VATAN POSTASI
Yaşamımızı Savunmak Üzere,Duygu,Düşünce ve Davranış Birliğini Gerçekleştirmek İçin Varız.

Marksizm ve siyaset üzerine-1

12 EYLÜL’ÜN HALKA KAPATTIĞI SİYASET SAHASININ GEZİ İLE AÇILDIĞINI VE BURADAN HAREKETLE 12 EYLÜL’ÜN GEZİ İLE BİTTİĞİNİ SÖYLEMEK MÜMKÜN MÜDÜR? DEĞİLDİR VE TERSİ GEÇERLİDİR: GEZİ, 12 EYLÜL SONRASI İNİŞ ÇIKIŞLARLA YÜRÜYEN MÜCADELELERİN BİRİKİMİ ÜZERİNDE; BİR BAKIMA ÖNCEKİ TARİHSEL DÖNEMİ İÇERİP-AŞARAK YAŞAM BULMUŞTUR.

Kitap yazmak bir yankı arayışıdır. Hayata katılma, tartışmalar içinde zenginleşme, düzeltilme, yanlışlanma, doğrulanma ve nihayet bir birikim olarak siyasal eyleme işleme saiklerini gözetmeden Marksizm ve Siyaset adlı bir kitap yazılmaz herhalde. Yordam Yayınları’ndan çıkan kitabı üzerine Gazete Duvar’dan Soner Sert’in Can Soyer ile yaptığı röportaja -kitabı henüz okumadım- bir yankı kabul edilsin bu yazı.

Son on yıldır dünyada onlarca isyan patlak vermesine rağmen -Gezi bunlardan biridir- Marksist/sosyalist yapıların bu başkaldırılarla rezonansa geçerek maya tutturamaması esaslı bir tartışma konusu. Bu bir bakıma 20. yüzyıl sosyalizminin çöküşünden bu yana kapanmayan tartışmanın devamıdır; dünya kapitalist sisteminin çok yönlü krizinin tezahürü olan isyanları sosyalist hareketle buluşturma sancısı, tartışmayı -teorik boyutunun ötesinde- pratik bir bağlama da oturtuyor.

Can Soyer Gezi’yi eşik kabul ediyor. 12 Eylül’den sonraki 33 yıllık döneme Gezi’nin aynasından bakıyor; keza Gezi sonrasını da hem Marksist hareketlerin yetmezlikleri hem de yeni dönemin imkanları üzerinden tartışmaya açıyor.

“Gezi ile birlikte Türkiye’de 12 Eylül’le başlayan bir süreç kapandı. Bu sürecin temel özelliğinin halkın siyaset yapma hakkının gasp edilmesi olduğunu düşünüyorum.” Devamla bu hakkın Gezi ile -ilk kez- yeniden koparılıp alındığını ifade ediyor Can Soyer.

Can Soyer’in bu değerlendirmesini sorunlu buluyorum. Bu hakkın 1985-2000 döneminde ağır bedeller, sert mücadelelerle faşist cunta idaresinden koparılıp alındığını teslim etmek Gezi’den ne eksiltir ki? Gezi’nin önemini vurgulamak için, aslında Gezi’nin de üzerinde yükseldiği temel olan önceki dönem mücadelelerini yok saymak mı gerekir? Gezi’nin böyle bir abartıya ya da önceki dönemleri yok sayarak yüceltilmeye ihtiyacı var mıdır? Öte yandan Gezi öncesi mücadelelerin hakkını teslim etmek, neden o döneme eleştirel bakışa engel olsun? Bilakis, ardında değerli kazanımlar bırakmasına rağmen, o dönemin imkanları içinde dikiş tutturamamak, sosyalist hareketin Gezi’deki yetmezliklerini anlamanın da anahtarı olamaz mı?

Bu yetmezlikleri tartışabilmek için öncelikle inkarcı olmamak, yapılanı-yapılamayanı hakkaniyetli biçimde ele almak gerekir. Öncelikle materyalistçe. Materyale, yani dönemin siyasal olgularının nesnel bilançosuna bakmak salt gerçeğe sadakat için değil, belli bir tarihsel dönemin birikimini -ki yetmezliklerden öğrenmek de bu birikimin parçasıdır- bugünün ihtiyaçları bağlamında değerlendirebilmek için de vazgeçilmezdir.

Şöyle bir soru soralım: 12 Eylül 1980 ile 12 Eylül 1997’yi kıyasladığımızda, halkın siyasete katılımı, haklar ve özgürlükler vb. bağlamında ne gibi farklar görürüz? 1997 itibariyle Cuntanın gerile(til)diği -ki bu rejimin karakterinin değiştiğini değil, emek ve özgürlük güçlerinin siyaset alanını dişle tırnakla açtığını gösterir- ve haklar/özgürlükler alanının darbe gününe kıyasla genişlediği bir vakıa olduğuna göre, bu nasıl gerçekleşmiştir? Rejim bahşettiği için mi? Parlamenter sahadaki burjuva partiler, Özallar, Demireller, İnönüler, Çillerler cunta karşıtı bir tutum ve mücadeleyle demokratik özgürlükleri getirdikleri için mi? Örneğin Türkiye’de Yunan Albaylar Cuntasına iyi kötü direnen PASOK türünden bir sosyal demokrat parti var mıydı?

Gerçeğe sadakatten vazgeçilmediği sürece bu soruların olumlu yanıtlanabileceğini sanmıyorum.

80’LER 90’LAR MANZARASI

Rejimin, Kürdistan’da yürüyen özel savaşla iyice ağulanan faşist karakterine rağmen, 80’lerin ve 90’ların kanlı karanlığında, sosyalistler, işçi sınıfı ve ezilenler sokakta siyaset yapma haklarını fiilen kullanarak hak ve özgürlükler alanını genişlettiler. Örneğin 1 Mayıs’ın yasal izinli mitinglerle kutlanmaya başlanması nasıl mümkün oldu? Demirel-İnönü hükümeti Doğu Perinçek’in ricasını kıramadıklar için mi 1992’de ilk izni verdiler? (Gaziosmanpaşa Meydanı’nda cunta sonrası ilk izinli sokak kutlaması gerçekleşti. Perinçek’in İP’inin yaptığı izin başvurusunu kabul etti Valilik.) Yoksa 88’de falakalı işkencelere, 89’da yağdırılan kurşunlara ve Mehmet Akif Dalcı’yı yitirmemize, 90’da İTÜ’lü arkadaşımız Gülay Beceren’in polis kurşunuyla felç kalmasına ve üç bin gözaltıya, 91’de Saraçhane’den başlayan yasadışı yürüyüşün Unkapanı civarında sert çatışmalarla sonuçlanmasına rağmen -üstelik sürecin sertleşmesine paralel artan kitlesellikle- 1 Mayısların sokakta kutlanmasındaki ısrar mı, rejimi yasal izinli 1 Mayıslara mecbur bıraktı? Bu tablo sokakta siyaset yaparak bir hakkın koparılıp alınması, özgürlükler alanının mücadeleyle genişletilmesi değilse nedir?

Peki ya iki milyon işçiyi sokaklara döken işçi sınıfının 1989 Bahar Eylemleri? Zonguldak madencilerinin büyük Ankara yürüyüşü? 3 Ocak 1991 Genel Grevi? Ümit Akçay, dönemin işçi hareketinin neo liberal özelleştirme programını sekteye uğrattığını, işçi sınıfının cunta yıllarındaki ekonomik kayıplarını bir ölçüde telafi ettiğini ve bu direncin neo liberal ekonomi politikalarının dizginsiz uygulanmasını AKP dönemine dek ötelediğini söylüyor. Hakkı Özdal ve Bahadır Özgür’ün yazılarında da benzer değerlendirmelere rastlamak mümkün. Bu tespitlere eklenecek olan şudur: “Çankaya’nın şişmanı işçi düşmanı!” sloganıyla meydanlara akan yüzbinlerce işçinin adımları, yasakları paspas gibi çiğneyerek sokakta siyaset alanını genişletti. Eylemler ekonomik-sendikal çerçevede gelişse de nesnel siyasal sonucu rejimin gerilemesi, siyaset alanının, işçi hareketinin ve toplumsal muhalefetin gücü oranında açılması oldu.

80-90’lar manzarasına sorular sormaya devam edelim.

1987 14 Nisan’ından itibaren ivmelenen öğrenci eylemlerinin, derneklerin lağvedilmesine yol açacak tek tip dernek yasasının Meclis’ten geri çekilmesine yol açması? Feminist hareketin ilk öncü adımlarla o günlerde sokakta politikaya başlaması? KESK’in fiilî meşru mücadele ile inşa edilmesi, sendikalaşma özgürlüğünün koparılıp alınması? Kürdistan’daki serhıldanlar, fiilî Newroz kutlamaları, bu sahadaki birikimin, örneğin 1991’de HEP ile yasal siyaset zeminine bir daha geri çekilmemek üzere girmesi? 1993 Ocak’ında Uğur Mumcu, Temmuz’unda Sivas Madımak katliamlarını protesto eden anti-faşist gösterilerde yüzbinlerin sokaklara dökülmesi? Demokratik Alevi hareketinin o günlerden itibaren sökülüp atılamaz bir meşruiyete kavuşması? 22 cana mal olan 12 Mart 1995 Gazi başkaldırısı ve ardından gelişen yüzbinlerin protestoları? O günlerden geriye kalan Cumartesi Anneleri mevzisi ve gözaltında kayıp politikasının büyük oranda engellenmesi? 1995 ve ’96 1 Mayıslarına 100-150 binlik katılımlar? ’96 1 Mayıs alanına yağdırılan kurşunlarla üç arkadaşımızın Kadıköy’de hayatını yitirmesi? 1996 Kasım’ında Susurluk’ta kontrgerilla foseptiğinin patlamasının ardından iki milyon insanın memleket çapında ışık söndürme eylemleriyle sokağa dökülmesi?

Bütün bu olguları yok sayarak, 12 Eylül’ün halka kapattığı siyaset sahasının Gezi ile açıldığını ve buradan hareketle 12 Eylül’ün Gezi ile bittiğini söylemek mümkün müdür? Değildir ve tersi geçerlidir: Gezi, 12 Eylül sonrası iniş çıkışlarla yürüyen mücadelelerin birikimi üzerinde; bir bakıma önceki tarihsel dönemi içerip-aşarak yaşam bulmuştur.

Öte yandan Kürt Özgürlük Hareketi’nin Türkiye’yi altüst eden çaptaki etkilerine tek kelime atıfta bulunulmadan, nasıl olur da “halkın siyaset yapma hakkı bağlamında 12 Eylül’den Gezi ile çıkıldı” cümlesi kurulabilir? Kendi payıma eğer bu konuya girmeyeceksem, yazarken-konuşurken, “Kürt hareketi bir yana” gibi bir not düşüyorum ihmalimin farkında olduğumu belirtmek için. Kategorik olarak Gezi öncesinde kayda değer bir şey olmadığı anlayışından yola çıkılınca ne Türkiye sahasında ne de Kürdistan’da olanlar -ve olanların anlamı- yerli yerine oturtulabiliyor.

Aynı ihmalkar tutum teorik birikimlerin değerlendirilmesinde de görülüyor. 1999’da hapishanede okuduğum M. Çulhaoğlu’nun “Binyılın Eşiğinde Marksizm ve Türkiye Solu” adlı çalışması Türkiye sosyalizminin birikim hanesindedir, farklı geleneklerdeniz diye bu değerli çalışmanın üzerinden atlamayı aklımdan bile geçirmem, herkese de okumasını öneririm. (Behice Boran’ın teorik çalışmaları hakkında doğrusu bir bilgim/fikrim yok.) Peki ya Çulhaoğlu ve B. Boran ile sınırlayabilir miyiz kendimizi? Hikmet Kıvılcımlı’ya atıfta bulunulmadan Türkiye’deki Marksist birikim yelpazesi nasıl tanımlanabilir? İbrahim Kaypakkaya’nın Maocu şablonlara bağlılığını eleştirebilirsiniz, fakat Marksist devlet ve devrim teorisinin esaslı bir kavranışı üzerinde temellenen Kemalizm ve Kürt sorunu hakkındaki -döneminin oldukça ilerisindeki- tezleri nasıl yok sayılabilir? Mahir’i de olduğu gibi kabul etmeniz gerekmiyor, ancak esnek bir yelpazade farklı mücadele-örgüt biçimlerine olanak sağlayan teorik-politik görüşlerini yok sayabilir misiniz? Ve bu görüşler, dönemin mücadelerini taşıyan Türkiye’nin en büyük örgütlerine kaynaklık etmedi mi? Nereden duyduğumu hatırlamıyorum, intihal yapmış olmayayım: “Hepimiz Deniz Gezmiş’in parkasından çıktık”; Mahir-Deniz-İbo’nun parkasından. 1971-2001 döneminin teorik, politik, örgütsel ana akım devrimciliği o parkadan çıkmadı mı? 70’ler bir yana, 1985-2001 döneminde sokakta politika ile kazanılan özgürlükler alanında da izleri sürülemez mi o parkadan çıkanların? Tarih yazımında o parkadan çıkmayanların ihmali kısmi bir eksiklik yaratır; parkadan çıkanların ihmali ise koca bir boşluk!

Peki nereye vardı bu geleneğin akıbeti? Bana göre 2001 itibariyle bir dönem bitti, taşıyıcı aktörleri de teorik-politik-örgütsel çok yönlü bir krize sürüklendiler. Bu kriz Gezi ve devamında daha bir görünür oldu. Fakat öncesinde 12 Eylül yenilgisinde, devamla da 85-2001 döneminde, ilgili aktörlerin bizatihi mimarisine katkı sağladıkları imkanları/kazanımları değerlendirememesinde, hatta yer yer heder etmelerinde ifadesini buldu bu kriz. Eski dönemin devrimciliğini eleştirmek için yaptığı katkıları inkara gerek yok; bilakis katkılarıyla da beslenen imkanları heder etmesi çok daha sarsıcı bir eleştiriyi mümkün kılıyor.

Can Soyer, Türkiye’de Marksist örgütlerin Marksizmi pek de kullanamadığını/işlevlendiremediğini söylüyor, katılırım; Marksizmi benimsemek ile, onu eylem klavuzu kılabilmek hiç de aynı şey değildir. O halde Marksizmi işlevlenirme meselesini kendi yapıp ettiklerimiz üzerinde de sınamak durumundayız.

Marx, Paris Komünü’nü, pek de başarı şansı olmadığını bilerek destekledi. Marksistler yok denecek kadar azdı Komün sokağında ve yönetim kademesinde. Anarşistler, Prudhoncular, Bakuninciler, bir kısım burjuva demokrat, bileşenleri sanayi proletaryasından çok zanaatçılardan oluşan emekçiler Paris Komünü’ne damga vurdu. Ve Marx, “Paris’te taraftarlarım zayıf, işçiler değil küçük burjuvalar, anarşistler baskın, üstelik pek başarı şansı da yok ve altı üstü bir kentle sınırlı küçük bir deney” diyerek Komün’ü görmezden gelmedi; bilakis politik olarak desteklemenin ötesinde devlet, devrim, ayaklanma sanatı, proletarya diktatörlüğü hakkında bugün hâlâ başvurduğumuz teorik sonuçlar çıkardı Komün tecrübesinden. Marks’ın tutumunun neşet ettiği teorik bağlamı anlamaya çalıştığımızda, O’nun herşeyden önce materyalist bir diyalektikçi olduğunu, ‘içinde biz var mıyız yok muyuz’ türünden idealist bakkal hesaplarına girmediğini; Komün gibi bir materyal-nesnel gerçekliği yok saymasının -kendisiyle çelişmeden- zaten mümkün olmadığını görebiliriz. Marksizmin özü materyalist diyalektiktir; diyalektiğin, komünizm perspektifiyle (komünizmin diyalektiği de denebilir) tarihe, güncele, gelecek projeksiyonlarına, sınıflara, ideo-kültürel sahaya ve politikaya uygulanmasıdır Marksizm; tüm önermeleri bu teorik-metodolojik kökten neşet eder; bizatihi Marksizmin Marksist eleştirisinin de bu kökten neşet edebileceği gibi. O halde Marx’ı bugünün Türkiye’sine taşısak, örneğin Gezi öncesi otuz küsur yılın toplumsal-siyasal mücadeleler “materyaline”/ nesnelliğine bakarak, “halkın 12 Eylül’den beri siyaset yapma hakkını kullan(a)madığına ve bu makus talihin ilk kez Gezi ile değiştiğine” mi hükmederdi? Daha tam bir ifadeyle Marx, kendi ürettiği teorik-metodolojik müktesebata bağlı kalarak böylesi bir değerlendirme yapabilir miydi? Peki ya Türkiye’nin teorik “materyal” birikiminin yekününe bakıp, bunlardan bazılarını görmezden gelebililir miydi? (Eleştirel bir pozisyon ile yok saymanın aynı şey olmadığını vurgulayalım geçerken.)

Ezcümle “görmemek” bir tür grup körlüğünden kaynaklanıyorsa fena, Marksizmi tarihsel/siyasal bir döneme uygulayamamaktan kaynaklanıyorsa daha da fena…

Kuşaklar meselesinde de -keyfiyete, subjektivizme düşmeyeceksek- aynı metodolojiden hareket etmek zorundayız.

KUŞAKLAR MESELESİ

Türkiye’de 68, 78 kuşağı vardır da, neden örneğin 58’liler ya da 2003’lüler yoktur? Daha tam bir ifadeyle, “yoktur” dediğimiz tarihlerde de biyolojik olarak 20’li yaşlarında olan, sosyalizm mücadelesini ağır fedakarlıklarla sürdüren, hapse düşen, hatta yaşamını yitirenler olduğu halde neden 58’lilerden, 2003’lülerden vd. söz etmiyoruz? Çünkü sosyalizm mücedelesinde kuşaklar biyolojik kategorilerle değil, siyasal-toplumsal mücadelerde etkili, iz bırakan, ayırıcı bir katkı sağlayan kümelerle/dönemlerle tanımlanır. Sosyalizm mücadelesi dümdüz bir süreç değildir, dönemler belli anlam yumaklarının yoğunlaştığı kavşaklardır aynı zamanda. Buradan hareketle ele aldığımızda 68’liler kurucu (ya da yeniden-kurucu) kuşaktır, 78’liler iç savaş kuşağı; yani “kuruculuk” ya da “iç savaşın tarafı olma” gibi ayırıcı özelliklerle temayüz etmiştir bu kuşaklar. Kuşakların kitlesel olarak etkili olduğu dönemler 3-5 yılla sınırlıdır, kuşaklardan geriye kalan kadrolar ise on yıllar boyunca mücadeleyi sürdürebilirler. 1985-2001 dönemi mücadelerinin cuntayı geriletmek, siyasal hak ve özgürlükler alanını genişletmek gibi bir siyasal-toplumsal anlamı vardır. Cunta karanlığında ilk çoban ateşlerini tutuşturmaktan başlayarak, sokakta yüzbinlerle yürüyen mücadelelere uzanan olayların karmaşık yumağı içinde, kırmızı bir ip gibi izi sürülebilecek olan kuşak ise 87’lilerdir. (14 Nisan yürüyüşü ve Nisan 1987 gençlik eylemlerinden mülhemdir 87’liler) Bunun bir görünümü dönemin mücadeleleri ve ardında bıraktığı siyasi kazanımlarsa; diğer görünümü de 1985-2001 mücadelelerinin taşıyıcı omurgası olan bu kuşağın, faşizme karşı mücadelede yüzlerce mensubunu toprağa vermesidir. Ayırıcı özellikleri cunta karanlığına teslim olmayarak mücadeleye atılmaları ve 12 Eylül kesintisinin ardından devrimciliğin sürekliliğini sağlayan köprü kuşak olmalarıdır. Bu üç kuşağın ardından Gezi geldi. Gezi, üniversite yıllarından arkadaşım Volkan Yaraşır’ın özel bir yazışmamızda söylediği gibi, “bereketli bir alüvyon” bıraktı ardında. Gezi, göz önünde olan kazanımları ve tarzının ötesinde, çok sayıda genç katılımcısını Rojava’da toprağa verdi. Tüm bu birikimlere rağmen siyasal-örgütsel form-lar ve oturmuş bir süreklilik kalmadı Gezi’den geriye. Buna karşın Gezi’nin alüvyonundan beslenen mücadele tarzları, yaratıcı biçimler, zengin dil, esnek ve kapsayıcı mücadele üslubu, son olarak Boğaziçi direnişinde görüldüğü üzere hemen her kritik eşikte yeniden ve yeniden sahneye çıkıyor. Bu yeni olgu ile eski usullerle bağ kurulamayacağı anlaşıldı. Sosyalist hareket çok yönlü bir yenilenme yaşamadan Gezi’nin alüvyonlu toprağıyla bağ kuramıyor; Gezi ise içsel cevherini istikrarlı ve etkili bir siyasal-örgütsel yapıya kavuşturamıyor. Ve bu çifte kilitlenmeden etkili bir politik güç açığa çıkmıyor.

Türkiye’de Gezi’nin de Marksist teori ve politikanın da önünde duran aktüel problematik/eşik budur.

DEVAM EDECEK…

Nabi KımranAdilMedya

İlk yorumunuz

Bu web sitesi deneyiminizi geliştirmek için çerezleri kullanır. Bununla iyi olduğunuzu varsayacağız, ancak isterseniz vazgeçebilirsiniz. Kabul et Devamı