Hasan Pulur:Kara toprağın kuru öküzü…

Yazar: Hasan Pulur

ÇETİN Altan geçen gün soruyordu:
Adalet Bakanı Cemil Çiçek, bugün söylediklerini 35 – 40 yıl önce söyleseydi, başına neler gelirdi?” diye…
Biz de “usta”ya soralım:
“35 – 40 yıl önce, (doktor)un posterleri, afişleri Taksim’de Tarlabaşı’nda duvarlara yapıştırılsaydı, afişi basanın da, duvara yapıştıranın da, hatta duvarın önünde durup, bakanın da başına neler gelirdi?”
* * *
DUVARLARA “devrimci mücadele” yazısıyla posteri yapıştırılan “Doktor” Hikmet Kıvılcımlı”ydı, ölüm yıldönümünde (11 Ekim 1971) anılıyordu.
Dr. Hikmet Kıvılcımlı “komünist”ti, sırf komünist olduğu için, toplam 22 yıl hapis yatmıştı. Makedonya’nın İştip kasabasında doğmuş, İstanbul’da tıp öğrenimi yaparken, Milli Mücadele’ye koşmuş, Muğla çevresinde, Yörük Ali çetesine katılmış, Köyceğiz Kuvayı Milliye komutanlığı yapmış, 1921’de Aydınlık hareketiyle TKP saflarında yerini almıştı. Kıvılcımlı’nın hayatı mücadele, kavga, örgütlenme, araştırma, teoriler üretmek, kitap yazmak ve hapis yatmakla geçmişti.
* * *
“12 Mart” döneminin en baskılı günlerinden birinde AP ajansı, telefoto bir fotoğraf geçti, biri yaşlı, ikisi genç üç kişi Türkiye’den küçük bir tekneyle, Kıbrıs Rum kesimine gelmişlerdi, kim oldukları bilinmiyordu.
Fotoğraftaki yaşlı kişiyi hemen tanıdık: Dr. Hikmet Kıvılcımlı…
Ertesi gün, Türkiye “doktor”un kaçtığını Milliyet’ten öğrendi.
* * *
ARADAN uzun bir süre geçti, Münih’ten postaya verilen kalın bir zarf geldi, içinden Hikmet Kıvılcımlı’nın Sıkıyönetim Mahkemesi’ne gönderdiği 5 sayfalık savunması ve bir mektup çıktı… Hikmet Kıvılcımlı, bunların birer örneğini, bizim de “bilgi edinmemiz” için göndermişti.
* * *
“Doktor” 29.9.1971 tarihli mektubunda şöyle diyordu:
“Sayın Yargıcım,
Adımın karıştığını öğrendiğim 146. madde suçlaması ile görülmekte olan davadan kaçmış olduğum söyleniyor. Gerçekte hiçbir mahkemeden kaçmış değilim. Herkesin bildiği gibi, tedavisi bulunmayan bir hastalıktan ötürü Türkiye’de iki yıldan beri 13 müdahale ve 4 narkoz altında ameliyat geçirmiştim. Türkiye’de başka hiçbir şeyin yapılamayacağını anlayınca, son bir ümitsiz girişim olarak, Türkiye dışı, daha ileri teknikle tıp dünyasına başvurmak istedim. Ancak, yıllardan beri yapılmış bütün pasaport dileklerim neticesiz kaldığından, başka bir yolla ülkeden ayrılmak zorunda kaldım.
Yaptırdığım çeşitli muayeneler ve tedaviler sonunda, hastalığın meş’um çabuk gelişimini önleyecek hiçbir tedbirin olmadığını anladım. Ve 70 yıl bu kara toprağın kuru öküzü gibi yaşadığım ülkemde gene öyle hesap vererek yatmaya kararlıyım.
Varna kıyılarından kedi miyavlamalarıyla yurt hasreti gösterilerine kalkışacak anlayışta ve mizaçta değilim. Geliyorum. Saygılarımla.”
Lakin ömrü vefa etmedi, vatana hesap vermeye gelirken Belgrad’da ağırlaştı ve öldü.
* * *
BU mektubun son paragrafına dikkat edin, Nazım Hikmet’le olan kavgasını son nefesinde bile sürdürüyor:
“Bir vapur geçer Varna önünden,
Uy Karadeniz’in gümüş telleri
Bir vapur geçer Boğaz’a doğru.
Nazım usulcacık okşar vapuru,
Yanar elleri.” diyen Nazım Hikmet’e laf dokunduruyor…

Kaynak:Milliyet