VATAN POSTASI
Yaşamımızı Savunmak Üzere,Duygu,Düşünce ve Davranış Birliğini Gerçekleştirmek İçin Varız.

KOCAELİ’DE CHP KENDİ KAFASINA MI SIKACAK?

Ahmet H. Köse

Ailemizin anne tarafından, uzak ve yakın geçmişte, iki CHP milletvekili bir de bakan çıkmasına rağmen, CHP ile kendimi bildim bileli hiç ilişkim olmadı – unutmadan, Lise I. Sınıfta iken, İ. İnönü ile dostluk ilişkisi olan annemin dayısı üzerinden, İ. İnönü’nün “ıslak imzalı” bir de fotoğrafı gönderilmişti bana.
Buna karşılık, bazı burjuva – küçük burjuva “sol” tekkelerde görüldüğü gibi, abuk –subuk bir CHP düşmanlığım da olmadı. Sanırım bunda, bizlere düzenli bir okuma alışkanlığı kazandıran babamın yanı sıra, oldukça erken bir dönemde, henüz lise I. sınıfta, o günkü şartlarda olduğu kadar, sosyalizmle tanışmamın da etkisi oldu.

Bizler, yani, küçük burjuva kökenli memur çocukları, o dönemlerde, bugün olduğu gibi derin bir yoksullukla karşılaşmamıştık (düşünün, babam, tek maaşıyla, üç çocuğunu teknik üniversitede okutabilmişti) ama yetiştirilme tarzımız, aldığımız eğitim ve hocalarımız nedeniyle – bir de buna okuma açlığını ekleyin – çoğunlukla ilerici, demokrat niteliklere sahiptik. Bu da bizlerin, elbette belli bir kesiminin, sosyalizme yakınlık duymasına yol açıyordu.

“İyi de, şimdi bu Kocaeli CHP de nereden çıktı” diyenleriniz olacaktır.

Açıklayayım:

Büyük kızımın, nasıl bilinçli bir şekilde tedavisinin engellenerek Lösemi olmasına yol açıldığına zaman zaman değinmiştim. O zamanlar SSK’lı çalışanların (ve Bağ – Kur’luların) bakmakla yükümlü oldukları aile bireylerinin, yurt içinde yapılamayan tedavileri için, devlet kanallarıyla, tedavi olmak için yurt dışına çıkma hakları yoktu. Bu hak yalnızca, Emekli Sandığı güvencesi altındaki memurlara (onların da yalnızca üst derecelerine) tanınmıştı. 1997 doğumlu kızıma, 2004 yılında, hematolojik bir rahatsızlık olan MDS tanısı konduğunda, kendisine ivedilikle kemik iliği nakli yapılmazsa, rahatsızlığının Lösemi’ye dönüşeceği, Kocaeli Üniversitesi’nde tedavisini yöneten doktor tarafından bizlere bildirilmişti. Bu doğrultuda yaptığımız araştırmalar sonucunda, kardeşinin kemik iliği kendisine uyumlu çıkmamıştı ve 2004 yılı şartlarında Türkiye’de, yabancı vericiden kemik iliği nakli yapılamıyordu. Bu işlem birkaç üniversite hastanesinde denenmişti ama hemen tümü çocuk olan hastalar kaybedilmişti.

Kızımızı kaybetmemek için tek bir çıkış yolumuz vardı; kızımıza uygun kemik iliği bulmak ve naklini sağlamak için yurtdışına götürmek. Bu işlem, genellikle, kapitalist metropol ülkelerde yapılabiliyordu ve maliyeti de, 250 bin Euro ile 1 milyon Dolar arasında değişiyordu. Bu miktarları bulabilmek, değil benim, tüm ailemiz için bile olanaksızdı. Ama kızımızı kaybetmeyi göze alamazdık. Yapılması gereken, tüm olanakları deneyip zorlayarak, kızımızı tedavi için, devlet imkânlarıyla ve en kısa süre içinde yurt dışına götürmekti.

Yurt dışından döndükten sonra, 1998 yılı başlarından itibaren, o zamanki adı İzmit Büyükşehir Belediyesi olan yerel yönetimin atık bertaraf tesisinde çalışmaya başlamıştım. Yerel yönetim, o dönemlerde CHP’nin elinde olmasına karşın, “ne hikmetse” (?) bu kuruluş, anonim şirket statüsünde kurulmuştu. Bu nedenle, diğer çalışanlar gibi ben de, kurumda SSK’ya tabi olarak çalışıyordum. Yani, kızımı tedavi için yurt dışına çıkarma hakkım yoktu.

Kızımın hastalığı ve tedavisinin ancak yurtdışında yapılabileceği firma içinde de duyulmuş, eski bir CHP’li belediye başkanı olan genel müdüre kadar gitmişti. Bir yakınımızın da arkadaşı olan genel müdür; öğrencilik döneminde “keskin” bir devrimci (!) olan, anlatıldığına göre, faşistlerce katledilmekten kurtulması için, “tabut içinde” Konya’dan kaçırılan, İzmit Büyükşehir Belediye Başkanı ile görüşerek, hiçbir jeoloji mühendisi bulunmayan belediyenin İSU kurumuna nakledilmemi, memurluk asaletim önceden onanmış olduğu için, bir sorun çıkmayacağını, nedenleriyle birlikte anlatmış ama hemen ret cevabı almıştı. Genel müdür, yaşça kendisinden küçük olan belediye başkanına, 7 yaşında bir çocuğun hayatının buna bağlı olduğunu, yurt dışındaki tedavi tamamlandığında, benim tekrar atık bertaraf tesisine nakledilmemi sağlayacağını belirtmesine karşın yine aynı ret cevabını almıştı. Genel müdürün, Kocaeli’de yaygın olan mikro milliyetçiliğin etkisiyle, eğitimsiz onca yakınını belediyeye dolduran bu adama, benimle arasında bir sorun olup olmadığını sorduğu, “hayır” cevabını alınca da, “senin problemin nedir be adam, küçük bir çocuğun hayatına kastettiğinin farkında mısın” diyerek, kapıyı çarpıp çıktığı, daha sonra bana anlatılmıştı.

Adeta ateş üzerinde yürüyorduk ve yapabileceğimiz tek bir şey vardı, yargı yoluna başvurmak. Bir rastlantı eseri olarak karşılaştığımız ve birkaç yıl önce aramızdan ayrılan, tıp doktoru da olan avukatımızla İzmit İş Mahkemesi’nde, SSK yönetmeliğinin değiştirilmesi için dava açtık. Davayı ilk celsede kazandık ama SSK avukatı Yargıtay’a başvurdu. Türkiye’de bir ilk olan bu girişimimiz kamuoyunda duyularak hızla yayıldı ve bir gazetenin kadın genel yayın müdürünün başını çektiği bir basın kampanyası başlatıldı. Hiç tanımadığımız, yüzünü bile görmediğimiz pek çok insan da, basından takip ettiği gelişmeler üzerine imza kampanyaları düzenlediler. Ve tam da o sırada, kızımızın hematolojik rahatsızlığı, beklenildiği gibi Lösemi’ye dönüştü.

Davamıza bakan hâkim, Yargıtay’ın iki kez aleyhimizde karar vermesine rağmen, kararında direnmişti ama yapabileceği başka da bir şey yoktu. O dönemde, AİHM’ne başvurmak için önce Anayasa Mahkemesi’ne gitme zorunluluğu olmadığı için, her adımımızı izleyen kitle iletişim araçları üzerinden, AİHM’ne başvuracağımızı duyurduk. O zamana kadar bizleri görmeyen gözler, işitmeyen kulaklar, birden bire görür ve duyar oldular. Ve Aralık 2004 tarihinde, SSK’lı çalışanların, aile bireylerini yurtdışı tedaviye götürmesini engelleyen yönetmelik, yeni bir yasa değişikliği ile kaldırıldı. İlginçtir ki, bu yasa mecliste görüşülürken, eskiden sendikacı olan bir CHP milletvekili, bu yasa değişikliğine karşı çıktı. Yasa, bir kişi için çıkarılıyormuş. Elbette bu durumda da ben, torpilli bir AKP’li oluyordum.

Sonuç olarak kızımız, genç bir Alman hanımın bağışladığı kemik iliği ile hayata tutundu. Ama hala kemoterapinin olumsuz etkilerini üzerinde taşıyor. Böbrekleri nedeniyle, tüm yaşantısı boyunca uygulayacağı katı bir diyeti var. Bugünlerde, yüzünde gelişen bir tıbbi sorun nedeniyle de detay tetkikleri yapılıyor.

Daha sonraları milletvekili de seçilen o belediye başkanına gelince; 1999 depreminden hemen önce inşa edilen bugün oturmakta olduğumuz apartmanın kontrol mühendisliği ile “iş hayatı”na atılan, daha sonra, mikro milliyetçi şemsiye altına alınıp önce CHP’den ilçe belediye başkanı, daha sonra da İzmit büyükşehir belediye başkanı yapılan bu zat, bugün Kocaeli’nin sayılı zenginleri arasında sayılmaktadır. İnşaat faaliyetlerinin yanı sıra, petrol istasyonlarına da sahiptir. Bir ilçenin belediye başkanlığı seçiminde partisinin aday gösterdiği partidaşının kazanamayacağı konusunda iddiaya giren (yani ona karşı çalışan) bu konuda belge bile imzalayan bu saygın şahsiyetin imzaladığı belgeyi yayınlayan bir gazete sahibi, yıllarca Fetullah cemaatine karşı mücadele etmiş olmasına karşın, 15 Temmuz sonrasında Fetullahçılık ile suçlanarak gazetesi kapatılmış ve “içeriye alınmıştır”.

CHP içeresindeki hizipçiliği ile tanınan, kendisini “yükseltenlere” sırtını dönen, partili arkadaşlarını yumruklayan, AKP ile iyi ilişkilere sahip olan bu saygın şahsiyetin CHP il başkanlığına soyunduğu, şimdilerde yeni gazetesini çıkarmaya çabalayan, yukarıda değindiğim gazeteci tarafından geçenlerde duyuruldu. CHP’yi, değil Kocaeli’de, Türkiye’de kimlerin yöneteceği benim birincil sorunum değil. Ama kızımın bunca acıyı yaşamasına neden olanlar benim birincil sorunum ve defalarca belirttiğim gibi bu hep böyle olacak.

Bu muhteremim benle ne sıkıntısı olduğunu, hele de 7 yaşında bir kız çocuğuna eziyet edilmesine neden alet olduğunu araştırdığımda ise, karşılıklı çıkar ilişkileri ile onun etrafında kümelenen, “içeride yatarak halkına olan borcunu ödeyip” şimdilerde ise sistemin değirmenine su taşıyan, ama yine de ağızlarından “sol” söylemleri eksik etmeyen türlü – çeşitli aşağılık sürüngenlerin, yabancı olmadığım dedikodularının, davranışlarının etkili olduğunu öğrendim.

Onlar; kendi dönekliklerini, ihbarcılıklarını, sistemle olan işbirliklerini çalışan sınıf ve tabakalara gösterebilecek, gerçek yüzlerinin açığa çıkmasını sağlayacak kişilerin korkusu içinde, akla gelebilecek her türlü rezil ve aşağılık komploları organize edip, insanların hayatlarıyla oynamaya alışkındırlar.

Bazı genç dostların, “sistem onlara neden dokunmuyor” sorusunun cevabı işte tam da burada yatmaktadır.

Ama bu böyle gitmeyecektir!..

Bundan herkes emin olabilir…

İlk Yorumuzu Yazınız

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.