VATAN POSTASI
Yaşamımızı Savunmak Üzere,Duygu,Düşünce ve Davranış Birliğini Gerçekleştirmek İçin Varız.

KIRSAL ÇEVRE’DEN SEL VE TAŞKINLAR HAKKINDA KAMUOYU DUYURUSU

SEL VE TAŞKINLAR DOĞA OLAYLARIDIR,
ONU AFETE DÖNÜŞTÜREN İNSAN FAALİYETLERİDİR

Son yıllarda ülkemizde ortalama/normal yağışın üzerinde görülen her yağış, sel endişesi yaratıyor. Yoğun yağışların sele dönüşmesi artık doğal karşılanmaya başlandı. “Yağmur çok fazla yağdı, metrekareye şu kadar yağış düştü, tarihte görülmemiş bir yağış oldu; biz ne yapalım” türünden açıklamalarla kamuoyunda yaşanan felaketlerin adeta bir kader olduğu izlenimi yaratılıyor. Böylece doğaya yapılan yanlış insan müdahaleleri, kamu kurumlarının önlem alma konusundaki eksiklikleri ve beceriksizlikleri örtülmeye çalışılıyor.

Yıllardır “dere ıslahı” adı altında yapılan çalışmalarla doğal akan dereler birer su kanalına dönüştürüldü.

Ülkemiz coğrafyasında, özellikle Karadeniz bölgesinde dere yatakları insan müdahaleleriyle çeşitli şekillerde daraltıldı; zamanla neredeyse hiç doğal akan dere kalmadı. Ranta dayalı anlayış ve uygulamalarla dere yataklarının imara açılması ve yanlış ıslah çalışmaları, dereleri adeta birer su kanalına dönüştürdü.

Ne yazık ki bu çalışmalar çeşitli kurumlarca “dere ıslahı” adı altında yapıldı ve sözümona yapılaşmaya uygun alanlar “kazanılmaya” çalışıldı. Hiç kuşku yok ki “kazanılan” bu alanlar derelerin uzun yıllar boyunca biriktirdiği alüvyonal topraklardan oluşuyordu ve kesinlikle yapılaşmaya uygun zeminler değildi. “Kazanılan” bu alanların  derelerin taşkın yatakları içerisinde kaldığı herkes tarafından biliniyordu.

Böylece doğal, menderes özelliği bozulan bütün derelerin “dere ıslahı” projeleriyle kanala dönüştürülmesi, suyun akış hızını  ve dolayısıyla yıkıcı gücünü artırmış oldu.

Yanlış arazi kullanımı, felaketlerin boyutunu artırıyor.

Öte yandan yanlış arazi kullanımının yol açtığı heyelanlar, felaketin boyutunu artırdı. Heyelanlarla akan toprak, derelerin önünü kapatarak baraj duvarı etkisi yaptı ve selle birlikte patladı.

Ülkemizdeki hemen hemen her karış toprağın ranta dayalı yanlış arazi kullanımıyla felaketlere davetiye çıkarılıyor. Bir yandan orman ekosistemleri tarım alanlarına (fındık, çay vb) dönüştürülüyor; bir yandan da madenler, taş ocakları, yollar, HES’ler, RES’lerle delik deşik edilen orman ekosistemlerinin yapısı bozuluyor. Sel oluşumunu engelleyen ya da büyük ölçüde yavaşlatarak felakete dönüşmesini engelleyen en önemli öge ormanlarken Orman Genel Müdürlüğü, odun üretimini 2-3 kat artırmakla övünebiliyor. Son yıllarda artan ağaç kesimleriyle ormanlarımızın kapalılığının kırılması (seyreltilmesi), yağan yağışın yüzeysel akışa geçmesini hızlandırarak derelerdeki su seviyesinin yükselmesini ve devamında ise yıkıcı etkisini artırıyor.

Bu çerçevede, sel kontrolü ve sellere karşı alınacak önlemler, sadece dere yatakları kapsamında değil havza kapsamında bütüncül bir yaklaşımla ele alınmayı gerektiriyor.

Orman kesimlerinde arazide gelişigüzel bırakılan üretim artıkları sorun yaratıyor.

Bir yandan da orman kesimleri sırasında arazide bırakılan üretim artıklarının büyük sorun oluşturduğu görüldü. Oysa üretim artıklarının yağış ve heyelan nedeniyle sorun oluşturmaması için arazide sabitlenmesi ya da derelerde bu malzemelerin geçişlerini kolaylaştıracak önlemlerin alınması gerekiyordu.

Dereler üzerine yakın geçmişte inşa edilen köprü ve menfezler selle taşınan her türlü malzemenin önünü tıkayarak bent işlevi görmeye başladı, bir süre sonra da patlayarak felaketin boyutunu artırdı. Oysa yüzlerce yıl önce geleneksel yöntemlerle inşa edilmiş köprülerde böylesi sorunların yaşanmadığı görüldü.

Soruyoruz: Sorumlu kamu kurumları kamusal sorumluluklarını yerine getiriyor mu?

Su Yönetimi Genel Müdürlüğü, Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğü gibi teknik altyapısı, bilgi ve deneyim birikimi olan kuruluşlarımız, göz göre göre gelen sel  için  yağmur başladıktan sonra sadece “sel tehlikesine karşı arabalarınızı çekin” uyarısı yapabiliyor. Peki bunca zamandır sel ve taşkınlarla ilgili yapılan çalışmaların sonuçları ne oldu, neler yapıldı, neden bu durumdayız? Son çare arabalarımızı çekmek, evlerimizi boşaltmak mıdır?

İmar planları yapılırken bilimsel çalışmalardan, sel taşkın yönetimi planlarından, iklim değişikliği verilerinden faydalanıldı mı?  Yoksa rant uğruna dere yatakları imara açılırken bunların sel taşkın yataklarında bulunduğunu bilen kurumlar, kuruluşlar, insanlar sessiz mi kaldı?

Bu anlayışla devam edilirse ilgili ve sorumlu kurumların bilimsel ve teknik verilere sırtını dönerek ya da bunları görmezden gelerek yaptığı planlar, bizi felaketlere sürüklemeye devam edecek.

Sonuç olarak…

* Söz konusu yanlışlıklar ve eksiklikler tespit edilip hesap sorulmadıkça ileride de bu tür felaketler yaşayanacağını ileri sürmek kehanet değil.

* Sel ve taşkınlarla mücadele, bütüncül bir yaklaşımla ele alınmalı; görev, yetki ve sorumluluk karmaşasından kurtarılmalı.

* Küresel ısınma, iklim değişikliği ve iklim krizi mücadele edilmesi gereken olgulardır. Ancak bunlar felaketlerin bahanesi olarak değil, alınacak önlemler için bir veri olarak kullanılmalı.

* Olağan dışı her yağışın felakete dönüşmesinin özünde bir yönetim krizi olduğu bilinmeli.

* Karadeniz Bölgesi özelinde alttan sahil yolu, üstten “yeşil yol” denilen rant projesi ve uygulamalarının, bilimsel ve teknik gelişmelere, teknolojik olanaklara karşın yanlış köprü tasarımlarının, dere yataklarındaki alüvyon arazilerin imara açılmasının, havzadaki orman ekosistemlerinin tahrip ve yok edilmesinin tamamen politik tercihler olduğu; bir doğa olayının felakete dönüşmesinin de  politik sorumluluk gerektirdiği bilinmeli.

Sel felaketinde hayatını kaybeden yurttaşlarımızın yakınlarına başsağlığı, yaralananlara acil şifa dileriz.

KIRSAL ÇEVRE VE ORMANCILIK SORUNLARI ARAŞTIRMA DERNEĞİ

Yorumlar