JAMES PETRAS: TÜRKİYE VE LATİN AMERİKA: GERİCİLİK VE DEVRİM

Yazar James Petras – sendika.org
Türkiye ve Latin Amerika önemli kültürel ve tarihsel farklılıklara rağmen pek çok benzer tarihsel ve güncel politik süreç tecrübe etmişlerdir. Örneğin, Türkiye eski bir imparatorluğun merkezidir, Müslüman bir ülkedir ve NATO üyesidir; Latin Amerika ise bunlardan hiçbiri değildir. Bu makalenin amacına uygun olarak, güncel sosyoekonomik ve politik benzerlik ve farklılıklara odaklanmak istiyorum.

Hem Türkiye hem de Latin Amerika, 1930’larda başlayıp 20. yüzyılın ikinci yarısında son bulan burjuva-ulusal-devletçi kalkınma modellerinden geçti. Türkiye ve Latin Amerika’nın pek çok ülkesi neo-liberal rejimlerce yönetilegeldi. Neo-liberalizm Latin Amerika’ya bir on yıl önce (1970’ler) ve Türkiye’den (1980) çok daha şiddetli bir biçimde geldi ama çok benzer sınıfsal kutuplaşmalar yarattı. Her iki alanda da neo-liberalizm büyük özelleştirmelere ve bankaların, sanayinin, telekomünikasyonun ve diğer stratejik sektörlerin yabancılaştırılmasına yol açtı. Neo-liberalleştirme süreci her iki bölgede de üç aşamadan geçti.

Neo-liberalizmin ilk aşaması bir askeri darbeden kısa süre sonra hayata geçti. Özelleştirmelere büyük yolsuzluklar, krizler, derinleşen eşitsizlikler ve kleptokratik (hırsızlarca yönetilen; -çevirenin notu) bir devlet eşlik etti.

Çürüme ve bir önceki aşamanın çöküşünden ortaya çıkan ikinci neo-liberal dalga, yabancı sermayenin büyük çaplı uzun vadeli istilasına zemin yaratmaya yönelik istikrar programları yoluyla özelleştirmeleri hızlandırma girişimleri ve IMF ve Dünya Bankası’na daha fazla bağımlılıkla karakterize oldu.

Neo-liberalizmin üçüncü dalgası, yabancı sermayeye derinleşen itaati halk muhalefetini nötralize etmeye yönelik ‘yoksulluk programları’ ile ve taşralı ‘ulusal burjuvaziyi’ etkinleştirmeye yönelik teşviklerle birleştiren neo-liberallerin iktidara gelişiyle yeni bin yılda başladı.

Latin Amerika’da neo-liberalizmin birinci dalgası, Şili’nin Pinochet (1973-1989), Arjantin Generalleri (1976-1984), Uruguay (1972-1985), Bolivya (1971-1984) ve Peru (1991-2001) diktatörlüklerine denk gelir. Türkiye’deki benzer periyot askeri darbe (1980), Turgut Özal’ın askeri-sivil rejimi (1983-1989) ve 1990-1999 arasındaki istikrarsız koalisyon rejimleridir. Bu rejimler; halkçı, sosyalist, militan sendikalara, partilere ve hareketlere şiddetle saldırarak neo-liberal karşıdevrim için zemin hazırlamıştır. İlk neo-liberal dalga büyük ölçekli müstakbel özelleştirmeler için kıyı köprü başlarını oluşturmuştur. Enflasyon ve halkın nefretiyle birleşen muazzam yolsuzluk, kötü yönetim, basiretsizlik ve iç politik ihtilaflar dolayısıyla ilk dalga neo-liberal rejimler, neo-liberalizmin ikinci dalgasına yol açarak, krize sürüklenmiştir.

Latin Amerika’daki ikinci dalga neo-liberal rejimler; IMF’ye, bir teknokratlar hükümetine, mali sermayeye daha derin bağımlılığı, yabancı sermayeyi çekmek için enflasyonu düşürmeye yönelik olarak tasarlanmış politikalarla birleştirdiler. Türkiye’de ise neo-liberalizmin ikinci dalgası Bülent Ecevit-Kemal Derviş rejimlerini (özellikle Mart 2001-Ağustos 2002) ve birinci Recep Tayyip Erdoğan hükümetini (2003-2007) içerir. Latin Amerika’da bu ikinci dalga, seçim kampanyalarında neo-liberalizmi eleştiren ancak bir kez iktidara gelince özeleştirmeleri ve yabancılaştırmayı derileştirip genişletecek olan, neo-liberallere dönüşmüş eski-popülist ve eski-Marksistlerle rastlaşır. Arjantin’de Peronist Başkan Menem (1980-1989), Brezilya’da Cardoso (1994-2002), Peru’nun Toledo’su (2001-2006) ve Şili’de Alwyn ve Lagos (1990-2005) bu eğilimi temsil etmiştir. Neo-liberalizmin ikinci dalgası Latin Amerika’da, halk isyanlarının yaşandığı ve Venezüella’da radikal milliyetçi popülist (halkçı) Hugo Chavez’in seçilmesinin (1999) yanı sıra, Ekvador’da 2000, 2003 ve 2005’te; Arjantin’de 2001’de ve Bolivya’da 2003 ve 2005’te neo-liberal başkanların devrildiği büyük bir krize ve çöküşe yol açtı. Türkiye’de 1999-2001 krizleri, Türkiye’yi IMF’ye itaat altına sokan ve eski Dünya Bankası yöneticisi Kemal Derviş’i Ekonomi Bakanı olarak atayan Ecevit’in seçilmesine yol açtı (müdahale etmeden çevirdiğimiz bu cümlede büyük olasılıkla dikkatsizlikten kaynaklanan maddi bir hata var. Ecevit 1998’de seçilmiş, krizlerin ardından da Derviş’i atamaya karar vermişti; -ç.n.). Türkiye’nin 2001 krizi Latin Amerika’daki gibi kitlesel bir halk ayaklanmasına yol açmadı. Bu önemli farklılığa rağmen, neo-liberalizmin krizi, hem Latin Amerika’da hem de Türkiye’de, ‘refah’ ideolojisini ve ‘ulusal burjuvazinin’ teşvikini ekonominin bütün stratejik sektörlerinin yabancılara teslimi ve özelleştirilmesiyle birleştiren sözde-popülist neo-liberallere yol açtı (‘üçüncü dalga’).

Türkiye’de Erdoğan, Brezilya’da Lula ve Arjantin’de Kirchner; hepsi de sağcı ‘serbest piyasa’ pratiklerini bir sosyal paternalizm retoriği ile birleştirdiler.

Neo-liberalizmin üçüncü dalgası, ihraç mallarının (metaller, tarımsal ürünler, enerji vs.) dünya pazarındaki yüksek fiyatlarından ve büyüyen bir dünya ekonomisinden yararlandı. Fakat içerdeki sınıfsal, etnik ve bölgesel eşitsizlikler derinleşti.

Türkiye’de ve Latin Amerika’daki mevcut neo-liberal başkanlar (geçmiştekilerden farklı olarak) bazı avantajlara sahipler: halk kesimlerine erişen iyi-örgütlenmiş parti aygıtlarına ve en yoksul sınıfların oylarını satın almaya yönelik olarak iyi finanse edilmiş ‘refah’ ve ‘yoksulluk’ programlarına sahipler; ve seçim ve seçici baskı yoluyla solu parçalayabildiler.

Bununla birlikte, neo-liberalizmin üçüncü dalgası içerden ve aşağıdan ve başarılı bir alternatif modelin açığa çıkışından doğan bazı ciddi meydan okumalarla karşı karşıya. Latin Amerika’da, Venezüella lideri Başkan Chavez’in petrolün, telekomünikasyonun kamulaştırılması ve kitlesel ücretsiz sağlık ve eğitim programlarıyla “21. yüzyıl sosyalizmi” yolundaki ilerleyişi Latin Amerikalı kitlelerden geniş çaplı bir halk desteğini garantiledi. Chavez’in ilerici toplumsallaştırma politikaları, neo-liberalizmin tek alternatif olduğu propagandasını başarılı bir biçimde çürüttü. İkincisi, büyük sendikal, kent yoksulu ve köylü hareketleri yeniden harekete geçiyorlar; Brezilya’da topraksız kır işçileri ve kamu çalışanları sendikaları şu anda Lula’ya karşı muhalefetteler. Arjantin ve Şili’de, öğretmenler ve diğer kamu sektörü sendikaları devletin artan gelirinden daha fazla pay talep ediyorlar. Bolivya’da Başkan Morales sağcı oligarşi ve solcu işçilerin baskısı altında: sola yönelmeli aksi taktirde sağa mağlup olmakla yüz yüze gelecektir. Ekvador ve Peru’daki kitle hareketleri kitlesel halk gösterileri yoluyla gerici sosyal demokrat rejimlere karşı koyuyorlar.
Aynı derecede önemli olan bir unsur da şu ki, ABD ve Avrupa’nın mali krizleri Türkiye ve Latin Amerika ekonomilerinde olumsuz bir etkiye sahipler ve ‘sosyal’ neo-liberalleri zayıflatıyorlar.

Yeni bir sınıfsal ihtilaf ve toplumsal seferberlik evresi, ‘üçüncü dalga’ neo-liberallere meydan okuyor. Bunun Latin Amerika’da, Başkan Chavez’de kuvvetli bir ifadesi, kent ve kır yoksulları arasında ve özellikle de bütçe kesintileri ve özelleştirmelerle yüz yüze gelen kamu çalışanları arasında bir kitle tabanı var.

Türkiye’de sol, Erdoğan’ın ‘popülist’ İslamcı imajından etkilenen, kırdaki ve şehirdeki milyonlarca yoksul göçmeni kendi tarafına kazanma göreviyle karşı karşıya. Ne var ki, Erdoğan rejimi net bir biçimde mali sermayeye bağlı kentli teknokratların hakimiyetindedir; ‘iyi kalpli muhafazakarlık’ maskesinin düşüp gerçek vahşi neo-liberalizm yüzünün gösterilmesi yalnızca bir zaman sorunudur.

Tarihsel ve kültürel farklılıklara rağmen Türkiye ve Latin Amerika neo-liberal yayılma ve kriz çemberinin parçalarıdır. Latin Amerika gibi, Türkiye’deki yanıt da farklı toplumsal güçlerin sosyalist bir programdaki birliğine dayanacaktır. Latin Amerika’da halk kalkışmaları dalgası köylüleri, işçileri, işsiz işçileri, yenli halkı, Afrika kökenli Latin Amerikalıları, kadınları, kamu çalışanlarını ve ilerici Hıristiyanları içermektedir. Türkiye bağlamında ise, halk ayaklanmaları işçilerin, Kürtlerin, Alevilerin, köylülerin, kent yoksullarının, Halkevleri’nin, ilerici Müslümanların ve kamu çalışanlarının birliğinden çıkacaktır. Bu mücadelelerin başarılı sonuç vermesi için esas olan ABD, Avrupa ve İsrail emperyalizmine ve Irak. İran, Filistin, Afganistan ve Venezüella’ya karşı savaşlarına karşı muhalefettir. Anti-emperyalist mücadeleler ancak Türk ve Latin Amerikalı yerel işbirlikçilere karşı koyarak başarıya ulaşabilir; bu işbirlikçilerin en önde gelen ve en önemlileri de Türkiye Erdoğan ve Brezilya’da Lula’dır.

[La Haine’deki İngilizce orijinalinden Sendika.Org tarafından çevrilmiştir]