İLKER BELEK: CUMHURİYET VE DEĞERLERİ

Yazar İlker Belek (soL.org)   

Türkiye’de Cumhuriyet, en başından itibaren kendi paradigmatik ilkelerini reddederek, zayıf düşürerek kuruldu. Bugün yaşanan gerilimlerin özündeki gerçek budur.

Din motifi, Kurtuluş Savaşı’na Anadolu halklarını ikna etmek için, bilinçli olarak kullanıldı. Hem Atatürk’ün hem de diğer önderlerin açıklamalarının pek çoğunda bu net olarak görülür. Mesele başı sarıklıların Meclis’e girmesi değildir elbette. O günün koşullarında, toplumun yapısı ve savaşın stratejisi gereği kabul edilebilir bir şeydir bu. Ancak gerçekte olan şey, din unsurunun, yani İslam’ın-Müslüman kimliğinin, kitle desteğinin sağlanması ve ortak toplumsal bir kimlik geliştirmek için birleştirici siyasal bir eksen olarak işlenmesidir. O nedenle Cumhuriyet rejiminden hiçbir zaman devlet düzeni anlamında laisizmi, toplumsal düzeyde ise sekülarizmi geliştirecek ciddi hamleler çık(a)mamıştır.

Cumhuriyet rejimi, halkçılık, kuruluş döneminin tek ve devlet partisi olan CHP’nin programında yer bulmuş olsa da, hiçbir zaman halkçı olmamıştır. Atatürk’ün Amasya-Erzurum-Sivas üçgeninde Kurtuluş Savaşı’na ikna etmek için çaba gösterdiği “halk önderleri” aşiret reisleri, toprak ağalarıdır. O nedenle Cumhuriyet, sosyolojik anlamda Osmanlı egemen düzeninin üzerine oturmak zorunda kalmıştır. Birinci ve İkinci Meclisler’e gelecek milletvekillerinin önemli kısmını belirleyen Atatürk’ün kendisidir. Sonuçta Anadolu halklarını temsil etmek üzere politikaya soyunanlar doğrudan doğruya toprak ağaları, aşiret reisleri olmuştur. Bu gerçek için de istenirse bol miktarda mazeret bulunabilir. Ancak bunların hiçbirisi tarihsel gerçeği ve rejimin siyasal, sosyolojik karakterini değiştirmez.
Cumhuriyet rejimi devletçi ve bağımsızlıkçı değildir. Türkiye’de devlet sermaye sınıfını yaratmak amacını daha en başından en önemli görevlerinden birisi olarak belirlemiştir. Bu bakımdan her şeyin ayan beyan ortaya çıktığı tarihi İzmir İktisat Kongresi’dir ve zaman olarak da Lozan görüşmelerine ara verilen, yani cumhuriyet rejiminin Batı tarafından tescil edileceği döneme denk gelir. Cumhuriyet bir özel sektör rejimi olarak tasarlandığı için kendisini ekonomik ve siyasal bağımlılıktan kurtaramamıştır.
Cumhuriyet maalesef “yurtta sulhçu” da değildir. İçerideki barış için 19 Mayıs 1919 ile 1920’nin başı arasında ortaya konulan Kürt siyasetinin en azından sürdürülmesi gerekiyordu. Yine açıkça ortada ki, Atatürk Kürt aşiretlerini Kurtuluş Savaşı’na destek vermeye ikna edebilmek ve İngilizler’le aralarını açabilmek için “ırki ve etnik haklar ve imtiyazlar”dan söz etmiş ve kimi resmi belgelerde yeni devletin örgütlenme modeli olarak “özerklik” yazılmıştır. Ancak, özellikle 1920’nin ortalarından itibaren izlenen politikalar, bu Kürt açılımının tamamen taktik bir tutum olduğunu ortaya çıkarmıştır. Burada Kürt sorununun çözümü üzerine tartışacak değiliz. Önemli olan nokta, Kürt aşiretlerini ikna edinceye kadar izlenen politikayla, savaş bittikten sonra takınılan tutum arasında büyük bir açının olmasıdır. Bu farklılığın, Kürtler’de (en azından) aldatılmışlık hissi uyandırması kaçınılmaz olmuştur.
Kısaca özetlemiş olduk. Sonuçta Cumhuriyet, bizzat kendisi, kendi içine, bugün yaşanılan sorunların tohumlarını atarak ve o tohumları daha sonraki dönemlerde besleyerek günümüze geldi. Kürt sorunu da, dincilik sorunu da Cumhuriyet paradigmasının genetik şifresinde kodlanmıştır.
Cumhuriyet, toprak reformu yapmadan, tarımı kolektifleştirmeden dinciliğin kökünü kazıyamaz, devletçi bir politika izlemeden bağımsızlaşamaz, Kürtler’i en azından 1919-1920 arasındaki kadar tanımadan iç barışını sağlayamazdı. Bunları yaptığı anda da başka bir şey, başka bir Cumhuriyet olurdu.
1920 Cumhuriyeti’nin, yukarıdaki nedenlerle, laik-aydınlanmacı, halkçı, devletçi ve antiemperyalist olması olanaklı değildi. Bu kavramların tümüne Cumhuriyet paradigmasında yer verildi. Ancak hiç birisi gerçek anlamda yerli yerine oturamadı. Esas önemlisi Cumhuriyet kuşakları bugün daha da büyük bir öneme sahip olan bu kavramların deforme biçimlerine alışarak büyüdüler.
Bugün, Türkiye’nin, ABD-AB emperyalizmi tarafından parçalanmak istendiği açıktır. Bu proje ya Türkiye’de sol bir hareket güçlendiğinde ya da ABD’nin Ortadoğu ve İran politikaları gereği Türkiye’den beklentileri AKP, Fettullah gibi tamamen Amerikancı partilere bile ağır geldiğinde raftan indirilecek: Her yerde görüyoruz, emperyalizmin yeni politikası kukla kent devletlerin yaratılmasıdır.
Bu nedenle, bu coğrafyanın bütünlüğünün korunması için mücadele etmek, bu amaçla her tür etnik kimlikten bütün emekçi sınıflarını birleştirebilmek için, olduğu kadarıyla antiemperyalist çağrışımlı bütün tarihsel referansları bilince çıkarmak, en can alıcı görevdir. Ancak, bu bağlanmanın, bu ideolojik motiflerin mevcut hallerindeki deformasyonlu yapılarını giyinmek gibi bir riski de vardır.
Bu risk açısından önemli olan nokta, deformasyonlu bir ideolojik yapının sürdürülmesinin, sınıf hareketini bir kez daha yanlış mecralarda kan kaybetmeye mecbur edecek olmasıdır. 1920 Kurtuluş Savaşı bir yönüyle de böyle bir deneyimdir.
Bizde, emekçi sınıflarımız kusurlarıyla, yanılgılarıyla yüzleşmeden, yanlış kurgulanmış bir kurtuluş mücadelesinin referansları kullanılarak, yeni bir mücadeleye kalkışılması çok zor görünüyor.