu tahmini yıllar sonra doğru çıktı!
Aslında Kıvılcımlı’nın Kürt siyasetindeki belirleyici, kaynak ve ilk kabul edilen tartışmalı özelliği onun “Sömürge Kürdistan” tahlilidir. Çünkü 78 kuşağı ve bu kuşağa hâkim olan örgütler ortaya çıkan Kürt köylü hareketini yeni yeni tahlil ediyorlardı. Rüzgârı arkasına alanlar “Sömürge Kürdistan”, daha sınıfçı politika yürüttüğünü iddia edenler ise “Kürt halk hareketi” gibi kavramları yayınlarında kullanıyordu. Kıvılcımlı’nın Yol çalışması, tam da Kürdistan’ın sömürge olup olmadığı tartışmasının yapıldığı günlerde basıldı. Kıvılcımlı, Kürdistan’dan özel ve gizli bir sömürge olarak bahsediyordu. Ancak dikkat etmek gerekir ki Kıvılcımlı bu tartışmayı, konunun oldukça “aktüel” olarak konuşulduğu bir ortamda yapmamıştı.
Ulusal sorunun etraflıca tartışılmaya başladığı 1970li yıllardan bugüne dek sosyalist düşüncenin zayıflaması Kürt milliyetçiliğini güçlendirmiş, Kürt milliyetçiliğinin güçlenmesi sosyalizmin zayıflamasını neden olmuştur. “Sömürge Kürdistan” tezi bu şekilde, dış güçlerin desteklediği milliyetçi bir tezdir. Çünkü Türkiye’de Kürtlerin yaşadığı bölgelerdeki artı-değer sömürüsü tek başına Türk burjuvazisi tarafından değil, Kürt burjuvazisi, tefeci sermayesi eliyle de yapılmaktadır ve sömürünün boyutları tüm ülkeyi kapsamaktadır. Ayrıca, Kürt burjuvazisinin sömürüsü sadece Doğu ve Güneydoğu ile sınırlı değildir; yerli finans-kapitalin önemli bileşenlerinden biri olarak Kürt burjuvazisi gerek iç pazarlarda, gerekse dış pazarlarda önemli yatırım imkânlarına sahiptir. Kaldı ki, bağımsız bir Türk finans-kapitali başka bir halkı sömürecek kertede bir oluşum-gelişim aşaması geçirmemiştir.
Bu veriler açıkken, Türkiye’yi kendisi sömürge iken sömürgeci diye nitelendirmek, Kürt hareketinin sosyalist tezlere uzaklığı ile ilişkilidir. “Sömürge Kürdistan” tezinin savunucusu İsmail Beşikçi’nin emperyalizmin Ortadoğu’daki varlığını esas olarak Kürt topraklarının bölünüp parçalanmasıyla izaha kalkışması, buna ek olarak Kürt halkının kurtuluşunu Barzani gibi feodal işbirlikçilerin kazandığı statü üzerinden ABD emperyalizminin politikalarında araması, tarihsel gelişmelerin burjuva milliyetçi bir anlayışla ele alınmasının gerçekleri bulandırdığının göstergeleridir. Bu akımın temsilcilerinin temel iddiası “sömürgecilik” teriminin emperyalizm dönemine ait bir kavram olmadığı ve bundan dolayı da yarı-sömürge devletlerin başka bir ulusu sömürebileceği yönündeydi. Bu tezlerine kanıt olarak da, kendisi yarı-sömürge olan Portekiz’in birçok sömürgeye sahip olmasını gösteriyorlardı. Türkiye’deki Kürtleri de Portekiz’in sömürgelerine benzetiyorlardı. Açıktır ki Marksist öğretinin “sömürgecilik” kavramını artı-değer sömürüsünden koparmak isteyen düşünce ancak milliyetçi bir bakış olabilir. Öne sürülen Portekiz örneği, zaten sorunu çözmemizi kolaylaştırıyor. Kapitalizm öncesi ilkel birikimi oluşturma aşamasında, sömürgeler edinen Portekiz, yarı-sömürge durumuna rağmen bu konumunu coğrafya üretici gücü sayesinde sürdürmüştür.
Sormak gerekir, bu ilişki Osmanlı Devleti zamanına hiç değiştirilmeden aktarılıp Kürtlere uyarlanabilir mi? Selçuklu-Osmanlı’da feodal karakterin dayatmasından ötürü Kürtlere ayrıcalıklı statü verilmiştir. Bilimsel sosyalist literatürdeki “sömürgecilik”, meta üretiminin boyutlarının genişleyip dış pazarlar arama ihtiyacı ile karakterizedir. Emperyalizm dönemiyle birlikte de yarı-sömürge ülkelerin ekonomisinin bağımlılığından dolayı başka bir ülkeden artı-değer kazanması imkânsızdır. Türkiye devletinin de özel olarak Kürtlerin yoğun yaşadığı toprakları sömürdüğü iddiası bilimsel olarak yanlıştır. Türkiye’nin Kürtlerin yaşadığı bölgeleri “sömürge” kavramı içerisinde elinde tuttuğu iddiasına dayanan Kürt hareketleri, Türk devrimci hareketlerine karşı sınıfsallıktan uzak, milliyetçi bir tutumla karşılık vermektedirler.
Kıvılcımlı da bu konuyu “biraz olsun” sezmiştir:
“Ne çare ki Kürdistan aslında “kendisi muhtaç-ı himmet bir dede” durumunda olan Türk finans-kapitali gibi, piç bir kapitalizmin sömürgesidir. Onun için orada Kemalizmin uyguladığı ekonomik yöntemler, hatta normal bir sömürgecilik bile değil de, adeta bir sömürgecilik tahtı, en aşağı sömürgecilikti.”22
Kıvılcımlı “sömürge” kelimesini bilimsel anlamıyla değil “edebi” anlamıyla kullanmıştır şeklindeki ifadeyi zorlama saymak pek de mümkün görünmüyor.
Kıvılcımlı’nın kitabında bugün de sorunun çözümünü sınırlayan ve son dönem Kürt hareketinin yavaş yavaş aşmaya başladığı bir yanlış göze batıyor. Ulusu dile, dine, toprağa göre tanımlama hatası. İşçi sınıfının devrimciliğini savunma bölüğüne girildiği an ulus devleti –hele de bir ırka, dine, dile dayalı bir ulus devleti- kabul etmemek, hatta ona karşı mücadele etmek durumunda olmak gerekir. Ancak Kıvılcımlı tam da bu hataya düşmüş ezilen Kürt köylülüğü-proletaryasına “Türk işçi sınıfı ile kardeş olun!” dersini verirken gerici bir ulus devlet teorisini savunmuştur. TC anayasası dahi vatandaşlık kavramını kullanmaktadır.23 Aynı Kıvılcımlı TİP’e yazdığı eleştiride, TİP’in “Türk işçi sınıfı” deyişini “Türkiye’de nüfus kâğıdına rağmen kendisine Türk’ten başka ad veren yığınlar var. Programa göre öncü sınıf: Türk işçi sınıfıdır. Bilerek mi bu şovenizme düşülüyor, bilmeyerek mi? Hepsi bir.” diyerek eleştirir.
Maddi ağalığın oldukça eridiği ve üst-yapı alanlarında manevi ağalığın sürdüğü –devlet ruhani ağalığın temel direği seyitliği hala PKK’ ye karşı kullanmaktadır- 21. yy. Türkiye’sinde ulusun dine, dile ve ırka göre tanımlanmadığı ideal bir yönetim savunulmalıdır. Engels’in belirttiği en iyi kapitalist uygarlık olan “demokratik cumhuriyet projesi” bugün, Kürt ulusunun kurtuluşunda uğruna savaşılması ama diğer yandan da aşılması gereken bir mücadele olarak ön plana çıkmaktadır.
Kıvılcımlı’da Ordu Teorisi: Osmanlı Devlet Yapısında Kılıçlılar
Ordu konusu, daha doğru bir deyişle “ordunun vurucu gücü” konusu, Hikmet Kıvılcımlı’nın en çok tartışılan teorik tespitlerinin başında gelmektedir. Hatta denilebilir ki, Kıvılcımlı’ya karşı solun genelinde görülen “susuş konspirasyonu”, Kıvılcımlı’nın ordu teorisinin eleştirilmesiyle “meşrulaştırılmıştır”. Yapılan eleştirilerin değişik dozları olmakla birlikte, temel argüman, Hikmet Kıvılcımlı’nın “orduculuğu” ve “Kemalistliği” üzerinedir. Bahsedilen “orduculuk” ve “Kemalistlik”, 1971 devrimci hareketlenmesinde Kıvılcımlı’nın “devrimcilikten uzak, reformist” tutumunu açıklamak için de kullanılır.
Açık konuşmak gerekir; yapılan eleştiriler “duygusal” kalmaktadır. Kıvılcımlı, orduya ilişkin teorisini oluştururken Tarih Tezi’nden ve üretici güçlerden yola çıkar. Burada da metodu aynıdır; somut olayları genel teorilere uydurmak yerine, tarihte yaşanan toplumsal-siyasal gerçekleri teorileştirir. Türkiye’nin siyasal tarihinde ordunun –ya da diğer bir deyişle seyfiye’nin- konumu, Kıvılcımlı tarafından temel inceleme konusu olarak alınmıştır.
Lenin, “Herkes için aynı olan uluslararası sorunu” der, “işçi sınıfı hareketi içinde oportünizmi ve sol doktrinciliği yenme, burjuvaziyi iktidardan düşürme, Sovyetler Cumhuriyetini ve proletarya diktatörlüğünü kurma sorununu, her ülkenin ele alışındaki somut tarzda, özel olarak ulusal, özgül olarak ulusal ne varsa onu aramak, incelemek, sezmek ve kavramak, işte geçirmekte olduğumuz tarihsel anda bütün ileri ülkelerin(yalnızca ileri ülkelerin değil) baş görevi budur.”24 Kıvılcımlı’nın ordu konusunda yaptığı tam da budur. “Ordu Kılıcını Attı” başlıklı yazısına getirilen “duygusal” eleştirilerin yanında bazı durumlarda sağlıklı değerlendirmeler de yapılabilmektedir. Ertuğrul Kürkçü, Kıvılcımlı’nın 27 Mayıs’la ilgili tespitlerini değerlendirdikten sonra, Türkiye sol ortamına hâkim olan bir gerçekliğin altını çizer: “…Türkiye’de şöyle bir yaygın alışkanlık vardır. İnsanların söylediklerini tartışmak yerine onun gündelik politika anlamı üzerinde daha çok konuşulur da o söylediklerinin tarihsel önemi üzerinde daha az durulur.”
Metin Kayaoğlu, Kıvılcımlı’nın “politik olarak yapıp ettiklerini” incelerken, 16 Mart 1971 tarihli “Ordu Kılıcını Attı” başlıklı yazı üzerinde özellikle durur. Kayaoğlu’na göre yazı o dönemde darbeyi desteklemek şeklinde bir etki yaratmakla kalmamıştır; gerçekten de darbe Kıvılcımlı tarafından desteklenmektedir. Ali Osman Alayoğlu da benzer yaklaşım içindedir; Kıvılcımlı “devrimcilik yokken yaşamış”, devrimcilik doğduğunda ise “Ordu Kılıcını Attı” deyip ölmüştür. Doğu Perinçek, Kıvılcımlı’ya yönelik eleştirilerinde benzer kavramları kullanır; Hikmet Kıvılcımlı “devlet ve ordu konusunda revizyonist hayaller yayanların” başındadır. Perinçek, Kıvılcımlı’nın siyasi çizgisini “reformcu burjuvazinin darbeci kesiminin kuyruğuna takılmaktan ibaret” sayar.
Bu örnekler çoğaltılabilir. Genel olarak Türkiye solunun bu konudaki yaklaşımı, Hikmet Kıvılcımlı’yı mahkûm etmek şeklinde olmuştur. Ancak, burada sadece “duygusal” değil, “ezbere” davranıldığı da açıktır. Osmanlı ve Türkiye tarihi, kapitalistleşme-modernleşme sürecinde ve 27 Mayıs sonrası dönemde ordunun değişik biçimlerde “vurucu güç” rolünü sergilediği örneklerle doludur. Kıvılcımlı’ya yapılan ilk haksızlık bu noktada başlamaktadır; yapılan tespitin doğruluğu ya da yanlışlığı üzerinden değil, doğrudan doğruya tespiti yapanın darbeci, orducu ya da hafif biçimiyle reformist olduğuna ilişkin tartışma yürütülmektedir.
Hikmet Kıvılcımlı, orduya ilişkin bakışında “insan üretici gücünü” temel alır. Tarih Tezi’nin bizce Marksizme en büyük teorik katkısı, insan üretici gücünün aksiyonunu sergilemesi olmuştur. Burada anlatılan “insan”, somut birey değil; insan toplumunun yapı birimi olan komündür. Dolayısıyla, insan üretici gücünün kendini göstermesi, komünün kolektif aksiyonu ile olur. Tarihsel süreç, komün çekirdeğinin üretici güçlerce parçalanıp, yeniden türeyişinin tarihidir. Aslında Kıvılcımlı’nın Tarih Tezi’ne hâkim olan gerçeklik de budur. Kapitalizm öncesi yapıların, ilişkilerin varlığını koruduğu toplumlarda, komün çekirdeğinin türeyişi, insan ve tarih üretici güçlerinin aksiyon gösterdiği momentlerdir. Buna göre, sözgelimi; Anadolu coğrafyasında Baba İshak, Bedreddin, Pir Sultan Abdal’ın isyanları, devrimci komün çekirdeğinin türeyişinin örnekleridir.
Peki, bu tartışma bağlamında ordu nereye oturtulacaktır? Örneğin Doğu Perinçek, Kıvılcımlı’ya yönelttiği eleştiride barbarlık kolektif aksiyonu geleneğinin devamını “hâkim sınıfların devleti ve ordusu içinde değil, ama halkın içinde” gördüğünü söyler. Devam eder Perinçek, “800 yıllık Selçuklu ve Osmanlı devletlerinin baskısına rağmen, kandaş toplumun kalıntıları, feodal kültüre ve baskılara karşı varlığını korumaya çalışan halk kültürü içinde Alevilik gibi halk mezhepleri içinde, Yörükler ve zorla iskân ettirilmiş eski göçebe topluluklar arasında yaşamış ve bugüne kadar gelmiştir. Bu gelenek ve görenekler hâkim sınıfların ordusu içinde devam etmiyor.”25 Bu eleştirinin devamında Kıvılcımlı bir “burjuva reformcusu” olarak suçlanmıştır.
Kıvılcımlı’ya yönelik eleştirinin kırılma noktası, aslında yukarıdaki satırlarda saklıdır. Eski gelenek-görenek kalıntıları, barbarlık kolektif aksiyonu, ilkel komünal gelenekler, göçebe toplumlar içinde yaşayabilir. Ama “hâkim sınıf kurumlarının hala ilkel toplum gelenek ve göreneklerini devam ettirmediği”26 iddiası eleştirinin ana hattıdır. Buradan çıkarılan sonuç; Kıvılcımlı’nın orduyu ve devleti “sınıflar üstü” gösterdiğidir.
Bu eleştirinin geçersizliği açıktır. Kıvılcımlı “sınıflar üstü” bir ordu-devlet teorisi peşinde değildir. Osmanlı’da padişah gözüyle görülen “sünuf’u devlet(devlet sınıfları)-nüfus’u devlet(devlet nüfusu) kavramlarını açıklarken, ilk olarak bu görüşün kendi yakıştırması olmadığını belirtir. Bu, “Osmanlı’nın dünya kavrayışıdır. O her şeyi devletleştirmiştir. Daha doğrusu devlet, Osmanlı’ya göre, toplum içinden çıkıp insanların üstüne yükselmiş, sosyal sınıf dengelerini egemen sınıf yararına dengeleştirerek, gemlenmiş alt sınıfları kendi statükosu altında tutan bir ayrıcalı avadanlık değilmiş gibi gelir. Osmanlı’ca yalnız egemen-üst sınıflar değil, gemlenmiş alt-sınıflar da Devlet’in bir bölümüdürler.”27 Kıvılcımlı burada bir saptamada bulunmaktadır. Kapitalizm öncesi dönemde hem egemen hem de güdülen sınıflar kendilerini aynı “devlet” içinde ifade etmektedirler. Kıvılcımlı’ya bu noktada yapılan eleştirideki asıl düşünce, kapitalizm öncesi antik toplumlarda ödenen rantı devlete ödenmiş kabul ederek, var olan ilkel sosyalist yapıyı reddetmek, feodal nitelemesi kolaycılığına kaçmaktır. Oysa Osmanlı, kuruluşunda ilkel sosyalist geleneklerle kurulmuştur. Başlangıçta, sınıfsız toplumun son aşamasına özgü askercil demokrasi gözlenir. Bu noktada, Hikmet Kıvılcımlı’nın Osmanlı tarihinin maddesini, toprak ekonomisinde arayan bakış açısı yerindedir.
Hem egemen üst sınıfların, hem de güdülen alt sınıfların kendilerini aynı Devlet’in bölümü olarak kabul etmeleri, bu durumun sosyal, tarihsel, ekonomik nedenlerinin araştırılmasını gerektirir. Bu noktada Kıvılcımlı, Osmanlı’nın maddesini toprak düzeninde bulmuştur; Osmanlılıktaki “dirlik düzeni” adlı miri toprak düzeni, devletin, sınıflar arası “ulu hakem” durumunu saklamasına olanak vermiştir. Görüldüğü gibi Kıvılcımlı, devleti “sınıflar üstü” göstermek gibi çaba içinde değildir; yaptığı şey, gözlemlerinden hareketle var olan somutluğun nedenlerini aramaktır. Bu yapıldığında, karşımıza çıkan şey, Osmanlının ilkel sosyalist geleneklerle kurulduğudur.
İlkel sosyalist geleneklerle kurulan Osmanlı’nın nasıl devletleştiği konusu, Kıvılcımlı’nın üzerinde önemle durduğu bir konudur. Bilindiği gibi, devletleşme barbarlıktan medeniyete geçiştir. Bu geçiş, iki biçimde olabilir. Kent’ten devlete geçen yukarı barbarlar, kendi içindeki sosyal işbölümünü giderek sosyal sınıf bölümüne vardırırlar. İlkel sosyalist kentte ortak mülkiyet varken, sınıf farklılaşmaları ve medeniyete geçiş sonrası özel mülkiyet ortaya çıkar. Diğer devletleşme biçimi, orta barbar göçebe toplumunun devletleşme şeklidir. Osmanlı orta barbarları bu yolla medeniyete adım atmışlardır; Bizans medeniyetini fethederken, kendisi de o medeniyetin rönesansını yaratır; kendi ilkel sosyalist kan teşkilatının devlete dönüşümünü benimser.
İlkel sosyalist geleneklerin “hâkim sınıfların aygıtı” içinde barınamayacağını iddia edenler, barbarlıktan medeniyete geçiş-devletleşme prosesini yeterince aydınlığa kavuşturamayanlardır. Kıvılcımlı, orta barbarlık konağındaki Kayı boyunun devletleşmesini şu şekilde anlatır:
“Osmanlı Devleti’nin doğuşu, çadırdan saraya geçiş tipinde oldu. Kayı boyundaki ilkel komünist kan örgütü, kentlerde tarımla birlikte beliren sınıf ayırtlanmasına uğramaksızın, doğrudan doğruya devlet örgütü biçimine atladı. Bütün bir sosyal gelişim konağını(Kent kurmuş yukarı barbarlık basamağını) atlayıvermek, kendiliğinden anlaşılacağı gibi, hayli güç bir “tehlikeli perende atmak”tır.
“Osmanlı Türkleri bu perendeyi attılar. Bir toplum “aşamasını yakarak” devletleştiler. Ama Kan örgütünden dolaysızca Devlet örgütüne geçiş, ister istemez, iki tarafın(hem Kan’ın, hem Devlet’in) sonsuz karşılıklı etki-tepkileri altında yapıldı. Kan örgütü, devlet örgütü üzerine epey damgalar vurdu. Kan eriyip devletleşirken, devletin karakterinde türlü Kan bağları karakterleri bıraktı.”28 Dirlik toprak düzeni, devlet içinde kalan ilkel sosyalist karakterlerden biridir. Kesim düzenine geçiş, tefeci bezirgân sermaye sınıfının yaptırımıyla gerçekleşmiş bir sosyal değişimdir. Osmanlı’nın feodalizme dönüşümü adım adım süreç içinde gerçekleşmiştir.
İlkel sosyalist kan geleneklerinin devletleşme süreci içinde varlığını, “kalıntı” düzeyinde de olsa devam ettirmesi, ilkel sosyalist boyların ilbleri ve erenlerinin, devlet sınıfları içinde seyfiye ve ilmiye karakterine bürünmesiyle gerçekleşmiştir. Seyfiye(kılıçlılar), Osmanlı’nın dirlik düzeninde “sahib-ül arz” konumuyla, tımar sisteminin içinde yer almış; devletin ve toprak düzeninin koruyuculuğu görevini üstlenmiştir.
Tefeci bezirgân sermayesinin gücünü artırması, ortak toprak mülkiyetinden derebeyleşmeye geçişle birlikte ilerlemiştir. Bu süreçte, devlet sınıfları içinde yer alan mülkiye ve kalemiye, toprağın özel mülk biçiminde çapuluna ortak oldular. İlk gündelikçi ordu olan seyfiye ve yine aldığı ücretle geçimini sürdüren ilmiye, barbarlık geleneklerini devam ettirirken, züyuf akçe ve paranın değerinin düşürülmesine karşı ilkel grev örnekleri sergilediler. Burada devlet sınıfları arasında görülen çatışma, aslında dirlik düzeni ile kesim düzeninin, ortak toprak mülkü ile özel kişi mülkünün çatışmasıydı. Kalemiye ve mülkiye sınıfları, tefeci bezirgân sermaye sınıfıyla uzlaşarak derebeyleşme sürecinde, bürokrasi içinden gelişen sermaye sahipleri oldular. Osmanlı’nın yarı-sömürgeleşme-modernleşme sürecinde bu tabakalar Batı kapitalizmiyle girilen işbirliği içinde de yer aldılar.
Tarihe Bir Bakış: Ordu, Vurucu Güç Rolünü Oynuyor
Osmanlı’nın modernleşme-kapitalistleşme süreci içinde ordunun aldığı rolün incelenmesi, Kıvılcımlı’nın orduya ilişkin yaptığı tespitlerin yerinde olduğunu gösterecektir. Osmanlı’nın yabancı kapitalizm etkisinde, dış dinamiklerle kapitalistleşmeye geçişi, ilk olarak 1839 Tanzimat Fermanı ile başlamıştır. Tanzimat Fermanı, eksikliklerine karşın kapitalist ilişkilerin az da olsa gelişmesini sağlamıştı. Tefeci bezirgân, feodal devletin karakteri, burjuvazinin kendi dinamikleriyle gelişmesine ve kendi devrimini yapmasına olanak tanımıyordu. 1838 Baltalimanı Ticaret Anlaşması, bu durumun sonucunda imzalanmış, Osmanlı’nın komprador burjuvazi ve yabancı kapitalizm ortaklığında yarı-sömürgeleşmesine giden yolu açmıştır. Osmanlı’da burjuvazinin asıl gelişimi, Balkan uluslarının milli burjuvalarıydı. Anadolu’da da Rum ve Ermeni komprador burjuvazi hâkimiyeti vardı.
Çürümüş toplumsal yapı ve sömürünün şiddetlenmesi, Osmanlı devlet aygıtının yabancı güçlerle birlikteliği, yoksul halkta umutsuzluk yaratıyor; 1859 Kuleli Vakasıyla birlikte ilk isyan bayrağı çekiliyordu. Bu isyan, Sultan Abdülmecit yönetimine karşı, aralarında medrese öğrencileri, küçük memurlar, subaylar, askerler, silahhane memurları ve din adamlarının bulunduğu bir grup tarafından gerçekleştirildi. Buradaki tepki, ilerleyen yıllarda daha da artacak, 1876’da da karşımıza çıkacaktır.
Durumdan hoşnutsuzluk duyan sadece halk tabakaları değildi; yeni gelişen cılız burjuvazi de devletin karakterinden rahatsızdı. Yeni Türk burjuvazisinin ekonomik durumunu sağlamlaştırmak için uygun koşullar arandı. Ancak cılız burjuvazi, kendi devrimini yapacak durumda değildi. Hürriyet peşinde koşan genç Osmanlı aydınları, ülkenin feodal baskı yönetimi altında oluşuna karşı tepkiliydi. Namık Kemal, Şinasi gibi genç Osmanlı aydınları feodal yönetime karşı gösterilen tepkide, burjuva-liberal yönetim özlemlerini dile getirdiler. Batı kapitalizmi, bir elini feodal Osmanlı Devleti’ne, diğer elini de gelişen burjuva sınıfına atmıştı. Genç Osmanlılar “hürriyet” istedikçe, burjuva sınıfı istediği “ıslahatları” kopardı.
“Hürriyetin ne olduğunu, Batılılar biliyor değil, yaşıyorlar. Hürriyet, ekonomide “bırak yapsın, bırak geçsin”, üstyapıda “bırak düşünsün, bırak konuşsun” idi. Batı kapitalizmi “bırak yapsın, bırak geçsin”i kendilerine saklamışlar: Onlar türlü metahları yapacak ve Türkiye sınırlarından geçirecekler. Bizimkilere de: “bırak düşünsün, bırak söylesin”i öğretmişler. Bilmişler ki, Genç Türkler, Batı çapıyla düşünüp söyleştikçe: Ekonomik açıdan “yapmak” ve “geçmek” Avrupalıların tekelinde kalacak.”29
1876 Meşrutiyet devrimi, Osmanlı Devleti’nin egemen sınıflarının içine düştüğü bir bunalımda patlak verdi. 1875 yılında Sadrazam Mahmut Nedim Paşa’nın ilan ettiği moratoryum, devlet üzerindeki yabancı baskısını iyice artırmış; kriz ortamında yönetime isyan eden medrese öğrencileri, Harp Okulu öğrencileri, din adamları Abdülaziz yönetiminin devrilmesinin önünü açmışlardır. Devrimde, Harp Okulu Komutanı Süleyman Paşa ve silahlı Harp Okulu öğrencilerinin konumu önemlidir; kendi devrimini yapamayan güçsüz burjuvazinin önü bu yolla açılmıştır. Daha sonraki süreçte Batı kapitalizmi ve komprador burjuvaziye “kısıtlı hürriyet” yetmiş; Abdülhamit istibdadı meşrulaşmış, Genç Osmanlı aydınları sürgüne yollanmıştır. Komprador burjuvazinin feodal bürokratik çevrelerle sıkı ittifakı devam etmiştir.
Abdülhamit dönemi, feodal devlet aygıtı, hâkim bürokrasi gücü ve komprador burjuvazinin yabancı kapitalizmle ilişkisi içinde geçer. Alman ve İngiliz finans-kapitali arasındaki çekişme, Osmanlı Devleti’ni parçalanma sürecine sokmuştu. Bu dönemde, Osmanlı aydınlarının bir bölümü Paris, Cenevre, Kahire gibi merkezlerde gazeteler çıkararak ve örgütlenerek yönetime muhalefet ettiler. Ama asıl muhalefet genç subaylar arasındaydı. Askeri Tıbbiyelilerce kurulan İttihat ve Terakki, Abdülhamit yönetimine muhalefetin en güçlü odağı oldu. Askeri okullarda yetişen subayların Makedonya’daki 3. Ordu örgütlenmesi, 1908 Meşrutiyet Devriminin ana karargâhı olacaktı.
İttihat ve Terakki’nin Manastır ve Selanik komitelerinin çekirdeğini oluşturan genç subaylar, mevcut düzenden rahatsızlık duyuyorlardı. Ülkenin yarı-sömürgeleşmesi, devlet kademelerinde yolsuzluk, rüşvet ve adam kayırmanın artışı, emperyalistlerin ülkeyi parçalama planları genç subayları huzursuz ediyordu. Abdülhamit rejiminin merkezden uzak tutmak için Balkanlara sürdüğü genç subaylar, milliyetçi komitalarla gerilla çatışmasına girmişler ve ülkenin mevcut yönetim altında parçalanacağını görmüşlerdi.
O dönem aynı zamanda, İzmir ve Selanik’te örgütlü yerli komprador burjuvazinin Abdülhamit yönetimine karşı çıkmaya hazırlandığı bir dönemdi. Yerli komprador Müslüman-Yahudi burjuvazi, Rum ve Ermeni burjuvazisinin Anadolu’daki ağırlığını kaldırma hesabındaydı. Öte yandan, İttihat ve Terakki’nin Avrupa’daki sivil kanadı ikiye bölünmüştü; Ahmet Rıza grubu Alman finans-kapitaline yakındı, Prens Sabahattin ise İngiliz emperyalizmiyle flört ediyordu.
1908 devrimi öncesi örgütlenmeler bu kadarla sınırlı değildi. Erzurum, Sinop, Diyarbakır, Trabzon gibi kentlerde yerli tüccar, subay ve halk örgütlenmişti. Özellikle Doğu illerinde 1905 Rus ve 1906 İran devrimlerinin etkisi büyüktü. Potemkin zırhlısının yarattığı örnek, Karadeniz’deki Rus donanmasının devrimci çıkışları, Türk subayları arasında ilgi görüyordu.
Genç subayların, İttihatçı fedai gruplarının eylemleri 1908 devriminin kıvılcımını çaktılar. Yerli komprador burjuvazinin iktidar özlemi, genç subaylardan kurulu teşkilatların oynadığı “vurucu güç” rolüyle sağlandı. Abdülhamit iktidarının devrilmesinden sonra, sınıfsal determinizm ağır bastı; örgütlü olan burjuvazi örgütlülüğünü tüm gücüyle dayattı. İttihatçı subayların bir kısmı yönetimden uzaklaştırıldı. Yönetim Enver-Talat-Cemal triumvirasına bırakıldı. Siyasi kanattan Ahmet Rıza, 1905 Rus devrimi için “Rusya’daki olaylar, iç savaşın bu dehşeti ve korkunç tabloları hiç de ilgi çekici değil. Bu manzarayı görerek heyecanlanmaya gerek yok.” diyordu. İktidarın yerli burjuvazinin eline geçmesinin ardından Alman finans-kapitali ve İngiliz finans-kapitali arasındaki çatışmalar, siyasi atmosfere İttihatçı-İtilafçı çatışması biçiminde yansıdı.
Birinci Paylaşım Savaşı ve sonrasındaki dönem, Kıvılcımlı’nın değerlendirmelerinde önemli yer tutar. İttihatçı burjuvazinin Turancılık hayalleri, Alman finans-kapitalinin Doğu politikasıyla örtüşüyordu. Bu dönemde yaşanan Ermeni tehciri de, sınıf içi çelişkilerin bir zorlamasıydı. Mütareke döneminde Hürriyet ve İtilafçı taşra hacıağalığının İngiliz yanlısı tutumu, İttihatçı komprador burjuvazinin ise Amerikan mandası isteği, Kıvılcımlı tarafından anlatılır. Kıvılcımlı, Anadolu halkının verdiği anti-emperyalist savaşa katılmıştır; Köyceğiz Kuva-i Milliye askeri komutanıdır. Kıvılcımlı’nın bu deneyimi, onu Anadolu halkının ve tarihsel devrimci ordunun Kurtuluş Savaşı’ndaki konumuyla, cumhuriyet döneminin burjuva iktidarını ayırmaya götürür. Bu ayrım, yerindedir. Metin Kayaoğlu, Kıvılcımlı’nın Vatan Partisi Programı’nda “Yol’daki görüşlerine zıt bir şekilde, Mustafa Kemal önderliğindeki Kuvaimilliyecilerin Anadolu’da karşısına kodaman şehir bezirgânlarıyla taşra hacıağalarının dikildiğini yazabildiğini” söyler. Burada Kıvılcımlı’nın yaptığı şey, “iki Kıvılcımlı” tezine “tersinden” onay verdirecek bir teorik kopuş değildir. Kıvılcımlı Kuva-i Milliye dönemini ve Anadolu ordusunu “devrimci komün çekirdeğinin türeyişi” olarak görür. Anadolu burjuvazisinin kendi başına bırakılsa vatanı emperyalistlere teslim edeceğini söyler. Burada da yine ordunun vurucu güç rolüyle karşılaşırız. Kayaoğlu’nun anlamadığı nokta burasıdır. Kuva-i Milliye ve Cumhuriyet iki farklı momenttir. Mustafa Kemal’in başını çektiği Anadolu ordusu ve Kuva-i Milliye hareketi ezilenlerin direniş birikiminin devamıdır. Cumhuriyet, finans kapital diktatörlüğüdür, ya da Kıvılcımlı’nın deyişiyle “büyük kapitalistler ve büyük toprak sahiplerinin asker-banker-yunker diktatörlüğü.”
Birinci Kuva-i Milliyeciliği tarih içindeki doğru yerine oturtan Kıvılcımlı, 27 Mayıs ve sonrasında İkinci Kuva-i Milliyecilik kavramını geliştirir.30 İşçi sınıfını bu savaşta öncü güç olarak görür Kıvılcımlı; bu açıdan “orduculuğu” söz konusu değildir.
27 Mayıs politik devrimi, Kıvılcımlı’ya ordunun sosyal devrimlerdeki vurucu güç rolünü göstermesi bakımından yeni bir örnek teşkil eder. Demokrat Parti’nin baskısından, ekonomik sıkıntıdan rahatsızlık duyan genç subaylar, CHP iktidarına da sıcak bakmazlar. Ancak, 27 Mayıs sonrasında, daha başlangıçta iki kuşatma eğilimi, ordu gençliğini sıkıştırmıştır. Bunlardan ilki İsmet İnönü, Cevdet Sunay ve Cemal Madanoğlu kliğidir. Bu güçler, finans-kapitalin sınıfsal belirleyiciliği altında 27 Mayıs’ı boğmaya girişmişlerdir. İkinci kuşatma ise Alpaslan Türkeş’in Başbakanlık Müsteşarı olmasıdır. Nitekim devrimden kısa süre sonra her şey eski haline döner.
Ancak, 27 Mayıs politik devrimi önemli kazanımlar getirmiştir. Kıvılcımlı’ya göre, 27 Mayıs’ın devrimci askerleri, “mutlak askercil itaati Anayasa bilincine üstün tutmadıkları için” ordunun Horasan erlerinden kalma tarihsel devrim göreneklerini yaşatabilmiştir. 27 Mayıs, seyfiye ve ilmiyenin birlikte gerçekleştirdiği bir politik devrimdir; genç subaylar iktidarı devirmiş, üniversiteler ve hukukçular 1961 Anayasası’nı hazırlamışlardır. İşçi sınıfına haklar kazandıran 27 Mayıs, egemen sınıf gücü tarafından boğulmuş, Türkiye kapitalizminin ve emperyalizmin istekleri doğrultusunda bir yöne sevk edilmiştir. Bu sevk ediliş, 22 Şubat 1962 ve 21 Mayıs 1963 hareketlerinin alt yapısını hazırlayacaktır.
22 Şubat ve 21 Mayıs, Türkiye’de ordunun ve özellikle genç Harbiyelilerin tarihe geçecek devrimci hareketlenmeleridir. 27 Mayıs’ın halkçı bir tavır izlemeyerek, hâkim sınıfsal güçlerce tasfiyesi, iki devrimci subay, Talat Aydemir ve Fethi Gürcan’ın önderliğinde, ordu hiyerarşisine karşı bir isyan doğurmuştur. Bu iki tarih, Türkiye sol hareketi içinde üzerinden sürekli atlanan bir gerçekliğin tarihleridir: sınıf-halk gerçekliğine dayanmadan, egemen sınıfa direnen ordu gençliğinin tarihsel devrimci kalkışmasıdır söz konusu olan. Ezbere formüllerle yorumlanmaya kalkıldığında basitçe “darbe” olarak geçiştirilebilecek bir olay, ancak Kıvılcımlı’nın insan üretici gücünü içeren teorik açılımıyla doğru okunabilir.31
22 Şubat ve 21 Mayıs, ezbere formüllerin dışında ele alınırsa, bu iki hareketin Türkiye devrim tarihinde önemli niteliklere sahip olduğu görülecektir. Bu iki hareket, ordunun geleneksel mücadele momentinin dışındaki hareketlerdi. Ordu gençliğinin tarihsel devrimci reflekslerle geleneksel müdahale momentinin dışındaki hareketi, yoksul yığınlar adına yeni bir hareketlenmenin habercisiydi. 21 Mayıs, Türkiye’de üniversite gençliğinin sosyalizme ve yoksul kitlelere yönelişinde bir kırılma noktası oldu. 21 Mayıs’ın bir başka önemi de, ordunun alt kademelerine dayanan hiyerarşi dışı hareketlenmelerin son örneği olmasıdır. Başarısız 9 Mart deneyimi de göz önüne alınırsa, sonraki müdahaleler emir komuta zinciri içinde, emperyalizmin doğrudan gözetimi altında yapılmıştır.
12 Mart ve 12 Eylül müdahaleleri de, hâkim sınıfların kendi bunalımlarını aşma yolunda kullanılan askeri müdahalelerdir. Emperyalist güçler ve Türkiye büyük burjuvazisinin hedefleri doğrultusunda hiyerarşi altında gerçekleştirilen bu darbelerin, 27 Mayıs ya da 22 Şubat–21 Mayıs deneyimlerinden farklı olduğu açıktır.
Kıvılcımlı, 12 Mart sonrası yazdığı ve çok tartışılan “Ordu Kılıcını Attı” yazısında, ordunun müdahale geleneğine ilişkin tespitte bulunmuştur. Burjuva sınıfının parlamenter yolla çözemediği sorunlar, ordunun müdahalesi içinde çözümlenmiştir. Yani, ordu kılıcını atmıştır; bundan sonrası ordu hiyerarşisinin “sorunun” çözümüne yönelik hamleleri olacaktır. Sadece 12 Mart değil, 12 Eylül de benzer momente uygundur. 24 Ocak kararlarının parlamenter yoldan uygulama şansı bulamaması ve cumhurbaşkanlığı krizi, işçi sınıfının eylemliliğiyle birlikte iç dinamikler olarak; Amerikan emperyalizminin Ortadoğu’daki stratejileri dış dinamik olarak 12 Eylül’de ordunun emir komuta zinciri içindeki müdahalesine giden yolları açmıştır.
Türk Silahlı Kuvvetleri’nin yüksek komuta kademesinin, son yıllarda yaptığı müdahaleler, ordunun sistemin sıkışma momentlerinde vurucu güç rolüne devam ettiğini göstermektedir. 28 Şubat müdahalesi, Türkiye’de egemen İslamcı akımın “yüksek çıkarlara” uyumlu hale getirilmesi girişimidir ve “balans ayarı” yapılmıştır. Ordunun alt kademesindeki subayların rahatsızlığı, yüksek komuta kademesinin dengeleme operasyonuyla dizginlenmiştir. Çok tartışılan 27 Nisan muhtırası da ordu içinde, rejimin niteliğiyle ve ABD ile ilişkilere duyulan tepkiyle hareketlenen subaylara dönük verilen, “gaz alma” amaçlı bir operasyon olarak nitelenebilir.
Tarihteki somut olaylar, soyut teorilere mahkûm edilemez. Türkiye’de ordunun burjuva devrimlerde, modernleşme sürecinde vurucu güç rolünü oynuyor olması, sosyal bir gerçekliktir. Bu tespiti yapmanın Kıvılcımlı’yı “orducu”, “darbeci”, ya da “burjuva reformisti” haline getirdiği eleştirisi, Türkiye solunun Kıvılcımlı’ya ilişkin izlediği dışlayıcı tutumun “vicdan temizleme” aracıdır en fazla.
 
II.  Teorik Çizgi Açısından Kıvılcımlı
Kıvılcımlı’nın teorik yönü deyince herhalde ilk akla gelen onun “Tarih Tezi”dir. Bu tez Edebiyat-ı Cedide’nin Otopsisi’nde tarih öncesinin öneminin sezilmesinden Yol-2’de Kürt ulusunun sınıfsal yapısını “feodaloklan” şeklinde nitelenmesine kadar, genç Kıvılcımlı’nın bilinçaltında bir öncüle sahiptir. Tarih tezi, olgun Kıvılcımlı’da bilinçaltında kalan somut tarihi açıklama çabasının bilince çıkarılmış ve bir o kadar da sınıflandırılmış, soyutlaştırılmış halidir.
Tarih Tezi ve Ardılları Genel Olarak Neyi Anlatır?
Doktor’un araştırmasının genel konusu, medeniyetlerin kuruluş ve yıkılış kanunlarıdır. Araştırmanın alanı ise yedi bin yıl öncesinden başlar. Araştırmanın nedeni ise bugünkü Türkiye’yi anlamaktır. Bugünkü Türkiye’yi anlamak için, Osmanlı tarihine inmek, Osmanlı tarihini anlamak için de İslam medeniyetine inmek gerekiyordu. Araştırma derinleştikçe görüldü ki, İslam medeniyeti de Grek ve Roma gibi yukarı barbar kentten çıkmış uygarlıklardan biriydi. Anlaşıldı ki, protosümerlerden İslam’a gelinceye değin tüm medeniyetler boyuna yıkılış ila yeniden doğuş gibi bir “tekerrür”ü andıran kanuna tabi idi. İşte tarih tezi bu “geçiş”leri aydınlığa kavuşturma çabasıdır. Kapitalizmin başladığı modern çağı Marx tahlil etmişti; ancak Batı Roma’nın yıkılışına dek süren antika tarih incelenmeyi bekliyordu.
Diyalektik metotlu klasik tarihsel maddecilik, insan toplumunun genel olarak ve son duruşmada “üretici güçler”le hareket ettiğini göstermiştir.

“Üretici güçleri başlıca dört bölüme ayırabiliriz:

  1. TEKNİK: Toplumun doğayla güreşinde kullandığı cansız araçlar ve kullanımları. Aygıtlar, avadanlıklar (Aletler, cihazlar) ve metotlar (usuller) [yöntemler].
  2. COĞRAFYA: Toplumu doğrudan doğruya dışarıdan, daha doğrusu mekân içinde çevreleyen maddi ortam. İklim, Doğa, vb.
  3. TARİH: Toplumu doğrudan doğruya içeriden, daha doğrusu zaman içinde çevreleyen manevi ortam. Gelenek-Görenek kalıntıları, vb…
  4. İNSAN: Toplumun gerek dış-maddi ortamını, gerek iç-manevi ortamını teknik-araçla işleyen Kolektif Aksiyon (Topluca Eylem), Zor ve şiddet anlamlı “Güç”, vb…”32
Tarih tezinin temel kavramlarından birisi de tarihsel devrim-sosyal devrimdir. Sosyal devrimler herhangi bir sosyal sınıfa dayanan kapitalizme veya sosyalizme geçmeyi sağlayan bilindik anlamda ihtilallerdir. Ama “Antika medeniyetin kendi içinde modern medeniyette görülene benzeyen bir sosyal devrim imkânsızdır. Yeni bir sosyal sınıf, eski gerici sosyal sınıfı devirip medeniyeti kurtaracak durumda kolektif aksiyon gücü sağlayamaz. O zaman eskimiş medeniyetin üretici güçlerini boğan üretim ilişkilerini kökünden kazıyacak barbar yığınları akına başlar. Barbarlar, tarihöncesinin en sağlam ilkel sosyalist(gelenek-görenek ve kolektif aksiyon) üretici güçlerini harekete geçirirler. Eskimiş medeniyette en az bulunan şeyse özellikle o güçlerdir. Onun için eski medeniyet dayanamayıp, inanılmaz çabuklukla yıkılır. Bu da bir devrimdir. Ama sosyal devrimin zıddına, eski medeniyeti kurtaracak yerde yok ettiği için, ona Tarihsel Devrim adı verilebilir.”33
Ancak tarihsel devrim, eski medeniyeti yıkmakla kalmaz, aynı zamanda yeni bir medeniyetin kapılarını da aralar. Nitelik ise tarihsel devrimi yapan barbarların ait olduğu konağa bağlıdır. Eğer medeniyeti yıkan “dışarıdan” gelen barbar, yukarı barbarlık konağına değin yükselmiş Kent’ten çıkan barbar ise yıkılmış medeniyetin yerine orijinal bir medeniyet kurulur. Buna örnek olarak Medine ve Mekke gibi Cite’lerden doğmuş İslam medeniyeti örnek olabilir. Yok, eğer barbarlar yukarı konağa ulaşamamış çoban ekonomisi üzerine yükselen orta barbarlık konağında iseler tarım üretimine geçemediklerinden ve yüksek kültür düzeyine sahip olamadıklarından dolayı orijinal bir medeniyet kuramazlar, olsa olsa yıktıkları medeniyeti bir tür ölümden sonra diriliş olan Rönesansa uğratırlar. Böylece iki çeşit tarihsel devrim görülür antika tarihte. Sürekli tekrar ediyor görülen tarih aslında bir tekerrür değil; aksine hareket ve değişmeye dayalı adeta tunçtan kanunlara uygun gidiştir. Ona kanını canını veren ise tarih öncesi ilkel sosyalist toplumun sosyal gelenek-görenek ve kolektif aksiyon üretici güçlerini az çok taşıyan ve benimseyen insandır.34
Barbarlığın çoban ve tarım ekonomisine dayanan iki farklı aşaması ve sonrasında gelen “uygarlık”, yalnızca Morgan, Engels ve Kıvılcımlı’nın çalışmalarında yer almaz; destanlar ve mitolojilerde dahi kendini gösterir. Sözgelimi, Zerdüştilikten önce İranlıların güneş, adalet, antlaşma ve savaş Tanrısı olan Mitra, Veda Tanrılarından birdir. Simgesi ise güneştir. Efsane ise şöyle: Güneş Mitra’ya bir kuzgun göndererek Beyaz Boğa’yı kurban etmesini buyurur. Mitra, buyruğu isteksizce yerine getirir. Kurbandan sonra Ay, Beyaz Boğa’dan oluşur; kanından ve kuyruğundan buğday ve üzüm tohumları, kutsal dölünden ise diğer canlılar oluşur. Mitra’nın pelerini ise gökyüzüne ve yıldızlara dönüşür. Gün ve gece farklılığı zamanı yaratırken, gündüzün her yana yayılan ışığı karanlığın uyuyan kötü yaratıklarının uyanmasına neden olur ve böylece yeryüzünde iyi ile kötünün savaşı başlar. Çobanlık sonrasında gelişen ziraat ekonomisi ve nihayet “kötülerin” ortaya çıktığı medeniyet aşamaları, kullanılan dilin içine sinmiş durumdadır. Çobanlıktan önceki biçimlerden bahsedilmemesi Mitra dini gibi bir takım hurafelere dayanan destanların ve efsanelerin referans alınmasını geçersiz kılar mı? Mitra dinine yalnızca erkeklerin girebilmesi bize anahan toplumdan babahan topluma geçildiği bilgisini veriyor, bu konak ise orta barbarlık yani çobanlıktır. Yani eski metinlerde araştırılması gereken mucizevî olaylar değil; ekonomi temeli üzerine yükselen üst-yapı öğelerinin özellikleridir.
“Tarih Devrim Sosyalizm”, medeniyetin ilk belirdiği Mezopotamya bölgesini inceler. Barbarlığın çeşitli konaklarının tarihsel alt üst oluşlarda ne yönde rol oynadıklarını burjuva tarihçilerinin de içinde yer aldığı çok sayıdaki kaynağı kullanarak açıklar. Kıvılcımlı’nın bir diğer önemli eserlerinden olan “Kapitalizme İlk Geçiş: İngiltere”de, tarih tezi ışığında kapitalizme geçişin karakteristik özelliklerinden başlanarak neden ilk önce İngiltere’nin kapitalizme geçtiği ve Doğu’nun geçemediği incelenir. “Toplum Biçimlerinin Gelişimi” ise, Marx’ın Grundrisse kitabı yayınlandığında oradaki kavramların, arkeoloji biliminin gelişmemişliği nedeniyle görülen eksikliklerin ve yanlışların değerlendirildiği kitaptır. Allah-Peygamber-Kitap da İslamiyet’in son orijinal medeniyet olduğunun tespitini yapar ve Müslümanlığın materyalizmini de değişmeyen bir belge –Kuran’ı Kerim- referans alınarak inceler.
Tarih Tezi’nin uygulanışını, “Mezopotamya, Orta Asya, Roma, İslam ve Osmanlı gibi medeniyetlerin somut (konkret) tarihi alanı” ve “Müslümanlık özelinde din alanı” olmak üzere iki bölümde görüyoruz. Batı Marksizmi’nin felsefe ve teori alanındaki katkılarının ve türettiği olanca kavramın Kıvılcımlı kavramlarıyla karşılaştırılması ve tarih tezinin genel teorik sonuçlarını ve materyalizme olan katkısını anlayabilmek için, bu iki alanı olanca derinliğiyle, günümüze kadar uzanan gerek örgütsel gerekse de eylemlilik geleneği bağlamında incelemek gerekiyor.
Uygarlıklar Tarihini “Tarih Tezi” Gözüyle Okumak 
Teknik üretici gücünün gelişiminin yarattığı takip edilmesi zor değişim, günümüz uygarlık düzeyinin eskilerinden tamamen kopuk imiş gibi algılanmasına yol açıyor. Hatta sol içi sayılabilecek tartışmalarda da eski biçimlerden örnekler gösterilerek çeşitli tezler doğrulanmaya çalışılıyor. Tekelci kapitalizmin ayırıcı özelliğini kapitalist üretim tarzı içerisinde ağırlığın ekonomik yönden siyasal yöne yani devlete kayması olarak açıklayan Poulantzas, “O zaman, devletin ekonomik işlevinin diğer işlevleri karşısındaki üstünlüğü devletin başat rolü ile birleşir; çünkü devletin birleştirici etmen olma işlevi, bir oluşumun, yani ekonomik oluşumun belirleyici rolünü devam ettiren o duruma devletin özgül biçimde müdahale etmesi gerekir. Sözgelimi, Asya tipi üretim tarzındaki despot devlette durum açıkça böyledir; bu tip üretim tarzında siyasal yönün başatlığı, devletin ekonomik işlevinin başatlığında yansımasını bulur.”35 Poulantzas’a şiddetle karşı çıkan Wood da asla kapitalizmde ekonomik yönün başatlığının yok olmadığını, olayın Asya üretim biçimindeki gibi olmadığını kanıtlamaya girişiyor. Oysaki Asya tipi üretim biçiminde de ekonomik yön belirleyiciydi, çünkü bir tür köy toplulukları birliğinin despotluğu, tamamen bir tarım komünü temelliydi. Adı da kendi içinde olmak üzere tarım da bir tür üretimdi. Bırakalım tarımı, yeni yeni belirmeye başlayan ticaret – hatta en üretim dışı görülen feodalizmdeki tefecilik dahi- üretim temelliydi. Eğer, bahsedilmek istenen kapitalist aşamada görülen ürünün aldığı toplumsal ve maddi yana eşlik eden kullanım değeri-değişim değeri ayrımının kapitalizm öncesinde görülmediği ise, sadece feodal sistemde artı-ürüne el koyma yöntemlerine bakmak yeterli olacaktır. Coğrafya üretici gücü esasına dayalı olarak olanca çeşitlilik gösteren rant biçimlerinin genel bir karakteristik özelliği vardır ki, hiçbiri doğal bir kullanım değeri şeklinde değildir, toplumsal öz-niteliklerine sahiptirler.
Proudhon da, mülkiyetin ilk doğuşu olarak gördüğü toprak sahiplenişini ekonomi dışı bir şey sayar. Ona göre ilk ekonomi-içi mülkiyet kapitalizm çağında başlamıştı. Ancak “bireyin emeğin nesnel koşullarıyla ve her şeyden önce de emeğin doğal, nesnel koşullarıyla olan burjuva-öncesi ilişkisidir”36 toprak mülkiyeti. Hatta Marx, Proudhon’un mantığını benimseyecek olursak, yani emeğin nesnel koşullarının bireyin kendisinden ne kadar ayrı olduğunu kıstas kabul edeceksek, sermayeyi ve ücretli emeği de ekonomi-dışı saymamız gerektiğinden bahseder. “Bir başka deyişle, mülkiyetin ekonomi-dışı doğuşu, burjuva ekonomisinin tarihsel doğuşundan, ekonomi politik kategorileri tarafından teorik ya da ideal bir biçimde ifade edilen üretim biçimlerinden başka bir şey değildir. Ama burjuva öncesi tarihin ve onun her evresinin kendi öz iktisadına ve hareketin iktisadi temeline sahip olduğunu iddia etmek, au fond (aslında-ç) insan yaşamının, ta baştan beri, iktisadi ilişkiler dediğimiz ilişkileri olan d’une maniere ou d’une autre (şu ya da bu biçimde-ç) üretime –toplumsal üretime- dayandığı yolundaki totolojiyi ifade etmekten başka bir şey değildir.”37
Wood bu temel üzerinden polemiğini sürdürseydi –Poulantzas’ın Proudhon’un tezlerinden başkaca bir şey yazmadığını söyleseydi- hem kendisi Proudhon safına düşmemiş hem de daha ikna edici olmuş olmaz mıydı?
Anlatılmak istenen, uygarlıklar tarihini ve üretim biçimlerinin farklılıkları ile benzerliklerini incelemenin veya en azından bu konuda doğru metodolojiye sahip temel bir bakış açısının gerekliliğidir. Bu açı sayesinde kazanacağımız beyin süzgeci felsefe ve politika alanında olanca yığın arasında epey işe yarayacağa benziyor.
Tarihsel İlerlemeci Aşamalar Teorisi ve Tarih Tezi
Bilinen beş aşama teorisi –ilkel, köleci, feodal, kapitalist, sosyalist toplum- doğrusal bir çizgide ilerleyen tarih anlayışını öngörüyor. Weberci paradigmadan da etkilenen bu bakış açısına göre insanlık, birbirlerinden farklı zamanlarda da olsa adeta kastlaşmış şemaların içerisinde bulunmak zorundadır. Engels ve Marx’ın sadece Grek ve Roma medeniyetine kadar uzanan tarih yorumu da buna dayanak noktası oluşturuyor. Klasik Marksist eserlerde antik tarihe ait olarak, sadece Roma ve Yunan tarihinden bahsedilmesi gerçeği de ilkel sınıfsız toplumdan doğruca köleciliğe, oradan da feodalizme ve en nihayetinde de kapitalizme ulaşılacağı gibi genel-geçer ilkeleri doğrular görünmektedir. Unutuluyor ki Marx ve Engels bu araştırmaları sadece Roma ve Grek tarihi için yapmıştır. Eski, kadim manasındaki “antik” terimi de Grek tarihine indirgenmiştir. Oysaki daha “antik” olan -yaklaşık üç bin yıl daha kadim olan- Irak medeniyetleri bulunmaktaydı. Ancak Marx ve Engels’ten bunları bilmeleri o gün için beklenemezdi. O incelemeler içinde önemli olan “metottur.”
Ama tarihsel ilerlemecilik, yeni arkeolojik veriler çıkınca da boş durmaz. İlkel sosyalist toplumdan sonra kurala göre görülmesi gereken “köleci üretim tipi” yeni keşfedilen Sümer medeniyetinde de olmalıydı. İşte “teoriye göre olay yaratmak” burada skolâstik tarihçilerin eline koz verircesine sırıtıyor. Sümer, Asur, Babil, Çin ve Mısır uygarlıklarının hepsine birden “köleci” damgası yapıştırmak ne yazık ki sorunları çözmüyor. Peki, tarihsel ilerlemeciler, köleciliğin yaşanmadığı toplumlardan hiç bahsetmiyorlar mı? Köleci devlet olan Roma’yı yıkan Cermen orta barbarlarını köleci devlete saldırıp, onu yıkarak spontane feodalizme geçiş gibi istisnai bir durum sergiledikleri için muaf sayıyorlar. Aynı mantığı köleci saydıkları diğer birçok medeniyete neden uygulamıyorlar? Bunu başardıkları an şüphesiz birçok istisnai durum ile karşılaşacaklardır.
Cermenlerden başka Osmanlı’yı kuran Kayı boyu gibi Orta Asya’daki çoğu topluluk, Slavlar, İskitler, Kimmerler… Köle emeğinin görüldüğü bir üretim biçimini hemen hemen hiç yaşamamıştır.
Marx köle emeğini, öküz emeğine benzetir. İkisi de sahibinden bir ücret beklemez, asgari fizyolojik ihtiyaçların giderilmesi yeterlidir. Köleler çoğunlukla yabancı bir kabilenin veya topluluğun istilasıyla elde edilirler, eğer kaynaşma olmazsa, yabancının sonu kölelik olur. İslamiyet’te, cehennemde cezasını çekip sonrasında cennete giren “yabancı”ların alınlarında bir kara leke olacağı inancı vardır. İşte yabancı kabile barbarları da -çoğunluk aşağı veya orta konumdadırlar- böyle bir kara lekeyi önsel olarak taşırlar. Maalesef Tanrı’dan o kullarının alınlarındaki kara lekeyi silmelerini isteyecek Muhammed gibi bir eşitlikçi de çıkmaz. Devrimci bir sınıf olamayan köleler, içinde bulundukları iktisadi sistemi değiştirecek isyan içerisine de giremezler. Köle isyanlarının hazin sonu hep başarısızlıktır.
Komündeki birey, bireysel olarak mülk sahibi değildir; ancak komün üyesi olmasının ona verdiği sıfatla aynı zamanda tüm toprakların ortaklaşa sahibidir, bir anlamda da mülklüdür. Serf, toprağın tasarruf hakkına ve kısmi de olsa bir takım üretim araçlarına sahiptir. Ücretli işçi zaten emek-gücü adlı metanın sahibi ve onun satıcısıdır. Ancak kölecilikte mülkiyetin herhangi bir biçiminden bahsedilemez, var olan gerçek, kölenin kendisinin bir mülk olduğudur. Bu anlamdaki köle emeği klasik biçimiyle Roma’da görülmüştür. Roma tarımsal üretim düzeyine ulaşmış yukarı barbarlık konağındaki bir kent iken medeniyete girmiş ve köle emeğini kullanmayı hâkim bir tarz olarak belirlemiştir. Yukarı barbarlık konağındaki Kent’ten (Cite’den) medeniyete ulaşmış her toplumda köle emeğine rastlanır genellemesi doğru sayılabilir. Asur’da, Babil’de ve diğer birçok medeniyette efendi-köle ilişkisi bugün acıyarak bakacak düzeyde sertlikte var olmuştur. Ancak bunu karakteristik bir özellik saymak, kastları damgalamak için malzeme yapmak hatalıdır. Çünkü ister orta barbarlık konağından isterse yukarı barbarlık konağından medeniyete ulaşılmış olsun temel özellik, değişim amacıyla genişlemiş meta üretimiydi. Bu durum kent ile köyün birbirinden farklılaşmasına ve zanaatçılığın da işbölümü nedeniyle tarımdan tamamen koparak modern tarihte doruğa ulaşan sanayi-tarım zıtlığının temellerini oluşturmasına sebep olmuştur. En önemlisi de yukarı barbarlık konağında doğan ticaret sermayesi bireycileymiş, diğer anlamıyla da bezirgânlaşmıştır.
Tarih tezi’nin belki de en önemli noktalarından biri, tefeci-bezirgânlığa başat rol yüklemesidir. Onu tarihsel ilerlemecilikten ayıran en önemli nokta budur. Bilindiği üzere sermayenin primitif biçimi tüccar-tefeci sermayesidir. Köle, zanaatçı ve çiftçinin yarattığı artı-emeğin bir kısmına el koyan yine tüccarlardır. Tefecilik ise ödünç paradan alınan faizdir. Önceleri ödünç para sadece köylüye ve zanaatçıya verilirken zamanla köle sahiplerine de büyük mülk sahiplerine de verilmeye başlanmıştır. Yani tefeci-bezirgân sermaye köle sahibini dahi aşabilecek, onu dahi sömürü mekanizmasının içine hapsedecek kertede ekonomide belirleyicidir, öncüdür. Bu antik sermaye, tefeci-tüccar sermaye, her zaman yazı-para-devlet üçlüsü ile birlikte yani medeniyet kelebeği kozasından çıkınca bezirgânlaşmış bir hale bürünmüştür. Çünkü modern sermayenin öncülleri ilkin tarımsal üretimin komünal bir ruhla yapıldığı yukarı barbarlık konağında görülür. Ama ilkel sosyalist düzenin bu son aşamasında ticaret, kişi yararına ve onun adına değil topluluk adına yapılmaktadır.
Ne kadar ilkel komüna gelenekleri ağır basarsa bezirgânlık o kadar nefret doğurur. “Hiçbir Romalının yaşamını esnaf ya da zanaatçı olarak kazanmasına izin verilmezdi.” diyen Halikarnaslı Dionysius’un sözünü, İslam medeniyetinde “Hâşâ min huzur tüccar taifesinden” şeklinde görmekteyiz.
Aslında sanayi sermayesi de belli noktalarda bezirgân sermaye ile benzeşir. İkisi de değişimdir. İkisi de meta satın alır ve bu metayı satar. Ancak sanayi sermayesinin işçiden satın aldığı meta olan emek-gücü ile diğer bir meta olan üretim araçları hammaddeyi işler. Satılan meta, alınana göre bambaşka bir şey olmuştur. Ama tüccar sermayesinde böyle bir üretim mekanizması –her ne kadar üretim sayesinde var olabilmesine karşın- yoktur. Tefeci-tüccar sermayesinin, antika sermayenin, yarattığı para-servet birikimi modern sermaye için olmazsa olmazdır; ama yeterli de değildir. “Yeterli olsaydı, eski Roma, Bizans vb. tarihlerini özgür emek ve sermaye ile sonuçlandırmış olurlar, ya da daha doğrusu yeni bir tarihe geçmiş olurlardı. Çünkü oralarda da eski mülkiyet ilişkilerinin çözülmesi, para-servetin –ticaretin, vb.- gelişmesine bağlıydı. Ama bu çözülme, sanayiye götürmek yerine, gerçekte kırın kent üzerindeki egemenliğine götürdü.”38 Kapitalizme geçiş için tarım üreticilerinin topraklarından kopup çalışmaya başlayarak gelecekte de emek-gücünü satmaktan başka bir çaresi kalmayacak duruma düşmeleri, şehirlerde değil köylerde yuvalanmış olan manifaktürlerin belirmesi ve tefeci-tüccarların büyük mülk sahiplerinin girişkenliğine doğru adım atmaları gerekmektedir. Bu koşullar olmadığı sürece ne kadar para-servet birikimi olursa olsun feodal görünümde olan hiçbir uygarlık kapitalizme atlayamaz.
Asya biçiminde olduğu gibi natürel ekonominin uzun süre dağılmadan kalabildiği medeniyetlerde tefeci-bezirgân sermaye nasıl kendi varlığını devam ettiriyor? Kapitalist ekonomideki kadar olmasa da arkaik üretimde de emeğin kendi içinde bölünmeleri bulunmaktaydı. Gerekli-emek ve artı-emek. Artı-emek, tarım komünü devrinde komünlerin üst birliğinin hükümdarına veya tanrının temsilcisine, medeniyet devrinde ise devletin temsilcisine ödenirdi. Tefeciye verilen faiz ise anlaşılacağı üzere gerekli-emekte bir daralmaya sebebiyet veriyordu. Böylece de artı emek oransal olarak artıyordu. Üretici gittikçe yoksullaşıyor, ekonomi temelindeki bu değişim de üst-yapıda politik yozlaşma ve değer yargıların çürümesi, ilkel sosyalist geleneklerden de tam kopuşmayı doğuruyordu. Fasit daire sürekli ezilenlerin zararına ezenlerin ise yararına dönüp duruyordu. Bir süre sonra zaten parazitliğinde hacet olmayan tefeci-tüccar sınıfı da bu durumdan zarar görüyor, ticaret yolları tıkanıyordu. Kıvılcımlı’nın tarih tezi işte yine burada devreye giriyor ve barbarların-bir anlamda da zorun- tarihteki fonksiyonunu gösteriyordu. Barbarlık-medeniyet çelişkisi ışığında antika tarih değerlendirilince çıkış yolu kendini hemen gösteriverir. Tipik barbar akınları çökmekte olan ve kendini savunamayacak ticaret yollarına doğrudur. Örneğin Tatarlar, Pasifik Okyanusu’ndan Kırım’a dek uzanmış büyük bezirgân yollarını açmışlardır.
Tezin, tarihte üretici güçleri yani üretimi temel alan yaklaşımıyla değişiminin kendisi demek olan bezirgânlığı merkeze yerleştirmesi paradoksal bir ifade gibi görülebilir. Ama ticaretin kendisi sosyal sınıfların ürettikleri metalar arasındaki değişimse, ticaretin temelindeki üretim faktörü hemen kendini gösterir. Üretim sayesinde var olabilen ticaret, belli bir zaman sonra üretimi de kendi kontrolüne alacaktır. Egemen sınıfın temsilcileri bile tefeciye borçlu konuma düşmekten kendini alamayacaktır. “Yaptığı iyilik ürküttüğü kurbağaya değmeyen bezirgân, üretim bakımından yeryüzünün en parazit sınıfı iken; üretim için dahi toplumun en yararlı sınıfı durumuna girdi. Yaptığı, hiçbir şey yaratmayan en aşağılık sömürücülüktü! Yığdığı muazzam zenginlik ölçüsünde, en yüce şan ve şerefle, bizzat üretime her gün biraz daha egemen oldu. Modern ekonomi krizlerine dek.”39
Buraya kadar anlatılanları tek cümle içinde özetlemek gerekirse, insanlık, geriye gidişlerle dolu bir biçimde komün-bezirgânlık-kapitalizm üçgenini çizmiştir. Kısa süreli sosyalist deneyimler de -son durumdaki sonuçları itibariyle- kapitalizmi Rönesans’a uğratmaktan öteye geçememiştir.
Asya Üretim Tarzı ve Tarih Tezi
Batılı kaynaklarda akademik bir araştırmadan öteye geçemeyecek bu konu, Doğu toplumlarındaki siyasal çalkantılar –daha net söylemek gerekirse geri ülkelerdeki devrim sorunu- söz konusu olunca pratik-politik bir değer kazanıyor. Özellikle Marx’ın Asya’da ortak mülkiyetin yanında özel mülkiyetin bulunmadığı, sadece özel zilyedlik adı verilen bir tasarruf hakkının var olduğunu belirttiği Formen adlı notlarının yayımlanmasından sonra, Doğu toplumlarının üretim ilişkilerinde bir “orijinalite” arama çabası önem kazandı. Gerçekten de, Asya topluluklarında / devletlerinde pre-kapitalist ilişkilerin her aşamasına rastlanılması ve bazı bölgelerde kapitalist medeniyetin girişine kadar doğal ekonominin sürmesi ve Japonya haricinde hiçbir Doğu toplumunun kendiliğinden kapitalizme atlayamaması tarihsel maddeciliğin önünde hem pratik hem de teorik bir sorun olarak belirdi.
Asya Tipi Üretim Tarzı(ATÜT) incelenirken yapılabilecek önemli iki hata vardır:
 
  1. Alıntı cambazlığı: Marx-Engels’in değiştirilemez-geliştirilemez olarak benimsenen metinlerinden alıntılar yaparak bu konuda kişisel görüşleri ispat yoluna gitmek cambazlıktan öte bir değer taşımamaktadır. Çünkü Marx ve Engels bu konu ile doğrudan ilgilenmemişlerdir. Özellikle Marx’ın araştırma alanı kapitalist ilişkileri açığa çıkarmaktı. Bu yüzden ücretli emekçinin ortaya çıkış koşullarını inceliyordu. Derinlikli incelemeleri esnasında da birbirinden farklı çeşitli uygarlığa geçiş biçimlerine rastladı, bu bilgileri de eserlerinde kullanmak üzere el yazmaları şeklinde sakladı. Dolayısıyla Marx’ın kapitalizm öncesine bakışı hep kapitalizm ile bağlantılıdır. Amaç Kıvılcımlı’daki gibi tarihin değil kapitalizmin gidiş kanunu saptamaktır. Engels’in de Morgan’ın tarih öncesi aşamaları sosyolojik olarak sınıflandırmasına kadar, çeşitli kapitalist öncesi üretim biçimleri üzerine net bir görüşü yoktu. Cambazlığı esas doğuran sebep ise Marx ve Engels’in bu konuda birbirine taban tabana zıt ifadeleri kullanmalarıdır. Örneğin Engels, Marx’a “Ama nasıl oluyor da Doğulular toprak mülkiyetine, bunun feodal biçimine bile bir türlü varamıyorlar?”40 diye soruyor. Aynı Engels, başka bir yerde “Türkler Doğuya, fethetmiş bulundukları ülkelere bir tür tarımsal feodalizmi sokanların ilki oldu.”41 şeklinde yazarak tam aksi bir görüş belirtiyor. Böylece doğuda feodalizmin görülüp görülmediği şeklindeki kısır tartışmanın taraflarının ikisi de Marksist külliyattan kendilerine dayanak bulabilirler, ama gerçeğin kendisinin ne dediği idealist değil; sadece maddeci metot sayesinde görülebilir.
  2. Tarihsel maddecilikten kopuş: Alıntı cambazlığına düşmenin yanında marksizmden kopmak da onarılamaz hatadır. Marksizm alanından çıkıldığı sürece Doğu’nun geri kalmışlığını ırk üstünlüğüne bağlamak dahi mümkündür. “Anatomi bakımından aşağı olan bir ırk, asla yüksek bir medeniyet yaratmadı. (…) Oysa organ asaleti bakımından insan ırkları birbirinden çok ayrıntılı bulunurlar; ırklardan kimileri seçkindir, kimileri de lanetle damgalanmış.”42
Konu, Türkiye’de de epey tartışılmıştır, bu sayede epey de incelenmesi gereken kaynak bulunmaktadır. İlginin nedeni Osmanlı ve ondan köken alan Türkiye’nin de Doğulu bir toplum olması, ATÜT özelliklerini taşıma ihtimali ve hatta Marx’ın anlatımlarında açıkça birkaç noktanın belirtilmesiydi: “Vergiden başka rantın bulunmadığı Asya’da devlet vergilerinin esasta ayni olarak ödenen rantlardan ibaret oluşu, doğal olay düzenliliği ile yeniden ortaya çıkan üretim koşullarına bağlıdır. Ve bu ödeme biçimi de eski üretim biçiminin devamını sağlar. Osmanlı İmparatorluğu’nun ayakta kalmasının sırlarından birisi de budur.”43
Tartışma ATÜT’çüler olarak bilinen –Sencer Divitçioğlu, Muzaffer Sencer gibi- üretim biçiminin anlık farklılığını temel çelişki olarak belirleyen ve bu çelişkiyi de zaman ve mekân gözetmeksizin Osmanlı da dâhil olmak üzere tüm Doğuya uygulayan bir grubu doğurmuştur. Bu grup, Marx’ın Asya’da özel mülkiyet olmadan da rantın ve devletin var olabileceğini sözünü tersinden yorumlayarak rant ve devletin görüldüğü hatta özel mülkiyetin üst-yapıyı yozlaştıracak derecede görüldüğü çöküş aşamasındaki medeniyetlere bile ortak mülkiyetçi, özel tasarrufçu sıfatını verebilmektedir. Diğer bir grup ise bu tartışma etrafında geçen kavramların, üretim tarzlarının ve aşamaların hiçbirisinin Osmanlı ile bir bağının olamayacağı, imparatorluğunun doğuşundan çöküşüne kadar “merkezi feodal” bir yapıya sahip olduğunu savunan klasik tarihsel ilerlemecilerdir.
Kıvılcımlı’ya karşı, Asya tipi üretim tarzı konusunda da -Osmanlı, İslam ve antika tarih alanında olduğu gibi- susuş kumkuması devam etmiştir. Sessiz koroya katılmayanlar ise ya Kıvılcımlı’yı ATÜT’çü göstermişler ya da onu Stalinci çizginin devamcısı olarak Ortodokslaştırmışlardır. Kıvılcımlı, tartışmaya 1967 yılında yazdığı “Toplum Biçimlerinin Gelişimi” kitabı ile dâhil olmuştur. Bu kitap ile Kıvılcımlı’nın yapmak istediği şey, Tarih Tezi ile Grundrisse’yi karşılaştırmaktır. Ancak Kıvılcımlı’nın incelediğini söylediği kitap Grundrisse değil, Grundrisse içerisinde yalnızca bir bölüm olan “Kapitalist Üretim Öncesi Biçimler” yani kısaca Formen’dir. Fransızca’dan tercümeyi İngilizce’ye göre daha fazla kullandığını belirten Kıvılcımlı’nın kitabında yer alan Formen çeviri metinlerinde, günümüz çevirisine oranla bilgi hatasına sebep olabilecek önemli bir hataya rastlamadık. Doktor, Formen’i okuduktan sonra tezinde değiştirilmesi veya düzeltilmesi gereken hiçbir noktaya rastlamadığını söyler. Ancak açıkça sezilmektedir ki, Kıvılcımlı’nın diğer eserlerindeki kendinden emin, saldırgan ve iddialı dili kaybolmuş yerini savunma üslubu almıştır. Her ne kadar Formen’de arkeolojik bulguların yanlışladığı somut noktaların üzerine fazlaca gittiyse de genel karakter net bir şekilde savunmadır. Savunmasında Kıvılcımlı başarılı olmuştur. Formen’de bulunan ve tarih teziyle çelişen doğru öğeler ile tarih tezinin Formen ile çelişen haklı noktaları dikkatli bir incelemeyle saptanabilir; ancak iki kitabı –Formen ile Tarih-Devrim-Sosyalizmi- ayıran en temel özellik, iki kitabın da başka başka konulardan bahsetmesidir. Marx’ın amacı kapitalizmin üzerindeki, Kıvılcımlı’nın ki ise antika tarihin üzerindeki peçeyi kaydırmaktır. Kıvılcımlı’da sayfalar dolusu tutan barbarlığın tarihcil devrim yaratan istilaları Formen’de hemen hemen hiç yer tutmaz. Ama Kıvılcımlı’nın yalnızca genel özellikleri itibariyle baktığı ve bütünsel bir ifadeyle toparladığı ortak mülkiyete dayalı üretim biçimleri Marx’ta temel konuyu oluşturmaktadır. Çünkü Marx hür işçinin nasıl doğduğunun, üretim araçlarından nasıl koparıldığının ve bunun yanında para-servet birikiminin nasıl sağlanabildiğinin nedenlerini incelemektedir. Bu sebeple de arkaik toplumdan medeniyete geçiş aşamalarındaki –Engels’in bahsettiği üzere yukarı barbarlık konağının son aşamaları- üretim biçimlerinin bölgesel farklılıkları söz konusu edilmiştir. Öte yandan Kıvılcımlı’daki temel nokta, medeniyete barbarlığın kolektif aksiyonu sayesinde geçildiği ve orta barbarlık ile yukarı barbarlığının aksiyon güçlerinin orijinal bir medeniyet yaratıp yaratmama konusunda hayati bir öneme sahip olduğudur. Ama mal bulmuş mağribi gibi Batı kaynaklarını benimsemekte hata görmeyen bir kesimin politik ortamda söz sahibi olması Kıvılcımlı’yı yalnızlaştırmıştır ve Kıvılcımlı da kendi kendisiyle tartışarak bu sonuçlara ulaşmıştır. Dolayısıyla çevrenin belirlediği psikolojik etki de gözlerden kaçırılmamalıdır. Hele ki Morgan’ın sosyolojik sınıflamasından önce Marx’ın bu kitabı yazdığı bilgisinin pek dikkate alınmadığı bir politik ortamda, Marx’ın barbar kolektif aksiyonunu gündeme hiç almaması Kıvılcımlı’nın zaten pek de tartışılmamış olan tarih tezini yanlışlıyor görünüyordu. İşte Kıvılcımlı’nın kitabı bu bilinç ile yazılmıştır.
Kıvılcımlı’nın okuduğu Formen’i çeviren kişi, önsözde Marx’ın diyalektik metodu sadece kapitalist çağa değil; bu eseri ile tüm tarihe uyguladığından söz etmiştir. Kıvılcımlı da Marx’ın böyle bir uğraşıya girişmediğini, onun inceleme alanının doğrudan modern sermayenin oluşum ve işleyiş mekanizması olduğunu belirtmiştir. Kıvılcımlı’nın bu karşı çıkışını kendi kimliğini ön plana çıkartma olarak algılamak Formen’in niteliğini de gözden kaçırma anlamına gelir. İki bölümden oluşan Formen’in ikinci bölümü doğrudan modern sermaye ile ilgilidir, ilk bölüm de her zaman ona tabidir. Kapitalist öncesi üretim biçimlerine kapitalist öncesi üretim biçimlerini araştırmak için değil; kapitalizmi çözümlemek için yönelme söz konusudur. Marx incelenirken bu temel özellik dikkate alınmazsa tarih bir sınıflandırma bilimi olmaktan çıkıp, şematize kalıplar bilimi haline gelmekten kurtulamayacaktır. Kıvılcımlı, otorite tanımaz cesur eleştirileriyle bu yoldan ayrılmayacaktır.
Formen’den öğrendiğimiz ilk net bilgi, üretimin oluşması için ön şart olan şeyin arkaik topluluk, yani ilkel komün olduğuydu. Üretim var olduğu için ilkel topluluk değil, ilkel topluluk olduğu için üretim vardı. “(…) kabile topluluğu, doğal topluluk da toprağın (geçici olarak) ortaklaşa mülk edinilmesinin ve kullanılmasının bir sonucu olarak değil, önkoşulu olarak görünür.”44 Aynı şekilde Marx, “Bu mülkiyetin ortaya çıktığı bütün biçimler” diye yazıyor, “bir topluluğu öngörür ki bu topluluğun üyeleri, aralarındaki biçimsel ayrımlara karşın, bu topluluğun ortak üyeleri olarak toprak sahibidirler.” Somut birey ile doğal üretim koşulları arasında bulunan komün denen varlığın Marx tarafından önkoşul ve olmazsa olmaz olarak ön plana çıkarılması Kıvılcımlı’nın “İnsan Üretici Gücü” şeklindeki kavramını da doğruluyordu. Çünkü Kıvılcımlı insan üretici gücünü, somut kişi ve komün gücü olarak iki kısımda incelemişti. Somut birey de ortaklaşa mülkiyetin sahibi olan bireylerden ve tarihin çalkantı zamanlarında ön plana çıkardığı peygamber, şef ve nihayet devrimci militan olan ekonomi temeline bağlı kişilerdirler. Zaten somut kişi gücü “İnsan Üretici Gücü” kavramında fazla yer de kaplamaz. Sürekli bahsi geçen komün gücüdür, kolektif aksiyondur. Bu tez aynı zamanda teorik anti-hümanizmanın Marx tarafından çürütülüşü anlamına da geliyor. Komün gücü daha sonra bizzat tek belirleyen olacak olan ekonomi temelinin asli unsuru üretimi yaratmıştı.
Varoluşçu felsefeye dayanan hümanizmayı tarih doğruluyor mu? İnsan denen şeyi tarihin yörüngesine oturtan ve bireysel davranışları masalvari bir Robenson anlayışına kadar vardıran bu felsefeyi de tarih doğrulamıyor. “(…) kişisel bireyin, emeğin ve ona ait olan nesnel koşullar olarak algılanan yeniden-üretimin doğal koşullarıyla, bir başka deyişle inorganik doğa biçiminde bulunan öznelliğin gövdesiyle ilişkisidir.”45 İşte organik bedenin inorganik bir uzantısı haline gelecek kadar insanla bütünleşik olan nesnel koşulun yani toprağın ve tarımsal üretimin insanın bilişsel fonksiyonlarını belirleyen olmaması mümkün değildir. Varoluşçu felsefe organik bireyi görüyor ama onun inorganik kısmını yani ekonomiyi göremiyor, teorik anti-hümanizma ise ekonomiyi yani inorganik insanı görüp organik insanı yok sayıveriyor. Kıvılcımlı’nın somut kişi gücü ve somut komün gücü olarak ikiye ayırdığı “İnsan üretici Gücü” kavramını daha sonra parçalanan inorganik-organik insan bütünleşik yapısı sayesinde bir kez daha ispatlamak, bireysel davranışın yüceliğini kıstas tutan ahlakçı bir anlayışa sahip olmak anlamına gelmemektedir. Marx’ın komünal düzende yaşayan insanı betimleyen “Birey yaşamını kazanmada öyle koşullar içinde bulunmaktadır ki, servet edinmeyi değil, kendi kendine yeterli olmayı, kendisini topluluğun bir üyesi olarak yeniden üretmeyi; toprak parçasının sahibi olarak ve bu sıfatla, komünün bir üyesi olarak kendisinin yeniden-üretilmesini amaçlamaktadır”46 sözünü göğüsleyince kendiliğinden, barbar insanın mala mülke önem vermez erdemli niteliğinden sürekli dem vuran Kıvılcımlı’yı da savunacağımız kanaatindeyiz. Barbar insanın Marx’ın belirttiği servet edinmeyi düşünemez konumu tamamen onun inorganik bedeni olan üretim koşullarının ona dayattığı bir şeydir, maddeseldir. İnsanlığın protosümerlerden beri Mısır, Asur, Çin, Hint ve Akdeniz havyasal medeniyetlerinde yarattığı devlet-para-yazı denen uygarlık canavarı, bütünüyle barbarlığı yeryüzünden daha yok etmemiştir. Barbar insanın insani özelliklerinin vurgulanmaması, medeniyetin ve günümüzde de aydınlanmacı modernizmin bakış açısıdır. Çünkü insan toplum yaratıcısı olduğu kadar aynı zamanda bir toplum yaratığıdır da. İster istemez de içinde bulunduğu üretim koşullarının etkisini taşıyacaktır. Kıvılcımlı aydınlanmacı yöntemi kullanmamaktadır ve barbar insanının ülkücü damarını göstermesi de ahlakçılık değil, materyalizmin somut uygulanışıdır.
Formen’in temel konusu birbirinden ayrı Asya, Slav, Cermen ve Roma olmak üzere dört üretim tarzı belirtmesidir. Bu tarzların hepsi ilkel sınıfsız toplumdan medeniyete geçişin görüldüğü biçimlerdir. Morgan’ın sınıflamasıyla yukarı barbarlık ve orta barbarlık aşamasına tekabül etmekteydiler. Dolayısıyla tarımsal üretim de görülmekteydi. Marx’ın “tarım komünü” nitelemesi hem uygarlığa geçişte görülmesi gereken özel mülkiyet ayrımını doğuran üretimi hem de sınıfsız toplumun komünist özelliklerini vurgulaması bakımından yerindeydi. Dört biçim de farklı toplumların, yukarı barbarlık-orta barbarlık konağından köle-serf emeğinin görüldüğü daha uygar biçimlere geçiş aşamasında görülen mülkiyet ilişkileridir. ATÜT’çülüğün yaptığı, bu biçimlerden sadece biri olan Asya üretim tarzını, dünya pazarının neredeyse hemen hemen bütün doğu ülkelerine girene kadar varlığını sürdürmüş diğer biçimlerden bağımsız, onlardan etkilenmeyen bir biçim olarak belirtmesidir. Tüm doğu toplumları, hatta kapitalizm girene kadar Osmanlı İmparatorluğu dâhil olmak üzere, ortak mülkiyet, özel tasarruf ekseninde değerlendirilmiştir. Yapılan bir tür Marksist oryantalizmdi. Oysa bu üretim tarzlarının dördü de birbirinden köken almaktaydı. Hepsi özel mülkiyet-ortak mülkiyet zıtlığı şeması içerisinde birbirini olumsuzlamaktaydı. Marx da “Öyleyse mülkiyet –asyatik, slavik, antik ve cermenik biçim altındaki mülkiyet- başlangıçta çalışan (üreten) (ya da kendi kendini yeniden üreten) öznenin, kendi üretiminden ya da yeniden üretiminin koşullarında kendilerinin koşulları gibi davranmaları demektir.” diye yazar. Yani aradaki fark, mülkiyet ilişkilerinin, üretim koşullarına göre farklı biçim alışlarıydı. “Bütün bu biçimlerde, her birey ile topluluk arasında önceden varsayılan –azçok doğal, azçok tarihsel ama gelenekleşmiş- ilişkilerin ve hem emeğin koşullarıyla olan ilişkisi bakımından ve hem de birlikte çalıştığı kişilerle, aynı kabileden öteki kişilerle vb. olan ilişkisi bakımından, birey için önceden saptanmış belirli, nesnel bir varlığın yeniden üretimi gelişmenin temelidir.”47 Asya biçimi hepsinin temelini oluşturmaktaydı, çünkü özel mülkiyete doğru en az yol almış biçimdi. Asya biçiminde kırların ve kentlerin farklılaşmamış birliği söz konusuydu. Slav biçimi ise Doğu’nun tersine gidişinden kaynaklanmaktadır. Roma biçiminde ortaklaşa mülkiyet, devlet mülkiyeti olarak görülür; ama özel mülkiyet de söz konusudur. Cermen biçiminde ise özel mülkiyet vardır ve komünal mülkiyet özel mülkiyetin karşıtı olarak değil de onun tamamlayıcısı olarak bulunmaktadır. Komünal mülkiyetin başlıca bölgeleri ortak yaşanılan yerler, otlaklar, ormanlar ve av alanlarıdır. Roma mülkiyetinde temel yapıyı şehirler oluşturuyorken Cermen biçiminde kırlar temeli oluşturmaktaydı. “Demek Marx’ın saydığı bütün ortak mülkiyet biçimlerinde kök birdir. Doğuludan Romalıya dek geçirilen değişiklikler, ana komünün ortak mülkiyet çerçevesi içinde olur biterler. Bir tek ve bütün ortak mülkiyet yalnız belirli çevre ve tarih şartlarına uğradıkça, yerine ve zamanına göre az çok değişikliğe uğrar. Asyalı, Doğulu, Slav, Cermen, Roma, Antik adlarını alan ortak mülkiyet biçimlerinde, açık da olsa, gizli de kalsa taban aynıdır.”48
Marx’ın bu biçimleri incelerken tahmin edileceği gibi Morgan’ın sınıflaması bilinmiyordu. Buna rağmen dâhiyane kategorilendirmelere rastlıyoruz. Marx, “Klasik antikitenin tarihi, sitelerin tarihidir, ama toprak sahipliğine ve tarıma dayanan kentlerin.”49 yazarak, kadim tarihi Tarih Tezi’ndeki gibi Cite’ye indirgiyor ve bu şekilde yukarı barbarlık konağına gelmiş toplumların tarımsal üretim yaptığını da ekliyordu. Başka bir yerde, Marx, “yerleşik olmayan bir yerde, hayvanlarını otlattığı anlamda belirli bir süre oturan kabilenin çobanlık durumunu ve göçebeliğini, varlık tarzının ilk biçimi olarak kabul edebileceğimiz gibi (…)” diyerek orta barbarlık konağının göçebe çoban karakterini sergileyecektir. Ancak Marx, aşağı ile orta barbarlığının ayırdında değildir, avcılık ile çobanlığı birlikte kullanmaktadır. Kıvılcımlı, Tarih Tezi’nde temel noktaları oluşturan bu öğelerin Marx’ta da bulunmasına memnuniyetle bakmaktadır. Marx’a göre bu biçimlerin görülmesi yani tarımsal üretime geçiş aynı zamanda kan bağlarının çözülüşü manasına geliyordu ki bu durum tarımın yabancılarla ve komşularla teması geliştirmesi sayesinde mümkün olmaktaydı. Yukarı barbarlığı homojen bir yapı saymayan Tarih tezi ile önemli bir benzerlik de burada kendini göstermekteydi.
Doktor’un içine düştüğü en büyük hata ve onu tersinden bir ATÜT’çü yapan fikir, Marx’ın çözümlediği Asya tarzını Doğu tarzı olarak ele almasıdır. “Bizde Asyatik toplum diye bir deyim dile dolandı. Marx’ın Asyatik biçime daha genel anlama gelsin diye verdiği ad Doğulu biçimdir. (…) Grundrisse’de en ayrıntılı açıklamalar Doğulu ortak mülkiyet üzerine yapılır.”50 ATÜT’çüleri oryantalizm batağına çeken bu kanı, Kıvılcımlı’yı Marx karşıtı bir tarih tezi yazarı safına düşürmüştür. Oysa ne ATÜT’çüler doğruyu söylüyordu, ne de Kıvılcımlı. Gerçek olan Marx’ın bu tezleri Hint toplumu için yazdığıydı. “Marx ve Engels’in çalışmalarının evrimine genel olarak bir göz gezdirmek, Asya biçiminin, Mısır-Mezopotamya-İran-Hindistan kuşağından, Hint topluluklarına indirgendiğini görmemize yetecektir. Merkezi sulama (ya da suların düzenlenmesi) konusu dışında Asya biçimi örneğini, yalnızca Hint topluluklarına vermiş olmaları, coğrafya alanı olarak “Asya” ile “Asya biçimi”ni birbirinden ayırdıklarına bir kanıt oluşturabilir.”51 Ancak Engels doğu despotluğundan bahsederken “Hindistan’dan Rusya’ya kadar”52 tümcesini de ekleyecektir. ATÜT’çüler bu noktayı görmedikleri için “Eski Doğu Üretim Biçimi” adıyla başka bir fraksiyon oluşturan gruplarla birlikte, sınıfsal bakış açısından yoksun oryantalizm safına düşmekten kurtulamayacaklardır.
Bundan dolayı da Marx’ın “En dirençli olan ve en uzun süre dayanan zorunlu olarak asyatik biçimdir. Bu, onun dayandığı temel ilkeden, yani bireyin topluluktan bağımsız olmayışından; üretimin self-sustaining (kendi kendine yeterli) oluşundan, tarımla imalatın birliğinden, vb. ileri gelir.”53 sözü Kıvılcımlı’nın hedef tahtasına oturacaktır. Asya biçimini tüm Doğu biçimi olarak algılayan Kıvılcımlı haksız da değildir. Çünkü Doğu medeniyetleri içerisinde yirmi beş yıl bile ömre sahip olamayan toplumlar vardır. “Ne var ki, Asyalı denen Doğu tipi mülkiyet, tarihcil devrimlerle sık sık sahneye çıkan yeni ve taze komünler tarafından tekrar edilir. Bu tekerrür, biçimin tutkun olduğunu gösterir. Ama daha uzun yaşantılı olmasını pek gerektirmeyebilir.”54 Bunun yanında manifaktür ile tarımın bir oluşu kendi kendine yeter bir durum için bir sebep değildir; çünkü aynı birlik Roma ve Antik Yunan kentlerinde de geçerliydi. Diğer bir açıdan bakıldığında da Roma için özgül sayılan Kent (Cite), çoğu Doğu uygarlığının temeliydi. Sümer medeniyeti, Ur, Uruk, Cemdet-Nasr kentlerinden doğmuştu.
Kıvılcımlı’nın manifaktür-tarım birliğinin kenti sürekli kılıcı bir etki yaratmadığı tespitinden ayrı olarak Marx’ı eleştirmesi yersizdi. Çünkü Marx, burada Hint toplumunu kıstas almaktadır. Bunun nedeni de modern kapitalist dünya pazarının bu ilişkileri parçalamasıydı. Marx’ın araştırmak istediği bu durumun üretici güçleri ne yönde etkilediği meselesiydi. Gerçekten de Marx’ın belirttiği gibi Hint toplumunun kendi kendine yeterli doğal ekonomi tarzı çözülmüyordu. Marx bunun ekonomi politik nedenlerini ve sonuçlarını açıklamaya çalışırken, Kıvılcımlı “Tarih öncesinde, Sümerlerden İndüs ırmağı boyuna atılmış gözüken Kentleşmeler üzerine, belki Tufan Irak Medeniyetine inerken; Asya Barbarları Hindistan’a indiler. Ondan sonra geçen binlerce yıl, Kastları ebedileştirdi. Akdeniz Grek Medeniyetinin tasfiyesini yapan İskender, Hindistan’ın kapılarından öteye geçmedi. İskender’den sonra Hindistan’a yapılan bütün Barbar akınları, oradaki Antik Medeniyetçe, hemen kolaylıkla -söz yerinde ise- amortise edildi. Ve Hindistan, Kastları ile baş başa kaldı.”55 şeklinde bir tespit yapıyordu.
Kıvılcımlı, Marx’ın Hint toplumuna özel yazdığı tezi tüm Doğu’ya yazılmış olarak algıladığı için ve doktorun düşüncesinin de temeli tarihte medeniyetlerin sürekli yeniden doğuş ve yıkılış kanunundan ibaret olduğundan Tez, Formen ile taban tabana zıt konuma düşüyordu. Kıvılcımlı, Marx’ı yanlışlayarak kendi tezinin savunmasını yapıyordu. Ancak Marx’ın Hint toplumunu incelediği bilgisi kabul edilince, Kıvılcımlı’nın aksine, Tarih Tezi aslında, Marx’ın çözüşmeyen Asya tarzı kavramıyla doğrulanıyordu. Demek bir üretim tarzının çözülmesi için etkili barbar akınları gerekiyordu ve Hint toplumunda da olmayan bu akınlardı. Hint toplumunun bu özelliğini anlatan yine Kıvılcımlı’ydı. Marx’tan barbarlık-medeniyet ayrımını tarihe uygulamasını beklemek konuya dolaylıca bakan biri için imkânı olmayan bir istektir. Buna rağmen Formen’deki çoğu nokta –üretim için komünün temel oluşu, göçebeliğin çobanlıkla, kentin tarım ile uyumlu oluşu, antika tarihin kentlerin tarihi oluşu, arkaik toplumda görülen çeşitli üretim tarzlarının yani tarım komününe dayanan geçiş biçimlerinin ortak mülkiyetten özel mülkiyete doğru bir seyir izlemesi- Tarih Tezi ile uyumluydu.
Ama Formen’de Marx’ın başka bir hatası vardı ki, Kıvılcımlı’nın bir yanlış anlaşılmayı çağrıştıran hatsını aratır nitelikteydi. Marx’ta Kent, devlet kelimesi ile eş anlamlı kullanılmaktaydı. “Topluluk” der Marx, “Devlet olarak, bir yandan bu özgür ve eşit mülk sahiplerinin birbirleriyle olan ilişkileri, dışa karşı onların birliği ve aynı zamanda da güvenceleridir.”56 Kıvılcımlı da Marx’ın hatasını şöyle açıklar: ” Bu olayları 1858 yılı ele alan Marx, henüz Kent ile Devlet’i birbirinden gerektiği gibi ayırmış görünmüyor. Doğrusu, en çok göz önünde tuttuğu Grek toplumu için bu iki sosyal yapı, ayni Kent ile Devlet aynı “Polis” sözcüğü ile adlandırılmıştı. Marx’a malzeme veren yazılı tarih Kentleri ancak içlerinde Devlet denilen özel sosyal sınıf teşkilatı doğduğu zamanki durumları ile tasvir ediyordu. Onun için Marx, 1858 yılı, Kent ile Devleti aynı anlamda kullanırken haksız sayılmazdı.”57
Marx’ın bu hatası sonraları kendine ekonomi politik bir temel de bulacaktı. Klasik Marksist teoride rantın var olabilmesi için özel mülke dayalı bir üretim sisteminin olması ön şarttır. Rant, ürün ile ödenebileceği gibi, gelişen toplumda serfi de kısmen özgürleştirerek para ile de ödenebilir. Rantın ödendiği merkez devlet ve devlet adına rantı toplayan kimsedir. Ranttan ayrı olarak devlete bir de vergi ödenir. Ancak Asya biçiminde (yani Hint toplumunda) natürel ekonominin kendini korumasından dolayı, ürün şeklinde ödenen rant –angaryadan ürün ranta geçiş büyük bir üretim biçimi değişimi değildir, önemli olan ürün ranttan para-ranta geçiştir- para şeklinde ödenen ranta geçemez, çünkü ayni-rant toplumsal farklılaşmalara yol açmamıştır. Marx, bu sistemde vergiden başka rantın bulunmadığını da belirtir. Rant Marx’ a göre ortak mülkiyetin temsilcisi olan devlet mekanizmasına ödenmektedir.
ATÜT’çü olarak bilinen gruplar, tüm Asya devletlerini bu proses içerisinde sayıyorlar ve devlet şeklinde beliren medeniyet aşamasına geçmiş toplumlarda da özel tasarruf, ortak mülkiyet biçiminin devam ettiğini iddia ediyorlar. Son tahlilde ise söyledikleri Doğulu toplumlarda serf ve köle emeğine rastlanılmadığı, hiçbir toplumun ortak mülkiyetin hâkim olduğu bir düzenden çıkamadığıdır. ATÜT karşıtı tarihsel ilerlemeciler ise devletin her zaman egemen sınıf oluştuktan sonra var olduğu teorik bilgisine sığınarak, arkaik toplumlarda ödenen rantı da devlete ödenmiş sayarak ortak mülkiyete dayanan ilkel sosyalizmi de yok sayıyorlardı. Çünkü köleci ve feodal diye damgalanması gereken devletlerdi bunlar. “Asyai çıkışta, mülkiyetin değişmeye uğrayışını en belirgin şekilde “yüksek birliğin” doğuşunda görmekteyiz. Diğer çıkışlarda bu yüksek birlik (devlet, hâkim sınıf) özel mülkiyet temelinde doğarken; bu Asyai çıkışta, toplumun ortak mülkünü gasp eden tek mülk sahibi olarak karşımıza çıkmaktadır.”58 Aksine, yüksek birliğin doğuşu değil yozlaşmış son aşmasıdır devlet mekanizmasının belirginleşmesi. Yüksek birlik, sınıfsız toplumun son aşamasına özgü askercil demokrasiye dayanan despotik bir yapıdır. Bu üst kuruluş, Marx’a göre Batı’da daha demokratik bir görünüm kazanmıştır ki, Doktor buna katılmayarak Yahudi Kentlerinin doğuşundan Bizans İmparatorluğu’na kadar, Akdeniz sınıfsız toplumunun medeniyet aşaması da dâhil olmak üzere epey sayıda despot bulunduğunu belirtir.
İşte Kıvılcımlı’nın Tezinin tefeci-bezirgânlığa başat rol yüklemesinden sonra en anlamalı müdahalesi de buradadır. İlkel sosyalizmin Kent’inde –yukarı barbarlık aşamasında- rant komünler birliğinin temsilcisi despota ödenir. Çünkü savaş, savunma, sulama vb ortak giderlerin söz konusu olduğu demokrasi militer (askercil demokrasi) bir üst birliği gerektiriyordu. Bahsedilen bu üst birlik, ilk etapta dine –Tanrı’ya- dayalı olmuş daha sonra ise Tanrı’nın temsilcisi despotlara bağlanmıştır. İlkel sosyalizmin kentinde de despot, ortak mülkiyetin temsilcisi ve güvencesidir. Ancak toplumda sınıf farklılaşmaları baş gösterir göstermez klan şefliğinden despotluğa yükselmiş kişiler, uygarlıkla birlikte devletin temsilcisi olarak meydana çıkarlar. İşte o zaman despot ortak mülkiyetin değil özel mülkiyetin güvencesidir, kandaş hukukun değil, sömürü hukukunun temsilcisidir. Ürün-rantın da işbölümünden ve tarım ile zanaatın ayrımından güç alırcasına giderek para-ranta dönüşmesiyle, Batı’da feodalizm şeklinde görülen üst-yapı yozlaşması sürecine girilir. Kent’in, medeniyet yani devlet; barbarlık yani komün safhalarındaki birbirine zıt olan durumu gözden kaçırılmamalıdır. Asya topluluklarının Hint toplumu haricinde hepsi bu çizgide yerlerini almışlardır. Marx’ın Hint toplulukları için belirttiğinin aksine, Doğu toplumlarında ortak mülkiyete dayalı komünler kısa aralıklarla sürekli çözülüyordu. Ancak kapitalizm öncesi dönemde, güdülen ve egemen sınıfların ikisinin de bir “memleket” olgusu biçiminde kendini devlet mekanizması içerisinde ifade ediyor olmaları sebebiyle kan teşkilatı gelenek ve görenekleri ilk safhalarda devlet içinde ister istemez ağır basmıştır.
Birbiriyle kayıkçı dövüşü yapanlar, devletin kent ile eşdeğer olduğu yanlışın iki ayrı ucundan tutunanlardır.
Tarih Tezi’nin İmtihan Sahası: Osmanlı Toplumsal Düzeni
Osmanlı Devleti, genel hatları itibariyle Kıvılcımlı düşüncesinde “ruh” ve “maddeden “oluşmaktaydı. Madde, Türkiye ekonomisinin ve bu temel üzerinden yükselen politik süreçlerin hala kopamadığı toprak meselesi; ruh ise ilkel komünist düzen ile antitezi tefeci-bezirgânlığın gelenek ve görenekleriydi. Dolayısıyla, Osmanlı düzeni tarihte barbarlık-medeniyet çatışmasının öncül mesele olduğunu öngören Tarih Tezi için akademik bir sınav, güncel politika için ise halk içinde eylem-strateji sorunu haline geliyordu.
Aslında üzerinde durmamız gereken nokta, öncesinde incelediğimiz göçebelik, devlet ve ATÜT konularıyla doğrudan benzerlikler taşıması sebebiyle teorik saflaşmaların neredeyse hiç değişmeden Osmanlı meselesinde de korunması gerçeğiydi.
M. Akdağ, F. Köprülü, Ömer Lütfü Barkan gibi değerli tarihçiler evrensel kalıpları Osmanlı tarihini incelerken yetersiz bulmuşlar, Osmanlılığın kendine özgü yapısı olduğunu savunmuşlardır. “Biz bize benzeriz.” aforizmasından kaynaklanan bu anlayış, ayrım noktasını “Tanzimat Batıcılığı karşıtı” olarak bellemiş, bilimsel her önermeyi emperyalizmin Türkiye üzerindeki emelleri paranoyasına bağlamaktan kendini alamamıştır.
S. Divitçioğlu, İ. Cem, M. Sencer, S. Yerasimos gibi yazarlar ise Osmanlı düzenini ATÜT olarak görürler ve ilkel birikimini tamamlayıp kapitalizme ulaşan Batı’nın Anadolu’ya müdahalesine kadar da kendi kendine yeterli -self sustaining- natürel yapının korunduğunu savunmaktadırlar.
Kadro-Yön-Devrim çizgisinin önemli teorisyenlerinden Doğan Avcıoğlu, Osmanlı’yı pre-kapitalist düzen ilan ederek net bir yargıdan kaçınmaktadır.
İbrahim Okçuoğlu, Muzaffer İlhan Erdost ve çeşitli politik örgütlerin çoğu ise Osmanlı’nın başından sonuna kadar mülklü sınıfların egemenliğinde askeri-feodal bir devlet olduğunu ifade etmiştir.
Dr. Hikmet Kıvılcımlı, tüm dünya uygarlıklarında yaşanan prosesin Osmanlı’da yaşanamazlık edemeyeceği çıkarımından hareketle ilkel sınıfsız kitlelerin önderlik ettiği kuruluş aşamasının adım adım feodalizme evrimini yazmıştır. Prof. Taner Timur’un ise Kıvılcımlı’dan hiç bahsetmemesine rağmen Batılı yazarların düşüncelerinden hareketle benzer sonuçlara ulaşması oldukça ilgi çekici duruyor.
ATÜT düşüncesinin Osmanlı tarihine kopyalanmasının imkânsızlığını önceki bölümde yeterince aktardığımız kanısındayız. Özellikle de Bizans İmparatorluğu ile karşılaşma döneminden itibaren ürün-rantın para ranta dönüşmesi veya bu sürece giriş, iltizam sisteminin toplumsal anarşiye yol açacak biçimde yoksulluğu ve karakteristik ortaçağ köylü isyanlarını yaratması ATÜT iddialarını tartışmayı bile gereksiz kılıyor. Gerçekte önemli olan ATÜT’çülüğün karşıtı “Osmanlı feodalizmi” düşüncesinin temel hareket noktasını ise “Osmanlı’da sınırlı da olsa özel mülkiyet vardır, dolayısıyla Asya tipi Osmanlı için söz konusu değildir.” tezinden başkası oluşturmamaktadır. Özellikle 16. yy’dan itibaren resmileşen malikâne-divani sisteminde reayanın sırtındaki adaletsizlik yükü sık sık ön plana çıkarılmakta olup, kuruluş yılları tartışma kapsamına alınmamaktadır. Bu konuda H. Kıvılcımlı, T. Timur vb. yazarlarla tartışmayı göze alanlar ise Osman ve Orhan Beyler döneminde “devede kulak” şeklinde niteleyebileceğimiz özel mülk toprakları hâkim mülkiyet biçimi olarak göstermektedir.
Feodal Osmanlı savunucuları tarafından Kıvılcımlı özelinde yapılan, kuruluş yıllarında ilkel sosyalizme başat rol vermesinden dolayı onu ATÜT’çüleştirmektir. ATÜT’çü tarafta ise dirlik düzeninden kesim düzenine geçiş, fetih vb. olayları süreklilik-kopuş problematiği çerçevesinde değerlendirmesinden dolayı Kıvılcımlı ortodokslaştırılmıştır.
Tam olarak karşısında olduğumuz düşüncenin bütünsel ifadesine “Örneğin bunlardan H. Kıvılcımlı ve T. Timur, Osmanlı toplum yapısını ilkel komünal toplum yapısı çerçevesinde görecek kadar şaşırışlarken (…)”59 yazan Okçuoğlu’nun şu paragrafında rastladık:
“Orta Asya toplumlarının ekonomisi özel mülkiyete dayanıyor ve göçebe feodalizmine tekabül ediyordu. Göçebe feodalizminde esas üretim alanı hayvancılıktı. Hayvana olan özel mülkiyet de çıplak özel mülkiyetti. Bu toplumlarda hayvan meta olmuştu.”60
Marx’a katılıyoruz:
“Hayvanların da hizmet vermesine karşın, onları mülk edinme au fond(temelde –ç), hiçbir egemenlik ilişkisi yaratmaz. Egemenlik ilişkisini, bir başkasının iradesinin mülk edinilmesi öngörür. Hayvanlar gibi iradeden yoksun varlıklar da, gerçekten hizmette bulunabilirler; ama bu onların sahibini efendi yapmaz.”61
Hayvan besleme ile hayvan beslemesi için insan besleme arasındaki fark, tarım ile çobanlık arasındaki zıtlığa tekabül eder. Kendi ürünleri olan hayvan, bitki vb. araçların mülkiyetine dayanan topluluklar ve yeniden üretim süreci gibi önkoşullar gerektiren tarım geçici(mobil veya hareketli) değil kalıcı(hareketsiz-immobil) bir mülkiyeti –toprak mülkiyetini- doğurdu. İşte sınıfsız komün üyesi olmasına rağmen yüzlerce koyun sahibi olan bir despotun ve kandaşlarının artık mülk sahipliliğine, sınıf ayrımlarına, ezilen-ezen çelişkilerine dayanan sınıflı toplum üyesi olmaları “tarım” ve dolayısıyla da “yerleşik düzen” nedeniyledir. “Üretim” sürecinin başlaması tarım ve tarımsal toprak mülkiyeti sayesinde mümkün olabilmiştir.
Engels de “Barbarlığın orta aşamasında, çoban halklar arasında, sürü belirli bir büyüklük kazanınca, davarın, kişisel ihtiyaçlar üzerinde sürekli bir fazlalık sağlayan bir mülk haline geldiğini görüyoruz.”62 diyerek hayvan mülkiyeti olgusunun sınıfsız toplumda da olabileceğini vurgular.
Şüphesiz Marx, Engels ve ardılları olan tarihçilerin sayfalar dolusu tutan tarih çalışmaları “feodalizm aşamasına tekabül eden Kayı boyu” iddiasındakiler tarafından da biliniyor. Ancak, bu eserlere sinmiş olan kronolojik-birikimsel tarih anlayışı, belli bir dönemden sonra eski dönemlere ait geleneklerin ve toplumsal formasyonların var olmasının imkânsızlığı düşüncesi, diyalektik sistematiği engelliyor. Doğduğu Ren eyaletinde sınıfsız toplum kalıntısı bir kültür etkisi altında yaşayanları “burnunun dibindekini insan bazen göremiyor.” hayıflanmasıyla aktaran Marx, sözünü ettiğimiz kronolojik tarih anlayışından uzak bir mantığın temelini atmıştır.
14 yy. başlarında işgal ettiği topraklarda beylik biçimini alan Kayı boyunun çevresinde sınıflı toplum olma aşamasında epey ilerlemiş Bizans ve Selçuklu devletleri bulunuyordu. Bu iki devletin var oluşu ve tarih öncesi çağlardan 14. yy’a kadar medeniyetin devlet aygıtı yoluyla sömürü ve baskıyı olağanlaştırması, Kayı boyunun barbarlıktan medeniyete geçişinin “sadece” süresiyle ilgilidir, boyun sınıflı topluma ait olduğu iddiası ile değil. Görülüyor ki, birkaç yıl içinde işgal edilen bölgelerde Bizans ile ilişkiler başlayınca medeniyetin çağlar boyunca oluşmuş birikimsel gücü kandaş hukukunu bozmaya başlamıştır bile.
Osmanlı’ya ilkel komünist etiketi yapıştırmakla eleştirilen Kıvılcımlı, geçmişe göre göreli heterojenite taşıyan saf sınıfsız toplum yapısını I. Osmanlı(1299–1402) dediği devletin ilk birkaç yılına ve Timur fetihleri sonrasına ait olarak tespit etmiştir. Kıvılcımlı burnunun dibindekini iyi sezmiş ve bu sınırlı saflığın kademe kademe yozlaşmasını ve kalıntılarını adım adım izlemiştir. Barbarlığın kalıntısı seyfiye-ilmiye ile medeniyetin temsilcisi mülkiye-kalemiye ve bu iki gücün çatışması hem Tarih Tezi’nin hem de Kıvılcımlı’nın yukarıda ana hatlarını belirttiğimiz Osmanlı tarihine bakışının ispatını yapıyordu. Üst-yapıda bu şekilde ifadesini bulan çatışmanın ekonomik alt-yapı temeli, dirlik düzeni-kesim düzeni yani ortaklaşa mülkiyet ile özel mülkiyet arasındaki kavgaydı.
“Fetret devrinden Kanuni Süleyman’a kadar en yüksek mertebesini bulan Osmanlılık, Kanuni zamanında en büyük deri değiştirme altüstlüğüne uğradı. Geniş Osmanlı toprakları düzeninde o zamana kadar şeriatın kutsal parmağı ile çizilen DİRLİK DÜZENİ, ansızın ve sessizce, yukarıdan bir ihtilal geçirdi. KESİM DÜZENİ denilen MUKATAALAR devrine atladı. Yani, imparatorluğun iktisadi temeli TOPRAK rejimi, ÜRÜN İRADI şeklinden çıktı,PARA İRADI kılığına girdi. Ondan sonraki Osmanlı tarihinin bütün sırrı, nedense üzerinde hiç durulmayan, müthiş “laik”, hatta tam din düşmanı (çünkü bütün şeriat prensiplerini hiçe sayan), sözde kitaba uydurulmuş devrimde gizlidir. Bu devrimi anlamadan Osmanlı tarihini anlamaya kalkışmak, dünyanın döndüğünü bilmeden, geceyle gündüzü izaha çalışmaktan farksızdır. Batı Avrupa’da PARA İRADI şekline giren toprak münasebetleri, SERMAYE sözde birikişi adı verilen gidişle, batıyı modern düzene kadar ilerletti. Osmanlı İmparatorluğu, bu ilerlemeye ulaşamadı. Aynı PARA İRADI yüzünden battı.”63
Laiklik, âdem-i merkeziyetçilik, sivil toplum vb. ilerici ve sahiplenilmesi gerektiği savunulan burjuvaziye ait kavramları hiçe saymaktan gocunmayan Kıvılcımlı, aydınlanma karşıtı bir dilin öncüsü olmakla kalmıyor, kapitalizmin doğuş dinamiklerini de ekonomi politik temelleriyle açıklıyordu. Tefeci-bezirgânlığın soysuzlaştığı doğuda ortaya çıkamayan kapitalizmin, son barbar akınlarının Magna Karta benzeri atılımlarının(Norman istilaları) etkinlerinin keskin olduğu İngiltere’de yeşerdiğini anlatan yine Tarih Tezi’ydi.
Kıvılcımlı Osmanlı Devleti’nin kuruluşunu son Rönesans (son orta-barbar akını) olarak yazmıştır. Yozlaşan İslam medeniyeti, komünist Osmanlı gazileriyle dirilişe uğruyordu. Bu değişim dünyanın kapitalizme doğru yol alışını sağlayan sosyal devrimler öncesindeki son barbar başarısı, son tarihsel devrimdi. Her tarihsel devrimde olduğu gibi Osmanlı ilerleyişinde de barbarlar(Osmanlı ilbleri) uygarlığa(Bizans İmparatorluğu) saldırıyorlardı. Daha önceki tarihsel devrimlerde de işleyiş coğrafya üretici gücüne bağlı değişimler içermekle birlikte genel hatları itibariyle bu şekildeydi. Dolayısıyla Bizans-Osmanlı sentezi ile Roma-Germen sentezini karşılaştırmak ve aradaki benzerlikleri saptamak Tez açısından zor bir iş değil; aksine olması gereken bir durumdu.
Ancak Batılı tarihçiler ve Taner Timur, “Osmanlı Toplumsal Düzeni” adlı kitabından öğrendiğimize göre bu benzerliğe epey şaşırmış görünüyorlar:
“J. Michelet’in Türk göçlerini “barbar istilası”nın son halkası olarak görmesi ilginçtir. (…) Gerçekten Batı Roma temeli üzerine kurulan Avrupa’nın evrimi ile Doğu Roma temeli üzerine kurulan Osmanlı Devleti’nin evrimi arasındaki benzer noktalar farklı noktalardan çoktur. Batı’da yaşanan Germen istilası, “barbar krallıklarının kurulması, bunların bir imparatorluğa dönüşmesi ve toprakta tasarruf hakkından dereceli bir mülkiyet hakkına geçilerek feodal bir üretim biçiminin ortaya çıkması, ana hatlarıyla Anadolu ve Balkanlarda da yaşanmıştır.”64
Hegel, A. Thierry, F. Braudel, E. Werner de benzer düşüncelere sahiptir. Hatta T. Timur, “E. Werner’in yaklaşımıyla kendi çalışmamda benimsediğim yöntem arasında büyük paralellik bulunuyor. Hatta Osmanlı devletinin kuruluşunu açıklarken başvurduğum F. Engels’in Roma-Germen sentezi ile ilgili çözümlemesini, benden yıllar önce E. Werner’in kullanmış olduğunu görmek bana hoş bir sürpriz teşkil etti.”65 diye yazıyor.66
Roma-Germen ile Osmanlı-Bizans sentezinin benzerliğinin yanında Fransa’daki Merovenjiyen ve Karolenjiyen sülalelerinin iktidarları ile Osmanlı’daki dirlik düzeni ve kesim düzeni zıtlıkları da tarih ve coğrafya dâhil olmak üzere üretici güçlerin gelişimi açısından aynılıklar barındırır. Bu analoji de Batılı yazarların gözünden kaçmamış, aradaki benzerlikler ciddi eserlerin konusu olmuştur.
Ancak anlaşılamayan kahredici gerçek, bahsedilen benzerliklerin yalnızca Osmanlı ile Fransa arasında olmadığı, özel mülkiyet ile ortaklaşa mülkiyet arasındaki kavganın belli evrelerine ait tunçtan kanunların sonucu olmaları dolayısıyla tüm uygarlıklarda olduğuydu. Bizans pronoiaları ve metrokomiaları, Fransa beneficumları, Selçuklu iktaları, Osmanlı tımarları, eksiksiz hepsi ortak mülkiyet geleneklerinin ağır basmasının eseridir. Zıddına gelişim de, tefeci bezirgânlığı yani fief toprakları, mültezimleri vb. yaratmıştır. Sadece Osmanlı’da değil; Franklarda, Bizans’ta, Selçuklu’da hatta Sümerlerde, Babil’de ve Mısır’da olan tam da budur.
Kıvılcımlı’nın teorik-politikaya diğer müdahalesi ise dar anlamıyla Ortadoğu sorunu geniş anlamıyla da İslamiyet özelinde “din” konusu üzerinedir.
Aynı Metot: Tarihsel İlerlemeciliğe Karşı Çıkış
Emperyalizmin, dünyanın büyük finans-kapital şirketlerinin büyük bir krizin eşiğinde olduğu şu günlerde, özellikle Ortadoğu ve genel olarak Doğu toplumlarına yönelik sistemli emperyalist saldırılar, ezilen halklar arasında direnişi sürdürenler ve sürdürmeyenler arasında ciddi ayrımlar yarattı. Yaşanan ayrımların en önemlileri ise politik İslamcı örgütlenmeler arasında oldu. 11 Eylül 2001’de finans-kapitalizmin simgesi İkiz Kulelere yapılan şiddetli saldırının ardından Madrid’de, İstanbul’da, Endonezya’da, Londra’da gerçekleştirilen diğer bombalı eylemler de radikal İslamcı örgütlerin eylem kapasitelerini ortaya koydu. Eylem kapasiteleri arasındaki farklılık, özellikle Türkiye sol-sosyalist hareketiyle karşılaştırıldığında ciddi biçimde göz önündedir.67 Politik İslam içindeki radikal-silahlı eğilimler sadece pek çok ülkeye yayılmış ve veritabanları üzerinden uluslararası ağlarla örgütlenmiş El-Kaide ile sınırlı değildir. 2006 yazında Hizbullah’ın İsrail saldırılarına karşı silahlı direnişi, Afganistan’da Taliban’ın NATO’nun emperyalist kuvvetlerini zor durumda bırakması da, İslam bayraklı muhalefetin diğer örnekleridir. Geçen iki yıl içinde Filistin’de meydana gelen HAMAS-El Fetih çatışması ve yaşanan “bölünme” ise daha ciddi bir ayrılmaya işaret ediyordu: Çok sayıda “ilerici” insanın anlamakta zorluk çektiği şeylerden biriydi bu. Filistin burjuva örgütü El Fetih “laik” karakteriyle birlikte ABD ve İsrail’in yanındaydı, diğer “laik” sosyalist Filistin örgütleri yaşanan bölünmede “derleyici” bir sınıf hattı oluşturamadılar. Geçmişte İsrail istihbaratı ve politik aygıtları tarafından diğer küçük burjuva sol unsurlara karşı desteklenen “İslamcı” HAMAS ise örgütlediği tabanıyla birlikte Gazze şeridinde İsrail saldırıları ve ambargolara karşı direnmektedir.
Yaşananların biraz “ezber bozucu” olduğu açıktır. Reel sosyalizmin çöküşünün ardından, resmi SBKP tezlerinin bürokratizmle sakatlanmış hali modasını yitirirken, İslamcıların, ya da daha doğru bir deyişle İslam’ı direniş bayrağı yapan ezilen kitlelerin ses getiren eylemleri kolaycılık içerisinde “komplo teorileriyle” ya da istihbarat örgütlerinin desteğiyle açıklanmaya çalışılıyor. Yaşanan mücadelenin iki “gerici” kamp arasında geçtiğini ve olaya hiç karışmamak gerektiğini savunanlar da oldukça fazla sayıda. Ancak, yaşananların sosyal boyutunu görmek istememe arzusu, tüm yakıcılığı ve “ilerici” olma tutkusuyla sosyalizm içinde de süregidiyor.
Tarihsel ilerlemeci bakış ve aydınlanmacılık geleneğinin sınırları içinden çıkamama, Marksizmin, daha doğru biçimde ifade edersek Marksist hareketlerin, örgütlenmelerin önemli sorunlarından biri olarak karşımızdadır. Söylenen şey, ilk bakışta önemsiz gözükebilir; hatta bu konunun postmodernizme uzanan “tehlikeli” yanları olduğundan bahsedilerek Marksizmin “modernizm kökenli bir düşünce, Aydınlanma’nın kazanımlarından yararlanan bir akım” olduğu anlatılabilir. Bütün bu söylemlere, açıklamalara rağmen bir gerçek değişmemektedir: Bu gerçek, Marksizmin Aydınlanma geleneğini içerip aşmak zorunda olduğu gerçeğidir.68 Aydınlanma’nın sınırları dışına çıkamayan bir Marksizm, son tahlilde burjuva uygarlığı sınırları içinde kalacaktır. Oysa Marksizmin ihtiyacı olan yeni bir uygarlık, yeni bir üstyapıdır. İlerlemeci ve aşamacı tarih teorisi, sosyalizmi burjuvazinin siyasal nöbetçisi olarak gören bir bakışa sahiptir ve bu bakışın dünyada bugünkü siyasal eylemliliği anlama yetisi düşüktür.
Bahsedilen konunun, yani Marksizmin burjuva üstyapısı sınırlarının dışına çıkması zorunluluğu bizce biri yakıcı-pratik, diğeri ise –şimdilik teorik görünmekle birlikte aslında sosyalist inşanın temel sorunlarından birini oluşturan-dinlerin kavranmasıyla ilgili iki temel noktada düğümlenmektedir.
1) Güncel-pratik sorun olarak: Dünya üzerinde emperyalizmin açık silahlı mücadelesine silahla direnen İslami hareketlerin anlaşılabilmesi, kitlelerinin yönelimlerinin emek-sermaye çelişkisi içindeki yerinin görülmesi, modernist-pozitivist-ilerlemeci yönelim dışındaki siyasetlerin tarihsel-toplumsal determinizm içindeki yerlerinin anlaşılması ve sözgelimi Türkiye’de hâkim İslamcı burjuva siyasetinin yedeklediği emekçi kitlelere ulaşılabilmesi açısından önemlidir.
2) Daha uzun vadeli olarak; Marksizmin burjuva uygarlığına savaş açan heretik-batıni bir mezhep olması önlenmelidir. Pratik mücadelenin ve devrimci örgütlenme siyasetinin yakıcılığı içinde atlanabilen bu sorun, öncelikle sosyalist inşa sürecinde önemini hissettirir. Sovyetler başta olmak üzere, reel sosyalizm deneyimleri bunun örnekleridir. Reel sosyalizm sonrası, insanlığın meta fetişizmi ve yabancılaşmanın boyutlarının artması, konunun önemini gösteren verilerdir.69
Devrimci sınıf hattının örülmesi, işçi sınıfının bütünlüğünün sağlanabilmesi ve Marksizmin, burjuva üstyapısı olan modernizm içinde heretik bir mezhep olmaktan çıkarak başlı başına yeni bir uygarlık haline gelebilmesi için bahsedilen açılımlara gereksinim duyulduğu açıktır. SBKP’nin “resmi” tezlerinden kopuk hareket eden Batı Marksizminin felsefe-kültür-sanat-estetik-teori alanlarındaki çalışmaları, aydınlanmacılığın eleştirisi, ilerlemeci anlayışın mahkûm edilmesi bağlamında ciddi birikimler içermektedir.70 Batı Marksizminin içindeki eleştiriler(Frankfurt Okulu’nun rasyonalizm eleştirisi, Althusser’in tarihin erekselliğine dönük eleştirisi vb.), felsefe-estetik-kültür-sanat alanındaki çalışmaları önemli olmakla birlikte, bir tarih teorisinin temellendirmesi üzerinde yükselmezler. Marksizmin bir din teorisine sahip olmadığını söyleyen Michael Löwy ise modernizme ve onun sınırlılığına eleştiri getirmekle birlikte, dinleri modernizmin tanımı içinde ele alır.71 Prekapitalist döneme ilişkin, dinlerin kendisine ilişkin incelemelerin yoksunluğu, Batı Marksizmini temelsiz bırakmıştır. Nitekim bu temelsizlikten çıkan şeyler hiç de “iç açıcı” değildir; Marcuse’nin Tek Boyutlu İnsanı’ndan kapitalizm karşısında edilgenliğe, Althusser yapısalcılığı ve teorik anti-hümanizminden Laclau-Mouffe çizgisine, Negri’nin “çokluk” ve “imparatorluk” kavramlarına giden yollar döşenmiştir.
“Kül ya eyyühel-kafirune…” Suresinden Materyalizme Atlayış
Marksist din teorisinin yoksunluğu, aslında kapitalizm öncesi ilişkilerin incelenmesi sorunudur. Löwy’nin bu noktadaki sözleri, Marksist teori alanında ciddi bir unutulmuşluğun göstergesidir. Antika tarihi inceleyen Hikmet Kıvılcımlı’nın Tarih Tezi, üretici güçler teorisi ve Tarih Tezi’nin türevi olan dinler tarihi konusunda söyleyecekleri vardır. Türkiye sosyalist hareketi içinde, yattığı uzun hapis yıllarıyla “efsaneleştirilen” Kıvılcımlı, esasında unutulmuşluk ve susuş konspirasyonuyla, burjuvazinin ve devletin zulmünden daha katmerli bir zulümle karşı karşıya bırakılmıştır. Hiç olmazsa -kendi anlatımıyla- “Kül ya eyyühel-kafirune…” suresinden materyalizme atlayan birinin dinler ve özellikle İslamiyet hakkındaki çalışmalarına beklenen değerin verilmesi gerekir.
Kıvılcımlı, din konusunda genel geçer modernist yaklaşımdan farklı tutum almıştır.72 Ertuğrul Kürkçü, bu konuda kendilerinin “insanları zaten laik saymak” gibi bir yanılsama içinde olduklarını, Kıvılcımlı’nın ise “dinin toplum zihniyetini nasıl sarıp sarmaladığı” ile ilgilendiğini söyler. Elbette ki Kıvılcımlı, dinin sadece toplumsal konumlanışını değil, bireyi, insan zihnini de nasıl sarmaladığını, düşüncede nasıl kökleştiğini aramaya koyulmuştur. Kıvılcımlı’nın din karşısındaki tutumu, tarihsel maddeciliğin özüne uygun bir tutumdur. Tarih Tezi ve üretici güçler teorisi destekli bir kapitalizm öncesi sistem incelemesi, Hikmet Kıvılcımlı’nın din ile ilgili çalışmalarını daha sağlam temellere oturtmuştur. Allah-Peygamber-Kitap kitabı, Doktor’un Tarih Tezi’nden sonra Marksist teoriye yaptığı en büyük katkı olarak tanımlanabilir. Allah-Peygamber-Kitap’da Kıvılcımlı, hem metafizik idealizm, tefeci-bezirgânlık gericiliği, hem de modernist idealizm ve kaba materyalizme karşı çıkar. Tarih Tezi, Tarih-Devrim-Sosyalizm’de yazdıklarının sonucudur bu; üretici güçler teorisi ve toplumsal üretim biçimlerinin klasik ilerlemeciliğine karşı alınan tutum, dinler konusunda da Kıvılcımlı’nın daha farklı -ve daha materyalist- bir yerde durmasının önünü açmıştır. Marks, Engels ve Lenin’in dinle ilgili bakışları modernizmin sınırları içinde kalırken; Kıvılcımlı, Allah’ın varlığını rasyonalizme göre değil, üretici güçler teorisinin sağladığı değerlendirme gücüyle ele alır. Bu sadece teorik bir açılım değildir; pratik-politika alanında da ciddi olumluluklar içeren bir açılımdır. Dileyen, herhangi bir Anadolu köyünü ya da kasabasını incelemeye alabilir. Bizce Kıvılcımlı, kendi insanını, toplumunu tanıyarak işe başlamıştır; bu durum onun her zaman vurguladığı “somut pratiğin önceliği”ne de uygun düşmektedir.
Tarih Tezi ve onun ekseninde ele alabileceğimiz Allah-Peygamber-Kitap, antika tarihin tüm dünya için geçerli olan yasalarını ortaya koyarak oryantalist bakışın dışına çıkar. Sadece oryantalizmin dışına çıkmakla da kalmaz; Bryan Turner’ın da eleştirdiği biçimde ATÜT’çü yaklaşımın, Ortadoğu toplumlarıyla İslamiyet’in tarihin genel yasaları dışındaki bir benzersizlik olarak ele alınışlarının eleştirisini de sunar.73 Hatta Kıvılcımlı, Weberci paradigmaya da en ciddi eleştiri argümanlarını içeren teorik çalışmalar yapmıştır. Bütün bunlar, kapitalizm öncesi ilişkilerin hala varlığını koruduğu doğu toplumlarında devrimci dinamikler ve İslam’ın incelenmesiyle devrimci pratik politika içinde tamamlanır.
Hikmet Kıvılcımlı’nın İslamiyet ve Hz. Muhammed’in Allah anlayışını “bilinçaltındaki tarihsel determinizmin, bilince çıkmaya en yakın, en ileri kavranışı” olarak ele alması, geleneksel Marksist kesimin oldukça yabancı olduğu bir adımdır. Bu tutum, sadece “Marksizmin modernizmin içinde sıkışmaması” ile ilgili değildir; burada ciddi biçimde yöntemsel farklılıklar ve tarihe bakış farklılıkları vardır. Hikmet Kıvılcımlı, Allah’ı rasyonalizm-pozitivizm heyulasının ya da idealist-gerici tefeci-tüccar ideolojisinin gölgesi altında tanımlamaya kalkmaz. Sosyolojik bir inceleme olarak Kıvılcımlı, barbar halkların mitolojilerine, efsanelerine, destanlarına eğilir. Bunu yaparken gerekçesi gayet açıktır; kolektif aksiyon sahibi barbar halkın sınıfsız niteliği, ona üstyapıda da –ve onun parçası olan kültür, sanat alanlarında da- etki etmektedir. Dürüst, yalansız barbar toplumları efsane ve destanlarında tarihsel olayları doğru yorumlayacaklardır; ancak bir farkla: Değişik imgelemlerle. Mesele, tarihe ilerlemeci retoriğin dışından bakabilmektir, çünkü tarih bilimine katkıda bulunmak, şu anki genelgeçer yaklaşımdan daha fazlasını gerektirmektedir.
Allah, Kuran, peygamberler hakkındaki görüşleri, Kıvılcımlı’yı bu konuda hem dünyada hem de Türkiye içinde önemli bir konuma oturtur. Ünlü Eyüp Sultan Konuşması, Kıvılcımlı’nın bu alandaki en ciddi pratiğidir. Başarılı olup olmadığı bizce tartışma dışıdır, önemli olan kullanılan metot ve somut hayattan çıkan teoridir. Sağlığında Kıvılcımlı’nın pratik açısından bir “fiyasko” yarattığını söyleyenler, bugünün Türkiye’si ve dünyasına bakarak, Kıvılcımlı’nın çalışmasının değeri üzerinde kafa yormalıdırlar. Burada isimler tek başına önem taşımaz, Kıvılcımlı’nın adı üzerindeki önyargıdan kaçınılmalıdır; önemli olan kapitalizm öncesi üretim biçimlerinin ve bu alanda dinlerin, üstyapıların incelenmiş olmasıdır. Politik düzlemde iki yakıcı sorun önümüzde durmaktadır:
1) Türkiye hâkim sınıfları arası mücadelede, Siyasal İslam’ın dindar-muhafazakâr kitleleri kendi safında yedeklemesi önemli bir sorundur. Aydınlanmacı geleneğe ve tarihsel ilerlemeciliğe, laik orta-alt sınıfları kazanmak adına sahip çıkanların, siyasal İslam’ın yedeklediği geniş emekçi kitleyi de göz önüne almaları gereklidir.
 
2) Emperyalizmin askeri işgaline karşı direnişte İslam’ı bayrak yaparak ilerleyenlerin sadece taktiksel planda ele alınmaması önemlidir. Sonuçta hem siyasal İslam modernizm sınırları içindedir, hem de dini üstyapının bir öğesi olarak gören sosyalizm, modernizmle sakatlanmış bir sosyalizmdir. Aslına bakılırsa, İslam’ı bayrak yapan ezilen kitlelerin mücadelesi de emek-sermaye çatışmasının bir türevidir. HAMAS, Hizbullah, El Kaide ya da Mehdi Ordusu’nun saflarında çarpışan geniş kitlelere salt “bilinç çarpılmasından” bahsederek ulaşılamaz. Bilinçlerinde “çarpıtılanlar”, bilinçaltlarında tarihsel determinizmi –idealistçe de olsa- daha iyi kavramakta ve onun yolunda ölüme gidebilmektedirler.
Türkiye ve dünyada kapitalizm öncesi biçimlerin, dinlerin, modernizmin tarihsel maddeci bir eleştirisi yapılmadıkça, burjuva uygarlığının sınırları dışına çıkılamaz. Bu durumda Marksizm kapitalizm karşısında, Mekkeli Kureyş aristokrasisine karşı tarihsel devrimi yapan Hz. Muhammed yerine, Osmanlı hâkim düzenine karşı heretik-batıni karşı çıkışı gerçekleştiren ama başarısızlığa uğrayan Bedreddin gibi kalmaya mahkûm olacaktır. Marks’ın şu sözleri akıldan çıkarılmamalıdır: “Olduğu yerde donup kalmış koşulları, kendi şarkıları eşliğinde dans etmeye zorlamalıyız.”74
Allah-Peygamber-Kitap, Tarihsel Determinizm ve Devrim
Kıvılcımlı’nın Marksist teoriye en önemli katkısı olan Tarih Tezi’nde antika medeniyetlerin kuruluş ve yıkılışları incelenir ve oldukça önemli bir saptamada bulunulur: Tarih, aslında tekerrür etmemekte, sürekli bir hareket ve değişme içinde bulunmaktadır. Bu yaklaşımın bir benzeri olarak, sosyalist bir nörobiyolojist olan Steven Rose’un “homeostatik” yerine “homeodinamik” kavramını oturtmasını görebiliriz.75 İnsan vücudu sürekli değişir, bu değişimin sonucu bize hiçbir şeyin değişmediği yanılsamasını verebilir. İnsan vücudunun temel yapı birimi olan hücreler, metabolizma süreci içinde değişik dokularda, değişen oranlarda yenilenme gösterirken, tarihin sürekli hareketi de onun temel yapı birimi olan komün hareketlenmeleri, komünden köken alan değişimlerin sayesinde olur.
Hikmet Kıvılcımlı, Tarih Tezi’ni oluşturan çalışmalarının “gerekçesini” şu şekilde ifade eder: “Bugünkü Türkiye’yi anlamak için, onun dün içinden çıktığı(daha doğrusu bir türlü içinden çıkamadığı) Osmanlı tarihine inmek gerekti. Osmanlı tarihinin maddesine girince, onun İslam medeniyetinde bir “rönesans” olduğu belirdi. İslam medeniyeti: tıpkı Grek ve Roma medeniyetleri gibi Kent’ten çıkmış Antika medeniyetlerden biriydi. İlk Sümer öncesinden (Protosümerlerden) İslam medeniyetine gelinceye değin sıralanan Antika medeniyetlerin hepsi de: hem birbirlerinin aynı, hem birbirlerinin gayri olarak birbirlerinden çıkagelirlerken, hepsi aynı gidişi-süreci gösteriyorlar ve bir tek kanuna uyuyorlardı. Günümüze değin uzanmış bütün problemlerin: sebep-sonuç zincirlemesiyle nasıl ta Protosümerlere dek dayanıp çıktığı dupduru anlaşılmadıkça, hiçbir somut Tarih olayı gereği gibi aydınlanamıyordu.”76 Tarih Tezi, bunun ilk aşamasını gerçekleştirdi, deyim yerindeyse temelleri attı. Tarih Tezi, daha önce de belirtildiği gibi, tüm dünyada geçerli olan antik tarihin yasalarını ortaya çıkarmıştır. Böylece, Avrupa merkezci, oryantalist, tarihsel ilerlemeci bakış dışına çıkma olanağı oluşmuştur.
Ancak Kıvılcımlı’nın tek başına Tarih Tezi’yle yetinmediği açıktır. Belki en az onun kadar önem taşıyan bir başka başyapıtı Allah-Peygamber-Kitap, kaba materyalist yaklaşımlara köklü bir karşı çıkıştır. Dinlerin materyalist yorumu bu çalışmanın ana hedefidir ve Hikmet Kıvılcımlı, insan toplumunun tapınçlaştırma-kutsallaştırma süreçlerini ortaya koymaktadır. Bu süreçlerde toplumun gidiş kanunları olduğu kadar, insan zihni de rol alır. Zaten din de; “sadece toplumun çatısında tıkırdayan bir kültür meselesi değil, insan beyninde düşünce mekanizmalarında işleyen adeta sistemleşmiş canlı bir düşünce biçimidir… İnsan beyninde kolayca sökülüp atılamayacak derinliklere yapışmış köklere sahiptir.”77
Kıvılcımlı dine ilişkin bakışında, dinlerin toplumsal mücadelelerin bayrağı olmasının sonucu olarak, örgütsel ittifakla sınırlı zorlama yaklaşımlara meyletmek yerine; bilinç-bilinçaltı diyalektik bütünlüğünün kutsallaştırma içindeki yerlerini arar. İlkel komün insanının ilk cinsel yasaklarla oluşan bilinçaltı, ilerleyen süreçte determinizmin adım adım kavranışının maddesi, adeta insan zihninin ve toplumun gizli hazinesi olur. O gizli hazine, en son İslam’da ve onun devrimci önderi Muhammed peygamberde tarihsel determinizmin en ileri kavranışına ulaşmıştır. Belki de bu durum, emperyalizmin saldırganlığına karşı silahlı mücadelede İslam’ı bayrak yapanları bu derece ön plana çıkartmaktadır.
Allah-Peygamber-Kitap’da amaçlanan sadece İslamiyet’in anlaşılması da değildir. Kıvılcımlı çalışmasını, Kuran’ın materyalist yorumlanışına dayandırmıştır; ama değişik “sürprizler” de yapmaktan geri durmaz. Aşağıdaki satırlar, din konusunun sadece İslam’ın tarihsel devrimci öneminin anlaşılmasında değil, sosyalist inşa sürecinde de etkili bir unsur olduğunu anlamamıza yardım edecektir.
“İnsanlığın sosyalizmi yakaladığı günümüzdeki aşamasında bile: “Sovyet” insanlarının ölümleri bahasına “duvarları” aşmaya çalışması, sadece kapitalizmin yarattığı tüketim illüzyonlarıyla (kabaca)açıklandığında bile, insan şuurunun hala matah ve nesnelerin tapıncını aşamadığı ortaya çıkar.
Maddiyatın maneviyatı ezişi ve tüketişi sürmektedir. Demek modern proletarya da, modern büyük-küçük burjuvalar gibi nesnelerin tapıncının potansiyel tehdidi ve tehlikesi altında bulunur. Konu bu kadar ciddi ve ebedi gibi görünmektedir. Stalin ve Mao’ların saraylara taşınmakta gecikmeyişleri tesadüf sayılabilir mi? İrice Marksist-Leninistler böyle yaparsa, ufakları kim bilir neler yapmazlar?”78
Bu satırlar, sosyalist inşadaki önemli eksiklikler ve hatalara bir vurgu yapmaktadır. Michael Löwy bunu, Latin Amerika’daki kilise-piskopos hareketlerini referans vererek “Stalinist tekçiliğin çöküşü” diye açıklar.79 Kıvılcımlı’nın yaklaşımının Löwy’nin yaklaşımından daha materyalist ve devrimci bir öz taşıdığı açıktır. Kıvılcımlı, Stalinizme ve inşa sürecine yönelik eleştirisini, sosyalizmin yaratması gereken yeni uygarlık üzerinden yürütür. Bu tartışma, içinde kutsallaştırma halkasını, meta fetişizmini ve sonunda da bürokratik eğilimleri barındırır. Reel sosyalizm, sosyalist inşa sürecini başaramamış, sınıfsız topluma giden yolu açmak yerine kapitalizmin “rönesansına” giden yolu açmıştır. Bürokratik kastlaşma, sınıfsız topluma giden yolda kitlelerin enerjisini ve hareketliliğini engellemiş, sosyalizmin ilerleyişini durdurmuş, Marksizme yapılan teorik katkıları “tahrifat” saymış, kalıplaşmış düşüncelerle kendini ayakta tutmaya çalışmıştır. Kıvılcımlı, bu sorunlara ve sorunların din-kutsallaştırma içindeki yerlerine –tabi üretim ilişkileri ve üretici güçler ekseninde- eğilerek, kendisine “revizyonist” diyenlerden daha sağlam bir proleter devrimcisi duruşa sahip olduğunu göstermektedir.
Allah-Peygamber-Kitap bir bakıma sosyalist inşa süreci içerisinde toplum ve insanın nasıl dönüştürüleceği ile ilgili bir çalışmadır. Kıvılcımlı’nın “Bismillahirrahmanirrahim” sözüne ilişkin yorumları, tarihsel maddeciliğin mükemmel bir yorumudur. Kıvılcımlı’nın yorumları adeta sınıfsız topluma giden yolda sosyalizmin yeni toplum ve insanı oluşturması için bir manifesto niteliğindedir.
Bizi daha çok ilgilendiren İslamcı hareketlerin konumlanışlarıdır. Günümüzdeki hareketler nasıl okunmalıdır? Vülger Marksistler ve kaba materyalistler, dini ve dinlere kaynaklık eden metin ve sembolleri, gerçekliğin çarpıtılması olarak tanımladılar. Burada bir parantez açmak ve Batı Marksizmi içinde bu konuya ilişkin eleştirilere göz atmak gerekiyor.
Frankfurt Okulu ve Kıvılcımlı80
Akıl kavramı, Frankfurt Okulu düşünürlerinin eleştirel geleneği içinde yer alan en temel kavramlardan biridir. Kant, Aydınlanma geleneği içinde akla başat bir yer tanır. Modern toplumda da akıl önceliklidir. Burada, Frankfurt Okulu teorisyenlerinin “akılcılığın akıldışılığı” dedikleri şeye önem vermek gerekiyor. Frankfurt Okulu, araçsal akıl eleştirisi yapar; Horkheimer’e göre aklın araçsal değeri, doğa ve insan üzerinde egemenlik kurmasında oynadığı rol tek ölçüt durumundadır. Araçsal akıl ise öznel aklın biçimselleşmesi ile araçsallık kazanır. Araçsal akıl, toplumdaki tahakküm biçimlerinden biridir ve modern toplum buna dayanır. Araçsal akıl, hayatın kendisini akıl dışına atar; sanayinin teknik gelişimi ve sistemli kurallar bütünü kurmada işlev kazanır. Burjuvazinin dini olan modernizm bu temeller üzerinde kurulur.
Modernizmin, dinleri inanç boyutunda kabul ederek politik alanın dışında tanımlaması, Frankfurt Okulu’nun akılcılığın akıldışılığı dediği şeye denk düşer. Rasyonalizm, Allah ya da dinleri, araçsal aklın gerektirdiği biçimde, ele almamayı yeğler; onları “akıldışı” inançlara havale eder. Bu açıdan bakıldığında, rasyonalizme göre Allah yoktur ve dinler de bir hurafedir.
Horkheimer, aklın eleştirisine girerken önemli bir ayrımdan faydalanır. Verstand(öznel akıl) ve Vernuft(nesnel akıl) ayrımları, Kant’tan bu yana yapılan ayrımlardır. Öznel akıl, parçalayıcı, analitik, anlık ve biçimselcidir ve onun biçimselleşmesi, önceden de belirtildiği gibi araçsal aklı doğurur. Öznel akıl, “az çok baştan kabul edilmiş amaçlara ulaşmak için seçilen araçların yeterli olup olmadığı üzerinde durur. Amaçların kendilerinin de akla uygun olup olmadığı sorusunu bir yana bırakmıştır.”81 Nesnel akıl ise, “…aklı yalnız bireyin zihninde değil, nesnel dünyada da yani insanlar arası ve sınıfsal ilişkilerde toplumsal kurumlarda, doğada ve doğanın görünüşlerinde de var olan bir kuvvet olarak görüyordu.”82 Nesnel akıl kavramı, öznel aklı dışarıda bırakmaz, ama onu “evrensel rasyonelliğin kısmi bir ifadesi” olarak görür. Böylece, Horkheimer sonucu şöyle getirir: Vernuft(nesnel akıl), Verstand’ın(öznel-araçsal akıl) zaferi kazandığı günden beri sürülüp dışarılandığı alanları yeniden kazanmak zorundadır.
Kıvılcımlı, Allah’ı gerçek tarihsel ve toplumsal anlamı içinde, başka bir deyişle “evrensel bütünlük içinde” ele alarak, aslında Allah’ın nesnel akıl olduğu sonucuna varır. Mitolojilerden, kutsal kitaplardan yola çıkarak, modernizmin ve rasyonalist düşüncenin akıl dışı ilan ettiği kavramların aslında nesnel akla uygun olduğunu ortaya koyabilmiştir. Bu noktada, Emeviye-tefeci bezirgân geleneğine karşı açtığı savaşı modernizme karşı da açmıştır.83 Aslında bunlar birbirini bütünlemektedir; tefeci bezirgân medeniyetine karşı savaş açmasını sağlayan üretici güçler teorisi, benzer bir imkânı modernist idealizme karşı mücadele ederken de sağlamaktadır. Kıvılcımlı belki son aşamada Marksizmin modernist geleneğe bağlılığından net bir kopuş sergileyememiştir, ama görüldüğü gibi sunduğu argümanlar bu olanağı kendi içinde barındırmaktadır.
Allah, Allah’a inananların tasviriyle değil, toplumsal ve tarihsel anlamıyla ele alındığında, ortaya Marksizm içinde ciddi bir paradigma değişimi çıkar. Kıvılcımlı’nın bakışı, Aydınlanmacılığı içerip aşma noktasında sıkıntı yaşayan Marksist geleneğin, klasikleşmiş “insan Allah’ı yarattı” tek yanlılığına da bir eleştiridir. Elbette doğrudur; insan kendi Allah’ını yaratmıştır, ama komünün toteminden bu yana Allah da insanı ve toplumu yaratmıştır. Toplumsal-tarihsel determinizmin kavranışı bu derece güçlü olmalıdır. Kıvılcımlı’nın antika tarih ve kapitalizm öncesine ilişkin teorilerinin devrimci önemi buralardadır. Bu önem, daha önce de belirtildiği biçimde sosyalizmin kurulması ve yeni bir uygarlık tasavvuru içinde de kendini belli eder.
Tek Allah’ın Önemi ve Barbarlık-Medeniyet Çekişmesinde İslam
Dinlerle ilgili yorumlarında, Kıvılcımlı’nın Tarih Tezi ve barbarlık-kolektif aksiyon kavramlarının, komünden bu yana gelen insan üretici gücünün etkisi görülür. Muhammed peygamber, çok tanrılı yaratıcı kavramından tek tanrıcılığa giden süreçte, Allah’ı tarihsel determinizmin en yüksek kavranışına ulaştıran bir tarihsel devrim önderidir. Bu kavrayış, dünya-tabiat-insan anlayışını skolâstik biçimde ele alsa ve bilinçaltında kalsa da yine de önemlidir. Muhammed’e ya da tarihsel devrimi yapan barbar halklara bunu yaptıran güç, gerçeklerden kopamamaktır. İlkel insan, nasıl doğanın çocuğu ve komünün üyesi olarak animizme ve sonrasında totemlere gittiyse, gerçekleri arayan barbar aklı da sınıfsız toplumun getirdiği çürümemişlikle –bilinçaltında da kalsa- tarihsel determinizmi kavramıştır. Burada Muhammed peygamberin yöntemi, somut gerçeklerden soyutlamaya, sonra o soyutlamayı gerçek yaşama uygulamaya geçirme yöntemidir. Tek Allah, en büyük yaratıcı kavramı ciddi bir soyutlama-teorileştirme gerektirmiş; daha sonra o soyutlamanın gerekleri Mekke’deki Dar-ün Nedve aristokrasisi üzerine yapılan barbar akınları ve tarihsel devrimde somutlaşmış, pratiğe geçmiştir.
Bilinen ilk medeniyet Irak’tadır. Diğer bitkisel, hayvansal medeniyetlerin hepsi Sümer’in altyapı-üstyapı geleneklerine uydular. Ancak, asla Sümer’in birebir kopyası da olmadılar. Her defasında determinizmin kavranışı ilerledi; antika tarihte en yüksek ifadesini İslamiyet’te buldu. Bugünkü Ortadoğu’yu anlamak, Protosümerlerden, insanlığın ilkel yaşayışından, komünden yola çıkmakla mümkündür. Güncel siyasetin kökleri antika tarihtedir. İran’da Zerdüşt, Hint’te Buda tektanrıcılığı bulmuşlardır. Ancak, Güney Ticaret Yolu’nu –Hicaz yolu- açarak bezirgân ticaretini evrenselleştirme görevi Muhammed ve bedevi barbarlarındaydı. Yahudilik ve Hıristiyanlık –İslam gibi İbrahim dininden çıksa da- çökkün bezirgân medeniyetleriyle yozlaştı. Filistin Orta Yolu’ndaki yozlaşmanın etkisi, buradaki barbar halkları daha doğarken devrimcilikten yoksun bıraktı. Kıvılcımlı, İslam’ın köklerini, materyalist bir anlayışla, hiçbir ateist önyargıya saplanmadan işte böyle incelemiş ve tarihteki yerine oturtmuştur.
Kıvılcımlı, Marksizmde dogmalarla uğraşmaz. Bunun en önemli göstergelerinden biri yine Allah-Kitap-Peygamber’de vardır. Bugün pek çok sosyaliste ters gelecek biçimde, Muhammed peygamberin skolastik determinizminin Marks-Engels’inkinden daha derinlikli olduğunu söyler. Kuran, skolâstik de olsa, tarihsel determinizmin yüksek kavranışının kitabıdır. Modernizm sınırları içinde bakınca, ortada tabi ki dinden-inançtan(ya da araçsal aklın hurafe dediği şeyden) başka bir şey görülmeyecektir. Bilimsel sosyalizmin ustalarının görüşleri bu kısıtlılık içinde kalır. O halde, burada yine en temel sorunla karşı karşıya kalırız. Önemli olan Marks ve Engels’in yöntemidir.84 Dinlerin anlaşılması, tarihsel maddeciliğin temel konularından biridir ve Kıvılcımlı bu konuda devrimci bir çıkış yapmıştır.
Ortadoğu’da Politika ve Kıvılcımlı
Olivier Roy, siyasal İslamla ilgili şöyle bir yorumda bulunur: Siyasal İslam iktidara gelebilir, ancak iktidara gelse de adetlerden ve hukuktan başka hiçbir şeyi değiştiremez. Bunun nedeni, siyasal İslam’ın karşı çıkarak kendini var ettiği modernizmin kötü bir kopyası olmasıdır.85
Roy’un bu saptaması, siyasal İslam’ın modernist üstyapı içinde politika dışına atılan dini, yeniden politik alanda tanımlama gayretini ifade eder. Bu açıdan konuya yaklaşıldığında görülecektir ki, siyasal İslam, modernizm –yani burjuva uygarlığı- içinde kalan bir politik harekettir.86 Somut pratik, modernizm sınırları içinde de kalsa, özel mülkiyet ve meta üretimine yönelik bir eleştiri içermese de, İslam’ın ezilenlerin bayrağı olarak emperyalizmin silahlı işgaline ve zenginlik-yoksulluk uçurumuna duyulan tepkide ön planda olduğunu bizlere gösteriyor. O halde burada iki durum ortaya konmalıdır:
1) Politik İslam, sınıfsal olarak ne olursa olsun, burjuva modernizmi kalıpları içinde bir akımdır.
 
2) Dayandığı kitle tabanı, emekçi sınıflar, yoksul kesimler, ezilen halklardır. Bilinçteki skolastisizm ve kutsallaştırma, yoksul yığınları burjuva önderliğe, gerici sınıfsal güçlere yedekleme amacıyla ön plana çıkarılır. Ezilen yığınlara kalan, bilinçlerindeki Allah anlayışı ile bilinçaltlarındaki determinizmi yaşamaktır. Bu yaşayış, kendini emperyalist işgale, Batı dünyasının zenginliğine, burjuva uygarlığının çürümüşlüğüne, modernist elitizme duyulan tepkide gösterir. Ancak bu saydıklarımız bile, başta bahsedilen kutsallaştırmanın ve skolastizmin yoğun baskısı altındadır. Sözgelimi, Irak’taki radikal Şii direniş hareketi olan Mehdi Ordusu, Amerikan ve İngiliz emperyalizminin silahlı işgaline karşı silahlı direniş başlatmış; böylece daha baştan işgalcilerle uzlaşan diğer Şii önderliği olan El Hekim’den ayrılmıştır. Ancak, Mehdi Ordusuna bağlı kitlelerin giderek daha radikal, daha halkçı bir yapıya kayma tehlikesi karşısında İran burjuvazisi ve Amerikan işgal güçleri anlaşmış; Mukteda El Sadr ve İran burjuvazisinin dizginlemeleri sonucu direniş kesintiye uğramıştır.87 Mehdi Ordusu’nu tasfiye etme ve silahsızlandırma girişimi, ABD emperyalizminin yoksul Şii kitlelerine dayanan bu hareketin gelecekte daha tutarlı bir önderliğe kavuşması riskinden bağımsız değildir.
Kıvılcımlı, politikada karşımıza bu şekilde çıkan gerçeklikleri, bilimsel olarak ele almıştır. Allah-Peygamber-Kitap’daki şu çözümlemesi, bugün Ortadoğu siyasetinde gördüğümüz gerçeklerin, politik hamlelerin teorik temelidir:
“Muhammed nakli geleneksel bilimi baştacı edip akli bilimleri geleneğinin emrine sokarak bilinçaltına bastırdı. Tanrısallaşma prosesi böyle icabettiriyordu.
“Ancak bu tek yanda ambale olursak yine gerçeği kaçırmış oluruz. Muhammed aklı, geleneğin emrine bağlarken, aklın üzerinde din kabuğunu bilinç yerine koyarak akıl gelişimini bir ölçüde zincire vurmuş oluyordu. Ama din geleneğini de akılla yoğurup evrimsel determinizme, tarihin gidiş kanunlarına bilmeden yaklaştırıyordu.”
Bilinçaltında işleyen determinizme karşılık, bilinç düzeyine çıkan din kabuğu… Kıvılcımlı burada “nesnel aklı” görmüştür; aynı zamanda tefeci bezirgân medeniyetlerinin, sağ-burjuva politikasının kitleleri din kabuğuyla kontrol edebilmesi de yukarıdaki satırlarda anlatılmaktadır. Kıvılcımlı burada bir öneriyle gelir: “Nakli-geleneksel İbrahim Allahçılığının kabuğu altında gelişen Muhammed’in Kuran’ın şuur altında işleyen asıl tarihin madde ve ruhunu bilince çıkarmak gerektiğini” söyler. Tarihin madde ve ruhunu bir an için biz, ezilen kitleler adına bilince çıkarmayı denediğimizde, Ortadoğu’da neden silahlı İslamcı direnişin yoksul yığınlar tarafından kabul gördüğü anlaşılır. Tarihsel ve toplumsal gidiş kanunları, İslam’ı bayrak yaparak direnen yoksul yığınları etkilemiştir. Görüldüğü gibi burada bilim ve politika birliktedir.
Dünyanın ezilenleri, Arap-İslam ülkelerinin yoksulları, emekçileri; Batı kapitalizmi bağrında yaşayan, modern uygarlık tarafından uygarlık dışı olarak görülen siyahlar; bunların İslam bayrağı altındaki mücadeleleri, Kıvılcımlı’nın teorik referanslarıyla okunabilir.
Modernizm içinde başka bir dalı temsil eden politik İslam, bugün Batı uygarlığına direnişin bayrağıdır. Ancak, direnenler Batı kapitalizminin simgelerine, silahlı işgaline, elitist tavırlara karşıdırlar. Bayrak yaptıkları politik araç, onların yeni bir uygarlık düşünmelerini sağlamamaktadır; zaten kitleler de uygarlığın kendisine değil sembollerine karşıdırlar. Ama bugünkü durum budur ve sosyalizm, ezilen insanlığın direnişini doğru okumak zorundadır.
Bugün emperyalist güçlerce, silahlı İslamcı direnişe karşı “terörizme karşı savaş” adı altında yürütülen mücadele, sadece küresel kapitalizmin sömürü alanlarını genişletme, piyasa mekanizmasına bağımlılığı artırma çabasından ibaret değildir. Yürütülen savaş, bir bakıma ezilen insanlığın direniş gücünü kırma operasyonudur. Burada gündeme, politik İslam içindeki ikinci bir grup gelmektedir. Radikal silahlı direnişi yürütenler, her ne kadar modernizmin sınırları içinde kalsa, kapitalizme, artı-değer sömürüsüne sistemli bir eleştiri getirmeseler de, ezilen kitlenin kendisini ezene ve onun simgelerine karşı nefretini ifade etmektedirler. Yoksul dünyanın ezilenlerinin İslamı ile zenginlerinin İslamı bu noktada ayrım bulmaya başlar.
Burjuva İslamı’nın en önemli ayağı Türkiye’dedir. Suudi rejiminden daha işbirlikçi, modernizmle ve küresel kapitalizmle bağlarını daha sıkıca kuran bir İslamcı grubu, Türkiye siyasal İslamı’dır. Hâkim İslamcılık anlayışı, İslamcı burjuvazi eliyle, Osmanlı Devleti’nin son dönemlerindeki sınırlı ve dışa bağlı kapitalistleşmeden etkilenen Said Nursi ekolünün devamcıları tarafından sürdürülmektedir. Türkiye sermayesinin Yeni Osmanlıcı hayalleriyle, NATO’culuk, AB’cilik, bölgesel emperyalizm planlarını üst üste örtüştüren bu çevreler, uluslararası politikada “medeniyetler arası diyalog” yoluyla “terörizme karşı savaş”a destek vermektedirler. Türkiye’de antika sermayenin süreç içinde giderek kapitalistleşmesi süreci, hem yabancı hem de yerli finans kapitalin “ilgisini çekmekte”, bu ilgi Türkiye’nin İslami hareketiyle Ortadoğu’da model olmasını beraberinde getirmektedir.
Bu noktada, işbirlikçi, Batı özentisi zengin Arap-İslam rejimlerine karşı girişilen dinsel bayraklı hareketler, sosyalizmin ilgisi dışında kalamaz. 1979 yılında Mekke’deki Büyük Cami’ye yapılan saldırı tüm emperyalist metropolleri titreten bir saldırıdır. 20 Kasım 1979’da Hicazlı bedeviler, başlarında Muhammed Abdullah El-Uteybe ile birlikte Mekke’deki Büyük Cami’yi işgal ettiler. Uteybe’nin hoparlörden okuduğu bildiri, prenslerin ahlaksızlıklarını, Cote d’Azur kumarhanelerinde harcanan servetleri, silah alışverişlerinden aracıların aldığı komisyonları ortaya döktü. Eylem, Fransız ve Suudi timlerinin ortak operasyonuyla bastırıldı. Batı basını, çürümüş Suudi düzenine başkaldıran Müslüman devrimcilerin eyleminin “gerici” olduğunu yazdı. Ancak, bu olay bir gerçeği bir kez daha ortaya koydu: Oryantalistlerin, egemen ideoloji savunucularının göstermek istediklerinin aksine, Doğu toplumları direnmektedir.88
Hikmet Kıvılcımlı’nın Ortadoğu siyasetine uyarlanabilecek çözümlemeleri, sadece Tarih Tezi ve Allah-Peygamber-Kitap ile sınırlı değildir. Daha farklı alanlarda, başka olaylar için değerli katkılar mevcuttur.
1) Kıvılcımlı’nın üretici güçler teorisinin türevi olarak ortaya çıkan halk savaşı stratejisi ve demokratik halk devrimi programı, aşamalı devrimciliğin karşısında yer alır. Bu politika, özellikle İran’da 1979 ve öncesinin anlaşılmasında önemlidir. Kıvılcımlı’nın “finans-kapitalin prekapitalist antika sermayeyi yok etmeyip onunla ortaklığa girdiği yolundaki tespiti, sürekli devrim programı içinde demokratik halk devrimi stratejisini öne çıkarır. İran solunun “aşamalar teorisine “bağlılığı ve şah diktatörlüğüne karşı “ilerici burjuvazi” yanılsaması, devrimi yenilgiye götürmüştür.
Kıvılcımlı’nın kapitalizme ilişkin tahlilleri de, İran solunun içine girdiği hatanın anlaşılmasında önem taşır. Kıvılcımlı, Türkiye’den hareketle, 1923 İzmir İktisat Kongresi sonucunda yerli finans-kapitalin, uluslararası sermayenin bir parçası olarak hareket ettiğini belirler. Burada, Türkiye’deki sermayeyi komprador kapitalizm olarak niteleyen Maocu, 3. dünyacı, MDD’ci görüşlerle ciddi bir çatışma vardır. İran kapitalizmi de kısmen Türkiye’deki yerli finans-kapital olgusuna benzerlik gösterir. “İran tarihi, içinde İran’ın salt emperyalizmin yarattığı bir varlık olduğu “bağımlı” bir kapitalizmin tarihi değildir. Sermayenin gücünün artmasında İran burjuvazisinin de çıkarı vardır. “Bağımlılık” teorisi burjuvazinin rolü ve onun ittifakları konusunda yanlış sonuçlara varılmasına yol açar.”89
2) Kıvılcımlı’nın Türkiye’de işçi sınıfı hattından koparılan, ona sadece “ideolojik öncülük” veren küçük-burjuva siyasal ortamına yönelttiği eleştiriler, aynı zamanda Filistin devrimciliği ve İran’daki silahlı sol örgütler için de geçerlidir.
Kıvılcımlı, Filistin çete savaşıyla ilgili eleştirilerini aslında Türkiye’deki devrimci gençlik örgütlenmeleri için yapmıştır. 6 Mart 1971 tarihli bir toplantıda bunu “Söyleyeyim kızım, anla gelinim… Orada yapılan bu yanlışı, hiç değilse bizde arkadaşlar yapmasın demek istiyoruz”90 şeklinde açıklar.
Peki, Filistin’deki yanlışlık nedir? Kıvılcımlı her şeyden önce İsrail’e karşı savaşan Filistin örgütlerini küçültmek gibi bir hevesinin olmadığını söyler. Temel eleştirisini “çete savaşı-ordu savaşı” üzerinden yürütür. Bunu şu şekilde açıklar: “Çete savaşıyla ordu zaferi sağlanmaz. Devrimcilikte bir çete savaşı vardır, bir de ordu savaşı vardır. Ordu savaşı; Proletarya Partisi’nin koordine ettiği, millet, dünya ölçüsündeki savaştır.”
Demek ki, Kıvılcımlı çete savaşını reddetmemektedir; ancak proletarya partisi kurmaylığında verilmeyen bir savaşımın da başarılı olmayacağını söyler.91 Kıvılcımlı, salt şiddeti yüceltmez; onun amacı proleter devrimine giden yolda emin adımlarla ilerlemektir. Şiddet eylemleriyle uygunsuz zamanda, örgütlenmeyi zor duruma düşürecek “kahramanca” eylemler yerine, işçi sınıfı partisi kurmaylığında girişilecek uzun soluklu devrim savaşını savunur.
Diyalektiğin işleyişi burada da kendini gösterir. Kıvılcımlı önemli olanın diyalektiği bilmek değil, uygulamak olduğunu söyler. Örgüt ve devrimci savaş sorununda bunu “uçkun” ve “yapkın” devrimcilik olarak ortaya koymuştur. Uçkun devrimcilik, sosyal atlayış momentlerinde geçerli ve gerekli olan saldırı taktiğine uygun “Fransızca Konuşmaktır”. Kıvılcımlı tek başına “uçkun devrimciliği” efsaneleştirmez. Şu saptaması yerindedir:
“…uçkun devrimcilik, kıldan ince, kılıçtan keskindir. Tek başına biricik amaç oldu mu; görenek, tutalaklık ve durgunluk üzerindeki vurucu başarısı, çarçabuk onu her gün, her saat başı dilediği devrimi hemen yapabileceği dalgasına kaptırır. Sabırlı emek, kahırlı birikim göze alınmaksızın, kısa bir plan ve kestirme bir yukardan buyuru ile her şeyin güllük gülistanlık oluvereceğine inandırır”.92
Yapkın devrimcilik ise, sosyal birikim momentlerinde geçerli ve gerekli olan direni taktiğine uygun “Almanca konuşmaktır”. Yapkın devrimcilik yerinde kullanıldığı zaman olumlu etkilere sahiptir. Ancak Kıvılcımlı, olayların diyalektiğinde hiçbir şeyin sonsuza dek gitmeyeceğini belirtir. Bunun ilacı ise partidir:
“Bunun için çeteden daha oturaklı ve sürekli örgüt düzeninde aktif işbölümü, dinamik, kolektif ekip çalışması, uçkun devrimcilik ile yapkın devrimcilik manivelasının momentlerini en az yanlışla işletebilir ve yanıltıları eğilim ve sapıklık olmaktan en çok kurtarma şansına erişebilir. Ancak o zaman, körün değneğini bellemesi biçiminde; ya hep uçkun devrimcilik, ya hep yapkın devrimcilik sapıtmalarından daha iyi korunulabilir.”93
İran devrimciliği de bu anlamda Türkiye ile benzerlik gösterir. Türkiye’deki öncü savaş deneyimiyle benzer mücadeleye girişen Halkın Fedaileri örgütü, analizlerini Çin-Küba deneyimlerinden çıkarmış, İran kapitalizminin niteliği hakkında hatalı sonuçlara varmıştır. Örgütün teorisyeni Bijen Cezeni’nin olumlu tespitlerine rağmen, öncü savaşı stratejisini benimsemesi94, İran’da genç devrimci kuşağın işçi sınıfı hattıyla yeterince buluşamadan tasfiyesiyle noktalanmıştır. Burada, TUDEH’in SBKP doğrultusundaki tezlerinin, genç devrimci kuşağı daha eylemli ve devrimci bir tavır almaya zorladığını da belirtmek gerekir.
3) Türkiye’de sınıf hattına dayanmayan hareketleri incelerken, Yön-Devrim çizgisi hakkındaki yazıları, Ortadoğu-Arap dünyasında Baasçılığın anlaşılmasına yardım eder. “Kapitalist olmayan yol” tezine de karşıdır Kıvılcımlı; Avcıoğlu geleneğiyle hesaplaşması bu konuda önemli birikimler içerir.
Ortadoğu ülkelerinde burjuvazinin kendi devrimini yapmadığı gerçeğinden hareketle Kıvılcımlı, ordunun “vurucu güç” konumunu, ordu içi hiyerarşi dışı hareketlenmeleri incelemiştir. Türkiye için yaptığı tespitler, Arap dünyasında Baas, Nasır, Kaddafi vb. Hareketlerin doğru biçimde okunmasını sağlar.
Elbette bu maddeler daha da çoğaltılabilir. Sözgelimi, Afganistan’da Nur Muhammed Taraki yönetiminde “prekapitalist” ilişkileri tasfiye etme politikasının aşiretleri mücahit direnişine katılmaya ittiği gerçeği göz önüne alınırsa, Doğu toplumları için ilerlemeci bakışın eleştirilmesi zorunluluğu ortaya çıkar. Kıvılcımlı’nın Tarih Tezi’nin önemi burada da kendini gösterir. Burada dikkat edilmesi gereken, Hikmet Kıvılcımlı’nın tezlerinin antika tarihin genel işleyişinden kaynak alıyor olmasıdır. Prekapitalist ilişkilerin üretim biçimi ve üstyapıda devam ettiği, dinlerin doğum yeri olan Ortadoğu’da pratik politika içersinde, Kıvılcımlı’nın tezleri ışığında yapılan değerlendirmeler, onun “Antika Tarihin Marx’ı” olduğu yönündeki önermeyi güçlendirir. Yol Anıları’nda İsrail-Arap düşmanlığının köklerini antika tarihte araması, barbar mitolojilerine ciddi bir tarih yazımı olarak bakması, Kıvılcımlı’nın tarih bilimine katkılarının doğal sonuçlarıdır.
Ortadoğu’nun en yakıcı sorunlarından Filistin sorunu, Yol Anıları’nda ciddi çözümlemelerle incelenir. İsrail’in kapitalist ilerlemeciliğine karşı, Kıvılcımlı prekapitalist geleneklerle, insan ve tarih üretici gücünün orijinalitesiyle direnen(Baas bu orijinalitenin sonucudur) Arap halkını savunur. Kıvılcımlı, İsrail siyonizmi karşıtı görüşlerini antika tarihle temellendirir. Yahudiliğin, kendisi üretim yapmaksızın komşu medeniyetlerle girilen ilişkiler sonrası –Filistin dört yol ağzı, Yahudilere ticaret “avantajları” kazandırmıştır-, henüz aşağı barbarlık konağındayken soyut bezirgân Allah kavramını yaratışlarını belirten Kıvılcımlı; Yahudi bezirgânlığındaki çürümüşlüğü açıklar, onlara karşı barbar bedevi Arapların mücadelesini tarihsel devrim kavramı içinde olumlar. Bu olumlama, modern sınıfların ortaya çıktığı dönemde, kendisi ezilen sınıflara dayanmasa da, insan ve tarih üretici gücünün belirleyiciliği altında ortaya çıkan Baas konusunda da görülecektir.
Baasçılık, Türkiye’de Kadro-Yön-Devrim çizgisine ve 9–12 Mart 1971 momentine yönelik yorumlarda ifadesini bulur. Türkiye’de yine sınıf hattına dayanmayan Baas nitelikli 9 Mart hareketi, bizzat içinde yer alan çevrelerce – Orhan Kabibay, Numan Esin, Talat Turhan- tasfiye edilmiş; 9 Mart’ın tasfiyesi 12 Mart müdahalesine giden yolu açmıştır. 12 Mart müdahalesi de, burjuvazinin çelişkilerinin çözümlenmesinde itici güç olmuştur. Kıvılcımlı’nın bu tespiti, barbarlığın medeniyetin iç çelişkilerini çözümleyişini andırır. Baas da böyle bir harekettir. Anti-emperyalist, yurtsever kaynaklardan hareket etmiştir; ancak “kapitalist olmayan yol” politikası zamanla kapitalizme ve işbirlikçi Arap burjuvazisinin çıkarlarına evrilmiştir.
Kıvılcımlı, Yol Anıları’nda Baasçılığın Suriye’deki deneyimlerinden hareketle bazı tespitlerde bulunur. Arap uyanışı ve birliği açısından Baas önemlidir; ancak Kıvılcımlı burada bir başka tespit daha yapar. Uluslararası kapitalizm, yedi bin yıllık antika tefeci bezirgân sermayesini ve derebeyi elemanlarını modernleştirmek-kapitalistleştirmek için çalışmaktadır. Bu süreç, Kıvılcımlı tarafından “ümmetlikten çıkıp milletleşme yaldızlı hapı” diye açıklanır. Bu hap, “Emperyalizmin Arap dünyasına Şam’ın şekeri kadar tatlı, vazgeçilemez, biricik uygarlık şartı olarak yutturmaya çalıştığı” haptır. Ardından devamı gelir: “Arap dünyasını, yeni sömürgecilik koşulları içinde kapitalizm çıkmazına sokup darmadağın etmek, birleştirici sosyalizmden uzaklaştırıp, birbirini yiyen bir mahşer halinde emperyalizme torbada keklik kılmaktır.”95
Kıvılcımlı’nın milletleşme ile ilgili eleştirileri, tarihsel ilerlemecilik ve aşamacılık açısından muazzam önemde bir karşı duruştur. Kıvılcımlı, Batı kapitalizminin Arap milletleri istediğini; oysa Arapların kendisini “Muhammed ümmeti” saydığını belirtir. Burada, ümmet kavramı her türlü ilerlemeci, modernist virüse bağışık biçimde, kapitalizmin milletinden daha devrimci görülür. Kastedilen, tefeci bezirgânlık ve derebeyliğin güdümlediği ümmet değildir. Bilinçaltında tarihsel determinizmin işlediği, barbar kolektif aksiyonuna dayanan, tarihsel devrimci bir “Muhammed ümmeti” ve kardeşleşmesinden bahseder Kıvılcımlı. Aşağıdaki sözleri, bu bakışını anlatır:
“Arap dünyasının bütün ana problemi şu noktada toplanır: Millet mi olunacak? Ümmet mi kalınacak? Bilince çıkarılacak en önemli Arap davası budur. Problemi daha somut ve anlaşılır koyalım: Araplığın millet olması, kapitalizm yolunu seçmesidir. Emperyalist parababaları ile Akıl Tröstlerinin bin bir kaçamaklı ve dolaysız yoldan, Arap-Müslüman dünyasına kesip biçmek ve ebediyyen giydirmek istedikleri kaftan, onu adım başında, irili ufaklı, birbirine düşürülmüş milletler halinde bölüp parçalamaktır.”96
Tarihsel devrimci geleneklerin sosyal devrimlerle aynı potada buluşturulması, Hikmet Kıvılcımlı’nın temel yaklaşımıdır ve bu yaklaşım Ortadoğu’nun bütün yakıcı sorunları eşliğinde kendini dayatmaktadır. Ümmetin sosyalizme geçişte, kardeşleşme temelinde daha büyük “devrimci potansiyel” taşıması, her türlü aşamacı yaklaşımı yerle bir eden, önemli bir gerçekliktir. Marksizm, Aydınlanmacı geleneği içerip aştığı ve modernizmin kısıtlılığından kurtulduğu an, patlayıcı devrimciliğini en başta Doğu toplumlarında, özel olarak Ortadoğu’da gösterecektir.
Kıvılcımlı Mirası ve Gelecek
Başta işçi sınıfı olmak üzere dünya halklarına Kıvılcımlı’dan kalan miras, bizim bize benzediğimizi unutmadan, bizim yalnızca bize benzemediğimizi göstermesi olmuştur. Bizler, belli kurallar çerçevesinde işleyen tarihte, o kuralları yaratmaktan ve o kurallar tarafından yönlendirilmekten başka fonksiyonu olmayan üretimin canlı ateşi “insanlarız”.97 Ancak, öyle bir kuralımız var ki, tarih boyunca hor görülmüş, aşağılanmış ve geri sayılmış kitlelerin şatolar, kaleler ve saraylar ardında gizlenmiş ve yozlaşmış “ileri olanı” darmaduman ettiğidir. Bugün de apaçık bildiğimiz -aynı geçmişteki gibi- aşağılananların, küçümsenenlerin ve hor görülenlerin meclisler, bakanlıklar ve holdingler arkasındakileri alaşağı edeceği gerçeğinden başkası değildir.
Kıvılcımlı’nın yaptığı, insanlığın yürüdüğü yolu başından sonuna kadar göstermeye çalışmak olmuştur. Neden yolda olduğumuzu ve nasıl yürümemiz gerektiğini ancak ve ancak önümüzde ciddi bir görev olarak duran tüm değerlerin katkılarını sunduğu/sunabildiği “bütünsel bir Marksizm” sayesinde cevaplayabileceğiz.
 ***
Tarih bilimi kapsamında incelediğimiz Kıvılcımlı’nın felsefeye ve felsefenin Kıvılcımlı’ya bakışı nasıl? Birbirinden iki ayrı alan –tarih ile felsefe- Kıvılcımlı’da bir aidiyet sorunu yaratıyor mu? Felsefe deyince ilk akla gelen din, devlet-ki tarihsel maddecilik açısından olmaması gereken bir devlet devrim sorunsalını da beraberinde getirir- ve üretici güçler gibi meseleler de ikinci yazının konusunu oluşturuyor.
Dipnotlar:
(1) K. Marx – F. Engels, Alman İdeolojisi, Sol Yayınları, s. 38
(2) William H. Shaw, Marx’s Theory of History, Teori ve Politika Dergisi, Sayı 44, s. 131
(3) Dr. Hikmet Kıvılcımlı, Tarih Devrim Sosyalizm, Derleniş Yayınları, Kasım 2006, s. 86
(4) Mehmet Yılmazer, Dr. Hikmet Kıvılcımlı ve Devrimci Hareketin Genel Otokritiği, Kıvılcımlı Otobiyografisi, Alaz Yayıncılık, s.11
(5) Mehmet Yılmazer, age, s.12
(6) Mehmet Yılmazer, age, s 13
(7) Demir Küçükaydın’ın Tersinden Kemalizm, Marksizmin Marksist Eleştirisi, Kıvılcımlı Üzerine Yazılar, 11 Eylül Üzerine Yazılar isimli kitapları bu konuda çok önemli düşünsel kaynaklardır. Yazıda Kıvılcımlı’nın teorik-politik kimliği incelenirken bu kitaplara bolca dönülecektir.
(8) Doğu Perinçek, Kıvılcımlı’nın Burjuva Ordu ve Devlet Teorisinin Eleştirisi, Aydınlık Yayınları, Şubat 1975, s. 8
(9) Doğu Perinçek, age, s. 9
(10) İbrahim Kaypakkaya, Seçme Yazılar, Umut Yayıncılık, Nisan 2000
(11) Ali Osman Alayoğlu, Teori ve Politika Dergisi, İlk Kıvılcım, sayı 40, s. 115
(12) Mehmet Yılmazer, age, s.154
(13) Demir Küçükaydın, Kıvılcımlı Üzerine Yazılar, s. 98.99.101
(14) Metin Kayaoğlu, Teori ve Politika dergisi, sayı 40, s. 41
(15) Dr. Hikmet Kıvılcımlı, YOL, Genel Düşünceler, s. 83
(16) Dr. Hikmet Kıvılcımlı, İhtiyat Kuvvet: Milliyet (Şark), s. 50
(17) Kıvılcımlı, bir konferansta kendisine yöneltilen “Kürt meselesi hakkında neden bir şey söylemiyorsunuz?” sorusuna “Afedersin, sıkmıyor da ondan!” cevabını vermiştir
(18) Dr. Hikmet Kıvılcımlı, YOL, Strateji Bahsi, s.9.
(19) Demir Küçükaydın, Kıvılcımlı Üzerine Yazılar, s.139
(20) Dr. Hikmet Kıvılcımlı, Edebiyat-ı Cedide’nin Otopsisi, Marksizm Bibliyoteği s. 13
(21) Dr. Hikmet Kıvılcımlı, İhtiyat Kuvvet: Milliyet (Şark)
(22) Dr. Hikmet Kıvılcımlı, age, s.74
(23) Demir Küçükaydın’a göre, din toplumun üstyapısının bir kurumu, öğesi değil kendisidir. Kapitalizm öncesindeki tüm medeniyetlerde bu böyledir, din dışında bir bilim, hukuk, politika düşünülemez. Ancak modern toplumun üst yapısı yani modern toplumun dini, özel alanı bizim din dediğimiz şeyle, politik olanı ise bahsettiğimiz gerici ulus tanımıyla açıklamaktadır.
(24) V. İ. Lenin, Sol Komünizm, Sol Yayınları
(25) Doğu Perinçek, Kıvılcımlı’nın Burjuva Ordu ve Devlet Teorisinin Eleştirisi, Aydınlık Yayınları
(26) Doğu Perinçek, age.
(27) Dr. Hikmet Kıvılcımlı, Osmanlı Tarihinin Maddesi, Sosyal İnsan Yayınları
(28) Dr. Hikmet Kıvılcımlı, age.
(29) Dr. Hikmet Kıvılcımlı, Pratik Devrim Orijinalliğimiz Gençlik, Sosyalist Gazetesi, 5 Ocak 1971
(30) Dr. Hikmet Kıvılcımlı, Kuvaimilliyeciliğimiz, Sosyal İnsan Yayınları. Kıvılcımlı bunu şöyle anlatır: “Siyasi ve askeri bağımsızlık savaşımız düpedüz bir silahlı mücadele açık cephe savaşı idi. Onun liderleri, ister istemez askerlerimizden yetişti. İkinci Kuvayımilliye savaşımızın öncüleri, ister istemez sanayimize can ve kan veren kafa-kol işçilerimizin saflarında yetişmelidir ve yetişebilir.”
(31) 22 Şubat ve 21 Mayıs ihtilal girişimlerinin önderlerinden Fethi Gürcan, mahkemede ihtilal girişimlerinin gerekçesini şöyle anlatıyordu: “Türk halkının kaderi tarih boyunca bir aldatılmışlığın serüvenidir. Tanzimat’ta hayat değişmedi. Birinci Meşrutiyet onun dışında bir hareketti. İkinci Meşrutiyet çilelere yeni acılar ekledi. Bütün bunlardan sonra Kurtuluş Savaşı, Türk milletinin bağımsızlık azminin şuurlu şahlanışı ve Atatürk devri, halkın kendi kişiliğini idare hazırlayış yılları idi. Bunu halkın yeniden aldatılışı olan çok partili devir takip etti.”
(32) Dr. Hikmet Kıvılcımlı, Tarih Devrim Sosyalizm, Derleniş Yayınları, 2006, s. 24
(33) Dr. Hikmet Kıvılcımlı, age, s. 26
(34) Tarih çağları para-yazı-devlet üçlüsünün görüldüğü medeniyet çağlarıdır. Medeniyete geçilmeden önceki dönem ise yazının, paranın ve devletin görülmediği “vahşet” yani neolitik ve ondan sonra gelen “barbarlık” (paleolitik) çağlarıdır. Barbarlık kendi içinde aşağı, orta ve yukarı olmak üzere üçe ayrılır. Aşağı barbarlık çömlekçilik, orta barbarlık çobanlık ve yukarı barbarlık ise tarım çağıdır. Bu gibi sınıflandırmaları ilkin Morgan Amerika yerlileri üzerine yaptığı çalışmalar sayesinde yapabilmiştir. Engels ise “Ailenin, Devletin ve Özel Mülkiyetin Kökeni” adlı kitabında bu bilgileri tarihsel maddeci bakış açısıyla yorumlamış ve özellikle Roma medeniyetinin doğuşunu ve Slav-Cermen akınlarıyla yıkılışını bu bilgiler ışığında değerlendirmiştir.
(35) Poulantzas’tan aktaran Ellen Meiksins Wood, Sınıftan Kaçış, Yordam Yayıncılık, s. 54
(36) Karl Marx, Kapitalist Üretim Öncesi Biçimler, Sol yayınları, 1997, s. 32
(37) Karl Marx, age, s. 33
(38) Karl Marx, age, s 52
(39) Dr. Hikmet Kıvılcımlı, age, s. 298
(40) Engels’ten Marx’a, 6 Haziran 1853, Kapitalizm Öncesi Ekonomi Biçimleri, Ankara 1977, s. 106
(41) Friedrich Engels, Anti-Duhring, Sol yayınları, Ankara 1977, s. 291
(42) Aktaran Dr. Hikmet Kıvılcımlı, İlkel Sosyalizmden Kapitalizme, Le Dokcteur Charles Letourneau: La Sosiologie d’apres I’Ethnographie, IV, Paris 1892
(43) Karl Marx, Kapital Cilt 1, s.161
(44) Karl Marx, Formen, Ankara 1997, s.7
(45) Karl Marx, age, s. 8
(46) Karl Marx, age, Orijinal Almanca metinde İngilizce olarak geçiyor, s. 13
(47) Karl Marx, age, s. 23
(48) Dr. Hikmet Kıvılcımlı, Toplum Biçimlerinin Gelişimi, Öner Gürcan Kütüphanesi
(49) Karl Marx, age, s. 17
(50) Dr. Hikmet Kıvılcımlı, age
(51) Muzaffer İlhan Erdost, Asya Üretim Tarzı ve Osmanlı İmparatorluğunda Mülkiyet İlişkileri, Onur Yayınları, Haziran 2005, s. 94
(52) Aktaran Muzaffer İlhan Erdost, Age, Örneğin bkz: Rus Tarım Komünü Üzerine Düşünceler” (1875), Kapitalizm Öncesi Ekonomi Biçimleri, s. 278; Anti-Duhring, s. 298, 510–511; Engels’ten K. Kautsky’ye”, Sömürgecilik Üzerine, s. 364
(53) Karl Marx, age, s. 23
(54) Dr. Hikmet Kıvılcımlı, age
(55) Dr. Hikmet Kıvılcımlı, age
(56) Karl Marx, age, s. 11
(57) Dr. Hikmet Kıvılcımlı, age
(58) İbrahim Okçuoğlu, Türkiye’de Kapitalizmin Gelişmesi, Cilt 1, Ceylan Yayıncılık, Haziran 1999, s. 119
(59) İbrahim Okçuoğlu, age, s.342
(60) İbrahim Okçuoğlu, age, s.186
(61) Karl Marx, age, s.44
(62) Friedrich Engels, Ailenin, Devletin ve Özel Mülkiyetin Kökeni, s.26
(63) Dr. Hikmet Kıvılcımlı, Osmanlı Tarihinin Maddesi, s. 39
(64) Taner Timur, Osmanlı Toplumsal Düzeni, İmge Yayınevi, s. 13
(65) Taner Timur, age, s. 27
(66) Kıvılcımlı’nın kaynak listesinde Werner’in adı geçmiyor. Tarih Devrim Sosyalizm kitabının yazılışı 1965, Osmanlı Tarihi’nin maddesi ise 1930’lardaki çalışmalar ile birlikte 1965–1968 yıllarına tekabül ediyor. Werner’in benzetmesinin yer aldığı kitap da 1966 tarihini taşıyor. Werner ile aynı dönemde yazılmış ve daha fazla teorik temeli bulunan Kıvılcımlı’nın kitaplarının Timur tarafından yok sayılması ve Werner’den sonra Germen-Osmanlı benzetmesini ilk defa kendinde görmesi garip ilginçlikler barındırıyor. Şüphesiz Timur, Kıvılcımlı’da daha fazla hoş sürprizler bulacaktır. Hele ki Mezopotamya tarihinde daha da büyük sürprizler vardır.
(67) Teori ve Politika dergisinin 46. sayısında bahsedilen Türkiye devrimci hareketinin “postdevrimci dönem” içine girdiği tespiti tartışmalı, ama bir o kadar da önemli bir konudur. Türkiye devrimci hareketinin bugün postdevrimcilik içinde olup olmadığı akademik-teorik tartışmaların konusudur. Ancak verilen örnekler, Türkiye sol hareketinin, İslamcı hareketin-politik ve örgütsel olarak-gerisinde kaldığı gerçeğini göstermektedir. Aşağıdaki alıntı derginin başyazısından: “Bir başka devrimci örgüt, İngiltere’yi protesto için bir bankanın birkaç şubesine geceleyin tahrip bombası atar. Söylem aynıdır: Hesap sorulmuş, bu ülke protesto edilmiştir! İslamcıların aynı ülkeden hesap sorma tarzı, aynı bankanın binasını havaya uçurmak olur. Üstelik söylemsiz bir eylemdir.”
(68) Bu noktada Demir Küçükaydın’ın aşağıdaki tespiti önemlidir: “Her yeni öz eski biçimler içinde ve onların kalıntılarıyla ortaya çıkar. Marksizm, Aydınlanma’nın çocuğudur. Dolayısıyla, Aydınlanmanın birçok kalıntısı onun içinde tıpkı bir kör bağırsak, bir kuyruk sokumu gibi var olmaya devam eder. Onlar onun olmazsa olmaz organik bileşenleri değil, geçmişin kalıntılarıdırlar. En büyük yanlış bu organik kalıntıların onun asli öğeleri gibi görülmesidir. Bu nedenle Marksizmin gelişmesi demek, onun Aydınlanmanın kalıntılarından arınması demektir de.” Bkz. Demir Küçükaydın, Marksizmin Marksist Eleştirisi.
(69) Hikmet Kıvılcımlı’nın Allah-Peygamber-Kitap kitabında incelediği kutsallaştırma halkası, dinin doğuşu ve fetişizm-yabancılaşma hakkındaki tespitleri, Sovyetlerdeki bürokratizmin önemli bir eleştirisini içermektedir.
(70) Bkz, Perry Anderson, Batı Marksizmi Üzerine Düşünceler. Anderson, Batı Marksizminin niteliklerini ele alırken, bu konuyla ilgili şu saptamayı yapar: “1920’lerin sonuna doğru bürokratik bir anlayışla örgütlenerek ideolojik yönden SSCB’nin siyasetine bağlı kılınan Üçüncü Enternasyonal’in yarattığı partilerin Stalincileşmesi de Batı Marksizmi üzerinde apayrı, silinmez bir iz bıraktı… Bu ilişki çerçevesi içinde söz konusu olabilecek iki büyük tercih vardı. İlkinde teorisyen bir komünist partisine yazılıp partinin katı disiplinine uyacaktı… Bu tercihin tersi ise, hiçbir parti örgütüne girmemek, bağımsız bir aydın olarak kalmaktı.” Bunun sonucunda, Batı Marksizmi aydınları toplumsal sınıfla yakınlık kuramadılar; özgün ekonomi ve siyaset teorisinde büyük çalışmalar yapılmadı. Sonrasını Anderson şöyle açıklamaktadır: “Ekonomik ya da siyasal yapıların zamanla teorinin asıl işi olmaktan çıkması, Avrupa Marksizminin bütün ağırlık merkezinin felsefeye kaymasıyla atbaşı gitmiştir.”
(71) “Marksizmin, sorgulanmaya, eleştirilmeye ve yenilenmeye ihtiyacı olduğu kuşku götürmez; ama bize göre bunun, öne sürülenin tam tersi bir nedenden ötürü, onun üretici endüstriyel kapitalizm modelinden, modern burjuva uygarlığının temellerinden kopuşu yeterince radikal olmadığı için yapması gerekir. Marksistler çoğu kez, özellikle üretici güçlerin gelişmesinin devrimin nesnel temeli ve sosyalizmin gerekliliğini meşrulaştırmanın ana argümanı olarak gösterilmesi bakımından on sekizinci ve on dokuzuncu yüzyılların tipik ilerleme ideolojisine uygun adımlarla hareket etmişlerdir.” Bu satırlarda ciddi bir soruna değinen Löwy, Marksizm ve Din kitabında, dinsel hareketleri bir taktik araç olarak gören modernist bakışın dışına çıkamıyor.
(72) Rasih Nuri İleri’nin aktardığı bir anı bu konuda aydınlatıcı olacaktır: “O sırada Reşat Fuat’ın cenazesini hatırladım. Şişli camiinin avlusundaki. “Haydi, Rasih” dedi, “safa girelim.” “Safta ne işimiz var” dedim. “Bırakın” dedi “bu küçük burjuva radikalizmini. Bizim geleneğimiz ölçülerimizin ardından musalla taşı karşısında safta durmaktır. Bunun dinle alakası yok, Türk geleneğidir.” Bunu söylerken, yanımızdan Mihri Belli geçiyordu. “Bak, Doktor ne söylüyor” dedim. “Doğru söylüyor” dedi. Safa girdik.” Bkz, Dr. Hikmet Kıvılcımlı ve Devrimci Hareketin Genel Otokritiği, Alaz Yayıncılık.
(73) Bryan Turner, Marx ve Oryantalizmin Sonu, Kaynak Yayınları
(74) Karl Marks, Hegel’in Hukuk Felsefesinin Eleştirisine Giriş
(75) Taner Timur, Marksizm, İnsan ve Toplum, Yordam Yayınları. Tutuculuk programı içeren homeostatik kavramı ve nörobiyolojik kişilik kuramı, tarihsel maddecilikten ciddi farklılıklar göstermektedir. Tarihsel maddeci yaklaşım, insan kişiliğini tarihi dönemlere göre değişen toplumsal ilişkiler içinde kavramaya çalışır. Sosyalist bir nörobiyolog olan Steven Rose da “homeodinamik” kavramını şu şekilde açıklar: “Canlılık içsel olarak homeodinamiktir. Hayatımızın ya da herhangi bir canlı organizmanın yaşanmakta olan anı, sadece donmuş bir zaman parçası, yüz bin genin değişken ifadesinin belli bir anlık toplamı olarak açıklanamaz. Her anımız geçmişimiz tarafından biçimlendirilmiştir ve ancak geçmişimizle, bir organizmanın kişisel, özgül gelişme tarihiyle açıklanabilir.”
(76) Dr. Hikmet Kıvılcımlı, Tarih-Devrim-Sosyalizm Derleniş Yayınları
(77) Allah-Peygamber-Kitap’da geçen bu tanımlama, Kıvılcımlı’nın dinin sadece toplumsal değil, bireysel düzeydeki konumuyla da ilgilendiğini ortaya koyuyor. Nitekim psikanaliz, bilinç-bilinçaltı diyalektiği gibi konular, komünün ilk cinsel yasakları oluşturması ile tamamlanabilir. Yazıdaki alıntı için Demir Küçükaydın, Hikmet Kıvılcımlı’nın, “Marksizmin doğuşundaki günahı” olarak tanımladığı dini bir bilinç biçimi olarak görme –daha doğrusu, üstyapı olarak görmeme- hatasını devam ettirdiğini söyler. Ancak, aynı zamanda, Kıvılcımlı’nın komünün işlevi konusundaki çalışmalarının bu hatayı pratik olarak ortadan kaldırdığını da belirtir.
(78) Dr.Hikmet Kıvılcımlı, Allah Peygamber Kitap, Öner Gürcan Kütüphanesi
(79) Michael Löwy, Marksizm ve Din, Belge Yayınları
(80) Demir Küçükaydın, Marksizmin Marksist Eleştirisi çalışmasında konuyu ayrıntılı bir şekilde ele alır.
(81) Max Horkheimer, Akıl Tutulması.
(82) Max Horkheimer, age.
(83) Dr. Hikmet Kıvılcımlı, Allah-Peygamber-Kitap. “Sağlar, koyu bir İslam tapıncı ve nihilizmiyle ve bir o kadar da bezirgân ikiyüzlülüğüyle kudurup kudurtulurken, sollar da ateist afur tafurlarıyla konunun üzerinden atlayıp geçiyorlar veya geçtiklerini sanıyorlar.” Yukarıdaki satırlar, bizce oldukça doğrudur ve Kıvılcımlı’nın Tarih Tezi’nden çıkan pratik sonuçlardır.
(84) Lenin bu gerçeği şu şekilde ifade eder: “Biz, Marks’ın teorisini tamamlanmış ve dokunulmaz bir şey olarak görmüyoruz; tersine biz onun, eğer yaşama ayak uydurmak istiyorlarsa, sosyalistlerin her doğrultuda geliştirmek zorunda oldukları bilimin sadece bir temel taşını koyduğuna inanıyoruz.”
(85) Olivier Roy, Siyasal İslam’ın İflası, Metis Yayınları
(86) Bu noktada Demir Küçükaydın’ın “11 Eylül Üzerine Yazılar”ında yaptığı analizler önemlidir. Küçükaydın, 11 Eylül’deki saldırıları, “bu uygarlığa değil, kapitalist emperyalist sisteme yönelik” olarak niteler. Buradan çıkan sonuca göre, burjuva uygarlığına karşı “onun sembollerinin fiziki imhasıyla değil, başka bir değerler sistemiyle savaşılabilir.” Politik İslam, modernizme bir alternatif olamaz. Küçükaydın bu noktayı da şöyle açıklar: “Gerici değildir, aksine modern ve modernist bir karakter taşımaktadır politik İslam. Başka bir uygarlık değildir. Bu uygarlığın temelindeki özel mülkiyet ve kara hiçbir eleştirisi yoktur. Özel mülkiyet ve karın dayandığı modern burjuva uygarlığının sonucu olan görünüm ve değerlere karşı bir tavır olarak çıkmaktadır.” O halde İslam, ezilenlerin bir bayrağıdır sadece. Burjuva uygarlığının yıkılması, ancak meta üretimi ve kara dayanmayan bir uygarlıkla mümkündür.
(87) Garbis Altınoğlu “ABD-İran Siyasal Satrancında Son Hamleler” başlıklı yazısında konuya değiniyor. ABD emperyalizmi ve İran burjuvazisi arasında olası uzlaşmaları değerlendiren Altınoğlu, böyle bir uzlaşmanın “esas itibariyle kent ve kırların Şii yoksullarına dayanan Mehdi Ordusu’nun giderek –Lübnan Hizbullahı gibi- daha radikal bir anti-emperyalist harekete dönüşmesi durumunda” olabileceğini belirtiyordu.
(88) Suat Parlar, Ortadoğu Vaadedilmiş Topraklar, Mephisto Yayınları
(89) Phil Marshall, İran’da Devrim ve Karşıdevrim, Z Yayınları
(90) Dr. Hikmet Kıvılcımlı, Durum Yargılaması, Derleniş Yayınları
(91) Durum Yargılaması’nda bunu şöyle ifade eder: “Filistin devrimcileri, bu ana problemi yeterince ele almış değiller, 8–10 parçaya bölünmüş gruplar. Tıpkı bizdeki sosyalistlerin bölündükleri gibi. Biraz durum sıkışınca, taktiği, stratejiyi koordine edemiyorlar. Birbirlerine de düşüyorlar. O altıkulaç beberuhi Ürdün kralıyla da en avantajsız durumda boğaz boğaza geliyorlar. Ve İsrail ile onun arkasındaki emperyalizmi adeta sevindiriyorlar.”
(92) Dr. Hikmet Kıvılcımlı, Oportünizm Nedir, Derleniş Yayınları
(93) Dr. Hikmet Kıvılcımlı, age.
(94) Bijen Cezeni, Mahir Çayan’la benzer tespitlerde bulunmuştur. Suni denge, politikleşmiş askeri savaş stratejisi ve öncü savaş gibi teorik çözümlemeler ortaktır. Ayrıntılı bilgi için bkz. Maziar Behrooz, Nasıl Yapılamadı, İran’da Solun Yenilgisi, Epos Yayıncılık
(95) Dr. Hikmet Kıvılcımlı, Günlük Anılar, Diyalektik Yayınları
(96) Dr. Hikmet Kıvılcımlı, age.
(97) “İnsan üretimin canlı ateşidir.” cümlesi Marx’a aittir.

Yorum Yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak.