JAMES PETRAS: ORTA SINIFLAR, SOSYAL HAREKETLER VE SOL: LATİN AMERİKA’DAN DERSLER

Yazar James Petras (Halkın Hakları Forumu konuğu) – sendika.org
  

James Petras üçüncü kez Türkiye’ye geliyor. İlk kez Halkevleri ve Kozmopolitik dergisi tarafından ortaklaşa düzenlenen konferanslara katılmak için İstanbul ve Ankara’yı ziyaret eden Petras, geçtiğimiz yıl yaptığı ziyaretin ardından bu Haziran ayında da Halkevleri Halkın Hakları Forumu’nun davetlisi olarak Türkiye’de olacak. Halkın Hakları Forumu’nun 9 Haziran Cumartesi günü saat 16.00’da Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde düzenlenecek “Ortadoğu’da ve Kafkaslarda Emperyalist Politikalar, Barış Hakkı” başlıklı oturumuna katılacak. Oturumun diğer konukları Lübnan Komünist Partisi dış ilişkiler sorumlusu Ahmad Dirki ve Lübnanlı kadın gazeteci Cilia Mroueh.


Petras ayrıca 5 Haziran Salı günü saat 18.00-19.30 arasında Makina Mühendisleri Odası İstanbul Şubesi’nde (İpek Sokak No:13, Beyoğlu) düzenlenecek olan “Neo-Liberalizmin Tarımdaki Sonuçları ve Küçük Köylülüğün Tasfiyesi” konulu bir söyleşiye katılacak.



Petras Türkiye ziyareti öncesinde, Türkiye solunun önemli güncel tartışma başlıklarından birisini oluşturan “çözülen orta sınıflarla solun ilişkisi” konusundaki Latin Amerika deneyimi ile ilgili sorularımızı yanıtladı.
Orta sınıfların politik ve sosyal davranışlarını belirleyen, kendi sınıfsal konumları ve çıkarları ile, karşı karşıya oldukları politik-ekonomik bağlamın kendisidir. Orta sınıflar, sağcı bir rejimle, genişleyen bir ekonomi, ucuz kredi ve düşük fiyatlı tüketici malları ithalatına dayalı bir ekonomik bağlamda, sağa kayarlar. Ancak derin bir ekonomik kriz yaşayan sağcı bir rejim söz konusu olduğunda, yine orta sınıflar, mülkiyet, tasarruf ve istihdam kayıplarını telafi etmek amacıyla geniş bir halk cephesinin parçası haline gelebilirler. Orta sınıf, halka dayalı, diktatörlük karşıtı ve anti-emperyalist bir halk hükümetinin var olduğu bir anda, demokratik reformları destekler; ancak işçi sınıfının koşullarını eşitleştirmeye yönelik her türlü radikalleşmeye de karşı durur.
Brezilya, Arjantin ve Bolivya’da görülen üç örnek, orta sınıfın içsel bölünmelerine olduğu kadar, değişen yaklaşım biçimlerine de ışık tutmaktadır. Brezilya’da, yukarıya doğru bir sosyal hareketlilik içinde olan orta sınıf üyeleri, profesyonel meslek sahipleri, çalışma hukukçuları ve sendika bürokratları, Lula da Silva önderliğindeki İşçi Partisi’ni ele geçirdiler. Delegelerin yüzde 75’ini elde ederek, büyük ticari çıkarları temsil eden Liberal Parti ve mali sektörle sandıksal bir ittifakın kurulmasını savundular. İktidara geldiklerinde, sosyal demokratlıktan neo-liberalliğe terfi ettiler. Aralarında Topraksız Kır İşçileri Hareketi’nin (MST) ve Kentli Evsiz Halk Hareketi’nin (MSC) de olduğu sosyal hareketler ise, izlenen siyasetle, önderlik ve program ilişkin sınıfsal bir analiz yapmayı başaramadıkları için, seçim öncesi vaatleri temelinde Lula’nın seçilmesini desteklediler.


Sonuç olarak, sosyal hareketler Lula rejiminin sola doğru iteklenebilecek “ele geçirilmiş bir alan” olduğu iddiasıyla 5 yıllarını boşu boşuna harcadılar. Bunun sonucunda MST siyasi zeminini yitirdi, örgütsel yalıtılmışlığa uğradı ve son 5 yıldır üyelerinin hoşnutsuzluğu ile karşı kaşıya kaldı. Bu arada, Lula kamu sektörü işçileri sendikalarının (öğretmenler, posta memurları, sağlık işçileri) emeklilik fonlarını yüzde 30 oranında azalttı, emeklilik yaşını yükseltti ve kamusal emeklilik fonlarını özelleştirdi. Sonuç olarak, kamu çalışanları sendikaları hükümetten ve hükümet yanlısı işçi konfederasyonundan (CUT) koptular ve diğer bağımsız sendikalarla birleşerek, işçileri, ekolojistleri ve diğer grupları da içeren CONLUTA isimli yeni bir konfederasyon kurdular. CONLUTA, 2007 itibarıyla, MST genel kongresi ve CUT’un bazı kesimleriyle birlikte Mayıs ayı sonunda bir genel grev örgütleme zemini oluşturdu.


Sosyal hareketlerin, sosyal demokrat partilerin seçim politikalarıyla kurdukları ilişkiler tam bir politik felaket niteliğini taşıyor. Sosyal hareketlerin bağımsız sınıfsal bir program ve iktidar mücadelesi anlayışı olan bir önderliğe sahip olmamaları bu hareketleri, emperyalizme, mali ve agro-mineral sermayeye bağımlı eski sosyal demokrat İşçi Partisi’ne tabi olmak zorunda bıraktı. Öte yandan, kamu çalışanları sendikaları ve orta sınıfların kamu sektöründe bulunan kesimleri Lula’dan kopmaya ve aralarında sosyal hareketlerin de bulunduğu radikal solla ittfak aramaya zorlandılar ve özel sektördeki büyük ve küçük burjuvazilerle her türlü bağı reddettiler.


Arjantin’de, ise orta sınıf, özellikle de özel sektör küçük burjuvazisi, 1990’larda neo-liberal Menem rejimini desteklemişti. Bu desteğin temelinde ucuz kredi (düşük faiz oranları), ucuz tüketici malları ithalatı, dolara bağlanmış ve deniz aşırı borçlanma ile genişleyen bir ekonomi vardı. Ekonomik krizle (1999-2002) ve ekonominin çökmesiyle (2001 Aralık-2002 Aralık) birlikte, orta sınıfın banka hesapları dolduruldu, işini kaybetti, ticari iflaslar yaşadı ve yoksulluk nüfusun yüzde 50’den fazlasını etkisi altına aldı. Sonuçta, orta sınıf radikalleşti: bankaların, Kongre’nin ve Başkanlık Sarayı’nın önünde protesto gösterileri yaparak sokakları dolduran kitle isyanları örgütledi. Bütün büyük kentlerdeki orta sınıf mahallelerinde halk meclisleri kuruldu ve bunlar kentlerin tüm ana cadde ve yollarının kesilmesinde işsiz işçiler örgütleriyle (piketor) kardeşlik içinde oldular. Bu kendiliğinden orta sınıf isyanı “Hepiniz Dışarı” (Que se vayan todos!) gibi apolitik bir slogana sahipti. “Bütün politikacılar defolsun!”- bu slogan, neo-liberal statükonun reddiyesini temsil ediyordu ama aynı zamanda herhangi bir radikal çözümü de reddediyordu.


Solcu kamu çalışanları sendikası (CTA) ve sağcı özel sektör sendikası (CGT) önderlik bakımından isyana hiç bir fayda sağlamadılar; en iyisinden tek tek üyeleri “villa de miseria”da, yani geniş kentsel gecekondu alanlarında bulunan yeni sosyal hareketler içinde bazı roller oynadılar. Sol ve Marksist partilerin müdahalesi, süreci aşırı ideolojikleştirerek ve orta sınıf mahalle meclislerini dağıtarak, kitlesel işsiz işçiler hareketini böldü. 2003 ortalarında, orta sınıf sandık siyasetine meyletti ve “ortanın solu” bir sosyal demokrat kampanya yürüten Kirchner’e oy verdi. 2003’den itibaren, dünya meta fiyatları önemli ölçüde yükseldi, Arjantin borç ödemelerini önce erteledi sonra düşürdü ve Kirchner ekonomiye istikrar kazandırdı. Artık merkeze doğru çekilmiş olan orta sınıfların banka hesaplarını da yeniden serbest bıraktı.


Bu arada Kirchner işsiz işçiler hareketinin parçalanmışlığından faydalandı ve hareketin birçok liderini içerdi, her bir aileye aylık 50 dolar sübvansiyon sağladı ve radikal öğeleri reformist soldan ayrıştırarak, ciddi bir baskı döneminin ardından seçmeci bir müzakere ve dışlama sürecini başlattı. 2007 yılına gelindiğinde, en önemli sınıf mücadeleleri kamu sektörü çalışanları ya da orta sınıflarla Kirchner rejimi arasında ücret ve maaşlar üzerinde sürüp gidiyordu. İşgal fabrikaları hareketi devlet tarafından içerildi. İşsiz işçiler hareketi hala mevcut ama gücünü önemli ölçüde yitirdi. Özel sektör orta sınıfı durumunu iyileştirdiği ve yüksek büyümeden yararlandığı için, merkez soldan merkez sağa geçiyor.


Arjantin, orta sınıf siyasetinin nasıl dramatik biçimde düzene uyumluluktan isyankarlığa doğru kayabileceğini ama herhangi bir politik yönelimi olmadığında yeniden sağa doğru kayabileceğini gösteriyor. İstikrarın sağlanması ile birlikte, özel sektördeki orta sınıflar, kamu çalışanlarından ayrışıyor; birincisi neo-liberalleri desteklerken ikincisi sosyal demokrasiden yana taraf oluyor.


Bolivya’daki MAS (Sosyalizme Doğru Hareket) hükümeti kent ve kırdaki yoksullara dayalı kitlesel bir seçim tabanına sahip ama bakanlarının tümü burjuva meslek sahipleri, teknokratlar ve bazı içerilmiş hareket önderleri ile hukukçulardan oluşuyor. Evo Morales kitlelere yönelik “petrolün ve doğalgazın ulusallaştırılması” ve “tarım reformu” gibi demagojileri, tüm büyük uluslararası petrol ve doğal gaz şirketleriyle anlaşmaların imzalanması ve oligarşinin sahip olduğu büyük “üretken” plantasyonların kamulaştırılmasının toprak reformu haricinde tutulması gibi neo-liberal pratiklerle birleştiriyor. Bu arada, başlangıçta Yerlilerin ve işçilerin isyanını pasifleştirmek için Evo Morales’i desteklemiş olan özel sektör orta sınıfları, aniden yüzlerini sağa döndüler. Ayrıca, Morales IMF tipi makro ekonomik kemer sıkma politikalarını desteklediği için, en önemli kamu çalışanları sendikasının (özellikle de öğretmenlerin) greve gitmesine neden oldu.


Tıpkı Brezilya ve Arjantin’de olduğu gibi, bu durumun sosyal hareketler açısından yarattığı sonuçlar, parçalanma, bölünme ve özel sektör orta sınıflarının merkez sağa geri dönmesidir. Sosyal hareketler hareketsizleşmiştir ve kamusal orta sınıflar açısından, hükümet gelirlerinin, yüksek fiyatlı maden ihracatına bağlı olarak artmasına rağmen, yaşam standardındaki erimenin çok gerisinde kalan ücret artışı yetersizlikleri yüzünden artan bir hoşnutsuzluk mevcuttur.


Lula, Kirchner ve Morales’in yeni merkez sol programları aslında neo-liberal sağın yeni yüzüdür: Merkez sol rejimler de aynı makro-ekonomik politikaları uyguladılar, önceki rejimlerin yasadışı özelleştirmelerini geri döndürmeyi reddettiler, büyük sınıfsal eşitsizlikleri korudular ve sosyal hareketleri zayıflattılar. Merkez sol rejimleri meta fiyatlarındaki artış sayesinde elde edilen bütçe ve ticaret fazlalarıyla istikrar sağlayarak, asgari yoksullukla mücadele programları başlattılar. Esas başarıları solu hareketsizleştirmek, kapitalist hegemonyayı yeniden tesis etmek ve Asya piyasalarına yönelerek ABD’den görece bir özerklik derecesi elde etmek oldu.


Sosyal hareketlerin ana sorunu ise, iktidarı almaya yönelik bir politik önderlik ve program geliştirememek ve bu yüzden de yukarıya doğru sosyal hareketlilik içinde olan profesyonel orta sınıfların sandık siyasetçilerine yaslanmak zorunda kalmalarıydı. Hareketler parlamento dışı siyaseti parlamenter siyasete tabi kıldıkları andan itibaren orta sınıf liderleri ile büyük kapitalistler arasında kurulan seçim ittifaklarının arasında sıkışıp kaldılar.


Merkez sol, lehteki uluslararası ekonomik koşullardan (yüksek meta fiyatları, yüksek parasal akışkanlık) yararlanarak ekonomiyi istikrara kavuşturabilir, işsizliği ve yoksulluğu azaltabilir ama eşitsiz gelişme, eksik istihdam, zenginliğin merkezileşmesi, sömürü ve diğer eşitsizlikler gibi temel sorunları çözemez.


Solun orta sınıfla ilişkisinde bir sağcı bir de solcu yaklaşım sözkonusudur. Sağcı yaklaşım özel sektör orta sınıflarının desteğini elde etmek adına anti kapitalist, anti emperyalist taleplerin terk edilmesi yaklaşımıdır. Bu ise işçi sınıfı, köylülük ve işsizler tarafından talep edilen yapısal değişimlerin bulanık istihdam, istikrar, yerel iş aleminin ve büyümenin korunması vaatleri adına kurban edilmesi anlamına gelir. Solcu yaklaşımsa özelleştirme gibi neo-liberal önlemlere karşı çıkarak ve temel sanayilerin yeniden kamulaştırılmasını, ücret, maaş, emeklilik maaşları, sosyal güvenlik ödentileri ve kamusal sağlık ve eğitim harcamalarının artırılmasını savunarak, kamu kesimi orta sınıflarını desteklemeye yönelir. Solun önündeki gerçek meydan okuma, kamu kesimi orta sınıflarının neo-liberalizme karşı muhalefetini, militan işçi ve köylü kesimleri tarafından savunulan anti kapitalizm ve anti emperyalizm ile birleştirebilmektir.


[James Petras tarafından Halkın Hakları Forumu için kaleme alındı; Sendika.Org tarafından çevrildi]