MODERN TARİH: KAPİTALİZM, EMPERYALİZM, FİNANS KAPİTAL

Yazar Vatan Postası

(Kuvayi Milliye Dergisi’nin çeşitli sayılarında yayınlanmıştır)
17.,18.,19. yüzyıllarda ‘aydınlanma’ ve sosyal devrim
SANAYİCİ KAPİTALİZM

  1. yy.dan itibaren İtalya, Güney Fransa ve İspanya kıyılarında, özellikle Floransa ve Marsilya kentlerindeki ön-kapitalist sanayi sermayesinin yoğunlaşması ve serbest rekabetçi, girişken sanayici işverenlerin hızla gelişmesi; dünya pazarı ve uzak dış ticaret ve de tüm bu birikimlerin 16. yy.dan itibaren (Osmanlı’nın Akdenize yayılmasıyla) kuzeye kayarak “kuzeyliler”in egemenliğine geçmesi; özel olarak Britanya adasının coğrafi, tarihsel ve sosyal durumu ve diğer etkenler, sanayi devrimlerinin İngiltere’de doğup batı Avrupa’ya yayılmasına neden olmuştur. Üzerinde kütüphaneler dolusu belge ve bilgi olduğu için kısaca değineceğimiz kapitalizm; dünyada ilk sosyal devrimi beceren serbest rekabetçi ve sanayici işveren sınıfı öncülüğünde, 1650’lerde İngiltere’de (ekonomi-politik pratiğiyle), 1789’da Fransa’da (sosyal pratiğiyle) ve daha sonra Almanya’da (felsefi, teorik ve bilimsel birikimiyle) bir düzen olarak hayat buldu. 19. yy. sonlarında Kuzey Amerika’ya da yayılan kapitalizm; 19. yy.ın ikinci yarısından itibaren uluslararası emperyalizm sentezine vardı. Kapitalizm evresinde Avrupa’da görülen anti-kapitalist sosyal ayaklanma ve devrimler; emperyalizm aşamasından sonra, “Doğu” denen sanayileşmemiş ve sömürülen halkların yaşadığı ülkelere kaydı.

Kapitalizm; 13. ve 14. yy.lardan itibaren, toplumların ekonomik yapılarında derinlemesine ve genişlemesine egemenleşirken kendi politika, din (laiklik), kültür, sanat, edebiyat, estetik yapı ve anlayışlarını da filizlendirip geliştirdi. 15. ve 16. yy.larda Rönesans ve Reform ile filizlenen, “Aydınlanma Dönemi” ile gelişip 17 ve 18. yy.larda Ulusal Burjuva Demokratik Devrimlerle kurumlaşarak yaygınlaşan sanayi toplumları; Aristokrasinin, derebeyliğin, para ve toprak rantiyelerinin ve Orta Çağ karanlığının Asker-Banker-Yunkerlerinin karşısında yeni, genç ve devrimcidir.
Sanayici ve serbest rekabetçi işveren, başlangıçta, zengin bir parababası değildir. O, geniş yeniden üretim yapabilecek yeni teknikleri elinde bulunduran bir girişkendir. Sanayici işveren, derebeyiliğin son dönemlerindeki kriz ve kaos ortamında, politik öncülüğü ele geçirmezden önce (tıpkı Antik Roma ve Yunan Demokrasilerinin oluşmasında baş rol oynayan tüccarlar gibi) ekonomik olarak toplumdaki diğer alt sınıfların “umudu” oldu. Sanayici işverenlerin, tüm toplum kesimlerini, öncelikle ekonomik ve sosyal olarak kendi zafer arabasınının arkasına takabilmesi; o zamana kadar görülmedik teknik ve insan üretici güçleriyle sanayi üretimini verimlilik ve kâr temelinde yükseltmesi ile gerçekleşti. Her ülkenin sanayici işverenleri öncülüğüyle gerçekleştirilen bu sanayi devrimlerine, Ulusal ya da Milli Demokratik Burjuva Devrimleri de denir.
Sanayici işverenin, toplumdaki POLİTİK öncülüğü ele geçirmesi; aşağıdaki 4 EKONOMİK VE SOSYAL dayanağı kotarabilmesiyle olmuştur:
1- Üzerinde fabrikasını kurduğu arazinin sahibine ödediği sürekli ve yüksek KİRA,
2- Bankerden alıp ilk sermaye yaptığı paraya karşılık bankere ödediği güvenli ve yüksek FAİZ,
3- “Seyahat özgürlüğü”, “eşit yurttaş ve insan hakları”, daha iyi bir yaşam vs.  vaadiyle köyünden getirttiği işçi yığınlarına ÜCRET,
4- Kendisi için KÂR.
Sanayici işveren, bu dört temel görevi gerçekleştirmekle kalmaz. Bir taraftan, toplumda her ağzını açanın ağzına iyi-kötü bir lokma veya umut verirken kendi kültürünü, edebiyatını ve sanatını da egemen kılar, diğer yandan, başka işverenlerle de kıyasıya rekabet etmek, yeni teknik ve insan üretici güçlerini harekete geçirmek, ulusal sanayii geliştirmek zorundadır. Nerede o ilk sanayici işverenler, nerede şimdiki müteahhit ve rantiyeler?
19. yy’dan 20. yy’a… Kapitalizmden emperyalizme;
Devrimcilikten karşıdevrimciliğe:
Sanayici-Devrimci burjuvalar artık rantiye- karşıdevrimci-tekelci finans-kapitalist olurlar
RANTİYE FİNANS-KAPİTALİZM
Kapitalizm, daha doğarken, işçi sınıfını da doğurmuştu. Serbest rekabetçi ve sanayici işverenler, 17. ve 18. yy.larda iktidara yürürken arkasına taktığı işçi sınıfına ve tüm halka “iş, ekmek, özgürlük, eşitlik ve adalet” vadetmişti. İktidara gelen bu yeni sınıf, karşısında işçi sınıfını bulunca; daha yeni iktidardan indirdiği, geçmiş toplumun egemen sınıflarıyla ekonomik-politik ittifaklar kurdu. 19. yy.ın ikinci yarısından itibaren de Avrupa’dan başlayarak emperyalizm çağına geçildi. Ulusal sanayici işverenlerin tekelleşmiş en kodaman zümreleriyle bankerlerin, emlak ve arazi sahiplerinin en irileri, banka-holding “evliliği” ile finans-kapital olarak sentezleştiler. Kilise çanları ve haham ayinleri, artık, “her yol mübah” diyen bu yeni efendilerin çıkarları için “fon müziği” gibi kullanıldı. Bu sentez ulusal/kıtasal sınırları da aşarak uluslararası/küresel şirket ve holdinglerin mâli-hisse senetli bütünleşmesi temeline oturdu. Daha sonra doğu ve güneydeki egemenlerin batılı tekelcilerle finans-kapitalistleşmesi gerçekleşti. Bu kez ezan sesleri, önce irticai sonra ‘ılımlı’ sıfatlarla kullanıldı.
Ekonomik olarak sanayiciliğin ve sanayi sermayesinin yerini bankacılık, para rantı ve sermaye piyasası aldı. 17. ve 18. yy’ın devrimci ve atılımcı işverenleri, 19. ve 20 yy.larda, ortaçağ kalıntılarıyla bütünleşip, gericileşti, para ve emlak rantıyla beslenen uluslararası tefecilere dönüştü.
Böyle bir “sermaye”den toplumsal sorunları çözmesini, ilericilik ve devrimcilik beklemek, ölü gözünden yaş beklemekten farksızdı artık. Emperyalizm Çağı da denen bu dönemde, yerli sermaye ve işverenler, hızla ulusallıklarını kaybetmekte, çokuluslu tekelci sermaye ile ortaklıklar kurarak küreselleşip globalleşmekteler. Hatta kimi anti-emperyalist ve ulusalcı kurtuluş savaşları ile kurulan ülkelerde bile, sanayileşme modelleri batıdan alındığı ve sözümona kapitalist uygulamalarla kalkınma düşlendiği için emperyalizmin sömürgesi olmaktan kurtulunamamıştır. Çünkü, ulusal bazda yaratılmaya çalışılan “sanayici ve işadamları”, doğalarından kaynaklanan “KÂR” içgüdüsüyle ve çağın gereği olarak hızla uluslararası tekelci sermaye şirket ve holdingleriyle bütünleşmişler, ulusal çıkarları ve ulusal kalkınmayı gözardı ederek montaj, bankacılık, bayilik ve müteahhitlik işlerine girmişlerdir. Bu zümrelerin denetim ve güdümündeki ülke ekonomileri, devlet ve hükümet, artık çokuluslu şirket ve holdinglerin ve de onların uygulama örgütleri olan IMF, Dünya Bankası, Dünya Ticaret Örgütü  gibi kuruluşların etki alanındadır. Birleşmiş Milletler, emperyalizmin %100 ekonomik, politik ve askeri çıkarlarına hizmet eder konumdadır. MAI gibi Çok Taraflı Yatırım Anlaşmaları, ikili ekonomik ve askeri anlaşmalar, Tahkim, tavsiye mektupları; hep bu sömürü mekanizmasına hizmet eden uygulamalar haline gelmiştir. Hatta, eşitsiz büyüyen Amerikan ya da Avrupa merkezli şirket ve holdinglerin, İsrail gibi askeri-ekonomik merkezlerin uluslararası güç dengelerine göre yeniden paylaşmaya çalıştıkları ülke ve bölgelerdeki hükümet ve parti yapıları, bu uluslararası güç odakları tarafından oluşturulup yönlendirilmektedir. Bu etki, demokratik kitle-meslek örgütlerine, sendikalara, “sivil toplum kuruluşları” adı da verilen ve etnik-dinsel örgütlere kadar uzanan çok geniş bir alana yayılmak istenmektedir. Ülkemize gelen ABD’li, Avrupalı ya da İsrailli vs. liderler, resmi görevlilerden önce ve daha çok yerel ve ‘sivil toplum liderleri’ ile temas halinde olmaktadırlar. Eski misyonerliğin medya ile desteklenmiş, daha beter bir saldırısı ile, toplumların kültürel yapıları hızla değiştirilip dejeneri edilmekte, çok uluslu holdinglerle bütünleşen yazılı ve görsel medya da bu sürece kamuoyu oluşturmaktadır. Yerli ortaklı uluslararası tekelci şirket ve holdinglerin çok geniş kapsamlı ve derinlemesine düzenlediği “HAÇLI SEFERLERİ” ile karşı karşıyayız.
Tüm bu etki ve tepkileri anlayabilmek için, genel olarak devletin ve onun toplumdaki yerinin de incelenmesi gerekiyor.
19. yy.’ın sonu, 20. yy.’ın başı;
Emperyalizm, sömürüsünü “dışarda” yoğunlaştırır:
Batı’nın devrimci proleteryası, Kautskylerin elinde, burjuvazinin ‘partner’liğine düşürülür.
Emperyalizm, uluslararası çapulu ve sömürüyü artırırken, Doğu’lu ‘geri’ ülkelerin işçi sınıfları ve halkları devrimcileşir
TARİHTE VE BUGÜN DEĞİŞİM ve GELİŞİMİN ÖNCÜLERİ
Değişim, gelişme ve devrimler, halk yığınlarının hareketiyle becerilebilir. Bu devinimi sağlayan toplum kesimleri çağa ve şartlara göre farklılık gösterir.
Örneğin, teknik gelişme, köle ayaklanmaları ve köle gücünün verimliliğinin düşmesi sonucu serflik ve derebeylik dönemi başladı. Köle sahibi beylerin toprak gelirinin azalması, onları yeni palazlanan banker ve tüccarlara borçlandırmış, güçlenen tüccarlar, eski devletleri değişime zorlamıştı.
Daha sonra, ekonomiye damgasını vuran sanayici işveren sınıfı, aç ve yarı köle kalabalıkları feodaliteye karşı “iş, ekmek, eşitlik, özgürlük, adalet” sloganlarıyla ayaklandırarak yeni düzene doğru değişimin ve gelişmenin önünü açmıştı.

  1. yy.”ın ikinci yarısından itibaren; ekonomik-politik-sosyal problemlere, krizlere ve kaosa çözüm yolları bulup toplumun tarihi-evrensel gelişiminin önünü açma görevi, fonksiyonu ve misyonu başta İŞÇİ SINIFI olmak üzere üretici ve çalışan halka geçmiştir artık.

Bu bir tercih ya da iddia veya ideolojik bir öngörü yahut dayatma değildir. Özellikle geri kalmış ve sömürülen ülke ve halkların işçi sınıflarının, diğer halk kesimlerinin öncüsü olması; sizin, bizim, şu veya bu grubun dilek ve isteklerinden bağımsız, nesnel bir gerçekliktir. Emperyalist ülkelerin sömürüden pay vererek nispeten hayat sıtandardını yüksek tuttuğu batı işçi sınıfları ve halkları bir yana, bizim gibi ezilen ve sömürülen ülke ve toplumlarda;
1- Genel olarak toplumsal kazanımların korunabilmesi, işsizlik ve pahalılıkla savaşılması, bağımsız ve demokratik bir cumhuriyetin kurulabilmesi ve toplumsal kalkınma mücadelesinde,
2- Değil emeğin, işgücünün bile karşılığını alamayan çalışanlarımızın ekonomik, demokratik, sosyal ve politik haklarını kazanabilmeleri mücadelesinde,
3- KİT’lenen devletçiliğe ve özelleştirmeye karşı örgütlü halkın inisiyatif ve güdümünde bir gerçek kamu yönetimi yaratılabilmesinde, irtica, ticaret ve cinayet çetelerine karşı mücadelede,en tavizsiz, en örgütlü, en kararlı ve en fazla kollektif aksiyona (birlikte davranışa) yatkın olan toplum kesimimiz   İŞÇİ SINIFIMIZDIR.
Toplumsal olarak yeni bir ortaçağa itildiğimiz bu dönemde, başta işçi sınıfımız ve sendikalarımız olmak üzere diğer halk kesimlerimiz ve demokratik kitle meslek örgütlerimiz; 1789’un, 1871’in, 1917’in ve 1919’un bıraktığı yerden başlayarak, aydınlanma, demokrasi ve özgürlük mücadelesini sürdürüyor. Bu mücadelenin uluslararası doğal müttefiki de, bize benzer ezilen ve sömürülen ülkelerin işçi sınıfları ve diğer halk kesimleridir. 21. yüzyıl, işte bu mücadelenin yüzyılı olacaktır.