İ. ŞAHİN: İLKEL KOMÜN İLE MODERN SOSYALİZMİN BULUŞTUĞU NOKTA; SÜREKLİ DEVRİM VE MARKSİZMİN KRİZİ (1)

Yazar İsmail Şahin

UNUTULAN_gocmen_kusKonunun derinliğine anlaşılabilmesi için çalışmamızı dizi halinde vermeyi uygun bulduk. Dünyanın içinde bulunduğu küresel-kaotik durum, hem soyut teorik ve hem de somut pratik açıdan adeta bir kıyameti andırıyor. Küresel kapitalizm; ekonomi politik olarak dalga dalga insanlığı ve kendi temellerini sarsarak, derin bir krizde. Savaşlar, açlık, yoksulluk, işsizlik, evsizlik ve ekosistemin tahribatı insanlığı kara bir deliğe doğru sürüklüyor. ‘Yeni Dünya Düzeni’yle vadedilen demokrasi ve özgürlük yalanının yarattığı tahribat, kapitalizmi, kendini bile kurtaramayacağı şartlara mahkum ediyor. Küresel krizler, emperyalizmin cançekişmesini tetikleyerek, kapitalizmin varlığını toplu iflaslarla sarsıyor ve dünyayı yıkıma sürüklüyor…

Bütün bunlar gelişirken mevcut marksizm de derin bir krizde olmakla kalmayıp “ütopya” olarak bile umut vermekten uzak. Bütün bu yıkım ve tahribat sürecinde tarihten gelen ve bugünün içine giren yeni umutlar (ulusçuluk, dindarlık) kurtuluş umudu olma yolunda hızla politik-pratik olarak derinleşiyor. Peki neden böyle büyük yıkınlar karşısında insanlık geriye doğru dönüp bakıyor? Böyle bir kırılma noktasını açmadan önce bunu bir bozulma değil tarih üretici gücünün insan üretici gücüyle yeniden buluşması olarak ele almak ve sürecin bu yöne girmesine olumlu bakmak gerekir diye düşünüyorum. Bunu açacağız.

Tarihsel sürecin işleyişindeki bu diyalektiği anlamak ve marksizmin içinde bulunduğu krize açıklık getirmek, yolumuzu yeniden belirlemek gerekir. Önce şunu bildirmekte yarar var; ‘bir marksizm krizi yok, marksistlerin krizinden söz edilebilir ancak.’ diyenlerden değilim, peşinen bunu söylemek istiyorum. Bunu derken ‘marksizm bitti’ diyenlerden ya da anti-marksist de değilim.

Şimdi konuyu yavaş yavaş açarak krizin nedenlerine girelim. Tarihin okunuşunu; olguların, olayların ve süreçlerin kavranışını gerçekçi bir yol ve yöntemle ele almaya, dolayısıyla hem krizi açıklamaya çalışanlardan, hem de onu reddedenlerden farklı bir metot ve terminoloji izlemeye çalışacağım. Toplumdaki sosyolojik olayları fen ve kimya olaylarından ayırt etmek, tarihsel olayları, olguları farklı bir metotla kavramak gerekir. Örneğin; demirin ya da alüminyumun içindeki alaşımların oranı ve yapısı ya da insanın kimyasal dizilimi önceden belirlenebilir. Toplumsal olaylar; farklı bir diyalektik metotla, pozitivizmden apayrı, ön ve bön fikirlerden arınmış, diyalektik-materyalist metotla; olaylar ve süreçler bütünlüğü içinde değerlendirilmelidir. Bilime dahil olan olgular ve şartlar bütünlüğü devrimin işleyişinin mutlak tabii olguları ve şartları değildir. O çok yaman, önceden bütünüyle kestirilemeyen bir dizi gelişmelerle ezberi bozan pratik politiktir. Buna en güzel örnek; Marks’ın hatta Engels’in ve onları izlediğini söyleyen kişilerin ezberini bozan Lenin’in o büyük yapıcılığıdır. ‘Geri Avrupa ileri Asya diyerek’ mazlumların kurtuluşuna teorik pratik metotla yeni bir nitelik kazandırmıştır Lenin. Sovyetler Birliği ile eşitliği adaleti kurmuş, pozitivizmin ezberini bozmuştur. Burada bir parantez açarak yeniden konuya dönmeye çalışacağız. Marks ve Engels pozitivizmden etkilenmesine rağmen kapitalizm ve sosyalizmin işleyiş yasalarını keşfetmişlerdir. Ama ne yazık ki, dönemin koşulları ve kaynakların kıtlığı onları, son duruşmada pozitivizmin kurbanı olmaktan kurtaramamıştır. Toplum olaylarının önceden bilinebilirliğine yaklaşımları sıkı bir Darvin etkisindedir. Oysa aynı dönemde toplumsal olgulara önemli bir katkı sunan Morgan’ın da çalışmalarını takip etmişler ve önemli sonuçlara varmışlardır. Marksizm; Marks’ın ve Engels’in hatta daha sonra Lenin’in tamamlayıp bitirdiği teorik politik, pratik politik bir ‘ideoloji’ değildir. Bugün marksizmin, leninizmin, sosyalizmin ve komünizmin, hemen hemen bütün “marksistler” tarafından anlaşılamayan yanı da işte bu bitmeyen bilimleşme süreciyle ilgilidir. İlk kez Dr. Hikmet KIVILCIMLI tarafından başlatılan bu felsefeden, ‘ideoloji’den, pozitivizmden kurtulma girişiminin başarıyla sonuçlanması, bilimleşmenin, bilimselleşmenin ne olup ne olmadığının anlaşılabilmesi, açıklanabilmesi ve yerli yerine oturtulabilmesi, pratik, politik adımların atılmasına bağlıdır. Parantezi kapatarak yazıya devem edelim.

Multar_nomadİnsanlığın toplumsal olayları ve günümüze kadar (kapitalizm ve sosyalizm ile) getirdiği birikimi, insanlaşma çabaları ya da yıkıcı yanları (nasıl pozitivist bilimde atom altı parçacıklar varsa) insanlığın toplumsal yapısındaki çekirdek altı kanunlara dayalı olarak değişir-gelişir-işler. Yani toplumu mobilize eden üretim ve toplumsal ilişkilerin derinliklerinde; 1,5 – 2 milyon yıldır insanın genetik yapısına işlemiş komün çekirdeği vardır. Kıvılcımlı, bu komün genetiği ve geleneğinin toplumu ileri iten, ileri ittikçe kendisi de aşınıp bozulan bir motora benzediğini keşfetmiştir. Toplum biçimlerinin değişiminde ilkel komün geleneğinin nasıl köklü ve etkin bir rol oynadığını bize göstermiştir. Evet, insan ve tarih gücünün en yaman durumda son sözü söylediğini İngiltere ve Japonya’daki kapitalizme geçişlerde gözleyebiliriz. Tarihin hiçbir yerinde (buna Fransız komünü ve Sovyet devrimi de dahil) arı bir “modern sınıflar” öncelikli sosyal devrim gelişmemiştir. Sınıfın tanımı ve üretici güçlerin konumu maalesef pozitivizmden etkilenerek yanlış saptanmış, bu durum hem devrimlerin imkanlarını daraltmış hem de marksizmin krizini derinleştirmiştir. Bu noktada günümüzde halen insan üretici gücü ve tarih üretici gücü gene son sözü söylüyor. Lübnan’da, Irak’ta Latin Amerika’da emperyalizme karşı başkaldıran halkların aralarında tanrı tanımazlık ya da dindarlık biçimindeki ayrılıkların zerrece bir önemi kalmamıştır. Kardeşleşmelerinin temelinde onları yan yana getiren insan olma olgusuyla kapitalizmin vahşetidir.

Sonuç olarak marksizmde bize rehber olan teorik politik derinliği yeniden keşfetmeye zorluyor yaşam bizleri. Yani önümüzü görebilmek için iki temel unsuru anlamamız, kavramamız gerek; 1- Kapitalizmin vahşiliği, onun mutlaka sosyalizm tarafından sonlandırılacağı tespitiyle 2- Ezen ezilen ilişkisinde “sınıf” kavramının; ezilen-sömürülen tüm halkın bütünü olarak; proletarya derinliğinde ve genişliğinde olduğu gerçeğinin tespiti. Bugün dünyanın her yerinde yolumuzu açacak en önemli öğe vicdan ve adalet vurgusudur. Bize bu durumda hedef kitleyi sunan mazlum halklar, göçmenler, savaş karşıtları ve kaçaklar, barış hareketleri, dindarlar, ezilen kadınlar, işçiler, üretici köylüler, işsizler, ekolojistlerdir. Bütün bu kesimler vicdanlara kadar çürüyüp giden adalet duygusu tükenmiş vahşi medeniyetin düşmanı, devrimin müttefikleridirler. Bugün artık olaylar ve olgular dar bir sınıfçılığı aşmıştır. Zaten tarihte hiçbir zamanda süreç böyle işlememiştir. Her zaman Müslüman, Hıristiyan işçi, işsiz, Latinamerikalı, Asyalı vs olarak gelişmiş ya da gelişiyor. Türkiye’den örneklersek Karslı, Çerkez, Laz, Azeri, Sünni, Caferi, Alevi ve daha sonra iş yerinde işçi ya da sokakta işsizdir. Yani Ortabarbar-göçebe kankardeşlik gelenekleri ile Yukarıbarbar dindarlık dayanışmaları işçi de olsa işsiz de olsa ezilip sömürülenlerin kolektif aksiyonlarında önemli bir rol oynamaktadır. Teknik üretici gücünün bir parçası olarak iş gücünü kullanırken işçi duyguları yanında Sünniliği, Aleviliği, Lazlığı, Kürtlüğü vardır. Dünyaya, yaşadığı yerden bakarken ve kurduğu bütün ilişkilerinde ve çelişkilerinde bunlar da vardır. Olayları, ilişkileri ve süreçleri böyle bir bütünlükle ele alamazsak, dar sınıfçı, mekanik, ekonomist, sivil toplumcu olmaktan kurtulamayız. Bugün tarih tam da bu nedenle, ileriye sıçramak için geriye doğru çekiliyor. Süreci buradan kavrayamayanlar; ne Meksika’da zapatistaları ne Venezüella’da halk hareketini ne Lübnan’da Hizbullah’ı ne Irak’ta ve Afganistan’daki direnişleri ne de Brezilya ve Latinamerika’da ki Hıristiyan teoloji hareketlerini anlayabilir.

tarihten.sayfalar@hotmail.com