FİNANS-KAPİTAL TAHAKKÜMÜNÜN İKİNCİ İKİYÜZLÜLÜĞÜ

Yazar Dr. Hikmet Kıvılcımlı   
(Sosyalist Gazetesi, 5 Ocak 1971)
Kapitalist Sınıfını ve Rejimini Aldatış

Ancak, finans-kapital yalnız çiğ ekonomi ve çim çiy zorbalık silâhı ile kalmaz. Onun göklere çıkardığı ulusal ölçüde sosyal sınıf tabanını temsil etme gibi en yaygın bir aldatmacası, o ekonomi ve zorbalık yırtıcı gücüne sırmalı kaftan gibi giydirilir. Finans-kapitalin asıl milleti ardında zincire vurulmuşça sürükleyen, süngüden keskin, kurşundan delici silâhı bu sosyal sınıf aldatmacasıdır.

Bildiğimiz gibi, kapitalist dünyanın her bölgesinde nasılsa öylece, Türkiye’de de finans-kapital birkaç bini geçmeyen sayıda azınlık bir zümredir. Ama, ağzına bakarsanız o, hiçbir zaman millet bütününü torbasında keklik saymaktan geri kalamaz. Kurduğu “demokratik düzen”, “özgür basın-seçim-geçim” ve daha bilmem ne tuzak makineleri öylesine işletilebilir ki, göz göre göre tüm halk, bütün millet, gönül hoşluğu ile oy namusunu da ona vererek kendini yüzde yüz teslim etmiştir, sanılır. İkide bir “rejim!” deyişi vardır. İnsan inanacak gibi olur sanki.
Bu sanıyı en iyi perçinleyen sosyal taban: Finans-kapitalin, her ülkede bir avuç vurguncu zümresi iken, kendisini tüm kapitalist düzeni yaratmış ve bir sosyal sınıf gibi yutturabilmesidir. Finans-kapital; kendisini kapitalist sınıfı sayar. Daha doğrusu, her ülkede kapitalist sınıfını kendisi imiş gibi göstermenin bin bir dolandırıcılığını yapar. O denli ki, en sonunda millet ve halk şöyle dursun, finans-kapital tahakkümüyle sıkılan kapitalist sınıfıbile onun kendisinden başka bir şey olmadığına inanır.
Öyle ya. Kapitalist düzenin en aşırı savunucusu kimdir? Finans-kapitaldir. Öyleyse, düzeni büyük titizlikle koruyan finans-kapital, kapitalist sınıfının da kurtarıcısı ve koruyucusu niçin olmasın? Bütün hile, ikiyüzlülük, aldatış gelir bu noktaya dayanır. Bizim değme “solcu” ve azgın “sosyalist”lerimizin hiç dillerinden düşürmedikleri o “çağdaş uygarlık düzeyi”kapitalizmdir, modern burjuva rejimidir. Finans-kapital; modern sermayenin en son haddi olduğuna göre, “çağdaş uygarlık” gibi, sağda solda hiç kimseciklerin gık diyemeyecekleri bir “düzen”in yalın kılıcı demektir. pelesengi nedir? Düpedüz
Biliyoruz. Finans-kapital; kapitalizmin son haddi, ölüm döşeğinde yatalak biçimidir. Yarattığı dünya çelişkileri, bunalımlar, savaşlar ve bin bir zorbalıkları ile, insanoğlunu kapitalizmin getirdiği tek sosyalizm kurtuluşu eşiğinde her gün, her saat yok olma uçurumu ile yüz yüze getirmektedir. Demek finans-kapitalizmin savunduğu tekelci sermaye rejimi, gerçek 19. Yüzyıl’ın az çok genlikli ve ilerici kapitalist düzeni bile değildir.
Tam tersine, kapitalizmi en ılımlı sancılarla sosyalizmi doğurmaktan alıkoyduğu ölçüde, insanlığı toptan ölüme sürüklemektedir. İnsanlığın yok olduğu bir dünyada kapitalist rejimikapitalizmi savunuyormuş gibi gösterme ikiyüzlülüğü ile maskelemektedir. Bu aldatıcılık sayesinde, öncekapitalist sınıfını (finans-kapital zümresi dışında kalan bütün sermaye ve toprak sahibi zümreleri), onun ardından da milleti sürüklemektedir. yaşar mı? Ne var ki, finans-kapital işlediği genosit cinayetlerini, sanki
Bu ikiyüzlü aldatıcılığın Türkiye’deki gerçekliğini birkaç resmî burjuva istatistik rakamı ile açıklayalım. Türkiye’nin efendileri, bizim burjuvalara, Alman Nazi’lerinden çevirme bir hoş ad taktı: “İşverenler!” Türkiye’de o “işveren” denilen, -hiçbir zaman, namusluca hiçbir işi vermeyen- yerli millî kapitalist sınıfı kaç kişidir? İşte finans-kapitalin hazırlattığı resmî Devlet İstatistikleri’nde bu sayı rakamlarının serüveni çok ilginçtir.
“15 ve daha yukarı yaşlardaki faal nüfusun çalışma kolları ve meslekteki mevkii itibariyle ayrılışı” sütunlarında, yıllara göre “işverenler” sayısı şöyle yazılıdır.
 

1955 yıl
Fark
1960 yıl
Fark
1963 yıl
İşverenler
(Employers)
39.526
+116.581
156.107
-2654
153.453
         Düşünelim. 5 yıl içinde Türkiye’nin İşverenler sayısı hemen hemen 4 kat (%395)artmış gösteriliyor. Bu rakamlar DP’nin “nurlu istikbal”günlerinde yazılıyor. Biliyoruz. Finans-kapital, şartsız kayıtsız egemenliğine DP ile kavuştu. Bu egemenliğin ilk seçim döneminde dört iktidar yılı; bir vur vuranın anacık babacık vurgunu içinde geçti. Finans-kapital, Bayar-Menderes çetesi eliyle Türkiye’de en ağır vergileri topladı. Topladığı vergilerkadar, birikmiş İkinci Evren Savaşı yedek değerlerini de mirasyedice harcadı. Ayrıca bir o kadar tutar da “dış yardım” adı altında Türkiye’yi boğazına dek borçlar batağına batırdı. (Bakıla: H.K. Siyasetimiz)
Bu bir iş yapıp üç harcama çapulculuğuna rağmen “yağma Hasan’ın böreği” metot, Türkiye’de o zamane dek görülmemiş bir “hareketli ekonomi”denilen öfori (keyiften şişme havası) yarattı… Ama 1954 yılına dek. O yılla birlikte, gidiş zıngadak durdu. Çünkü Tekparti’nin 20 yılda biriktirdiği altın gibi yedek değerler, 4 yıl içinde suyunu çekti. Aşırı vergilerin yarattığı sinsi enflasyon, gelirleri giderlerin altına düşürdü. Böyle müflis bir bezirganın dünyada itibarı da kalmayacağı için, “dış yardım” adlı borçlanma kapıları da uluslararası finans-kapitalce kapatılır duruma getirildi. Bayar’ın ve bakanlarının Amerika’ya gidip 300 milyon dolar dilenmeleri alayla terslendi…
Dikkat edelim. Eğer Türkiye’de işverenlerin sayıca artmasını gerektiren bir kapitalizm furyası olmuş olacaksa bu ancak o kritik 1954 yılının öncelerinde olmalı idi. Her şey daha çok kapitalist yetiştirmeye 1950-54 yıllarında pek elverişli idi. 1954’ten sonra gelirlerde, yedeklerde, borçlarda bir kasılma ve kısılma başlamıştı. Bu durum Türkiye’nin işverenleri sayısında da bir kısılma gerektirmez mi?