METİN ÖZUĞURLU: ÇALIŞANLARIN ORTAK ÖRGÜTLENMESİ

Yazar Doç. Dr. Metin Özuğurlu (3 Ekim 2006)   


2000 yılı verilerine göre dünya nüfusunun yaklaşık yarısını oluşturan üç milyarı aşkın işgücü içinde her yirmi emekçiden biri sendika üyesidir. Dünyanın en geniş “toplumsal hareketini” teşkil eden ve yaklaşık 170 milyonluk bir hacme sahip bu örgütlü sınıfın, tarih sahnesindeki varlığı ise iki asra yaklaşmaktadır. Bu zaman dilimi mekanla ilişkilendirildiğinde tablo farklılaşacak olsa da, tarih sahnesinin tozunu yutmuş bir toplumsal aktörle karşı karşıya olduğumuz bir vakıadır. Türkiye Sosyal Formu’na bu tarihsel aktörün Türkiye bölüğünde yer alan iki önemli emek örgütünün davetlisi olarak katılıyor olmaktan duyduğum mutluluğu ve heyecanı ifade etmek isterim.

Buradaki sunuşumu ise bir başka olgunun varlığını dikkate alarak yapmak durumundayım: Son 30 yıllık yeni-liberal evreye uluslararası planda bakıldığında, örgütlü işçi sınıfı hareketinin sermaye karşısında yenilgiye uğramış olduğu da bir vakıadır. Aynı zaman dilimi içinde yenilenlerin safında yeni arayışlar uç vermiş ve hatta Latin Amerika örneğinde görüldüğü gibi, genelleşerek süreklilik arz eden bir mücadele dalgası niteliğine de bürünmüştür. Yeni olan her şeye tutku ile vurgu yapan günümüz egemen düşüncesi, mağlupların saflarında ortaya çıkan bu yeni eğilimleri hala görmezden gelmektedir. Bu da anlaşılırdır; zira, emek hareketinin saflarındaki yeni gelişmeler, tarihin sonu tezinde olduğu gibi, kendisini mutlaklaştırarak sunan sermaye başarısını tarihselleştirmekte ve sınıflar mücadelesinin sürekliliğine vurgu yapmaktadır.

Biliyorum, bugün tarihin sonu tezinden tez sahibi de vazgeçmiş durumdadır ve şimdilerde bir başka tez, “medeniyetler çatışması tezi” güncelleşmiş bulunuyor. Görüngü itibarıyla sınıf dışı öğelere vurgu yapıyor olsa da, gerçekte bu tez de kürsel sermayenin yayılmacı genişleme eğiliminin hizmetindedir ve onun gerçek yüzünü deşifre ederek tarihin çöplüğüne gönderecek olanlar da “dinler arası hoşgörü elçileri” değil, yeniden uluslararası bir dalga olma sancıları çeken örgütlü işçi sınıfının mücadelesi olacaktır. Özellikle Türkiye emekçilerine bu bakımdan tarihsel önemde enternasyonalist bir görevin düştüğü de açıktır.

Buraya kadar, “çalışanların ortak örgütlenmesi” başlıklı sunuş konumu hangi bağlam içinde ele alacağımı da belirlemiş oldum: Konuyu emek-sermaye çelişkisinin güncel bağlamı içinde, emek hareketinin kimi öğeleri ile yenilgiden yeniden dirileşe yöneldiği bir eksende irdelemeye çalışacağım.

Öncelikle yeni-liberal politika seti hakkında netleşelim: Bu politikalara, bir sermaye stratejisi bütünlüğü içinde bakmak gerektiği kanısındayım. Bir strateji olarak bakmak, öncelikle ekonomi-dışı zor öğesinin bu politikaların gerçekleşmesindeki kritik yerini tayin etmek bakımından önemlidir. Böylece bilimsel-teknolojik gelişmelerin ve piyasa işleyişinin nesnel zarureti olarak sunulan şeylerin, aslında nasıl bir yağma, sahtekarlık, hırsızlık, şantaj ve işgal neticesinde gerçekleşmekte olduğu da netleşmiş olur; özetle borsalarla bombalar arasındaki içsel bağ kurulmuş olur. Yeni-liberal sermaye stratejisi 1970’lerin son çeyreğinde önce işçi sınıfına karşı bir meydan okuma biçiminde ortaya çıkmış ve bu niteliği gereği ardından da kaçınılmaz olarak tüm insanlığa ve doğaya karşı bir meydan okuma biçimine bürünmüştür; yeryüzündeki her şeyi kendi karlılık ve rekabet önceliğine göre hizaya girmeye davet eden –ki davet hafif kalır- mahkum eden, bir meydan okumadır bu. Piyasa ve rekabet ilkesini toplumsal etkileşimimizin temel ekseni olarak içselleştirmemiz istenmektedir.

Günümüz kapitalizminin işleyiş mekanizmalarına yön veren yeni-liberal sermaye stratejisi ana hatlarıyla şu üç unsuru içermektedir; (a) mal ve hizmet üretiminin örgütleyici ilkesi olarak yalın üretim stratejisi, (b) ticari faaliyetlerin örgütleyici ilkesi olarak, hareketli mukayeseli üstünlükler ve müdahalesiz piyasa stratejileri ve (c) her ikisi arasındaki bağlantıyı kurarak derinleştiren yeni-liberal ilkel birikim strateji.

Bu üç unsur arasında bir öncelik sırası da bulunmamaktadır; bu boyutlarla ilgili yeni-liberal politikalar her alandan eş zamanlı olarak ve fiili bir biçimde uygulanmaya konmaktadır. Emek hareketinin bu saldırı politikaları karşısındaki direnişi ise mevzi nitelikte dolayısıyla ardışık zamanlı ve ağırlıkla hukuksal zemindeki bir mücadele biçiminde gerçekleşmektedir. Saldırı ve direnişin bu asitmetrik karakteri, emekçi kazanımlarının belli bir gelişmişlik seviyesinde olduğu ülkelerde özellikle geçerlidir. İşte “çalışanların ortak örgütlenmesi” konusu tam da bu noktada, emek hareketinin direniş biçimini yeni-liberal sermaye stratejisini göğüsleyebilecek bir çizgiye çekebilmek bakımından deyim yerindeyse stratejik önemde bir konudur. Emek hareketi bugüne kadar olduğu gibi eğer yeni-liberal stratejinin uygulama sonuçlarına mahkum olmayacaksa, sınıfının ve ülkesinin kaderi konusunda inisiyatif alacaksa, her alanda, eşzamanlı, birleşik ve fiili bir direniş çizgisi inşa etmek durumundadır.

Bu konu eğer şöyle algılanıyorsa fazlaca basite indirgeniyor demektir: Emek hareketi önce kendi bünyesinde burada önerilen tarzda bir direniş stratejisi geliştirir ve ardından yeni-liberal stratejiyle kavgaya tutuşur. Hayır; böyle bakmak emek-sermaye çelişkisinin hem tarihsel hem de güncel manasını ihmal etmek demektir. Emek hareketinin eğer örgütsel gücü zayıflamaktaysa, temsil kabiliyeti kaybolmaktaysa, mücadele kapasitesi daralmaktaysa ve kendi iç sınıf kompozisyonu parçalı bir manzara arz etmekteyse, bütün bunlar yeni-liberal politikaların gerçekleşme düzeyinin bir sonucudur. Emek hareketi birleşik bir örgütsel güç inşa etme, fiili ve militan bir mücadele çizgisi izleme noktasında ileri doğru küçük bir hamle yaptığında, yeni-liberal stratejiyi de geriletmeye başlamış olacaktır. Şunu söylemek istiyorum: Çalışanların ortak örgütlüğü ve birleşik mücadelesi, tüm unsurlarıyla, yeni-liberalizmle kavganın başında değil fakat sonunda gerçekleşecektir. Bu tarihsel bilinçle sabırlı ve kararalı adımlarla yürümekte yarar vardır.
Bu nokta önemlidir; zira özellikle gelişmiş kapitalist ülkelerin yerleşik sendikalarında yeni-liberalizmle vektörel bir uyumun mümkün olduğu ve hatta zorunlu olduğu şeklinde bir anlayış yaygındır. Örgütsel gücü zayıflayan ve temsil krizine sürüklenen sendikalar arasında, büyük sendikaların küçükleri bünyesine alması şeklinde gerçekleşen bir birleşme furyası yaşanmıştır ve yaşanmaya devam etmektedir. Bu eğilim bize yabancı değildir; Türk-İş deneyiminden iyi bildiğimiz şu meşhur “kafa ve kasa birliliği” sloganı, bugün Avrupa sendikacılık hareketinin gündemindedir. “Çalışanların ortak örgütlülüğü” programını bu temelde kavramak, en hafif deyimiyle, işçi sınıfının bütüncül çıkarlarını, örgütlü olan bölüğün kısa erimli çıkarına feda etmek demektir ve bu yolun yeni-liberal politikaları geriletmek bir yana daha da tahkim ettiği, Avrupa deneyiminde kanıtlanmıştır.

O halde soru şudur: “Çalışanların ortak örgütlülüğü” programına hangi perspektifle yaklaşılacaktır; yerleşik sendikaların varlıklarını kısa erimli idame ettirme perspektifiyle mi, yoksa içine düştükleri temsil krizine bir çözüm bulma perspektifi ile mi? Sendikalar açısından bakıldığında itiraf etmek gerekir ki bu o kadar da kolay yanıtlanabilecek bir soru değildir. Sendikaları bu yaman ikileme sürükleyen etkenlerin başında yeni-liberal sermaye stratejisi gelmektedir. Sermaye temsilcilerinin görüşü şöyledir: “Sendikalar sanayi toplumu kurumlarıdır, bugünün sanayi sonrası toplumunda yerleri yoktur, illa da varlıklarını sürdüreceklerse, bu ancak mikro-iktisadi rasyonele, yani firma gereksinimlerine tabi olmaları halinde mümkündür”. Bu öğüde yada zorlamaya uygun davranıldığı durumda, “çalışanların ortak örgütlülüğü” programının “kafa ve kasa birliği” sınırlarının ötesine taşması pek de mümkün görünmemektedir. Sendikacılık hareketinin krizine buradan bir çözüm çıkması da olası değildir.

Yerleşik sendikaların krizi, temelde bir temsil krizidir; hem gerçek ve potansiyel üye tabanı hızla erimiştir, böylece ciddi bir örgütsel temsil krizine sürüklenmiştir, hem de çalışma ilişkileri içindeki pazarlık gücü erimiş, böylece politik temsil bakımından da derin bir krize sürüklenmiştir. Çalışanlar buharlaştığı yada işçi sınıfının nicel çapı daraldığı için örgütsel temsil krizi yaşanıyor değildir. Tersine, yeni-liberal evrede, dünya çapında yaşanan muazzam bir mülksüzleşme ve proleterleşme dalgasına tanıklık ediyoruz; ama aynı zamanda emeğin üretim ve toplumsal yeniden-üretimindeki muazzam bir enformalleşmeye de tanıklık ediyoruz. Bu ise, emekçilerin bünyesinde; işsizle işi olanı, gençle yaşlıyı, kadınla erkeği, düşük ücretliyle yüksek ücretliyi, falanca sektördekiyle filanca sektördekini, güvencesizle güvenceliyi, vasıfsızla vasıflıyı ve nihayet örgütlü ile örgütsüzü karşı karşıya getiren, emekçilerin bünyesindeki her türlü farklılığı çatışmalı bir karaktere büründürerek derinleştiren bir süreci tetiklemektedir. Bu sürece, aynı zamanda, toplumsal kimlik inşasında sınıf kodları yerine, ırk, etni, din, mezhep gibi kodların eşlik etmesi eklendiğinde, vaziyet sendikacılık hareketi bakımından tam anlamıyla bir çıkmaza dönüşmektedir.

Eleştirel emek tarihçilerinden öğrendiğimiz şudur; sermayenin toplumsalı parçalama yönelimi, yeni-liberal politikalara özgü olmayıp sermayenin karakteri gereğidir. Emeğin doğrultusu da başından beri hep toplumsalı yeniden inşa etme yönünde olmuştur. Emek hareketi, atalarının yolunu izleyecekse, “çalışanların ortak örgütlenmesi” programını cemaatleşerek çözülen toplumsalı yeniden inşa etme, güncel anlamı itibarıyla kamusal alanı yeniden inşa etme bağlamına yerleştirmek durumundadır.

Bu bağlam içinde “çalışanların ortak örgütlenmesi”, emekçiler arasında yukarıda anılan farklılıkları ihmal etmeyen ve fakat bütünün çıkarlarını gözetmek suretiyle, farklılıkların parçalayıcı etkisini ortadan kaldıran bir örgütsel forma ve işleyişe sahip olmak durumundadır. Akademide “toplumsal hareket sendikacılığı” kavramıyla nitelenen yeni ve militan sendikacılık hareketlerinde bunun nasıl gerçekleştirileceği konusunda zengin deneyimler mevcuttur.

Belli bakımlardan fazla uzağa gitmeye de gerek yoktur; “çalışanların ortak örgütlenmesi” programını gündemlerine alan DİSK ve KESK’in kendi tarihleri içinde de bu yönde azımsanmayacak bir deneyim zenginliği mevcuttur. Nitekim bu birikim, programın yazılı unsurları incelendiğinde de görülmektedir. O halde bütün iş; bu programın, bütünleşik, eş zamanlı ve fiili mücadele zemininde birleşik bir emek hareketini yaratmak amacıyla uygulanmasındadır. Bu yöndeki irade ve gücün KESK ve DİSK’te mevcut olduğu kanısındayım.

Bu yazı Türkiye Sosyal Forumu’nda DİSK ve KESK tarafından düzenlenen “Neoliberal politikaların sendikal harekete etkileri ve alternatif çözüm önerileri” başlıklı seminerin konuşma metnidir.