HAYDİ ! ÖLÜMÜNE REFERANDUM !

Yazar Vatan Postası

kutupayi
HAYDİ, SUYUMUZU, HAVAMIZI, TARİHİMİZİ, COĞRAFYAMIZI KISACA YAŞAM GEREKLERİMİZİ VE ALANLARIMIZI SAVUNMAK İÇİN HER KONUDA REFERANDUM ÇAĞRIMIZI DİRENİŞE DÖNÜŞTÜRELİM.

PİŞMAN OLAN EVETÇİLER, HAYIRCILAR… HAYDİ ŞİMDİ; YAŞAM ALANLARIMIZA, HAVAMIZA, SUYUMUZA, TARİHİMİZE VE COĞRAFYAMIZA rPARANIN TECAVÜZÜNE HAYIR!!! VAR MISINIZ, BURADA MISINIZ? HAYDİ YAŞAM SAVUNUCULUĞUNA…

YAŞAMIN SAVUNULMASI İÇİN HALKIMIZIN YAŞAM DÜŞMANLARINA KARŞI ÖRGÜTLENMESİ, ÖRGÜTLENMEKTEN DE ÖTE, ORDULAŞMASI GEREK…

Neden Vatan Postası?

Kendimizi, yakınlarımızı, işimizi, aşımızı, evimizi, barkımızı, çocuklarımızı, halkımızı ve ülkemizi savunabilmek, dünyayı ve insanlığı yaşam düşmanlarının elinden kurtarabilmek için…
Yaşanası bir doğa ve toplum yaratmak üzere duygu, düşünce ve davranış birliğini yaşama geçirmek için…
Ekonomik ve sosyal adaleti yaşama geçirecek yeni bir kuvayi milliyeci halk örgütlenmesini gerçekleştirmek için…
ABD, AB ve İsrail emperyalist güç merkezleri ve onların “yerli“ ortakları tarafından halkımıza, ülkemize ve bölgemize karşı yürütülen “haçlı seferleri”ne dur diyebilmek için…

Nasıl Vatan Postası?

Halk için, halkla birlikte ve halk tarafından ilkesi ile, yoksul ve dar gelirli halk kesimlerimizin örgütlü öncülüğünde…
Halkımızın ve ülkemizin sorunlarının bölgemizin ve dünyamızın sorunlarından ayrı olmadığının bilincinde düşünüp davranarak…
Yaşanabilir bir doğa ve toplum yaratabilmek adına sevgiyi, çalışmayı, bilgiyi ve sorunları paylaşarak…
Ezilen ve sömürülen halkların ordulaşmasını, bize benzeyen ülkelerin ordularının halk(çı)laşmasını sağlayarak…
Öncelikle kendi ülkemizden başlayarak tüm Ortadoğu’da ve ezilen – sömürülen dünyada artık bir tercih meselesi olmaktan çıkıp yaşam için, kendimiz, ailelerimiz, çocuklarımız, halkımız ve tüm insanlık için hayati bir zaruret olan YAŞAM CEPHESİni gerçekleştirerek…
Yaşam düşmanlarına karşı hayatın her alanında birliği, dayanışmayı ve yardımlaşmayı sağlayarak…
Ve tüm bunlar için gerekli olan sevgi, kardeşlik, çalışma ve bilgi iktidarını kuracak siyasi örgütlenmeyi gerçekleştirerek…

Durum Değerlendirmesi

“İnsancıllık”, “barışseverlik” veya “şiddet karşıtlığı” gibi sözde gerekçelerle yaşamın savunulması için gerekeni yapmaktan kaçınmak; yaşam düşmanı kâr ve talan sistemlerine hizmet eder.
Soyut bir “barış”, “özgürlük”, “insan hakları”, “savaşa hayır” ve “savaş karşıtlığı” olamaz. Bunlar; sömürü düzenlerinden, işgücü-sermaye çelişkisinden, ezilen ve sömürülen halkların ulusal çıkarları ile emperyalist çıkarların çatışmasından ayrı düşünülemez.
Tüm bu ilişki ve çelişkiler; dünyadaki kapitalist-emperyalist güçlerin ve onların bölgesel-yerel ortaklarının, sınıfsal ve zümresel çıkarlarının bir gereği olarak enerjiyi, tarım ve su havzalarını gaspetmeye kalkmalarından kaynaklanıyor. Bunu gerçekleştirebilmek için de doğayı, coğrafyayı, toplumu, halkların birlik, kardeşlik, dayanışma ve imece gelenek göreneklerini ve örgütlü-örgütsüz diri insan güçlerini yok etmeyi hedefliyorlar.
Bu durum; sizin, bizim, tek tek tüm insanların subjektif düşüncelerinden, niyetlerinden veya “ideoloji”lerinden bağımsız, objektif bir durumdur. Biz öyle görmek istiyoruz da onun için böyle yazıyor değiliz. Ya da sınıfsal bakışımız nedeniyle, her suçu, götürüp, kendimizin uydurduğu bir finans-kapitalist zümreye yüklemeye de çalışıyor değiliz. Hiç neden yokken, durduk yerde bir sınıflar savaşı çıkarmak, sömürülen ve ezilen halkları ve ülkeleri; ezen, sömüren zalimlere; uluslararası finans-kapital zümresine ve onların yerli ortaklarına karşı ayaklandırmak ya da “anarşi” ve “terör” yaratmak niyetinde de değiliz.
Sınıflar savaşını da, küresel sömürü düzenlerini de bizler hayal edip uydurmuyoruz. Hepimiz, istesek de istemesek de böyle bir savaşın içindeyiz. İstesek de istemesek de ya sömürücü azınlık sınıf ve zümrelerden ya da sömürülen büyük insanlıktan yana olmak ve savaşmak durumundayız. Devekuşu gibi başımızı kuma gömsek de sınıflar savaşının içinde olmaktan kurtulamayız. Bundan kaçamayız, kaçınamayız, bunu yok sayamayız. Aksi halde; İzmir İktisat Kongresi ile başlayan karşıdevrim süreci nasıl “Mustafa Kemal’in öldürülmesi” ile sonuçlandı ise, bu gerçekleri görmeden, gene aynı emperyalist uluslarüstü sermaye ile birleşip bütünleşebilecek sınıf ve tabakalarla ittifaklar kurarak girişilecek her “kurtuluş” hareketi de aynı trajikomik sona mahkumdur…
Özellikle Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra sınıflar savaşı; adeta ekonomik ve sosyal bir savaş olmaktan çıkmış, topyekun yaşamı, doğayı ve toplumu yoketme kör dövüşü ile dünyayı kapitalizmin kara deliğine doğru çekiyor. Bölgelerde sömürüye, ezilmeye, işgale ve ilhaka hayır diyen halklar, halk örgütleri, partiler, devletler ve kurumlar yok edilmeye çalışılıyor. “Son sosyalist devleti yıkıyoruz” diyenler, sömürü sistemine ayak bağı olan Mustafa Kemal’in cumhuriyetinden arta kalanlardan başka neyi kastediyorlar?
– Çağımızın savaşları, sadece askeri saldırı ve işgallerle olmuyor.

– Ekonomik, ticari, teknolojik, sanayi ve tarımsal, moral ve kültürel alanlardaki saldırı ve çökertmeler, hisse senetli $galler ülkelerin ve halkların varlıklarını tehdit ediyor.

– Çağımızda yıkımlar ve felaketler sadece depremler, su baskınları, kasırgalar, yangınlar, tsunamiler ve çeşitli bulaşıcı hastalıklar ve de askeri işgallerden ve saldırılarılardan ibaret kalmıyor. “Sivil darbe” ve “demokrasi” ihraçları, “sivil toplum” hareketleri yoluyla yukarda saydıklarımızdan çok daha etkin yıkımlar ve felaketler gerçekleştiriliyor. Etnik ve dinsel kışkırtmalar, mikro-milliyetçilikler ekonomik, sosyal ve kültürel saldırılar korkunç yıkımlar ve doğa-toplum-tarih talanları ile sonuçlanıyor.

ABD, AB ya da İsrail gibi emperyalist güç merkezleri ve onların devletleri bölgemizde yeni bir paylaşım savaşına giriştiler. Bunu yaparken de ülkemizde ve bölgemizde kendilerine bağımlı partileri, sivil toplum kuruluşlarını ve ele geçirdikleri sığ-derin devlet katmanlarını devreye sokuyor, içli-dışlı provokasyonlarla sömürge faşizmlerini ve bölgesel savaşları kışkırtıyorlar. Aynı güç merkezleri sol ellerinde sivil toplumcu, etnik-dinsel mozaikçi, sol-sosyalist maskeli demokrasi havarisi kuklalar ile; sağ ellerinde sözde vatan-millet-bayrak-derin devletçi, milliyetçi maskeli, laiklik şampiyonu kuklalarla gölge oyunu ile halkın gözünü boyamaya, asıl maksatlarını gizlemeye çalışıyorlar. Amaçları; küresel sömürü – küresel faşizm ve emperyalist orduların, Irak’taki gibi, Lübnan’daki gibi bir daha bataklığa saplanmaması için mehmetçiğin İran’a, Suriye’ye, Ortadoğu ve Avrasya halklarına karşı piyon olarak kullanılması…
Oysa bizlerin de, tüm halk kesimlerimizin de, işçi-köylü-aydın-öğrenci gençliğimizin de, ordu gençliğimizin de, tüm cumhuriyet kurumlarımızın da önünde iki yol var:

1- Ya istiklal ya ölüm diyen Mustafa Kemallerin bıraktığı yerden başlamak,

2- Ya da manda ve sömürge bir ülkede emperyalistlerle işbirliği içinde Damat Feritler, Ali kemaller, Prens Sebahattinler, 12 Mart ve 12 Eylül “our boys” maşaları gibi “tek dişi kalmış canavara” teslim olmak.

Bu ülkede sağlı-sollu, altlı-üstlü ilişkileri ve çelişkileriyle, önce kendimizden başlayan bir samimi özeleştiriyle; 9 Mart konuşulmadan, 12 Mart bilince çıkarılmadan, 12 Eylül’ün ne olup ne olmadığı anlaşılmadan, tüm bu alt-üstlükler içinde etkili cumhuriyet kurumları görevlilerinin, paşaların, maşaların durumları aydınlatılmadan, emperyalist gizli servislerle bağlantılar su yüzüne çıkarılmadan, 12 Mart-12 Eylül cuntalarının, 19 Mayıs, 27 Mayıs ve 21 Mayıs devrim ve hareketleri ile yüzleşmesi sağlanmadan anti-emperyalizmden, ulusalcılıktan, cumhuriyetimizin temel ilkelerini koruyup geliştirmekten bahsedilebilir mi? Hayır! Böyle bir şeye kalkanlara ne şehitlerimizin ruhu ne de gazilerimizin tecrübesi izin verir.

Gerekçelerimiz

– Ekonomik ve sosyal adalete dayalı, işsizlik ve pahalılık yaratmayan, doğayla ve toplumla çelişmeyen bir topyekun kalkınmanın ve üretici güçler gelişiminin sağlanabilmesi;

– Artık zorunluluk haline gelen, yaşanabilir bir doğa ve toplum kurulabilmesi;

– Ekonomik, sosyal, siyasal, doğal ve askeri her alanda geri dönüşsüz nihai barışın ve adaletin sağlanabilmesi;

– ‘Sivil Toplumcu’, ‘Demokratik Parlamenter’ maskeli, hisse senetli ya da askeri $gallerin ve müdahalelerin durdurulabilmesi;

yaşamsal gereksinimlerdir.

Tüm bunlar için yaşamın doğal tepkisi örgütlenmelidir.
Nasıl ki ağaçlar dallarıyla ve yapraklarıyla ışığa uzanıp, kökleriyle toprağa sarılarak kardeşçe yaşıyorlarsa biz de bu doğallıkta ve kararlılıkla yaşama sahip çıkmalıyız.
* Yurtta Halkçı, Demokratik Cumhuriyet – Cumhuriyetçi Halk birliğini sağlamak için,
* Dünyada Bağımsız, Halkçı ve Demokratik Cumhuriyetler Birliği anlayışıyla yeni bir Birleşmiş Milletler kurmak için,
1- Halkın Ordulaşması, Ordunun Halk(çı)laşması sağlanmalı
2- Başta en yoksul halk kesimlerimiz olmak üzere halkımızın örgütlü öncülüğünde YENİDEN KUVAYI MİLLİYE örgütlenmemiz tüm mazlum halklarla kucaklaşmalıdır.
İşte bu yaşamsal, zaruri ihtiyaç için Vatan Postası var ve bizler Vatan Postası’nda varız… Bunun bir TERCİH değil ZORUNLULUK olduğunun bilincindeyiz.
Bu başlık ve önerilerimizle çığlık çığlığa ne demek istiyoruz? Halkımızın ve ülkemizin karşı karşıya bulunduğu yaşamsal varlık-yokluk sorunlarını biz mi uyduruyor ya da abartıyoruz? Senaryo mu yazıyoruz? Komplo teorileri mi uyduruyoruz? Aslında hiç de endişelenecek bir durum yok da biz mi ortalığı karıştırıp bozgunculuk yapıyoruz? Bundan bir çıkarımız mı var?
Artık derin uykulardan uyanmanın zamanı geldi. Batı; “Ya bendensiniz ya da terörist!” dayatması ile “40 katır mı 40 satır mı?” diyor. Kıbrıs, Ege, Ulus Devlet, Cumhuriyet, bağımsızlık, “Kemalizm”, Türkiye Cumhuriyeti Silahlı Kuvvetleri’nin statüsü, Cumhuriyet’in temel nitelikleri gibi konularda “Batı”nın dedikleri çok net. Tüm bunlar bitti artık diyor “Batı”. Vazgeçin diyor bağımsızlıktan, egemenlikten… Deniz bitti! Kara göründü! Sovyetler Birliği, Irak, Yugoslavya ve Filistin’in başına örülmek istenen çorap, ülkemizin ve halkımızın da kaderi yapılmak isteniyor. Başımıza geçirilen çuvallar, cinayetler, dayatmalar; sivrisinek saz, davul zurna az örneğini çok aştı…
İşte bu “ahval ve şerait içinde” tüm öneri ve çağrılarımızın ‘sollu-sağlı’ ölüm tepkisizliği ve ‘susuş kumkuması’ ile geçiştirilmeye çalışılması ya da sulandırılarak gündeme getirilip; “işte denedik olmuyor!” diyerek yok sayılmaya kalkılması bizi asla yılgınlığa düşürmüyor. Bir daha, bir daha tekrar edeceğiz. Anlamak ve görmek istemeyenlere inat. Ta ki halkımızla birlikte başlayıncaya kadar doğurup dokumaya hayatı yeniden…

Tarihi Dersler ve Misyon

Emperyalist güç merkezleri; devletleri, şirketleri ile uluslarüstü finans-kapital ve yerli ortaklarının her yönden saldırıları karşısında kafası karışan ve adeta ‘beyin kireçlenmesine’ uğrayan insanlarımızın durumu gerçekten içler acısı. Algılayabilme ve tepki gösterebilme özelliklerimizi mi yitirdik? 1919’da kapitalizme ve emperyalizme karşı dünyanın ilk Halk Kurtuluş Ordusu olan Kuvayı Milliye’yi örgütleyen o yiğit halkın torunları değil miyiz? O günlerde de “bu halk adam olmaz!”, “bu halkla hiç bir şey yapılmaz” diyen tanzimatçı kafalar yok muydu? En umulmadık anda, herkesin “bu iş bitti” dediği o en umutsuz günde ayağa kalktı bizim yiğit halkımız. Hem de ne kalkış! Birkaç yılda emperyalistleri ve işbirlikçilerini yurdundan kovdu. Örgütlülüğü ve iç dinamizmi, sanayi toplumlarının asgari gereklerine uygun olabilseydi; yani, eski Osmanlı üst sınıflarının gericiliğini, İzmir İktisat Kongresi’nin teslimiyetini yenebilecek sosyal “takati” (gücü, kuvveti) olabilseydi, en azından, bugün biz; “Halkımızın Örgütlü Öncülüğünde Yeniden Kuvayı Milliye” demek zorunda kalmamış olacaktık.
Bu ilk kuvayi milliye denememizden köklü dersler çıkarabilmeliyiz. Neden bugünlere gelip yeniden sömürge olduk? O günlerde, halkçılığı ve halkın örgütlü inisiyatif ve güdümünü titizlikle yaşama geçirip halkımızın örgütlü iktidarını geri dönüşsüz kurabilseydik, bugün uluslarüstü finans-kapital ve yerli ortakları, Mustafa Kemal ve Türkiye Cumhuriyeti’ne karşı böylesine bir yoketme savaşını göze alabilirler miydi? Ortadoğu’ya ve komşu kardeş halklarımıza karşı böylesine fütursuzca bir soykırıma cesaret edebilirler miydi? Halkçı ve bağımsız bir Türkiye Cumhuriyeti’nin öncülüğündeki mazlum Ortadoğu ve Avrasya halklarının ekonomik ve sosyal dayanışması ve güç birliği; kapitalizme ve emperyalizme karşı dünya insanlığının, yaşanabilir bir doğa ve toplum kurma, savunma ve geliştirme merkezi konumunu üstlenebilirdi. Olmadı…
Dünkü tarihi misyon ve görev böyleydi de bugünkü farklı mı? Ayrıntılardaki değişim ve nicelik gelişmelere rağmen nitelik olarak aynı tarihi misyon ve göreve çağrılı olan halkımızın “alın yazısı” (sosyal determinizm); Ortadoğu’nun ve Avrasya’nın diğer mazlum halklarıyla birlikte, doğa ve toplum düşmanlarına karşı yaşamı ve insanlığı savunmaktır.

Nereden Başlamalı? Ne Yapmalı?

Önce Kurtuluş Savaşımız’ın olumlu geleneklerini, halkımızın tarihten gelen dinamiklerini yeniden canlandırmalıyız. Bu kez farklı toplum kesimlerimizin; örneğin başta işçilerimiz, kamu çalışanlarımız, köylü üreticilerimiz olmak üzere tüm emekçi, yoksul halk kesimlerimizin fiili olarak örgütlü öncülüğünde girişmeliyiz kurtuluş mücadelemize. Ulusal bağımsızlığımızı kazanmak ve korumak, yeniden ve gerçekten halkçı ve demokratik bir cumhuriyet kurabilmek ve geliştirebilmek için kişisel, toplumsal, ulusal, bölgesel ve evrensel tüm güçleri seferber etmeliyiz. Bu ikinci bir kuvayi milliye demektir. Vatansever ve halkçı bir kuvayi milliye cephesi ile ayağa kalkalım, zalimlerin, sömürücülerin dayatmalarına boyun eğmeyelim.
“Tanrı Dağı kadar Türk” (Kürt, Bedevi Arap, Çerkes, Laz…): Sınıflı toplumu henüz tanımamış, kankardeş toplumun bir parçası olmanın ve de “Hira Dağı kadar müslüman”: Komşusu açken tok yatmayan ilk dönem müslüman toplumunun bir parçası olmanın bize kattığı kollektif aksiyon geleneklerimizi, çağımızın sancılarının doğurduğu insancıl değerlerle taçlandırarak düşünüp davranacağız.
Kaderlerini uluslarüstü şirket ve holdinglere bağlamayan herkes; işçiler, köylü üreticiler, küçük sanayici ve esnaf, asker-sivil kamu çalışanları, ulusal bazda kurulacak bir vatansever, halkçı, Kuvayi Milliye Cephesi’nde birleşmelidir. Bunun için var gücümüzle çalışacağız.
Ülkemizden başlayarak tüm Ortadoğu ve Avrasya coğrafyasında halkçı, demokratik ve bağımsız cumhuriyetler birliği için, yeni bir birleşmiş mazlum milletler için kuruluş ve uyanış kurultayları toplanmalıdır. Önümüzdeki günlerde ülkemize, halkımıza, Ortadoğu, Avrasya, Kore, Küba, Vietnam, Venezüella halklarına çağrılarda bulunup, topyekun insanlığın reorganizasyonu ile ilgili yapı ve program taslakları hazırlayacağız ve yaşama geçireceğiz. Tüm bu işlerimizin ilk merkezi ULUS MEYDANI, O MEYDANDAKİ KURTULUŞ SAVAŞI ANITI VE İLK MECLİS olacaktır. Tabi Çanakkale, Sakarya, Dumlupınar, Kocatepe, 27 Mayıs, 21 Mayıs, 15-16 Haziran, 1 Mayıs, Bahar Eylemleri, Zonguldak Büyük Yürüyüşü… halkımızın yakın tarih şahlanışları olarak hep İÇİMİZDEdir…
Ülkemizdeki, bölgemizdeki veya dünyamızın herhangi bir yerindeki bir bebeğin acısını kendi çocuğumuzun acısı olarak görüyoruz. En basit güncel sorunlarımızdan en karmaşık ekonomik ve sosyal sorunlara kadar her alanda birlik, dayanışma ve yardımlaşmayı yaşama geçirmek zorundayız. Kendimizi, çocuklarımızı düşünüyorsak, önce bize benzeyenleri ve onların çocuklarını düşünmek zorundayız. Biz tüm insanlığız. Bizim birliğimizden doğacak gücümüzün aşamayacağı “hangi çelik zırhlı duvar” olabilir ki? Yoksul, işsiz, açlıkla karşı karşıya olan büyük insanlığın ürettiği dünya gelirlerinin büyük bir kısmına el koyan uluslarüstü azınlık, para babası, finans-kapital banka-holding çete ortaklığı; tanklarıyla, toplarıyla, uçaklarıyla, A.B.C. silahlarıyla, bankaları, kumarhaneleri, borsaları, siyonizmleri ile en kısa zamanda tarihin çöplüğüne atılacaktır.
Aksi halde dünyada yaşam imkansız hale gelmek üzeredir…
İŞTE TÜM BUNLAR İÇİN VATAN POSTASI VAR
VE BİZLER VATAN POSTASI İLE VARIZ…
Vatan Postası Çalışanları Adına
Genel Yayın Yönetmeni Nezih Gençler