KOKUŞAN TOPLUM MU KAPİTALİST DÜZEN Mİ?

Yazar Ahmet Erdal Aksungur   


Bu yazı, hiç değilse okuyucuyu bu konuda azıcık düşünmeye yöneltebilmişse, görevini yerine getirmiş olacaktır. Zaten, halkımızın dediği gibi: “KORKUNUN ECELE FAYDASI YOKTUR…”

Kokuşmuş Kapitalizmin Kokuşmuş Medyası
Son yıllarda Holdinglerin tekelci “Basın-Yayın” organları televizyon kanallarında ve gazete sayfalarında, kendi sistemleri olan Kapitalist Düzenin ekonomik iflasa sürükleyip çürüttüğü bazı Küçük-burjuva zümrelerine ait kimi yozlaşmış unsurlar arasından cımbızla çekilip her gün pehlivan tefrikası gibi yayınlanan“münferit kokuşmuşluk” haberleri, sistematik bir şekilde çığ gibi büyüdü.
Aynı tekelci televizyonların “Sanat eseri” diye piyasaya sürdüğü, toplum hayatında ancak tek tük rastlanan “anormal tiplerle” ve uydurma olaylarla dolu bitmez tükenmez “Dizi” tefrikaları da, en bayağı “yarışma programları” da aynı hızla çoğaldı. Gene tekelci gazeteler, sınıflı toplum “gerizleriyle” dolu “magazin”sayfalarını önce artırdılar. Daha sonra bu yetmezmiş gibi, aynı şekilde sınıflı toplum pislikleriyle ve dedikodularıyla, Atyarışı ve Spor-Toto kumarıyla tıka basa doldurulmuş her biri hem 6-8 sayfalık gazete boyutunda, hem çifter çifter, hem de bedava “Gazete Ekleri” dağıtacak kadar işleri ileri götüren bir yayın politikasına geçtiler. Bugün artık herkesin görebileceği gibi, gazetelerde “ciddi haber sayfası” denilen kısım, “devede kulak” kadar ya var, ya yoktur. Bunlar da zaten “Köşe yazıları” denen herzeleri yutturmak için konan “dekorasyon” türünden “yönlendirici” haberlerdir.
Aslında 1990’lardan beri büsbütün “Evrencil bir afet” haline gelen bu “Medya Politikası”nın ilk tohumları, dünyadaki tüm Kapitalist ülkelerde “Dallas” dizisinin yayınlandığı yıllarda ekilmeye başlanmıştı. O yıllardan beri dev adımlarla gelişen iletişim teknolojilerine paralel olarak, dünyadaki tüm Kapitalist ülkelerde“Görsel ve yazılı medya” denen “Hür Basın-Yayın” sektörü de, yalnız Bilgisayar ve İnternet gibi yeniliklerle “teknolojik” olarak değil, aynı zamanda izlenen yayın politikası bakımından “içerik” olarak da korkunç bir hızla, büyük bir değişim geçirdi.
Holding ve Bankaların kurduğu televizyonların, radyoların, gazetelerin ve yayınevlerinin, yıllardan beri,  domuzuna bilinçli ve hesaplı bir şekilde sistematik olarak yaydıkları ideolojik ve kültürel “gerizlerin”, ne yazık ki, bugün artık “ayık insanlar” arasında bile pek tehlikeli bir “karamsarlık” ve “yılgınlık” eğilimi yaymayı başardığı birçok olaydan anlaşılıyor.
Bu yüzden kafalar öylesine karışmış ki, kendisine Devrimci veya Sosyalist veya Komünist adı veren iddialı kimseler arasında bile, tekelci “Medya”nın yaydığı uydurma izlenimler ve önyargılar içinde boğularak, “Sınıf Pusulası” gibi Bilimsel Sosyalizmin ana prensiplerinden dahi bihaber olanlara hemen her yerde sık sık rastlanabiliyor.
Bunların çoğu, genellikle Türkiye’nin sosyal sınıf gerçekliğini kavramaktan, özellikle de Kapitalist üretim ilişkileri içinde ister istemez köklü bir terbiyeden geçerek Devrimci Sınıf karakteri kazanmış ve sayıları milyonlarla ifade edilen Türkiye İşçi Sınıfının sosyal varlığını görmekten aciz kalabiliyorlar.  Hatta kimileri, son 10-15 yıldır her yerde “orta sınıf” palavralarıyla öne çıkarılan Modern Küçük-burjuva zümreler ile hâlâ Ortaçağ artığı şartlar ve kültür ilişkileri içinde yaşayan esnaf kafalı Küçük-burjuva zümre ve tabakalara bakarak, etkisi altında kaldıkları palavralar yüzünden Türkiye’deki İşçi Sınıfının sosyal varlığını inkârakadar gidebiliyorlar…
Onun için burada, İşçi Sınıfına ve tüm çalışan halk yığınlarına karşı korkuyla karışık bir güvensizlik ve karamsarlık duygusuna kapılanlara birtakım gerçekleri hatırlatmanın yararlı olacağına inanıyoruz.
Kokuşan Toplum mu? Kapitalist Düzen mi?
Holding televizyonlarının haberlerden tutun da çeşitli program ve dizilere kadar gün 24 saat yaptığı yayınlarda, Türkiye: genel olarak anormal tiplerin, dengesiz kişilerin, cahillerin, budalaların, her türlü manyakların, katillerin, delilerin, cinsel sapıkların ve benzerlerinin yaşadığı, “kendileri hariç(!)” bütünüyle “dejenere olmuş, çürümüş, kokuşmuş bir toplum” olarak gösteriliyor.
Böyle göstermek isteyenlerin politikalarına bakarsak, Türkiye’de “kendilerinden” başka “normal insan” yoktur.
Parababaları Medyasının göstermek istediği gibi gerçekten Türkiye’de Halk yığınları tepeden tırnağa bir yozlaşma, bir çürüme ve kokuşma içinde midir? Parababalarının televizyon, radyo ve gazetelerinin, hatta dolaylı-dolaysız onlara bağlı İnternet siteleri ile Facebook gibi “sosyal paylaşım” yahut “arkadaşlık” ağları denilen “sanal” uzantılarının bize “inandırmak istediklerine” inanırsak Türkiye bir “kokuşmuş yaratıklar” ülkesidir. Her köşesi cinsel sapıkların, manyakların, homoseksüellerin kol gezdiği bir “fuhuş yuvası”; akli dengesi bozuk yaratıkların eşindiği bir “deliler koğuşu”; önüne çıkanı zevk için öldüren sadistlerin, satanistlerin, serserilerin bol bol bulunduğu bir “Katiller yatağı”; cahillerin, budalaların, psikopatların dolu olduğu bir “ayılar ülkesi” midir Türkiye? Kesinlikle böyle değildir. Ne Türkiye’de, ne dünyanın her hangi bir yerinde böylesine her şeyiyle çürüyüp kokuşmuş bir toplum yoktur. Yeryüzünde insanları yozlaştırıp çürüten Emperyalist Kapitalizm sisteminin en ileri seviyede işletildiği US Amerika’da bile, henüz toplum bu hale düşürülememiştir.
Öyleyse Parababaları medyası “Küçük Amerika” yakıştırması yapılan Türkiye’de böyle bir politikayı neden uyguluyor? Bunun başlıca üç büyük nedeni var:
1- Tekelci Medya paçavraları ve kanalları, tüm toplumu “çürümüş ve kokuşmuş” gibi gösteren envai çeşit herzeleri, gün 24 saat yayarak, her şeyden önce insanların kafasını “esrar kabağına” çevirmek, toplumu “kafadan silahsızlandırmak” ve halk yığınlarını Kapitalist kurtlar önünde çil yavrusuna dönmüş, tek tek kaçışan “av hayvanları” gibi dağıtmak istiyor.
2- Bunu gerçekleştirmek için, bir yandan Kapitalizmin temeli olan “Bireycilik” eğilimini tüm toplumda kışkırtmak, beslemek ve “bencillik” gibi tüm pisliklerini yaymak; öte yandan da insanlar arasındaki “Toplumcul birlik ruhunu” aşındırıp boğmak, “kollektif dayanışma ve hareket bağlarını” yozlaştırıp kopartmak ve yok etmek gerekiyor.
Yıllardan beri yapıldığı gibi bugün de, Tekelci Medya paçavraları ve kanallarının uyguladıkları bu yayın politikasıyla, tüm toplumu “çürümüş ve kokuşmuş” gibi gösteren envai çeşit herzeleri her eve sokup, her insanın ruhuna gün 24 saat şırınga etmesi, ister istemez az çok her iki yönde de olumsuz etkilere yol açıyorlar.
3- Buna paralel olarak, gençleri hedef alan “özel” programlarda: bir yığın “siyasi” nitelikli uydurma yakıştırmalar yanında, “cahil, gerici, anlayışsız, yozlaşmış, beleşçi, bencil, bireyci, kapıkulu…” gibi imajlar çizilerek, özellikle Türkiye İşçi Sınıfına, genellikle tüm Halk yığınlarına karşı korkunç bir “GÜVENSİZLİK” eğilimi pompalıyorlar.
Demek ki, Parababaları bu bakımdan ne yaptıklarını ve ne yapacaklarını iyi biliyorlar. Ve envai çeşit “etiketler” altında kapılarında besledikleri “Medya Kapıkullarına” boşuna yüklü paralar ödemiyorlar. Para ve Silah gücüne dayanarak, binbir dalavereyle, oyunla; binbir baskı ve şiddet ile zar zor ayakta tuttukları sömürü ve soygun saltanatlarını sürdürebilmek için, tek yolları kalmıştır: Bütün Halk yığınlarını en başta YALAN ve DEMAGOJİ ile ALDATMAK işi gelmek üzere, tüm “Sınıflı Toplum Pislikleri” içinde uyuşturmak, uyutmak ve boğmak… Bunu gerçekleştirmek için, “Medya” denilen “YALAN ve DEMAGOJİ” makinesinden ve atölyelerinden daha mükemmel bir silah var mıdır?
***
Gelelim meselenin öteki yanına.
Gerçekte toplumda esas artan şey nedir? Zaten var olan 7 bin yıllık “Sınıflı Toplum Pislikleri” midir, yoksa bizzat “Kapitalist sistemin” tepeden tırnağa çürüyüp kokuşmuşluğu mudur?
Bugün dünyada her türlü iletişimi “ışık hızına kavuşturan” yeni teknoloji sayesinde, Kapitalist dünyanın her köşesinde sürüp gelen tüm pislikler ve pislik tefrikaları, artık dünyanın en sapa, en ücra köşesinden bile anında işitilir ve görülür hale gelmiştir.
Bu yüzden, dünya ölçüsünde var olan tüm Sınıflı Toplum pislikleri, yalnız gözler önüne serilmekle kalmıyor, aynı zamanda her ülkedeki yozlaşma biçimlerinin, tüm yeryüzünün her köşesine yayılması da kolaylaşıyor. Bu gelişmenin olumsuz yanıdır. Elbette her ülkede “Eğitim” ve “Medya” gibi sistem mekanizmalarıyla kafaları “Esrar kabağına” çevrilmiş kimseler arasında, bu pislikleri yenecek bir halt bulmuş gibi yiyip yutanlar da, “mal bulmuş Mağribi” gibi dört elle sarılanlar da, maymun gibi taklit etme eğilimleri de ister istemez artıyor.
 Ne var ki bu tür haberleri kafaya takıp, tümüyle “toplumun çürümüşlüğünden” yakınanlara hak veremiyoruz.
Çünkü esas “çürüme ve kokuşmuşluk”, sanılanın aksine “Toplumdan” daha çok, bugün Sanayi Devrimi çağının “Liberal Kapitalizmi” imiş gibi yutturulmaya çalışılan Emperyalizm çağının müzmin ve azgın hastalıklarla ölüm döşeğinde kıvranan; yaşlı, tutucu, bunamış, yırtıcılıkla ayakta kalmaya çalışan, Tekelci KAPİTALİZM DÜZENİ ile bu düzenin elemanları ve mekanizmalarında olmaktadır.
Buna rağmen bizde de, 74-75 milyonluk koca bir Halk bütünlüğü: aydınlarımız arasında bile, hem “Kapitalist Düzen kokuşmuşluğu”, hem de düzenin kuyruğuna takılıp “toplumun yozlaşmış tortusu” halinde biriken ve zaman zaman su yüzüne vuran çeşitli zümrelerdeki  “kokuşmuş tabaka” ile sık sık karıştırılıyor. Bu karıştırma yüzünden, “aklı başında” sayılan insanlar arasında bile İşçi Sınıfı ve tüm çalışan Halk yığınlarına karşı, kişicil korkularla karışık birgüvensizlik ve karamsarlık içine düşenler çoğalıyor.
Oysa var olan gerçekleri kavramak için yapılacak şey çok basittir. “Medya” denilen “YALAN ve DEMAGOJİ” makinesinde ve atölyelerinde üretilen binbir zehirli“naneleri”, uyuşturucu “hapları”, uydurma “imajları” gözü kapalı yiyip yutmak yerine: gözümüzü açıp esas canlı Hayata; yaşayan Topluma; çalışan, üretenİnsan yığınlarımıza bakmak yeter. Sınıflı Toplumlar tarihinin hiçbir devrinde, Medeniyet sürüleri haline sokulan; gerçekten haddinden fazla çürüyüp kokuşmuş insanların gücü, ne görkemli Medeniyetleri yaşatmaya, ne de Toplumu ayakta tutmaya yetmemiştir. Tam tersine, bugün olduğu gibi, bugüne kadar da hep Hayatı da, Toplumları da ayakta tutan şey, çalışan, üreten insan yığınlarının dipdiri gücü olmuştur. Eğer bu çalışan-üreten insan yığınlarının hepsi birden 3-4 gün çalışmayıp, üretmese: yalnız “Çağdaş Medeniyet” diye göklere çıkarılan Kapitalizmin nasıl yerle bir olacağını değil, tüm hayatın da nasıl felç olacağını herkes yaşayarak anlardı.
Hayatın kanunudur: Unutmayalım ki, hiçbir şey “kokuşmuş insanların” elinde “yükselmek” şöyle dursun, varlığını bile sürdüremez.
“Balık baştan kokar”
“Balık baştan kokar” sözü de hayatın kanunudur.
Sosyal anlamda “Balık baştan kokar” sözü, toplumun “ezen” ve “ezilen” olarak “baştakiler” ve “aşağıdakiler” diye iki zıt kümeye bölündüğü Sınıflı Toplumda icat edilmiştir. Bu söz, yaşadığımız çağın “Modern Sınıflı Toplumu” olan ve 7 bin yıllık Antika Sınıflı Toplumların da mirasçısı olan Kapitalizm için çok daha fazlasıyla geçerlidir…
Kapitalizmin sistem olarak kokuşmuşluğu, ekonomiden politikaya, bilimden edebiyata, dinden sanata kadar her alanda görülen olaylara, sergilenen davranışlara, gerçekleştirilen keşiflere, dayatılan uygulamalara azıcık “ayık kafayla”, azıcık “bilgi” ve dikkatle bakınca kolayca görülebilir. Bunu anlamak için ille de boyuna oynanan en dramatik, en kirli ve kanlı oyunları ele almak gerekmez.
Zaten 2000 yılında perdesi açılan ve Afganistan’dan bugün Libya’ya kadar uzanan kanlı savaşlar zinciri: hâlâ “Liberal” diye yutturulmaya çalışılan “Emperyalist Kapitalizm”in hangi müzmin ve azgın hastalıklarla, hangi kokuşmuşluk ve çürümüşlük içinde kıvrandığını en kör göze bile batacak kertede gösteren açık belgeler olarak önümüzde durmaktadır.
Onun için sanılanın aksine gerçekten çürüyüp kokuşan tümüyle “Toplum” denen milyonlarca insan bütünlüğü değil, tam tersine, tüm mekanizmalarıyla“milletlerin BAŞINA belâ” olmuş, o “Topluma egemen” olan Parababaları Düzeni’dir.
Toplumun bütün sosyal yaşantı ve ilişki alanlarını örümcek ağı gibi kaplamış bulunan Parababaları Düzeni, tüm sömürü ve soygun mekanizmalarıyla, tümbaskı ve tahakküm şebekeleriyle, daha baştan binlerce yıllık “çürüyüp kokuşmuş unsurlar ve kurallar” üzerinde yükselip işler.
Parababaları Düzeni’nin sömürü ve soygun saltanatını ayakta tutmak, ömrünü uzatmak ve varlığını sürdürmek için en önemli pratik dayanağı ve silahı: DEVLETaygıtıdır.  Gerek YÜRÜTME (Hükümet) ve YASAMA (Meclis) kurumlarıyla, gerek YARGI ve gerekse “GÜVENLİK” (Emniyet) ve “SAVUNMA” denen SİLAHLI KUVVETLER mekanizmalarıyla geliştirilen DEVLET aygıtı: ta icat edildiği günden beri, “tabiatı gereği” hep egemen sınıfların çıkarları doğrultusunda, hep tepeden tırnağa “çürüyüp kokuşmuş unsurlar ve kurallar” ile işleyip varlığını sürdürür.
Bu gerçekliği daha anlaşılır kılmak için iki örnek verelim:
1) Bu gerçeklik yüzünden, ister Antika olsun, ister Modern olsun, her düzende egemen sınıfın çıkarları için, yoktan “Devlet Adamı” diye öne sürülenler,“misyonu” bitip “miyâdı” doldu mu: ister Kral, isterse Padişah olsun; ister Başbakan, isterse Cumhurbaşkanı olsun “Sifonu” çekilmiş tuvalet pislikleri gibi kanalizasyona karışıp giderler. Sık sık “Kukla” değiştirmek zorunda kalan onların efendileri Şeytan Parababaları bile, artık “işi bitenlerden” hiçbirinin gözyaşına da bakmaz, yüzüne de bakmaz…
2) 7 bin yıllık Antika Medeniyetler Tarihi, “Devletleşme” aşamasına ulaşmış İlkel Sosyalist Kandaş toplumların “DEVLET” ile tutsak edilerek toptan “Medeniyet sürüleri” haline çevrildiği ve Kandaş kahramanların yozlaştırılıp egemen sınıfların emrinde “Devletlû Kapıkulları” haline getirildiği “SARAY” denen “SÜSLÜ MEZARLAR” ile doludur.
***
Demek ki, “Devlet” denen egemenlik aracı, gerçekten bizzat İŞÇİ SINIFI elinde, her şeyden önce tepeden tırnağa değiştirilmedikçe; tıpkı İlkel Sosyalist KANyahut Modern KOMÜN teşkilatı gibi ikinci yahut üçüncü el “Vekiller” aradan çıkarılarak fiilen tümüyle “Halkın Devleti” haline getirilemedikçe: Sınıflı Toplumun tabiatından gelen insan, toplum ve doğa düşmanı bu yozlaştırıcı “çürüyüp kokuşmuş unsurlar ve kurallar” illetinden kurtulmak mümkün olmayacaktır.. Bu büyük hakikat, ne yazık ki, yıllar boyunca “Komünist Devlet” diye taşa tutulan yahut övülen ülkelerde Berlin Duvarı’nın “yapılması” gibi “yıkılması” ile de gözler önüne serilen acıklı olaylarla da ispat edilmiştir.
“Sistem korkulukları”
Kapitalist ülkelerde “Politikacı” ya da “üst düzey diplomat” veya “Devlet adamı” diye toplumun “güdüm mekanizmaları” için, iktidar ve muhalefet “pehlivanı”olarak sahneye sürülen “kıçı tezekli” fanilerin “Yarı-Tanrı” pozunda çalım satmalarına bakarak kimse kendini aldatmamalıdır. Önemli olan “Sistemin korkulukları” değil, “sistem” denen düzenin kendisidir. Bütün ülkelerde milletlerin başına çeşitli yollarla kahramanlaştırılıp “korkuluk” olarak dikilen bu “Siyaset Bezirgânı Kapıkulları” arkasında, genel olarak kokuşmuş DÜZENİN tüm araç ve şebekeleri, özel olarak yerli-yabancı Parababalarının şu veya bu zümresi ile CİAgibi irili-ufaklı Gizli İstihbarat Servisleri vardır.
Özellikle 1945’lerden beri her hangi bir ülkede istediği birini “Başbakan” yapan, sonra da istediği zaman “sifon” çekip kanalizasyona yollayan Kapitalizmin“Süper-Emperyalizm” çağında, bu gerçeğin aksine inanmak yahut bunların arkasında gerçekten halk yığınları var sanmak için, ya burnunun ucundan ötesini göremeyecek kertede “zır cahil” olmak gerekir ya da halkın “ahmak” dediği kertede “safdil” olmak gerekir.
Hele her şeyin bizdeki kadar ayan beyan oynandığı, “Kapitalizmin” en çarpık, en “ucube” şekliyle yerleştiği bir ülkede bu büsbütün böyledir. Öyle bir ülkede yaşıyoruz ki, “siyaset” sahnesinde “dansözlüğe” kalkışanların hiç utanmadan yaptıkları ilk iş, hem US Amerika, hem US Avrupa efendilerinin “Kâbe”lerini“ziyaret” etmek olmuyor mu?
Bu topraklarda “Sünnet” olup da, böyle “Vaftiz” edilmiş olanlar arasında dahi, efendilerinin gözünde Abdüllatif Şener kadar “Şirin-Hoş-Latif” yer edinseler bile,“izin” verilmediği zaman, toplumda hiçbirinin esamileri bile okunmuyor. Parababalarının bütün “Hür Basın-Yayın” organlarında, hem de en “ciddi” geçinen kanal ekranlarında ve gazete sayfalarında, ikide bir, bilmem hangi kadın sanatçının “silikon memeleri” yahut “estetik ameliyatları” konu edilip günlerce tartışılıyor da, bu “geçmişin” yahut “geleceğin” öylesi “Büyük adam” taslakları ise iki satırla bile yer alamıyorlar. Hatta böyleleri sağ mı, ölü mü kimsenin haberi bile olmuyor.
Bu “Siyaset kuklalarının” arkasında böyle bir “sistem” ve “sınıf gücü” olmasa, halkımızın dediği gibi toplumda “Yalova Kaymakamı” kadar bile itibarları olmazdı.
“Misyonu bitmiş” yahut “miyâdı” dolmuş veya artık “istenmeyen” bu oyuncakların gerilerindeki Evrensel Parababaları Tarikatının verdiği “destek” çekildi mi: yalnız “Kişi kartları” değil; o güne dek her yerde “hazır ve nazır” görünen, iktidarda kendisini “tüm Türkiye” imiş gibi lanse eden koca koca Bezirgân Partiler de,“İskambilden Şatolar” gibi yıkılıp, “bir varmış, bir yokmuş” hikâyesine dönüyorlar..  Siyaset sahnemizdeki Politikacılar ve Partiler çöplüğü, bugün hâlâ mesela ANAP, DYP gibi bu tür “misyonu” bitmiş Partiler ve Siyaset kuklalarıyla doludur.
Mesela, Dünkü Süleyman Demirel’in Bugünkü Tayyip Erdoğan’dan ne farkı vardı? O da dünkü Türkiye’de, bugünkü Tayyip Erdoğan gibi “büyük dağları ben yarattım” kuruntusuyla burnundan kıl bile koparttırmıyordu. Bugün ise, o eski kulağı kesik “kurt politikacı” ne haldedir? Geçmişte “Çoban Sülü” namıyla bu ülkeyi yönetirken, şimdi ise çoğu tıpkı 12 Eylül Sömürge Faşizminin meşhur “Büyük adamı” yapılan Özal gibi bir zamanlar onun pabuçlarını yalayan, önünde el-pençe divan duran ve şimdiki devlet katlarına ve siyaset sahnesine doldurulmuş itin, köpeğin “maskarası” durumunda değil midir?
***
Kokuşmuş Kapitalist düzende yalnız her gün milletçe “Sistem korkulukları” olarak endamlarını seyrettiğimiz, çalımlarından geçilmeyen kıçı tezekli  “Siyaset Bezirgânı Kapıkulları” mı böylesine içi boş ve kof “değer” fukaralarıdır? Hayır. Böyle “yanına yanaşılmaz” çalımlarına bakarak “Yarı-Tanrı” sanılan bu “Düzen kuklaları” yanında;  kafaları karıştırmak, halkı aldatmak ve koyun sürüsü gibi güdülebilir bir duruma düşürmek bakımından çok önemli rol oynadığı için “Silahlı Güçler”den önce “Dördüncü Kuvvet” sayılan “Yalan ve Demagoji atölyeleri” de, ağzına kadar bu tür “Sistem kuklaları” ile doludur. Bunlar gazeteci, televizyoncu, köşe yazarı, araştırmacı, akademisyen, uzman, sanatçı, edebiyatçı gibi etiketlerle “SİSTEME” hizmet eden, tümen tümen dizilmiş “Fikir ve Kültür Esnafları” içindeki “Seçkinler” zümresini oluştururlar.
Zaten bunların hepsi, kusursuz hizmet ettikleri sürece, her öğün ballı kaymakla beslenen, her ay aylıklarını ve “performans” gösterdiklerinde ödül yahut bahşişlerini yerli-yabancı Parababalarının gizli-açık şebekelerinden ve şirketlerinden alan “Seçkin Maaşlı Kapıkulları” taifesindendirler.
Bunlar “Fikir ve Kültür Esnafları” arasından “sıkı sınavlara” sokularak, belli “kriterlere” göre tek tek seçilir. Böyle seçilerek piyasada boy gösterenlerin hemen hepsi, Emperyalizmin göz kamaştırıcı merkezlerinde “yıkama-yağlama” işleminde geçirildikten sonra “ün doruklarına” çıkarılıp keyiflerine “Kişicil Cennetler”bağışlanarak belli yerlerde “istihdam” edilmişlerdir…
***
Kokuşmuş Kapitalizmin bu bakımdan burada hatırlatılmaya değer, “sistemin” yarattığı ve kendi çıkarları için kullanabilecek oyuncaklar seçtiği bir “avadanlık deposu” daha vardır. Her ülkede “Tekelci Medya” kanalları sayesinde, “Kültürlü kanaat önderi” yahut “Seçkin” ve hatta “Çetin Aydın” geçinen“kozmopolitleşmiş” bu şahsiyetsiz satılık Kapıkulu uşaklar sürüsü elbette daha “imtiyazlı” tutulurlar. Bunların yanında, bir de sosyal yaşantının doğal akışıyla“Kapitalist Sistemin” şu veya bu mekanizmasına monte edilmiş, çekirge sürüsü gibi ordu ordu toplanıp, istenilen yönde güdülen “Yedek parça Kapıkulu”kadrolar vardır. Bunların durumu da ayrı bir konu olarak ele alınacak kertede önemlidir.  Çünkü bütün olup bitenlerin ve yaptıkları şeylerin içyüzünde yatan esas sosyal karakterli “Kerameti” hep “Kişicil dehasına” bağlayarak, yani “kendinden menkul” zannederek düşünüp davranan herkes bu eğilime kapılabilir.
Bu tür eğilimler özellikle bizde, yalnız “Aydınlar” arasında değil, Küçük-burjuva karakterli yığınların her tabakasında ve zümresinde görülebilir. O nedenle, ülkemizin sürekli kanayan en acıklı yaralarından birçoğu bu eğilimin bu kadar geniş bir kitle içinde ağır basmasından dolayı müzminleşmiştir. Bu meseleyi daha iyi kavramak için, her alanda “üç kuruşluk maaşla” veya “bahşişle” yahut “üç kuruşluk paye” ile Parababalarının aynı “hizmet kervanında” ayıla bayıla“kaz adımı” atanları göz önüne getirmek yeter.
Bu kez sağlı-sollu Aydın zümrelerden değil de, daha zavallı sosyal zümrelere bakalım. Bunların en kabadayılarının kültür seviyesi ancak Devlet okullarındaokutulan “müfredat” kadardır. Bu zümreler çeşit çeşittir. Fakat hepsi: “Düzenin emrinde” sosyal olayları bastırmak için, yerine göre gözü kapalı “kurşun” veya“bomba” veya “tekme” atan yahut “cop” sallayan; seçimlerde gene gözü kapalı Düzen Partilerine  “oy” atan; yerine göre başka işlerde kullanılan takım takım“bön” veya Fransızların “kon” dediği türden “gönüllü” Kapıkulu tayfasıdır.
Bütün “Kapıkulu eğilimleri” gibi bu “Gönüllü Kapıkulu” eğilimi de, bize 15’inci yüzyılda develer, eşekler, katırlar sürüsü üstünde Cihangir İmparatorluk kuranOsmanlı atalarımızın 500 yıl mirasını yiyen Osmanlı Derebeyliği Düzeninden kalmadır. Onun için bugünkü Kapitalist sistemin sömürü ve baskı düzenini ayakta tutup sürdürmek için böyle her kapıya “Kul” yazılmaya hazır “bönlük” bakımından bereketli olan aynı “Kapıkulu eğilimlerini” özenle değerlendirip kendi çıkarları yönünde kullanmasında şaşacak bir şey yoktur…
***
Bu yazıda Kokuşmuş Kapitalist düzenin ve bir avuç Parababası zümresinin, tüm “Toplum” imiş gibi büyük bir “Güç” halinde görünmesini sağlayan, fakat hepsinin bir “Bostan Korkuluğu”ndan farkı olmayan “Sistem korkulukları” üzerine şöyle bir dokunmakla yetindik.  Amacımız, gizlenmek istenen Kapitalistdüzenin kofluğunu ve kokuşmuşluğunu ve dayandığı “Sistem korkuluklarını” hatırlatarak, üstüne örtülen peçeyi bir ucundan aralamak ve bu içi saman dolu“Korkuluklar” sayesinde Parababalarının yaydıkları “korkulara” kapılmanın yersiz ve boş olduğunu okuyuculara sezdirmekti.
Bu yazı, hiç değilse okuyucuyu bu konuda azıcık düşünmeye yöneltebilmişse, görevini yerine getirmiş olacaktır. Zaten, halkımızın dediği gibi: “Korkunun ecele faydası yoktur…”