EĞİTİM EMEKÇİLERİ HAREKETİ

Eğitim Emekçileri Hareketi

DÖNEMEÇTE

İçindekiler 

SUNUŞ           9

BÖLÜM:1

SERMAYENİN KRİZİ VE SALDIRI PROGRAMININ HEDEFİ        11

A) Genel Çerçeve        11

B) Kamunun Tasfiyesi, Devletin Yeniden Yapılandırılması ve Neo-liberal Politikalar     14

I.  Kamunun Tasfiyesi   15

II. Devletin Yeniden Yapılandırılması    17

BÖLÜM:2

KAMU ÇALIŞANLARI SENDİKAL HAREKETİNİN TARİHSEL GELİŞİMİ         21

20 Aralık İş Bırakma Eylemi    24

Haziran 95 Eylemleri    25

Konfederasyonlaşma Süreci     26

Sahte Sendika Yasasına Karşı Mücadele ve Yasa Sonrası İzlenen Tutum        28

Emek Platformu ve KESK       31

Tasarruf Teşvik Kesintileri ve Nemalarda Geri Tutum   32

Toplu görüşme dönemleri ve KESK’in  Politika(sızlık)ları         33

BÖLÜM:3

EĞİTİM EMEKÇİLERİ VE EĞİTİM-SEN         35

A) Eğitim-İş ve Eğit-Sen’in Kuruluşu    36

B) Eğit-Sen ile Eğitim-İş’in Zaaflı Birleşmesi     38

C) Reformizm ve Yasalcılık Eğitim-Sen Yönetiminde    42

D) Bürokratikleşme ve Tepeden Karar Alma   43

E) Faydacı-İlkesiz “Siyasal İttifaklar”   45

F) Eğitim-Sen Genel Kurulu ve “Pazarlıklar”    46

G) Tüzük Kurultayı: Yangından Mal Kaçırma   47

H) OGYE, TKY, Performans Ölçümü, Norm Kadro   49

   a)OGYE ve Eğitim-Sen’in  Öngörüsüzlüğü       49

   b)TKY ve Eğitim-Sen’in Kalite Anlayışı           49

   c) Performans Ölçümü ve Eğitim-Sen’in Tutumu          50

   d) Norm Kadro Pazarlığı ve Uzlaşma   51

    I) Yetki ve Toplu Görüş(me)me Süreci 52

    J) Bir İbret Vesikası: Toplu Görüşme Taslağı    53

BÖLÜM:4

SENDİKAL SÜREÇ YENİDEN YAPILANIRKEN NASIL BİR SENDİKA    58

A) Toplumsal Hareket Sendikacılığı     60

B) Fiili Mücadele Hattı             65

C) Ortak Örgütlenme-Ortak mücadele 66

D) İşkolu Değil, Bölgesel Yatay Örgütlenme    68

E) Sözleşmeli Eğitim Emekçilerinin Örgütlendirilmesi ve … Katılımı    69

F) Sendikal Demokrasi            70

G) Profesyonellik, Bürokratlaştırmadır  71

H) Geri Çağırma İlkesi 72

I) Denetlenmede  Açıklık         72

J) Alternatif  Eğitim Anlayışına Doğru   73

K) Sendikal Eğitim       73

BÖLÜM:5

BUGÜN EĞİTİM EMEKÇİLERİ HAREKETİ YENİDEN İNŞA EDİLMELİDİR    74

 A)  Yeni Dönemde Demokratik Öğretmen Örgütlenmesi          75

B)  Yeniden İnşa Sürecinde Üniversite Örgütlenmesi    77

SONUÇ          80

Sunuş

Emperyalizm, krizini aşmak için küreselleşme politikalarında bir sıçramaya yöneldi. Bu sıçramanın ana bileşenlerinden birincisi yeniden sömürgeleştirme politikalarıdır. İkincisi ise insanların ortak toplumsal çabayla karşıladıkları gereksinimlerinin alanı olan “kamusal alan”ın tümüyle sermayeye sunulması olarak saptanmıştır.

Kamusal alanın sermayeye peşkeş çekilmesinde kullanılan anahtar kavram “kamunun yeniden yapılandırılması”dır.

Hesapların emekçiler üzerinden yapıldığı, kazanılmış hakların gaspı, ucuz emek, yoksullaştırma ve köleleştirme ile nitelendirilebilecek bu süreçte, ne yazık ki, hiçbir emek örgütü sermayeyi geri püskürtecek bir örgütlenme ve mücadele perspektifine sahip değildir. Bu bakımdan en büyük umut kaynaklarından biri olan Kamu Çalışanları Sendikal Hareketi (KÇSH) de ilk yıllardaki fiili-meşru-militan ve katılımcı özelliğini kaybederek geleneksel-bürokratik sendikal hareketin kısır döngülerine hapsolma eğilimine girmiştir.

KÇSH başlangıçta geleneksel sendikal hareket çerçevesinin dışında gelişen, işçi sınıfı hareketinin mücadele birikimini yeni bir sendikal hareketin yaratılması doğrultusunda yaratıcı bir biçimde değerlendiren yapısıyla emekçi sınıf hareketi için güçlü bir yenileyici dinamikdi. Ancak, 90’lı yılların başlangıcında Türkiye sol hareketinin yasallaşma ve barış politikaları eksenindeki sağa savrulması KÇSH’nin geleneksel sendikal yapılanma çerçevesine sıkışmasında ve bu sıkışmışlık içerisinde bürokratik ve uzlaşmacı bir çizgiye yönelmesinde belirleyici bir rol oynadı. Dahası, gelinen noktada KESK, yasalcı solun araççı yaklaşımına kurban edilerek bir pasifikasyon aracına dönüştürülmeye başladı.

KÇSH yöneticileri, yasalcı solun kafa karışıklığının etkisi altında neo-liberal saldırganlığa karşı ciddi bir stratejik hazırlık yapmak yerine, 90’lı yılların ikinci yarısında, o güne kadar elde edilmiş olan fiili mevzileri “kurumsallaştırma” adı altında kısırlaştırmaya ve tüketmeye başladılar. Bu nedenle de IMF’nin özellikle son birkaç yıldır yoğunlaştırdığı saldırı programına karşı KESK, kamu çalışanlarının bu dönemdeki gereksinimlerine denk düşecek bir mücadele programını geliştiremedi. Bunun yerine, geçici küçük kazanımlarla yetinerek kamu çalışanları kitlesinin tepkilerini boşaltan bir eylem çizgisine kapılandı. Artık 90’ların başlarındaki tutarlı ve militan eylem çizgisi çok gerilerde kalmıştı.

Bugün Türkiye’de tüm emekçi kesimler; işçiler, kamu çalışanları, kır ve kent yoksulları, ev kadınları sermayenin başlattığı topyekün saldırı programının ana hedefleri durumundadır. Bu koşullar altında bütün bu kesimleri sermaye karşısında bağımsız ve birleşik bir sınıf olarak harekete geçirebilecek bir mücadele hattının ve sendikal bir hareketin yaratılması, bugünün en acil ve temel gereksinimlerinden biridir. KESK yönetimine egemen olan anlayışlar, emekçilerin sınıfsal varlık ve birlik zeminlerini dağıtan ve işlevsizleştiren saldırı programıyla mücadelenin ancak böylesi bir birleşik emek cephesi yaratmakla mümkün olduğunu gerçeğini görebilecek ve gereğini yapabilecek durumda değildir. Çünkü bu anlayışlar açısından KESK geleneksel bürokratik-sendikal kurumlardan biri olarak “el altında tutulması gereken bir kürsü”nün ötesinde anlam taşımamaktadır. Mevcut yönetici kadrolar, genel olarak tüm halka, özel olarak da kamu çalışanlarına yönelen saldırının sermayenin stratejik bir hareketi olduğu ve doğrudan doğruya politik egemenlik alanından örgütlendiği gerçeğini görmezden gelmektedirler. Çünkü ilk adımları atılan ve kısa bir süre sonra tüm kamu çalışanları kitlesini silkeleyecek olan sermaye saldırısı dalgasının bu biçimde kavranması, sermayenin politik egemenlik sistemiyle, yani bizzat devletin kendisiyle hesaplaşmayı göze alan bir mücadele çizgisine yönelinmesini  zorunlu kılmaktadır. Oysa mevcut yönetici kadroların ne politik anlayışları ve ne de pratik konumları böylesi bir mücadelenin gereklerini karşılamaya uygun değildir.

İçinde bulunduğu bu tıkanıklık, kamu çalışanları hareketinin yeniden inşasını kaçınılmaz ve acil görev haline getirmektedir. Ancak bu görev ne sınırlı ve basit bir sendika içi muhalefet hareketi ne de sendikal alandan tamamen kopuk yardımcı çalışmalara yönelmek biçiminde ele alınamaz. Kamu çalışanları hareketinin yeniden inşası, hareketin tepeden tırnağa devrimci bir yenilenmesini hedefleyen kapsamlı ve sistemli bir çabayı gerekli kılmaktadır.

Genel olarak KESK ve özellikle de Eğitim-Sen, geleneksel sendikal anlayışın eleştirisini yapacak ve sendikal etkinlik alanını bilinçli ve günün gereksinimlerine yanıt verecek bir politik perspektifle yeniden inşaa edecek dinamiklerini halen yitirmemiştir. Bu dinamiklerin en ön sırasında, 90’lı yılların başında geleneksel sendikal hareketin sınırlı ufkunu aşarak yeni tip bir sendikal hareket inşaa etmeye yönelen, ancak bu girişimi politik nedenlerle yarıda kalan Devrimci Öğretmen bulunmaktadır.

Devrimci Öğretmen, demokratik eğitim emekçileri hareketinin her döneminde (TÖS, Töb-Der, Eğit-Der, Eğit-Sen ve Eğitim-Sen’de) olduğu gibi, bu dönemde de tarihi misyonu gereği sürece devrimci bir tarzda müdahale etme, emekçi sınıfın bugünkü genel gereksinimlerine denk düşen bir mücadele programı-zeminini fiilen yaratma göreviyle karşı karşıyadır. Sendikal hareketin yeniden inşasından söz etmek, KESK’in ve Eğitim-Sen’in yeniden inşasından sözetmektir. Bu “yeniden inşaa”nın zeminini tanımlamanın ve planını oluşturmanın ilk adımı KESK ve Eğitim-Sen’in dünü ve bugününü tüm açıklığıyla bilince çıkarmaktır. İkinci adımı ise, dünyanın dört bir yanında yeni toplumsal süreçler içinde mayalanan, gelişen sendikal hareketlerin deneyimlerini dikkate alan yeni bir örgütlenme ve mücadele çizgisini tanımlamaktır.

Bu broşür, bu konularda anlamlı bir çerçeve oluşturarak verimli bir tartışma ortamı yaratılmasına hizmet edebilirse amacına ulaşmış olacaktır.

 BÖLÜM 1

SERMAYENİN KRİZİ VE

SALDIRI PROGRAMININ HEDEFİ

A) GENEL ÇERÇEVE

Emperyalist-kapitalist sistemin “kâr oranlarının düşme eğiliminin” sonucu olarak 1970’li yıllarda derinleşen krizini aşmak için 1980’lerde başlattığı neoliberal politikalar, yeni bir dönemin başladığının belirgin sinyalleriydi. 1980’li yılların sonuna doğru sosyalist ülkelerin çökmesiyle birlikte daha da derinleşen neoliberal politikalar, özünde kapitalizmin tarihinde çok uzun aralarla ortaya çıkan özel bir dönemin, özel bir sermaye birikim sürecinin araçları olarak işlevselleştiler.

1980’lerden bu yana, esas olarak uluslar arası mali sermayenin etrafında süregelen bu özel sermaye birikim sürecinin ana eksenleri, yoksullaştırma ve mülksüzleştirmedir. Nüfusun proleterleştirilmesi ve meta biçiminin genelleşmesi etrafında gelişen bu süreci öncekilerinden ayıran özellikler şunlardır:

a) Ulusal ölçekte yaşanan geçmiş proleterleştirme hareketlerinden farklı olarak günümüzün proleterleştirme hareketleri, uluslar arası ölçekte yaşanmaktadır.

b) Günümüzün proleterleştirme hareketleri, dünya nüfusunun tamamını içine alan bir mülksüzleştirme sürecini gündeme getirmiştir.

c) Günümüzün proleterleştirme ve metalaştırma  hareketlerinin kaynağında uluslar arası mali sermaye bulunmaktadır ve yaratılan yoksulluğun ve mülksüzleştirmenin karşı kutbunda sağlanan birikim, uluslar arsı sermaye birikimine dahil olmaktadır.

d) Kapitalist gelişmenin eşitsiz ve anarşik gelişimi ile emperyalizmin gerici doğası nedeniyle uzun yıllar meta biçiminin genelleşmesinin önündeki en büyük engeller olan geçimlik üretim ile kapitalizm öncesi üretim biçimleri tümüyle kapitalist ilişkilere eklemlenmiş ya da ortadan kalkmış durumdadır.

e) Sermayeye dayalı üretim kamusal hizmet alanına genişletilerek, insani gereksinimlerin karşılanmasında meta biçimi, neredeyse tek bir biçim haline gelmiştir.

Bu özelliklerin ışığında uygulanan yoksullaştırma ve mülksüzleştirme stratejilerinin iki temel unsuru ortaya çıkmaktadır:

1- Metalaştırma ve proleterleştirme,

2- Sömürgeleştirme ve yeniden sömürgeleştirme.

Bu özel sermaye birikim sürecinin uzantısı olarak, emperyalist kampta bugüne dek görülmedik bir ekonomik ve siyasi merkezileşme zorlaması ortaya çıkmaktadır. Günümüzde ABD’nin emperyalistler arasında mutlak ve tek belirleyici olmaya soyunarak, “imparatorluk” politikalarına yönelmesinin ardında esas olarak, bu özel birikim sürecinin gerekleri yatmaktadır.

İşte bu çerçevede, emperyalistler arası ilişkilerde kritik bir değişim zorlaması belirmişken; uluslar arası ekonomik ve siyasi ilişkiler de günümüzün sömürgecilik ilişkileri çerçevesinde yeniden yapılandırılmakta ve dünya çapında devasa bir proleterleştirme dalgası yaşanmaktadır.

Bu nedenle, 1990’larda Balkanlar’da, dün Afganistan’da, bugün ise Irak’ta yaşanan askeri işgallerle; IMF, Dünya Bankası, Dünya Ticaret Örgütü gibi emperyalizmin temel düzenleyici kurumlarının dayattığı ekonomi-politikalar (uyum paketleri, antlaşmalar vb.) aynı amaca hizmet etmekte ve birbirini bütünlemektedirler.

Ülkemizdeki dönüşüm ve uluslar arası emperyalist ekonomi politikalara uyum sağlanması açısından, 1999’da Ecevit hükümetinin IMF ile başlattığı “stand by anlaşmaları” ve 2003’de AKP ile hızlanarak aynı doğrultuda devam eden süreç, bir bütünü oluşturmaktadır. 4 yıldır uygulanan sert ve hızlı değişimler, kapsamlı bir yoksullaştırma, proleterleştirme ve sömürgeleştirme politikasının birer parçasıdır. Bu şekilde özellikle son 4 yıldır küreselleşmeye entegrasyonu  hedefleyen bir geçiş dönemini yaşamaktayız. Bu entegrasyonun sağlanmasında kritik bir eşik olan kamunun tasfiyesi ve devletin yeniden yapılandırılmasını ise, özellikle yakından ele almak gerekmektedir.

B) KAMUNUN TASFİYESİ, DEVLETİN YENİDEN YAPILANDIRILMASIVE NEO-LİBERAL POLİTİKALAR

 1980’li  yıllardan bu yana uygulanan emperyalizmin küreselleşme ve neoliberal politikaları, günümüzde sermayenin serbest dolaşımının önündeki engelleri kaldırmaya dönük  bir dizi uygulamayı içermektedir. Tüm dünyayı tek bir pazara dönüştürmek, az gelişmiş ülkeleri uluslar arası tekellerin pazar ve kâr alanı haline getirmek birincil hedeftir. Bunun için bu tür ülkelere “kalkınma!” modelleri sunulmuş; Kamunun küçültülmesi, özelleştirmeler, mal ve hizmet üretiminin serbest piyasa koşullarına uygun hale getirilmesi vb. adımların atılması için  kredilendirme dönemi  başlatılmıştır.

Türkiye de bu hedef ülkelerin başında yer almakta ve bu kalkınma modellerinin dayatıldığı bir dönemden geçmektedir.  Bu süreç, 24 ocak kararlarıyla (1980) başlamakla birlikte,  esas  olarak Türkiye’nin altına imza attığı uluslar arası anlaşmalar ve verdiği taahhütlerden başlanırsa, süreci 1995 yılında GATS anlaşması ile birlikte  ele almak gerekecek. Çünkü 2003, bu anlaşmada verilen taahhütlerin iç hukuk düzenlemelerinin tümünün yapılacağı ve  uygulamanın önündeki bütün engellerin ortadan kaldırılacağı yıldır.

GATS (Hizmet Ticareti Genel Anlaşması), küreselleşme hamlesi içinde,  hizmet ticaretini uluslar arası tekellere açan ilk çok taraflı anlaşmadır.  Esas olarak  1985’lerde imzalanan MAI (Çok taraflı yatırım anlaşması) ve MIGA (çok taraflı yatırımları garantileme ajansı), bu sömürü politikalarını  OECD üzerinden yürütüyordu.  Çok gizli yürütülen bu anlaşmalara Türkiye 1988’de imza atmış, ancak  basına yansıyıp gizliliği kalmayınca, görüşmelerin durdurulduğu açıklanmıştı.  Dünya Ticaret Örgütünün (DTÖ) kurulmasıyla, bu politikaların yürütücülüğü OECD’den alınıp, DTÖ’ye verildi. DTÖ, hiç zaman yitirmeden malların ve hizmetlerin dünya çapındaki dolaşımına ilişkin tüm ülkeler için geçerli olacak bütünsel bir düzenleme yapmaya hazırlandığını, uluslar arası ticarette serbest piyasa normlarını geçerli kılmayı amaçladığını ilan etti. GATS’da, DTÖ içinde yürütülen ve 1995 yılında imzalanan  bir anlaşmadır. Türkiye, bu anlaşmaya  üye olarak imza koyduğu  DTÖ  üyeliği ile birlikte, 26 mart 1995’te resmen  bu yükümlülüğün altına girmiş oldu. Bu nedenle de, taahhütte bulunduklarının alt zeminini 2003 yılı sonuna kadar tamamlamak ve 2005 yılında ise uygulamakla yükümlüdür.

Bunun için devlet her türlü hizmet alanından elini çekmenin gerekçe ve araçlarını hazırlayarak, özelleştirme hamlesini hızlandıracaktır. IMF ve Dünya Bankası aracılığı ile  dayatılan  bu tasfiye programının bir tek hedefi vardır; tüm bağımlı ülkeleri yeni ve daha derin bir şekilde sermayenin pazarı haline getirmek. Bu amaca hizmet eden yerli işbirlikçiler sayesinde epey mesafe kat eden  DTÖ, hükümetleri dönemsel denetleme ve kredilendirmelerle mercek altına almış, çok taraflı anlaşmalarda verilen taahhütlerin yerine getirilmesi konusundaki kuşatmayı, borç sarmalı  aracılığıyla derinleştirmiştir.

Türkiye GATS’la  kamunun büyük ölçüde tasfiyesini ve devletin yeniden yapılandırılması  taahhütlerinde bulundu. Sermayenin bu temel hedefine  daha ayrıntılı bakalım.

I- Kamunun Tasfiyesi

Bu alanda en etkili saldırı aracı özelleştirmelerdir. Tarımda her türden devlet desteğinin ve müdahalesinin kaldırılması, bu alanda ticaretin, serbest piyasaya ve ulus ötesi şirketlere terk edilmesi hedeflenmektedir. Sanayi sektöründeki tüm kamu yatırımlarının durdurulması, kamusal sanayi kurumlarının tasfiyesi ve özelleştirilmesi;  özellikle ekonomik krizden dolayı sürdürülemez(!) olanların ulus ötesi şirketlere devri amaçlanmaktadır.

Finans alanında, yakın zamana dek devlet olanakları ile büyümüş bankacılık sisteminin tasfiyesi; kamu bankalarının özelleştirilmesi, mali piyasanın uluslar arası  bankaların denetimine terk edilmesi adım adım uygulanmaktadır.

Hizmet sektörünün tamamından devletin elini çekmesi ise, en temel hedefler arasındadır. Madenlerin uluslar arası sermayeye de açılmasıyla birlikte, ekonominin temel alanları olan tarım, sanayi, mali sektör, hizmet sektörü ve madencilik; yani bütün ekonomi, emperyalizmin yeni programına uygun olarak biçimlendirilmiş olacaktır. 

GATS’la Türkiye’nin, piyasanın ve rekabetin acımasız ellerine terk etmeyi taahhüt ettiği hizmet sektörleri  şunlardır:

1- Mesleki hizmetler; Bilgisayar ve uzmanlık  gerektiren mesleki hizmetler,

2- Haberleşme hizmetleri; Telekomünikasyon ve posta hizmetleri,

3- Mütahitlik, mimarlık, mühendislik hizmetleri,

4- Eğitim hizmetleri; İlk, orta ve yüksek öğretim hizmetleri,

5- Çevre hizmetleri; çöp, temizlik, su, kanalizasyon, vb. alt yapı hizmetleri,

6- Mali hizmetler; bankacılık, sigorta, sosyal güvenlik,

7- Sağlık hizmetleri,

8- Turizm hizmetleri,

9- Ulaşım hizmetleri; Deniz, hava, kara ve demiryolu taşımacılığı.

Sermayenin saldırı programı, sosyal devlet ilkesi gereğince, devletin yürütmekle yükümlü olduğu kamu hizmetlerinin tamamını özel şirketlere, hem de uluslar arası sermayeye terk etmeyi hedeflemiştir. Sermaye, sosyal devletin artık devrini tamamladığını ilan etmektedir. Devletin burada bir tek rolü kalıyor: Neo-liberalizmin sömürü ağının garantörlüğünü yapacak olan  “polis devleti” olmak… Yargı, savunma ve güvenlik dışında başka hiçbir  hizmetle uğraşmayacak olan devletin, merkezi daha da militarize edilerek, toplum üzerindeki baskıcı niteliği arttırılıyor.

Devletin küçültülmesi adı altında yürütülen, fakat  aslında sosyal devletin  tasfiyesinden başka bir anlama gelmeyen bu uygulamalar;  eğitim, sağlık, sosyal güvenlik,  haberleşme ve kültür hizmetlerinden, çevre temizliği, kanalizasyon, içme suyu gibi  altyapı hizmetlerine kadar  tüm kamu hizmetlerinin  özelleştirilmesi anlamına geliyor. Bunun alt zemini devlet eliyle, ‘kaynak yok’ yalanıyla zaten uzun süredir hazırlanmaktaydı.  Özellikle eğitim alanında, artık bu yalanlara velinin de, kurum yöneticilerinin de inanmaya başladığı görülmekte. Çünkü eğitime ayrılan bütçenin giderek kısılması, ‘katkı payı’ adı altında velilerden para toplanması, öğretmenlere ödenen ek ders ücretlerinin düşük tutulması, sınav ücretlerinin ödenmesine sınırlama getirilmesi,  eğitsel kol ücretlerinin kaldırılması, gibi uygulamalara çok kısık seslerle karşı çıkıldı. (Burada mevcut sendikal örgütlerin uzlaşmacılığının payı da çok büyüktür.) Şimdilerde ise, bu alıştırma sürecin sonunda, eğitimin şirketleştirilecek  bir noktaya geldiği  ve bu gidiş karşısında durabilmek için, siyasal muhalif yapıların ve sendikal örgütlenmenin tümüyle yeniden inşa edilmesinin gerekliliği ortadadır.

II- Devletin Yeniden Yapılandırılması

Küreselleşme denilen bu süreçte palazlandırılan yeni liberal politikalar, bütün dünya uluslarına asıl amacı kamufle edilip şirinleştirilerek sunuldu. Bu neoliberal tezlere göre, dünya pazarında tüm ülkeler eşit ve özgürce ticaret yapacaklar, para ve sermaye akışının önündeki tüm engeller kaldırılacak, yoksul uluslar zenginleşecek,  eski kapalı ekonomilerin bir ürünü olan gerici siyasal rejimler, pazardaki bu serbestleşmeyle birlikte çözülecek ve demokratikleşeceklerdi.  Evet, dünya sadece emperyalistler için tek bir pazara dönüştü. Ayrıca ne sömürge rejimleri demokratikleşti ne de yoksul uluslar zenginleşti. Tersine,  saldırı ve yoksullaştırma arttı, sömürgeler emperyalizmin daha derin pazarları haline geldi. Buna rağmen, artık bu bildik söylem, ülkemizde devletçe sürekli kullanılarak, sermayenin talep ve ihtiyaçları doğrultusunda devletin yeniden yapılandırılması programının gerçek yüzü saklı tutuldu. Şöyle ki;

1- “Kamu harcamalarının fazla olduğu; devletin  zaten yetersiz olan kaynaklarının, devletin sırtında kambur olan kamuya aktarıldığı için  derhal tasfiyesinin gerektiği; kamu alanındaki işçi-memur tüm çalışanların fazlalığının giderilmesi” şeklindeki söylem sık sık kullanıldı. Oysa bunların hiç birisinin gerçekleri yansıtmadığı, aynı devletin kurumlarınca istatistiksel değer olarak ortaya konmuştur. 2002 yılı istatistik verilerine göre devlet bütçesinin sadece %20’si, personel giderleri de dahil çeşitli kamu harcamalarına aittir. Geriye kalan %80’i ise silahlanma, batık banka kurtarma ve faiz ödemelerine harcanmıştır. Bu veriler kamu harcamalarının çok olmadığının kanıtıdır. Üstelik, örnek alınan AB ülkelerinde, kamu harcamaları bütçelerinin neredeyse yarısını(%42) oluşturuyorken.

2- “Kamu çalışanlarının sayısının fazla olduğu, özellikle memur sayısının bir hayli kabarık ve  üretemeyen, bankamatik memurluğu olduğu” tezine gelince, yine aynı istatistikler, bunun böyle olmadığını açıkça ortaya koymaktadır.  OECD ülkelerinde memur sayısının toplam nüfusa oranı açısından ele alındığında, Türkiye’de kamu çalışanı sayısı fazla değil, tersine azdır ve bu ülkelerle kıyaslandığında alt sıralarda yer almaktadır.  Avusturya, Y. Zelanda, Almanya, Hollanda gibi ülkelerde memurların nüfusa oranı %5’in üzerinde;  ABD’de %7.5,  Fransa’da %8.2, Finlandiya’da %10.4 iken, Türkiye’de memurların nüfusa oranı sadece %3.2’dir. Üstelik  boş kadrolarla birlikte memur sayısının 2.143.206 olarak gösterildiği tablo esas alınarak bu oran elde edilmiştir. Gerçekte, şu anda dolu kadro sayısı  1.750.000’dir. Bu dolu kadro baz alındığında, memur sayısının nüfusa oranı aslında sadece %2.2’dir.

3- Kaynak yaratma adı altında bir özelleştirme furyası başlatan devlet, burada da kamuoyunu yanıltan söylemler kullandı.  Öncelikle kâr etmeyen, devlete hep zarar yükleyen KİT’lerin satılacağını ilan etti ama bir yandan bir kuruluşun özellikle en çok kâr edeni (PTT’nin T’si, TEK’in Elektrik dağıtımı gibi)  satışa çıkarıldı. Öte yandan, bu kurumları önce kâra geçirip satışa hazır hale getirmek için de milyonlarca dolar harcama yapıldı. Özellikle ilk özelleştirme hamlesinde, yüzlerce kamu kuruluşunun satışı için  IMF’den ‘Özelleştirmeleri hızlandırma’ kredisi alındı.  Ve sonuçta yüzlerce satıştan elde edilen  gelir ile satış için yapılan harcama aynı.  Kaynak yaratma söyleminin gerçeği yansıtmadığı, sadece sermayenin talebiyle kamu kuruluşlarının peşkeş çekildiği  ortada.

4- Çok taraflı anlaşmalarda verilen taahhütler gereği, kamu hizmetlerinin ticarileştirilmesini amaçlayan yasal düzenlemeler başlatıldı; Kamuda Reform… Cumhuriyet tarihinden bu yana en köklü değişimleri barındıran bu yasal düzenlemeler,  İMF’nin ‘uyum yasalarını’ çıkartma kredisinin karşılığıdır.  Devletin sosyal niteliğinden arındırılması konusundaki ciddi adımların atılmasını sağlayacak olan bu yasal düzenlemeler, eğitimden sağlığa, ulaşımdan tarıma kadar geniş bir yelpazede tüm kamu hizmetlerini yerellere devredecektir. Yerelleşme adı altında  yine  yönetişim, katılımcılık,  verimlilik, kalite, performans vb. gibi kulağa hoş gelen aldatmacalarla sunulmaktadır. Kamu yönetimi reformu’ olarak tanımlanan  yasal düzenlemeler  üç temel bölümden oluşur.

Bunlardan ilki; devletin asli ve sürekli  işlerini belirleyen, devredilecek hizmet alanlarını ve istihdam edilecek personeli belirleyen ‘Kamu Yönetimi Temel Kanunu’dur. Bakanlıkların birleştirilmesi, bir dizi bakanlığın taşra teşkilatının kaldırılması, yani yerellerde devletin artık hizmet üretmeyeceğinin yasal düzenlemesidir.

İkincisi, ‘Yerel Yönetim Reformu’dur. Belediyeler kanunu, İl özel idaresi kanunu ile Mahalli idareler yasasından oluşan bu paket düzenleme, Serbest  piyasa koşullarına göre hizmet ticaretinin belediyelerce yapılması veya belediyelerce şirketlere yaptırılmasının yasalarıdır. Yerellerde işletme sistemi ile yürütülecek bu hizmetler için personel istihdamı da yerellere bırakılmakta ve ‘sözleşmeli personel çalıştırmak esastır’ düzenlemesi ile kadrolu çalışanlara(Mahalli idareler yasası, madde 21) sözleşmelilik uygulaması getirilmektedir.

Üçüncüsü de, çalışma yaşamını düzenleyen  yasalar; ‘Personel Rejimi Reformu’dur.  Yukarıdaki saydığımız yasal düzenlemeler, kamu hizmetlerini, yerelleşme adı altında tasfiye ederek, doğal olarak bu işleri yapan çalışanları da ‘devlet memuru’ olmaktan çıkarıyor.  Devletin yeniden tanımladığı asli ve sürekli işlerini yapacak olan yaklaşık 300 bin  çalışan memur olarak kalacak ki, bunlar da kilit kadrolar olup ‘polis devletinin memurları olacak. Geri kalan 1.750 bin  çalışan memurluktan çıkarılacaktır. Ya kamu görevlisi olarak yeni bir ara statü oluşturularak bu yeni statüye tabi kılınacaklar ya da  doğrudan sözleşmeli haline getirileceklerdir. Ancak  her durumda, öncelikle iş güvenceleri ellerinden alınarak, çalışma süreleri sözleşmelerle, ücreti de “performansına” göre belirlenen çalışanlar haline geleceklerdir.

Bu gelişmeler tüm emekçileri doğrudan  etkilemekle birlikte, özellikle eğitim işkolunda yasal düzenlemelerin zemini, çok önceden çeşitli yönetmeliklerle adım adım örüldü. Eğitimcilere dönük bu yıkım yasalarının, OGYE, MLO, İnsan Kaynakları, TKY , Norm Kadro ve Performans ölçüm testleri ile görücüye çıkartıldığı herkesçe biliniyor.

Bunun karşısında sendikamızın ataletini ve görücüye çıkartılan etüt yönetmeliklerini ilgiyle seyrettiğini de görüyoruz. Böylece alt yapısı tamamlanan bu yıkım yasalarının geçmesinin, sendikaya hakim olan bu anlayışla engellenemeyeceği  bir gerçektir. Gerçek olan bir şey daha var ki,  mevcut sendikal yönetimlerin, ittifaklarıyla bir olup bu yıkımı seyre daldıklarını gören ve örgütsel kaygıyı taşıyan Devrimci  dinamiklerin sayıca hiç de az olmadığıdır. Bu diri dinamiklerle KESK ve Eğitim-Sen ’de  atıl durumdaki yönetim mekanizmasına rağmen, onları aşan ve yıkıma karşı fiili-meşru, militan hattı yeniden ören  bir süreç başlatılmalıdır. Devrimci Öğretmen’e tam da bu noktada tarihsel bir görev düşmektedir. Sendikaların çok acil olarak yeniden yapılandırılmasının, köleleşmeye karşı ortak bir mücadele hattı örmenin, tabandan doğru tüm kitlelerle mücadele alanlarında buluşmanın programını oluşturmak. Bu yıkımın altında emekçiler kadar şu anda yönetimleri paylaşan  siyasal ittifakların kendileri de kalacak… Bu nedenle sendikamız Eğitim Sen’e hakim olan bu geleneksel anlayışı ve sorumlularını  derhal  sorgulamak gerekecek. Çünkü sermaye saldırılarında hiç vakit kaybetmezken,  kitlelerin de kaybedecek vakti yok artık…

BÖLÜM 2

KAMU ÇALIŞANLARI SENDİKAL

HAREKETİNİN TARİHSEL GELİŞİMİ

Türkiye’de kamu çalışanlarının örgütlenme çalışmaları eskilere dayanmakla birlikte (Muallimi-Encümen, Tös,İlk-Sen, Töb-Der), asıl olarak 1980’lerin sonlarındaki dernekleşme çalışmalarıyla yoğunlaşarak; 1990’ların başındaki fiili-meşru temeldeki  sendikaların kurulmasıyla gelişti. Yine işçi sınıfının 1989’da doruk noktasına ulaşan bahar eylemlilikleri kamu çalışanlarının sendikalaşmasındaki önemli hızlandırıcı etkenlerden birini oluşturdu.

Bu etkilerle hız kazanan  KÇSH (Kamu çalışanları sendikal hareketi), 1990 yılı içinde Devrimci Kamu Çalışanlarının (DKÇ) öncülüğünde gerçekleşen kitlesel kuruluş başvurularından, sendika binalarına vurulan mühürlerin sökülmesine ve kitlesel olarak yapılan zam-sürgün protesto eylemlerine kadar uzanan bir seyir izledi.  İlk mücadele aşamaları bu olumlu zeminin kazanımlarını daha da ilerletici bir özellik taşıdı. KÇSH baştan itibaren devletin açık karşıt politik tutumuyla yüz yüze geldi. KÇSH’nin grevli-toplu sözleşmeli sendikalaşma mücadelesi, devleti iş veren olarak ilan ederek başlangıçtaki düzen dışı eğilimleriyle tüm egemenlik ilişkilerini tehdit  etme potansiyeli taşıdığı için; bu hareket nesnel olarak politik bir nitelik taşımaktaydı.

KÇSH’nin ortak hedeflerinden biri iş yeri örgütlenmeleriydi. 1989 bahar eylemliliklerinde öne çıkan bu kavram sendikal demokrasinin temel güvencesi olarak görüldü ve bu durum kamu çalışanları sendikal hareketinin başlangıcında demokratiklik ve katılımcılık açısından önemli özellik olarak karşımıza çıktı. Bu ise, sınıf hareketine yeni bir dinamizm  katmakta ve bir yenilenme ihtiyacı duyan sınıf örgütlenmeleri açısından ciddi olanaklar sunmaktaydı.

Kamu çalışanları sendikalarının dillendirdiği hedeflerden biri de ‘ortak çalışanlar yasası’ydı. Özellikle dünyada sermayenin neoliberal saldırı politikalarına karşı topyekün bir direnişle karşı korunabileceği anlayışına karşılık gelen bu tutum, bütün emek bileşenlerinin ortak örgütlenme ve mücadelesini hedeflemesi açısından önemliydi.

Kamu çalışanları sendikalarının başlangıçtaki bir başka özelliği ise, bütün sendikal dinamiklerin (grup, birey) demokratik katılımcılığı idi. Sürecin örgütlenmesine katkıda bulunan her kesim, etkinliği oranında yönetim ve diğer organlarda doğrudan yer alabiliyordu. Gruplar arası pazarlıklar değil, mücadelede etkinlik temel kriterdi. Kollektif bir örgütlenme ve mücadele ruhunun buna uygun olarak gelişmesi önemli  bir avantaj oluşturuyordu. İşçi sınıfının mücadelesinde geleneksel-devletçi sendikaların hegemonyasından kurtulmak için belirleyici bir öneme sahip işyeri eksenli örgütlenmelerin yanı sıra, mücadelenin demokrasisini yansıtan bu durum, KÇHS’nin fiili-meşru mücadele hattının ilk halkasında oldukça etkili bir rol oynadı.

‘93 sonlarına doğru KÇSH’nin kitlesel etkin eylemlilikler döneminin ardından yasal olarak tanınma talepleri, siyasal partiler de dahil toplumun bütün kesimleri tarafından kabul edilebilir noktaya geldi. Ayrıca bu dönemde Türkiye’nin uluslar arası sözleşmelere attığı imzalar (İLO vb.), kamu çalışanları hareketi lehine  önemli bir dizi olanak yaratmaktaydı.

Kamu çalışanları hareketinin önderliği, ilerleyen dönemde ne yazık ki, toplumsal meşruiyet ve yasallık gibi  iki önemli olguyu, hareketi ilerletici bir manivela olarak kullanamadı. Hakların fiilen kullanılması yerine kitleye egemen olan yasa beklentisi gibi, geri eğilimlerin beslenmesine yol açan tutumlar ana yönelimini oluşturdu. Uluslararası sözleşmelere ve yaratılan toplumsal meşruiyete bağlı olarak oluşan olumlu ortama rağmen, iç yasal düzenlemelerin yapılması talebine kilitlenildi. Böylece kamu çalışanlarının kuruluş aşamasında sahip olduğu fiili-meşru mücadele hattı ikinci plana düşmeye başladı.

Aynı dönemde yaşadığı hızlı gerileme koşulları(özelleştirme ve kapitalizmin yeni üretim örgütleme biçimleri karşısında etkisiz-yetersiz kalması) ile  gerileyen işçi sendikalarıyla kamu çalışanları hareketi arsındaki açı da genişlemeye başlayarak eşitsiz bir gelişme süreci yaşandı. Kamu çalışanları hareketi, ‘ortak çalışanlar yasası’ talebini ise,  gerileyen işçi sendikalarına  kısmi mesajlar vererek “kendi işine bakma” olarak algılamayı tercih etti. Bunu hem bir böbürlenme ve perspektif darlığı  hem de harekete önderlik eden sosyalist sol kadrolardaki siyasal tercihlere bağlı ele almak gerekir. Bu dönemde özellikle soldaki çözülme ve yasallaşma tartışmaları, kamu çalışanları sendikal hareketinde örgütlenme-mücadele çizgilerinde önemli kırılmalar yarattı. Sosyalist-devrimci sol hareketlerdeki yasallaşmaya bağlı olarak kurulan yasal partiler, sendikalarda da yasallaşmacı, uzlaşmacı ve sınıf hareketinin bütününün çıkarı yerine, dar grupların çıkarlarını ön plana alan ‘siyasal’ ikameci mantığın boy verdiği dönemi hazırladı. ‘Ortak Çalışanlar Yasası’ talebini, KESK’in  ilk genel kurulunda redederek  memurların ayrıcalıklı konumuna  prim verme; ücret zammı hedefli mücadeleyi esas alma; mücadele örgütünün yerini durgunluğun ürettiği bürokrasiye terk etme gibi gelişmeler, hareketin geçirdiği olumsuz  değişimde ilk kırılma noktalarını oluşturdu. Böylece soldaki yasallaşma süreci, KÇSH açısından, geleneksel sendikal anlayışa bir yönelme olarak biçimlendi. Şimdi bu sürecin gelişimindeki temel dönemeçlere bir göz atalım.

20 Aralık İş Bırakma Eylemi

Kamu çalışanları mücadelesinin birinci evresi diye tanımlayabileceğimiz,  sendikal hak ve özgürlüklerin toplumsal-siyasal meşruiyetinin kazanıldığı bu dönem, 20 Aralık 1994 iş bırakma eylemi ile sona erdi ve yeni bir dönem başladı. Bu yeni dönem fiili-meşru mücadele ile elde edilen hakların kullanılması gerektiği ‘fiili toplu sözleşme’ süreciydi. Kamu çalışanlarının sokakta “hak verilmez alınır” söylemiyle elde ettiği kazanımların ardından yine aynı mücadele anlayışıyla hareket edilmesi gerekirken, yasa beklentisi başta sendika yönetimleri olmak üzere, bunların etkisinde olan kesimlerde egemen hale gelir oldu. Eylemlilikler kendini tekrar eden basit protestolara dönüştü ve giderek kitlelere bıkkınlık veren tekrarlar dizisi haline gelmeye başladı. Şimdiye kadar eylemliliklerinin dayanağı toplumsal meşruiyet olan kamu çalışanları, artık bunun yerine hakim olan yanlış önderlik anlayışı sayesinde meşruiyeti devletin egemenlik ilişkilerine dayandıran bir zihniyete kaydılar.  Öyle ki, Gazi katliamından sonra sendika önderliği(!), kamu çalışanlarının 18 Mart 1995‘te Ankara’da yapacağı eylemi “yurtseverlik” gereği erteleyebildi.

20 Aralık  eyleminin yeni bir dönemin başlangıcı olduğu gerçeğinin kavranamaması; bunun basitçe bir tepki eylemi olarak algılanması ve bunun yasa beklentisi biçiminde yorumlanması; 18 Mart eyleminin ertelenmesi; basitçe bir yanılgı değil, ‘bir zihniyet değişimi’, ideolojik-politik bir sapma olarak görülmelidir. Hemen ardından aynı bakış açısı doğrultusunda, salt yasa beklentisi ile, ‘95 Haziran eylemlilikleri ilan edilmiştir. Oysa bu dönemde hareketin yeni bir evreye geçişi, bir gerileme ve düzeniçileşme şekline bürünmek zorunda kalmayabilirdi. Bu yeni evre,  doğru bir önderlik etrafında pekala bir ‘sıçrama hazırlığına girişmek’ şeklinde gelişebilirdi. “Fiili toplu sözleşme” ve  “Ortak Çalışanlar Yasası” temel eksen haline getirilebilirdi. Mücadele hattı fiili kazanımlar üzerinden geliştirilirken, tüm çalışanların ve işsizlerin ortak örgütlenmesine fiilen zemin hazırlayacak bir yeni örgütlenme yönelimine girelebilirdi. Ancak yasallaşmacı akımların temel ilgisi bu olamazdı ve olmadı.

Haziran 95 Eylemleri

Haziran 1995’te Anka Kızılay’ın merkezinin iki gün-bir gece işgal edilmesi, başlangıçta militan bir hak alma eylemi olarak planlanmış olmasına karşın, kapalı kapılar arkasında hükümete karşı bir güç gösterisine indirgenmiş ve böylece eylem hareketin yönetici kadrolarının oldu bittisiyle herhangi bir kazanım sağlanmadan sona erdirilmiştir. Kızılay meydanını işgal eden 100 bin kişilik kamu çalışanı kitlesine iki gün boyunca “ölmek var dönmek yok” sloganı attıran kürsüye Pazar günü akşamüzeri çıkan sendika başkanları “şimdi işyeri eylemleri örgütlemek üzere geriye dönüyoruz” açıklamasını yaptıklarında kitle bu ikiyüzlülüğe tepkisini kürsüye petşişe yağdırarak göstermiştir. Bu olay, hareketin liderliği ile militan kitlesi arasındaki içten ilişkinin kopuşunu simgeleyen olay olarak tarihteki yerini almıştır.

‘95 Haziran eylemlilikleriyle belirginlik kazanan olgulardan birisi mücadelenin amacına ulaşılması için örgütlenmesi gereken etkinlik alanlarına yönelimdeki yetersizliktir. Amacın gerektirdiği girişkenlikten geri durulmaya başlanıldığında, karar süreçleri bürokratikleşmeye, çalışması yapılmayan geçiştirmeci eylemler düzenlenmeye başlanmıştır.

Bu süreçte göze çarpan bir diğer olgu ise, kamu çalışanları hareketinin taleplerinin ve mücadelesindeki gelişmenin toplumun bütün emekçi kesimleri için taşıdığı önemdir. 1995 Haziran eylemleri, sonuçları bakımından yalnızca kamu çalışanlarını değil, daha sonrasında Temmuz-Ağustos aylarında işçilerin toplu sözleşme sürecinde giriştikleri eylemlerin de sonuçsuz kalmasında önemli bir rol oynamıştır. İşçilerin bu kitlesel eylem sürecinde yalnız bırakılmasıyla, emekçi mücadelelerinin bütünsel bir ortak platforma taşınması için önemli bir fırsat da kaçırılmış oldu. Oysa 1994 Aralığında yakalanan ortak mücadele momentinin ardından gelişen bu işçi hareketi dalgası, dönemin hükümetinin istifasında etkili olmuş, ancak Türk-İş’in geleneksel pragmatizminin ötesine geçilerek değerlendirilememiştir.

Konfederasyonlaşma Süreci

Kamu çalışanları hareketinin mücadele tarihinde konfederasyonlaşma tartışmaları ve konfederasyonlaşma sürecinin kendisi de önemli dönüm noktalarından birini oluşturur. Özellikle devlet güdümlü sendikaların kurulmalarının yoğunlaşması; ufuk yoksunluğunun getirdiği günü birlik tartışmalar; “Eş güdüm sendikaları” diye bilinen sendikal platformun çatıda birliğe kadar daraltarak sunduğu konfederasyonlaşma yaklaşımı; ve devletin hazırladığı söylenilen sendika yasa tasarısında toplu görüşme yetkisini en fazla üyesi olan sendikaya vereceği söylentisi, konfederasyonlaşmanın bir an önce tamamlanması gibi bir yanılsamanın oluşmasına neden oldu. Böylelikle konfederasyonlaşma, kamu çalışanlarının kendi örgütsel-ilkesel ihtiyaçlarının gelişme düzeyine göre belirlenmeyerek, sadece bir çatı örgütü yaratma olarak görüldü. Oysa gerçek ihtiyaç, kamu çalışanları hareketinin daha köktenci bir sıçrama içinde yeniden yapılanması olarak algılanmalıydı.

Konfederasyonlaşmada kamu çalışanları hareketinin ve dahası bir bütün olarak emek örgütlerinin ortaklaştırılarak yeniden yapılandırılması tartışmalarına bile girilmemesi, hareketin başlangıcındaki  ‘ortak çalışanlar yasası ve örgütlenmesi’ söyleminden geri durmanın tescil edilmesinden başka bir şey değildi. Bugünkü perspektifsizlik, bürokratlaşma, uzlaşmacılık, hantallaşmadaki temel nedenlerden biri de, konfederasyonlaşma tartışmalarındaki bu geri yaklaşımların egemen hale gelerek sonucu belirlemesidir.

Konfederasyonlaşma tartışmalarında, konfederasyonlaşmanın bir an önce gerçekleşmesi gerekir görüşünün kendisine bulduğu gerekçelerden birisi de KÇSP’nin (Kamu Çalışanları Sendikaları Platformu) hantallığı, platformların disiplinsizliği, platformu oluşturan sendikalar arasındaki ilişkiyi belirleyen kuralların belli olmayışı gibi saptamalardı. Ancak bu saptamalar aktüel gerçeklik değeri taşısa da; bir mücadele örgütü oluşturulurken hareketin politika, örgütlenme ve mücadele sorunlarını salt kurumsallaşmaya bağlamak, sorunları daraltıp-içeriksizleştirip daha baştan yanlışlar dizisinin zeminini  hazırlamaktan başka bir şey değildi.

Konfederasyonlaşma sürecinde (gerek tüzük oluşturma ve gerekse de yönetimlerin oluşumunda)  kamu çalışanları hareketinin başlangıcında sahip oldukları sendikal demokrasi bir kenara bırakıldı. Konfederasyon tüzüğü ve yönetimi hazırlanırken en üst düzeye tırmanan ve bu  tarihten sonra da bütün kamu çalışanları sendikalarının yapısına damgasını vuran ‘siyasal ittifaklar’, bugünkü durumun doğrudan sonucunu yarattı ve giderek katalizörü oldu. Yapılan siyasal ittifaklar herhangi bir örgütlenme ve mücadele anlayışı ortaklaştırılması üzerinden olmayıp, ele geçirilen yönetim mekanizmasının bir güç makamı olarak görülüp istismar edilmesine dayandı. 

Siyasal ittifaklar kamu çalışanları sendikalarının yönetim mekanizmalarının oluşturulmasında, hareketin demokratik karar alma mekanizmalarını daraltan, faydacı ve sekter bir tarzda gerçekleştirildi. Burada olumsuzlanan siyaset tarzı, grupların kendi özel çıkarlarını kamu çalışanlarının genel çıkarlarının önüne geçirmesidir. Sendikal makamların kamu çalışanlarının ihtiyaçlarına yanıt verecek yerler olarak değil, grup ya da bireylerin kendi konumlarını güçlendirecek yerler olarak görülmesidir.  Kamu çalışanlarının ‘95 Aralığındaki KESK’in kuruluş kurultayında ortaya çıkan bu durum, izlenen sendikal politikalara, eylemliliklere de yansıdı. Öyle  ki, bazı eylem kararları yönetimdeki grupların ihtiyacına ve koşullarına uygunluk göz önünde bulundurularak  alınabildi.Bu nedenledir ki, ilkesel olarak kamu çalışanlarının çıkarlarını kendi çıkarlarının önünde tuttuğunu söyleyen gruplar, bir sendikada (ya da sendika şubesinde) yaptığı ittifakı diğer bir sendikada olumsuzlayabilmekteler. İçinde kendilerinin iyi bir pozisyon tuttuğu her ittifakın kamu çalışanları hareketinin  ‘hayrına’ olduğunu ilan edebilmekteler.

Esas olarak kitlelere güvensizlik, mücadele politikalarına inançsızlık ve kendi iradesini kitlelerin karar verme süreçlerinin yerine ikame etme sekterliğinde ifadesini bulan bu çarpık politik tarz, ayrıca yapay bir “ekonomik alan-siyasal alan” ayırımı gibi politik bir perspektifsizliği de ortaya çıkardı.

Konfederasyonlaşma ile birlikte, KESK bir memur konfederasyonu olarak diğer geleneksel sendikaların yanında yer alarak başlangıçtaki çizgisinden oldukça farklı bir noktaya sıçradı. KESK’in kuruluşuyla birlikte iyice su yüzüne çıkan bürokratik, hantal örgütlenmeyi salt çatı birliği olarak görme, kendisine bağlı sendikalarla ilişkilenme biçimine de yansıdı. Konfederasyon genel merkezinin  almış olduğu eylem kararlarının dışında, bağlı sendikalar birbirlerinin kendi gündemleri doğrultusundaki eylemlerini görmezden gelerek, birbirlerini desteklemediler. (Örneğin Enerji- Yapı-Yol-Sen ilk özelleştirme girişimi olan enerjinin özelleştirilmesine dönük eylemlerinde yalnız bırakıldı.)  Hatta bu tür eylemlilikler gereksiz radikallik olarak görülüp, bu sendikalar  KESK’in yaramaz çocukları  muamelesiyle karşılaştılar. (Yine kapatılan  Tüm- Haber-Sen’e ve cezalandırılmak istenen genel merkez yöneticilerine dahi sahip çıkılmadı, yeterince destek verilmedi.)

Sahte Sendika Yasasına Karşı Mücadele ve Yasa Sonrası İzlenen Tutum

Kamu çalışanları sendikalarının ’95 haziran sürecinde protestoya dayalı, güç gösterisi şeklindeki eylemleri daha sonraki süreçlerde de rutinleşerek devam etti. Dönemsel merkezi Ankara eylemleri, basın açıklamaları, bütçe-maaş zammını protesto eylemleri, yasa beklentisini besleyen ve kitleyi sadece ona kilitleyen eylemler, süreçte kitlelerden giderek kopan ve onların güvenini yitiren bir niteliğe büründü. Öyle ki, kimi eylem kararlarının  medyadan öğrenildiği dönemler yaşanmaya başlandı. Sendika yasası beklentisi öyle bir noktaya geldi ki,  içerik önemsizleşip biçim öne çıktı, bu ise bir “yasa olsun da nasıl olursa olsun” noktasına geldi. Hükümetin  kamu çalışanlarının bütün kazanımlarını yok etmeyi düşünerek hazırladığı sendika yasa tasarısına yönelik  KESK’in tavrı, bu gün bile tazeliğini koruyan bir tartışma konusudur.

KESK  kamu oyunda “sahte sendika yasası” diye de bilinen bu tasarıya karşı  ciddi bir karşı duruşu örgütleyemedi. Yasanın neler getirdiği bilindiği halde, yasaya toptan karşı çıkma yerine, mecliste lobicilikle orasının-burasının düzeltilmesinin hedeflendiği bir mekik diplomasisi tercih edildi. Bu süreçte hükümetle yapılan görüşmeler esnasında, salt el güçlendirmeye dayalı olarak, Ankara’ya çağırılan kamu çalışanlarının yarattığı destansı 4 Mart Kızılay direnişi, sendikal önderliğin(!) hesaplayamadığı bir durum oluşturdu. Aynı akşam illerine geri gönderilmeye çalışılan ancak dönmeyen, illerden ise hala gelmek isteyen ancak yönetimler tarafından engellenilen kamu çalışanları, kendi önderliklerini aşan bir mücadele yarattılar. Öyle ki, 5 Martta devletin ve sendikal bürokrasinin her türlü engellemelerine karşı, Ankara’da alanları dolduran kamu çalışanları kitlesinin direnişi, küfür ve hakaretlerle bastırılmaya çalışıldı. Sendikal yönetim ise bu durumu tepkiyle karşılayan kitleyi alanda bırakıp kaçacak kadar  pervazsızlaşmıştı. Ancak bu arada yönetimin hesap edemediği bir şey daha meydana gelmiş, kamu çalışanlarının bu direngenliği, yasanın görüşülmesini askıya aldırmaya neden olmuştu.

Sahte sendika yasasının mecliste askıya alınması kamu çalışanları açısından mücadelenin bir sonucu olmasına rağmen, konfederasyon yönetiminde şirazenin ucu o kadar kaçmıştı ki, bu durum muhalefet partisinin (CHP’nin) başarısına bağlanmaya çalışıldı. Kendi kitlesine güven yerine, sistem partilerine ve sistemle kurulan ilişkiye güvenen bu önderlik(!), kelimenin tam anlamıyla bürokratik-uzlaşmacılığa ve iş birlikçiliğe dönüşmekteydi. Sahte sendika yasası, mecliste askıya alınıp yeniden gündeme getirilmek üzere bazı rötüşlemelere uğrarken, lobicilik ve uzlaşmacılık devam ediyordu. Devletin kabul ettiremediği bu yasa tasarısı, sendikal yönetim tarafından “eksik sendika yasası” olarak adlandırıldı. Böylece tümüyle reddedilmek yerine, uygun  bir zemin oluştuğunda kamu çalışanları kitlesine yeniden kabul ettirilmeye çalışılacaktı. Bu sendika yasa tasarısının bir kazanım olarak görülmesi gerektiği, ilerde bu yasanın değiştirilebileceği gibi söylemlerle olayın KESK tarafından  rasyonalize edilmesi ile Türk-Kamu Sen’in  “yasamı istiyorum” eylemleri arasındaki paralellik de ayrıca ibret vericiydi.

Sendika yasası 2001’in bahar aylarında tekrar gündeme geldiğinde, aynı sendikal önderlik(!) durumu kabul ettiği halde, kitlenin tepkisinden korktuğu için günü birlik eylem kararlarıyla geçiştirmeci tavırlarını sürdürdü. Yasanın meclise geldiği gün acil olarak Ankara’ya çağırılan kamu çalışanlarının, meclisin haftalık oturumları sona erdiğinde gelecek haftanın oturumunda geri gelmek üzere illerine geri gönderilmeleriyle, kitle meclis oturumlarına endekslenmiş oldu. Böylelikle kitlenin ilk tepkisi yumuşatılmıştı. Giderek sendika yönetimlerine güveni kalmayan öncü kitleler, anlık alınan ve hiçbir çalışması da yapılmayan eylemlere gelmemeye başladı. Artık ancak yüzlerle ifade edilen kalabalıklarla yapılan merkezi Ankara eylemleri ile yasanın çıktığı son gün meclise yürüme efelenmeleri de,  “direndik ama olmadı, ne yapalım” demekten başka bir anlam ifade etmiyordu.

KESK yasayla birlikte,  tam bir uyum ve yasayı özümseme sürecine girdi. Yasa sonrasında  “bu yasa kamu çalışanlarına dar geliyor bunu yırtıp parçalayacağız” söyleminin ise, tam bir demogojiden ibaret olduğu çıkarılan tüzük ve yönetmeliklerde görüldü. (Örneğin, sendikalarda iki seçim arası süre yasalarda en çok üç yılla sınırlanmışken,  KESK de seçim süresini en üst sınıra göre düzenledi; “ana dilde eğitim hakkı” yasalarda yasaklanmadığı halde tüzükten çıkarıldı.) Yasaya uyum-içselleştirme öyle boyutlara varmıştı ki, yasanın çıkış tarihi başlangıç noktası kabul edilerek kamu çalışanlarının geçmiş mücadele tarihi yok sayılmaya çalışıldı. (Şubelerden merkez seçimlerine kadar KESK’in 2002 yazına kadar uzanan  genel kurul süreci,  1. Olağan Genel Kurul süreci olarak adlandırıldı.)

Gelinen noktada kamu çalışanları hareketinin toplumun diğer emek örgütleri ve demokrasi güçleriyle olan ilişkisinin, daha çok mesaj verici nitelik taşıdığını, bunun dışında hiçbir destek ve değme noktası oluşturmadığını, tersine bundan kaçınıldığını cezaevlerindeki devrimcilerin F tipine karşı giriştikleri ölüm oruçları sürecinde görüldü. “19 Aralık cezaevi katliamları 1 Aralık eylemini gölgeledi” denilerek ve adeta cezaevlerindeki devrimcilere kızarak kendini mazur göstermeye çalışan bir tutuma yönelindi. Aynı dönemde, kendi alanlarının cezaevlerini de kapsamasından yola çıkarak sürece müdahale etmeye çalışan  Tüm-Yargı-Sen şube ve genel merkez yöneticilerine uzak durulması ve   yargılama süreçlerinde bile yalnız bırakılmaları, en fazla mesaj içerikli desteklemelerden öteye geçilmemesi, gelinen vahim tabloyu göstermekteydi. Darbe ortamını aratmayan 19 Aralık sonrası süreçte, kamu çalışanları sendikal önderliği bu ortamı delmeye, demokratik soluk alma kanalları oluşturmaya çalışanlara bile kuşku ile bakmaktaydı.

Emek Platformu ve KESK

Ülkemizde emek örgütlenmelerinin bir araya gelişleri, sermayenin çok yönlü saldırıları karşısında bir ihtiyaca bağlı olarak gündeme geldi. Önceleri demokrasi platformları adıyla gelişen yapılanmalar, emekten-demokrasiden yana bütün kesimlerle ortaklaşmayı öngörerek oluşturulmuştu. Ancak önceki bölümlerde bahsettiğimiz nedenlerden dolayı zamanla oluşan perspektif  daralması sonucunda, bu yapılar giderek bilinçli bir şekilde işlevsizleştirilip daraltılarak, yerlerine, işçi-memur sendikaları ve meslek odalarının çatı birliğine dayanan başka platformlar aldı. Bu daralma “ekonomik alan-siyasal alan” ayrıştırılmasının yanlış bir temelde kavranmasıyla da bağlantılıydı. Bu düşünceye bağlı olarak, çok siyasi olduğu düşünülen demokrasi platformu daraltılarak, yerine sadece sendika ve meslek odalarını kapsayan emek platformu oluşturuldu. Esasında sınıf hareketinin özgür-bağımsız gelişimini de etkileyen bu platform, geleneksel sendikal yapıların bütün kısırlıklarını ve olumsuzluklarını da bağrında taşıdı.

Sadece örgütlü (sendika ve meslek odalarına üye) emekçilerin ‘birliğini’(!) ve ‘ortaklığını’(!) gerçekleştirmek üzere oluşturulan Emek Platformu, işçi ve kamu çalışanlarında birlik fikrini canlı ve etkili kıldığı için anlamlı bir işleve sahiptir. Ancak diğer yandan, eylemlerin kararının alınması, örgütlenmesi ve elde edilen sonuçlara baktığımızda, Türk-İş’in ağırlık koymasıyla beraber emek platformunun süreç içinde düzen içi bir pozisyonu güçlendirmeye yöneldiği ve devletin politikalarının uygulanmasına meşruiyet zeminini oluşturduğu görüldü.

Yine hükümet yetkilileriyle yaptıkları toplu görüşme sürecinde, o döneme kadar kamu çalışanlarının hep karşı çıktığı  özelleştirme, üretimde esneklik uygulamaları, piyasanın serbestliği, toplam kalite gibi sermaye politikalarının altına, Türk Kamu-Sen ve diğer devlet güdümlü sendikalarla birlikte KESK temsilcilerinin de imza atmaları olumsuz değişimin ve  kendini inkar etmenin en çarpıcı örneğini teşkil etti. (Bu duruma başta Devrimci Kamu Çalışanları -DKÇ- olmak üzere kamu  emekçilerinin büyük bir çoğunluğu karşı çıkınca, KESK yönetimi çıkardığı yazıyla bu durumun imzayı atanları bağladığını söylemek zorunda kaldı. Ancak bu hamle, gelinen noktayı acemi bir şekilde gizleme çabası olarak hafızalara kazıldı.)

Devlet güdümlü sendikaların da meşrulaştırılması işlevini gören emek platformu, özellikle kamu çalışanlarının içinde bir Truva atı olan Türkiye-Kamu-Sen’in meşrulaştırılarak palazlandırılmasına da yaradı. KESK yönetiminin bu durumu gördüğü halde, bu platformda olmanın mantığını basitçe “birliğe karşı olmamak” ile açıklaması, ideolojik-politik sapmayı gizlemeye yarayan şaldan başka bir şey değildi. Kamu çalışanları hareketini uysallaştırmaktan başka bir işlevi olmayan bir sendikayla birlikte olmayı kitlelerden yalıtılmamak, kapsayıcı olmak, bu tür zeminleri kullanmak gibi reel politikalarla açıklamak kabul edilebilir değildir. Bu durumun son noktada KESK için, kendi toplumsal meşruiyetini Kamu Sen’e kullandırttığı, hatta giderek medya eliyle palazlandırılan bu zihniyete benzediği bir zemine gitme olasılığını güçlendirdiği görülmekteydi. Oysa başka bir tarzla, bir başka mücadele hattının örülmesi de mümkündü.

Tasarruf Teşvik Kesintileri ve Nemalarda Geri Tutum

Yıllarca tüm emekçilerden gasp edilen tasarruf kesintileri konusunda da dönemin hükümetini, KESK yönetiminin basiretsizliği kurtardı. Tasarruf kesintileri ve nemaların ödenmesinin hükümetin elinde patlayacak bir bomba iken, “iyi niyetli hükümete” jest yapıp bu bombayı kendi eline alan Emek Platformunun dönem sözcüsü KESK, “nema rezaletini” kendi elinde patlattı.

 Emekçilerin rızası dışında kesilen paraları, nemaları ile birlikte son kuruşuna kadar almak en doğal hak ve bunun için her yol meşru iken,  KESK’in de taraf olmasıyla(!) inisiyatif, hükümetin eline geçti. KESK taraf olmadan önce her yıl nemasını alan emekçiler, bundan da oldular. Egemenlerin verirken kıt, alırken sinsice kâr güden tutumlarına denk düşen bir taksitlendirmede sorumluluk, tümüyle mevcut geleneksel, tavizkâr sendikal anlayışın oldu. Taksitlendirme modelini onaylayıp kamuoyuna duyurmanın da sözcülüğünü üstlenen dönemin KESK genel başkanı Sami EVREN, “Hükümetin iyi niyetine inanıyoruz” diyerek ne büyük bir gaf yaptığını umarız sonraları anlamıştır.

Toplu görüşmeler dönemi ve KESK’in  Politika(sızlık)ları

Toplu görüşmeler dönemi ve izlenen  politika(sızlık)lar sürecinde, toplu görüşmeyi toplu sözleşmeye çevirmek üzere, onbinlerce kamu emekçisi, yaz tatiline ve Ağustos sıcağına rağmen, 2002’de ciddi bir katılımla Ankara çıkartması yaptılar. Bu denli kitlesel ve militan bir katılım beklemeyen yöneticilerde bir şaşkınlık yaratmanın ötesinde, kamu emekçileri bir kazanım-birikim elde edemeden, yine hayal kırıklığı, öfke ve güvensizlik duygularıyla geri döndüler. 4,5 saat  güneşin altında bekletilen kamu emekçilerine dönemin KESK Genel başkanı Sami EVREN, yine dönemin başbakanı Bülent ECEVİT’le görüşmesinin bitiminde açıklama yapacaktı. Bu bekleme süresince KESK ve Eğitim-Sen MYK’sından bir tek kişinin bile kitleyle muhatap olmadığı o gün, Sami EVREN yalnızca üç dakikalık bir konuşmayla, başbakana sorunları ilettiğini anons etmekle yetindi. Olay bu kadar basitti(!). Kamu emekçileri yolculuğun ve sıcağın etkisinden çok, yaşadıkları hayal kırıklığı nedeniyle yorgunlaşıp bitap bir vaziyette illerine geri döndüler; “belki gelecek sefere” diyerek. Daha sonra seçim atmosferinin de etkisiyle hükümet, yıllık enflasyon kayıplarını bile karşılamayan 100 milyonluk seyyanen bir zam açıkladı ve toplu görüşme süreci, ücretleri erimeye devam ettiği bir şekilde sona erdi.

2003 yılı Toplu Görüşme dönemine hazırlık süreci de, bir önceki dönemdeki gibi kazanımcı değil, protestocu bir yaklaşımla ele alındı. KESK yönetimince hükümete gövde gösterisi yapma olarak kurgulanmış merkezi Ankara yürüyüşü, Kızılay’a girmeye kilitlendi. Burada da kamu emekçileri, kararlılığı ve militan mücadelesi ile her zamanki gibi sendika yönetimlerini aştı. Yaklaşık on saat boyunca devlet terörü ve polis barikatı karşısında yolları kesen kamu emekçilerinin bu direnci, KESK ve  bağlı sendika yöneticilerinin polisle pazarlık barikatına takıldı; eylem, Kızılay civa ….

BÖLÜM 3

EĞİTİM EMEKÇİLERİ ve EĞİTİM-SEN

Eğitim emekçilerinin demokratik hak ve özgürlükler mücadelesi, Muallimi Encümen, Tös, Töb-Der örgütlenmelerine kadar eskilere dayanır. 12 Eylül darbesiyle kesintiye uğrayan ve 80’li yılların 2. yarısında yeniden ivme kazanan bu mücadele, 1990’larda kamu çalışanları sendikalarının kurulmasıyla yeni bir aşamaya ulaştı.

1988’de öncelikle 12 Eylülün baskı rejimine karşı demokrasiyi öne çıkaran ve tüm çalışanların sendikal hak ve özgürlüklerinin kazanılmasını amaçlayan eğitim emekçileri, Devrimci Öğretmen’in etkin öncülüğü ile en zor dönemde  örgütlenmenin önündeki engelleri ve sınırlamaları aşan bir tarzda mücadeleyi başlattılar. Tüm kamu çalışanlarının sendikal hak ve özgürlüklerinin kazanılması mücadelesinin en ön saflarında yer aldılar.  İlkin EĞİT-DER’in kurulması, ardından Türkiye’nin dört bir yanına yayılan “Sendikal Haklar Komisyonları” (SHK), sendikalaşma girişiminin ilk adımlarıydı.

A) EĞİTİM-İŞ ve EĞİT-SEN’İN KURULUŞU

Eğit-Der  sürecinde,  sendikaların kuruluşunda önemli bir işleve sahip SHK’lerde yapılan tartışmalarda, kurulacak sendikanın nasıl bir mücadele, ilke ve programa sahip olması  önemli bir yer tutuyordu. “Eğit-Der’den Eğit-Sen’e” adının konulduğu bu dönem, eğitim emekçilerinin mücadele tarihi ilkeleri ve programının oluşumunda  önemli bir yer tutar. Eğitim emekçilerinin grev yapıp yapmayacağı, toplu sözleşme, başta eğitim emekçileri olmak üzere kamu çalışanlarının işçi sınıfına dahil edilip edilmeyeceği gibi konular tartışmaların temel başlıklarını oluşturuyordu.

Bu süreç 1990’lara kadar devam etti. Yapılan tartışmalarda var olan değişik görüşler daha çok örgütlenme ve mücadele anlayışından kaynaklanıyordu. Ancak bu süreçte yer alan eğitim emekçilerinin büyük çoğunluğu, “Eğit-Der’den Eğit-Sen’e” şiarıyla, yani çalışma ve örgütlenmenin daha katılımcı ve sınıfsal mücadele eksenli olmasını doğru bulmaktaydı. Eski rekabetçi gelenekleriyle, olaya dar grupçu, tepeden inmeci, bürokratik ve uzlaşmacı bir mantıkla bakan diğer bir siyasal çevre (eski TKP’li, şimdinin Sendikal Birlikçileri) ise, alelacele, bir oldu bitti ile 1990 Mayısında, 21 kurucu ile birlikte Eğitim-İş’i kurdu. Böylece, birlikte yola çıkılan Eğit-Der’den Eğit-Sen’e süreci sekteye uğratıldı. Darbe alan bu süreç , eğitim emekçilerinin birliğinin bölünüp parçalanması gibi bir durumu da ortaya çıkardı.

Ancak bu durum, Eğit-Der’den Eğit-Sen’e sürecini başlangıçta ortak bir şekilde kararlaştırıldığı  gibi  yürüten eğitim emekçilerinin 1990 yılının Kasım ayında ülkenin dört bir yanından gelen 366 kurucuyla birlikte büyük bir coşku içinde Eğit-Sen’nin kurulmasına gölge düşüremedi. Nihayetinde ise, Töb-Der geleneğinden gelen demokratik eğitim emekçilerinin mücadelesi böylece iki ayrı sendikal yapı doğurmuş oldu. Bir taraftan öğretmenlerin grev yapmaması gerektiği düşüncesi ile tüzüğünde grev ve toplu sözleşmeye yer vermeyen, (sonradan kendi tabanlarının ve diğer eğitim emekçilerinin tepkisi ile 1993’te tüzüklerine grev-toplu sözleşme maddelerini koysalar da buna dönük ne bir çaba ne de niyet sergilediler) öğretmenin ağır başlılığına sokak eylemlerini yakıştıramayan,  bu ağırbaşlılığa yakışan temsilcileri ile kulis ve lobi faaliyetini başlıca eylem biçimi olarak gören Eğitim-İş; diğer taraftan “hak verilmez alınır, zafer sokakta kazanılır” diyerek fiili-meşru-militan mücadeleyi esas alan, kendisini işçi sınıfının bir parçası olarak gören ve grevli-toplu sözleşmeli bir sendikayı esas alan Eğit- Sen bulunmaktaydı. Bu bölünmüşlük,  gerek eğitim emekçilerinin demokrasi mücadelesini gerekse de sendikal örgütlenme süreçlerini olumsuz yönde etkilemeye devam etti.

Buna rağmen, yoluna devam eden eğitim emekçilerinin bu mücadelesi, başlangıçta egemen güçlerin topyekün saldırısı karşısında topyekün karşı duruşun zorunlu olduğu bilinciyle, tüm eğitim emekçilerini örgütlemeyi, sınıf ve kitle sendikacılığı anlayışını hayata geçirmeyi  hedefledi. (Özellikle Eğit-Sen’in örgütlenme ve mücadele anlayışı döneme damgasını vurdu.) Yasal engeller karşısında, “biz meşruyuz” diyerek fiili ve meşru bir temelde dosta-düşmana haklılığını kanıtladı. “Hak verilmez alınır” şiarıyla fiili, meşru, militan ve demokratik bir tarzı geliştirerek, hükümetlere özür dilettiren eylemlilikler gerçekleştirdi. 20 temmuz ve 20 aralık 1994 eylemlerinde tüm emekçilerle birlikte mücadele etmenin, bağımsız-birleşik bir toplumsal muhalefet hareketini yaratmanın olanaklı ve gerekli olduğunu kanıtladı.

Eğitim emekçileri, “memur sendika kuramaz” diyen egemenlere ve onların bürokrasiden fazlasıyla nemalanan yandaşlarına, fiili-meşru ve haklı bir perspektifle başvurusunu yaparak gereken cevabı verdi.  Başlangıçta 30-40 kişilik kadrosuyla yaptığı her basın açıklaması, egemenler cephesinde kaygı, emek cephesinde ise sevinç ve umut yaratacak kadar ses getirdi. Devletten daima nemalanan bazı memur(!)ları, ne işe yarayacağını bilmeden apar topar Türk Eğitim Sen’i kurmaya  sevk edecek kadar dehşete düşürdü. “Eğitim emekçileri iş bırakamaz” diye düşünenleri, 20 Aralıklarda yaşamı durdurarak yanılttı.

Tüm çalışanların ortak mücadele zeminini yaratmak inancıyla yola çıkan eğitim emekçileri hareketi, kamu çalışanları sendikalarının platformunda öncü rol alarak, demokrasi ve özgürlükler mücadelesinin sınıfın tüm bileşenlerine yayılmasına katkı sundu. Sendika binalarına takılan mühürleri kitlesel ve haklı bir çıkışla söktüğü o dönemin  karakteristiği olarak baskılara, sürgünlere, sefalet bütçelerine karşı yürütülen Ankara yürüyüşleri, kitlesel basın açıklamaları, Kızılay işgalleri ile politik bir nitelik taşıyordu.

Milli Eğitim Bakanlığının, İlkokul öğretmenlerini soyma mekanizması olan İlk-San yerine, soygunu tüm öğretmenlere yayan bir projeyi hayata geçirmek için TÖYAK’ı kurmaya kesin kararlı olduğunu kamuoyuna açıkladığı sırada, karşısında EĞİT-SEN vardı. O sendika ki, “Ne İlk-San, ne TÖYAK” diyerek on binlerce imza ve militan kitlesiyle MEB kapısına dayandı; İlk-San soygun çetesini ve eğitim emekçilerinin parasını yandaşlarına peşkeş çeken siyasileri sarsan bir teşhir ile TÖYAK projesini geri çektirme gibi somut kazanımlar elde etti.

B) EĞİT-SEN İLE EĞİTİM-İŞ’İN ZAAFLI  BİRLEŞMESİ

Eğitim emekçilerinin örgütlenme ve mücadelesinin önünde, eğitim alanında,  aynı demokratik gelenekten geldiği halde, ayrı ayrı kurulmuş Eğit-Sen ve Eğitim-İş ayrılığı önemli bir engel oluşturmaya başlamış; bu iki sendikanın birleşmesi fikri ise, eğitim emekçilerinin önemli bir gündem maddesi haline gelmişti. Öyle ki, bazen bu  birleşme iş yerlerinde örgütlenmekten kaçmaya çalışan kimi eğitim emekçileri için bir bahane olarak da kullanılmaya başlandı. Kısacası Eğit-Sen ile Eğitim-İş’in ayrılığı eğitim emekçilerinin mücadelesinin önünde önemli bir engel oluşturmaya başlamış, birlik fikri ise adeta sihirli bir kavrama dönüşmüştü.

Bu arada, Eğit-Sen ile Eğitim-İş’in ayrı örgütlenmeleri, sendikal mücadele ve örgütlenmelerinde de farklılıklaşmalarına yol açtı. Üstelik Eğitim-İş’in kendi sendikal anlayışını Eğit-Sen’e karşı olma üzerine kurarak, işyerlerinde sürekli bunun propagandasını yaparak devlete yakın bir dil kullanması iki sendikal süreci çok ayrı noktalara götürmüştü. Birlik fikri, bu noktada, büyülü bir kavramdan çok çözülmesi gereken çok bilinmeyenli bir denklem olarak algılanmayı gerekli kılıyordu. Sermayenin saldırılarına karşı, fiili-meşru ve militan bir mücadele çizgisi ile kısa zamanda eğitim emekçilerinin umuduna dönüşen Eğit-Sen ile; ortaya koyduğu sendikal anlayışı sonucu durağanlaşan, hatta yer yer çözülmeye başlayan Eğitim-İş’in; hangi temelde birleşeceği ise, sorunun en önemli boyutunu oluşturuyordu.

Birlik fikri eğitim emekçileri mücadelesinin ihtiyaçlarının dışında, soldaki yasallaşma ve yasallaşan solu yasal bir partide toplama kurgusuyla hareket edenlerin zorladığı bir başka çarpık bakış açısıydı. Eğitim ve kamu emekçileri mücadelesindeki kimi sol unsurlar, solun yasallaştırılması ve  bütün solu yasal bir partide toplama tartışması sürecinde yer almaları, birleşmenin programından çok kavramın kendisine takıntı yapılmasına neden oldu. Bu durum birleşmeyi, birlik zeminin oluşturulmadan, iki örgütün sadece aritmetik bir toplamı olarak algılanması gibi bir yanlış kavrayışa neden oldu.

Oysa, iki ayrı kanaldan yürütülen mücadelenin birleştirilmesi gibi, oldukça zor olan bu sürecin, zamana yayılarak, düşünsel ve duygusal yakınlaşma sağlanarak ortak zeminlerin çoğaltılması ve birleşmenin daha sancısız bir şekilde sağlanması gerekiyordu. Bu tespitin gereği olarak, Devrimci Öğretmen bu doğrultuda çaba göstermekteydi. Ancak, özellikle yasallaşan solun kendi siyasal projeleri doğrultusunda birleşmeyi doğallığından çıkararak yapay zorlamalara yöneldi. Zira, her iki sendika içindeki yasallaşmacılar, bu süreci sendikal bir gereklilikten çok, siyaseten aynı yasal sol partinin içinde yer alabilmelerinin önünü açmak için istiyorlardı. Devrimci Öğretmenin bütünlüklü bir tavır göstermeyip bir kesiminin (bunlar daha sonra ÖDP ve DSD önderliğini oluşturdular) soldaki yasallaşma tartışmalarında yer alarak birlik görüşmelerine bu perspektifle yaklaşması, birleşmenin baştan itibaren sorunlu olmasına yol açtı. Bütün bu gelişmelerin sonucunda Ocak 95’te Eğit-Sen ve Eğitim-İş birleştirilerek (!) EĞİTİM-SEN kuruldu.

Eğitim-Sen’in  kurulması sorunlar taşısa da, eğitim emekçileri cephesinde sevinç ve mutlulukla karşılanırken, egemenlerin hoşuna gitmemişti. Çünkü eğitim emekçilerinin sendikal mücadelesinin gücü ve etkisi bilinmekteydi. Sendika kapatmalara karşı mühürleri söken, sürgünlere ve görevden almalara karşı fiili olarak mücadele eden, iş bırakma  ve Ankara eylemleriyle toplumsal muhalefetin en dinamik güçlerinden biri olduğunu gösteren eğitim emekçileri bu sendikal birleşme ile potansiyel olarak daha da güçlenmişti.

Ancak bu birleşmenin yarattığı coşku,  bir süre sonra yerini iki ayrı sendika döneminde var olan sorunları bu kez Eğitim-Sen içinde kronikleştirerek yeniden gündeme getirmeye başladı. Birleşme sonucunda  eylem ve mücadele bütünleşmesinin sağlanmasında genel merkez politikalarının çok önemli bir rol oynaması gerekirken, bunlar  yetersiz kaldı. Birliğin bozulmaması için ve yasallaşan solun da mantalitesine uygun olarak Eğitim-Sen daha sağ, bürokratik ve uzlaşmacı bir çizgiye çekilmeye başlandı. Bunun en önemli nedenlerinden biri, bu birleşmenin net bir sendikal programa dayanmamasıydı.

Sendikal “bütünleşmenin” daha baştan sağlanamaması ile tepeden birlik örgütüne dönüşen Eğitim-Sen, mücadelenin gereklilikleri yerine birliği oluşturan sendikal bileşenlerin hassasiyetleri üzerinden politika yapmaya başladı. Eğit-Sen ve Eğitim-İş süreçlerinin Eğitim-Sen’e taşıdığı sorunları kronik hale getiren bir yaklaşımın, merkezi sendikal politika haline getirilmek istenmesi; Eğitim-Sen’in örgütsel işleyişinin, mücadele dinamiklerinin değerlendirilememesine yol açtı.

Böylece belli siyasi grupların sendika yönetimlerinde temsil edilmesine dayanan ilkesiz, programsız ittifaklarla oluşan sendika yönetimleri, Eğit-Sen ve Eğitim-İş birleşmesi sonrasında yaşanan bu yanlış yaklaşımların da bir sonucuydu. Bugün bile sendika yönetimleri oluşturulurken, hala (mücadele anlayışıyla değil yönetimde temsiliyet sayısıyla) Eğit-Sen ile Eğitim-İş (Sendikal Birlik) bileşenlerinin eksiksiz yer alması hassasiyetinin gerekçesinin “dışarıda kimsenin kalmaması, kucaklayıcı(!) olunması” diye açıklanması, Eğitim-Sen’in hala bir ‘mücadele örgütü’ değil ‘birlik örgütü’ olarak algılandığının bir göstergesidir. Oysa birlik, mücadelede yer alanların etkinlikleri ölçüsünde temsil edilmeleri ilkesi ile sağlanır.

Eğitim emekçilerinin birlik sürecinde ortaya çıkan bu sorunlar kamu çalışanlarının genel mücadelesinde de yansımasını buldu. Özellikle birleşme sonrasında hız kazanan konfederasyonlaşma tartışmaları ve konfederasyonlaşma sürecinde yaşanan tartışmalar, Eğit-Sen ve Eğitim-İş sürecinde ortaya çıkan mücadele anlayışlarındaki farklılaşmaların aynı şekilde konfederasyonlaşmada da kronikleşmesi, kamu çalışanlarında önemli politik sapmaların beslendiği zeminleri çoğalttı.

Yasallaşma süreci ve buna paralel olarak gelişen birlik sürecindeki bu yönelimin ardından gerilemeye ve kendini daraltmaya başlayan Eğitim-Sen, uzun süren mücadele ve bedellerle elde ettiği kazanımlarını da kullanamaz duruma geldi. Eğitim emekçilerinin onuru ve umudu olan Eğit-Sen 70 bine yakın üyesiyle özellikle ‘94’lü yıllarda egemenler için ciddi bir tehdit oluşturup ve mücadelenin dalga dalga sınıfın tüm bileşenlerine yayılmasına katkı sunarken, bu gün 200 binlere varan üyesi ile (mevcut önderlik ve mücadele anlayışı sayesinde) hiçbir ciddi kazanım elde edemeyecek kadar geri bir noktaya çekilmiş durumdadır.

Önceleri yasaklara karşı fiili-meşru ve militan bir tarzla alanlara çıktığında, olanlarda ve olacaklarda doğrudan devletin bürokratlarının sorumluluğunu teşhir edip, dönemin Başbakan Yardımcısına özür dilettirirken; bu gün pazarlıkla, devletin bürokratlarının izin verdikleri zaman ve mekanda eylem yapacak kadar uzlaşmacıdır. O gün Eğit-Sen’e karşı açılan kapatma davasına cevaben on binleri Ankara sokaklarına döken sendikal önderlik, devletin bekçilerine  “şu barikatınızı çekmezseniz, olacaklardan yalnızca siz sorumlusunuz” diyerek kitlesine duyduğu güvenle Kızılay’ı eylem alanına çevirdi ve kapatma davasını geri çektirdi. Bugünkü önderlik ise, “yanlış bir şey yaparsak sendikamızı kapatırlar” diyecek kadar kendini yasalara hapsetmektedir.

Fark şu ki, o gün eğitim emekçilerinin sendikal mücadelesi yükseliş döneminde idi, bu gün ise “artık yasalız” zihniyetinin hakim olduğu çözülme süreci içindedir.  Bu noktaya elbette birden bire gelinmedi. Eğitim emekçilerinin başlangıçta ivmesi yükselen mücadelesi, 1995’e doğru duraklama evresine girdi.  Bu dönemde önceki kazanım ve olumlulukları tüketmeye başlayan sendikamız, bu gün yönetim mekanizmalarındaki geleneksel sendikal anlayışların hakimiyetiyle, tüketecek bir şeyi kalmayarak çözülme sürecine girdi.

Bu çözülmeye zemin hazırlayan ve besleyen birden çok neden vardır. Bu nedenlerin tümü birden sorgulanmalıdır. Zira eğitim emekçilerinin, onurları ve alın terleriyle var ettiği,  sınıfın tümüyle ilişki kurmuş bir Eğitim-Sen’e, günümüzde yoğunlaşan yıkımın içinden yeni bir direniş hattı örebilmek için fazlasıyla gereksinimleri vardır. Bundan dolayı eğitim emekçilerinin, acilen  gereksinim duyduğu örgütüne sahip çıkmak, devrimci bir tarzla sendikal süreci sorgulayıp yeniden yapılandırmak gibi tarihsel bir sorumluluğu vardır.

C) REFORMİZM VE YASALCILIK EĞİTİM-SEN YÖNETİMİNDE

Eğitim emekçilerinin mücadele örgütü bu noktaya nasıl geldi? KESK’e hakim olan geleneksel sendikal anlayış, Eğitim-Sen’den beslenerek gelişti denilebilir.  KESK’i Eğitim-Sen delegasyonunun belirlemesi, KESK genel başkanlarının Eğitim-Sen kökenli olması ve her şeyden önce teslimiyetçi zihniyetin 1995’lerden bu yana Eğitim-Sen’e hakim olması gerçeğinden hareketle, çöküşün önce Eğitim-Sen’de başladığını söylemek pek abartılı olmaz. Eğitim-Sen’in bu gün geldiği olumsuz noktanın en önemli nedenlerinden biri de, 1990’larda soldaki çözülme ve yasallaşma tartışmaları ile bunun sonucu olarak ortaya çıkan  reformist anlayışın sendikal alandaki  tezahürüdür.

Aslında soldaki yasalcılık tartışmaları 1992-94 yılları arasında KÇSH’yi sürükleyen grup olan DKÇ ve Devrimci Öğretmen içinde de sürmekteydi. Ancak Devrimci Öğretmenin dinamik mücadelesi ve önderlik kadrolarının bir bölümünün direnci nedeniyle birçok alanda gerçekleştirilen yasallaşmacı tasfiye operasyonları, Devrimci Öğretmeni tasfiye etmeye yetememişti.

Eğit-Sen, Eğitim-İş birleşmesinin alelacele yapılmak istenmesi, konfederasyonlaşma tartışmalarına alelacele girişilmesi ve kamu çalışanları hareketinin yeni bir dönemece yaklaşması Devrimci Öğretmen içindeki tartışmayı da alevlendirdi. Ve çeşitli entrikalarla Devrimci Öğretmen grubunun önderliğini ve Eğit-Sen’in genel başkanlığını yapan İsmet Aktaş’tan başlanarak, eğitim emekçileri mücadelesinin birçok önder ve öncü kadrosu tasfiye edildi. Bu tasfiyeyle (ÖDP’lilerin oluşturduğu) DSD sürecinin de önü açılmış oldu. Artık, 1995 ve sonrasında eğitim emekçileri mücadelesini Devrimci Öğretmen değil, ÖDP’nin sendikal grubu olan DSD ve diğer yasal partilerin (EMEP, HADEP vb.) siyasal ve sayısal ittifakları belirledi.

Kuşkusuz her şey bununla bitmeyip, çözülme ve tasfiyecilik süregeldi. Sonradan bu tasfiyecilik öyle bir noktaya ulaştı ki, tasfiyeciler birbirlerinin tasfiye eder hale geldiler. (KESK eski genel başkanlarından Siyami Erdem de bundan nasibini alanlardandır.) Bu tasfiyeler bundan sonra da sürecek. Zira, sorunun temel kaynağının üzerine gidilemedikçe, ortaya çıkan her sıkıntıyı aşmak için yeni bir tasfiye operasyonu düzenlenmektedir. Böylece tasfiyecilik dönemin genel tarzının ayrılmaz bir parçası haline dönüşmüştür. Her yeni tasfiye ise, gelenekselleşme ve bürokratikleşme açısından bir ileri adım anlamına gelmektedir.

D) BÜROKRATİKLEŞME VE TEPEDEN KARAR ALMA

Eğitim-Sen’in başından beri önemsediği işyeri örgütlülüğünü bir türlü hayata geçirememesinin nedenlerinin başında, yönetim mekanizmalarının karar alma sürecine tabanı katmalarındaki yetersizlik ve giderek isteksizlikleri gelmektedir. Söz–yetki ve kararın çalışanlarda olmasının politik mücadelesini veren bir örgüt,  yönetim mekanizması tepeden karar alıp, kitlesinin ihtiyaç ve taleplerini yok saymaya başladığı andan itibaren ciddi bir tehlikeye girmiş demektir.

Bu durum, sendikamız Eğitim-Sen’de, “atanmışlar”  döneminden beri gözle görülür bir kronikleşme seyri içinde yaşanmaktadır.  Yönetimi kendi içinde pay eden siyasi ittifaklar, tabandan kopuk kararları kendi iç anlaşmaları sonucu  almakta ve bu kararları tabana dayatmaktadırlar. Bu da katılımı zayıflatan bir sonuç yaratmaktadır. Tabanın görüşlerinin tartışıldığı ve  kararlara katılım noktasında demokratik bir mekanizma olması gereken  işyeri temsilciler kurulu, önce bir karar alma mekanizması değil, eğilimlerin belirlendiği, ancak bunları uygulamanın yönetimlerin keyfiyetine kaldığı bir kurula dönüştü. Giderek bu kurul, yönetimin bir ulağı olarak gündemlere ilişkin materyalleri işyerlerine taşıyan bir işleve sahip oldu. İşyeri temsilcileri genellikle gündemlerden haberdar değildirler. Bu durumda temsilci, (en iyisi bile) sendikasına çağrıldığı zaman giden,  toplantılarda  duyuruları dinleyip ezberleyerek işyerine taşıyan bir habercidir yalnızca. Çünkü  mevcut yönetim işyeri temsilcilerini bir haberci gibi görmekte ve öyle kullanmaktadır. Artık bundan bıkan birçok temsilci ise, bu “basit” işleri bile yerine getirmemeye başlamıştır.  

Yönetimin,  kurumsallaşma adı altında ast-üst ilişkisini  çok iyi benimsediği,  tepeden kararlar alıp direktifler uygulamasından belli.  Bürokratik  hiyerarşinin Eğitim-Sen’e hakim olamaya başladığı gerçeği, kitle tarafından biliniyor ve her genel kurulda İşyeri Temsilciler Kurulunun karar organı olması yolunda önergeler veriliyordu. Ancak bildik siyasal ittifaklar yoluyla yönetim mekanizmasını ele geçiren anlayışlar, önergeleri hep yok sayarak bürokratlaşma eğilimlerini daha da derinleştirdiler.

Eğitim emekçilerinin ilk sendikalaşma sürecinde okul okul gezilip aidatların toplandığı bir süreçten gelen Eğitim-Sen,  bu gün artık işyerlerini ve temsilcilerini   yalnızca  aidatların aksatılmamasının garantisi olarak görüyor; kararların bütünlüklü bir biçimde uygulanabilmesinin güvencesi olarak değil. Çünkü kararların bütünlüklü uygulanabilmesinin ön koşulunun, en geniş kitleleri karar alma süreçlerine katmak olduğu gerçeği göz ardı ediliyor.  Bu yok saymanın sonuç alıcı olamayacağını bilmezlikten gelen yönetim, zorlamayla da olsa kendisinin kararını aldığı eylemlerde bile kitlesine önderlik edemiyor. En son 10 mayıs 2003’teki “Bakanlık imzana sahip çık” eyleminde Eğitim-Sen MYK’sı kitleyi yine 4,5 saat  güneşin altında beklettikten sonra, aslında kitlenin kırmayı planladıkları kararlılığı karşısında şaşakaldılar.  Eğitim-Sen genel başkanının “yürüyün” deyip hemen ardından, barikatı zorlayan kitleye “oturun” diye müdahale etmesi,  böylesi bir önderlik(!) örneği idi.

E) FAYDACI –İLKESİZ  “SİYASAL İTTİFAKLAR”

Eğitim-Sen’in yönetim mekanizmalarının oluşturulmasında başından itibaren sürdürülen ve programa değil, sandalye paylaşımına dayanan “siyasal ittifaklar” kurma tutumu, zamanla ciddi bir tehlikeye dönüştü. Hiçbir sendikal mücadele ihtiyacına dayanmayan, sadece bazı siyasal grupların kendi siyasal ihtiyaçları üzerinden kurgulanan bu ittifaklar, eğitim emekçilerinin mücadele sürecinin başlangıcından bu yana oluşturdukları çoğulcu, katılımcı, fiili-meşru özelliklerini yok eden sekter, bürokratik, uzlaşmacı bir anlayışın geliştirilmesine önemli katkılar sundu.

Burada karşı olunan siyasetin kendisi değil, sendikanın siyasallaşmasını yönetime getirilen kişinin bir siyasal gruba mensup olup olmamasına bağlayan ve bu doğrultuda programatik ittifak yerine dar grupçu, ilkesiz ittifaklarla “siyaset” yapma tarzıdır. Oysa sınıf hareketinin önemli araçlarından olan sendikaların siyasallaşması ancak sendikal taleplerin kendisi siyasallaştığı ölçüde mümkün olur. Bu ise ancak sınıfın ihtiyaçları doğrultusunda hareket eden ve bu doğrultuda fiili-meşru militan bir kitle çizgisini esas alan, demokratik katılımcı yani ‘sözün ve yetkinin çalışanlarda’ olduğu bir yapıyla mümkündür.

Eğitim emekçilerinin mücadelesinin önemli olumsuzluklarından biri olan bu ittifak politikasının bu günkü sendika yönetimlerini belirlemesinin önemli nedenlerinden birisi de,  sendikal makamların grup ya da kişilerin kendi konumlarını güçlendirecek araçlar olarak görülmesidir. Bu durum öyle bir noktaya gelmiştir ki, bir sendikada yapılan ittifak, diğer bir sendikada (hatta aynı sendikada farklı şubelerde ki ittifaklar bile) olumsuzlanabilmektedir. Söylemde ilkesel olarak  eğitim emekçileri mücadelesinin çıkarlarını, kendi grup çıkarlarının önünde gördüğünü söyleyen  bu gruplar, yaptıkları ittifaklarla kendi söylemlerini yalanlayabilmektedirler.  Bu durum gösteriyor ki, hiçbir ittifak  mücadeleyi ilerletecek program ve ilkeler üzerinde kurulmamaktadır. Tersine  her ittifak, siyasal rant ve makam egemenliği amacı güdülerek kurulmaktadır. Bu tarzın Türk-İş geleneğinden KESK’e taşınmasında öncülük rolü kuşkusuz EMEP’lilere aittir.

Eğitim-Sen ’in bu günkü geri çizgiye çekilmesinden,  bu tarz ilkesiz-programsız çıkar ittifakları sorumludur. Hem KESK hem de Eğitim-Sen’e egemen olan EMEP, ÖDP, Yurtsever ve Sendikal Birlik ittifakı, sendikal mücadelenin yükseltilmesinde değil ama geriletilmesinde tam bir mutabakat içindedirler. En son Eğitim-Sen genel kurulu ile Tüzük kurultayında da bu mutabakatı layıkıyla yerine getirdiler.

F) EĞİTİM-SEN GENEL KURULU VE  “PAZARLIKLAR”

Genel kurullar, delegasyonun sendikal mücadeleyi bir adım ileriye taşımanın programını tartıştığı, emek mücadelesinin tüm bileşenlerinin lehine kazanımların hedeflendiği kurullardır. Ancak eskiden beri süregelen tarzın daha vahiminin yaşandığı son genel kurulda; EMEP, ÖDP, Yurtseverler ve Sendikal Birlik’ten oluşan dörtlü ittifak, “iki bizden – bir sizden” pazarlığının ardından protokole o denli sadık kaldı ki, verilen önergelere,  içeriğini bile dinlemeden ret oyu kullandı. Delegasyonun özgür iradesine ipotek koyan dörtlü ittifak, “el kaldır – el indir”  direktifini vererek sendikamızın bugünkü teslimiyetçi uzlaşmacı anlayışını sorgulayan önergeleri reddetti. Oysa önergeler arasında, sermayenin saldırı politikalarının bir hamlesi olarak emek örgütlerinin kıskaca alınması anlamına gelen MEDA projesini sorgulayanlar da vardı.

MEDA (Doğu Akdeniz Ülkeleri Eğitimi Programı)’nın  Sendikalar ve Demokrasi projesi çerçevesinde belirlediği iki temel kriteri vardır. Bunlardan ilki, küreselleşmenin eğitimini yaygınlaştırmak; ikincisi ise, serbest piyasa koşullarına uygun insan tipi yetiştirme kapsamında sivil toplum örgütlerini eğitmektir. Bunun için 250 milyon euroluk fondan ETUC ’la birlikte DİSK, Hak-İş ve KESK’i de kapsayan Yöneticileri Eğitme programı uygulandı.  Bunun anlamı açıktır; ulus ötesi sermayenin özelleştirme ve yeniden yapılandırma programında, ülkemizdeki emek örgütlerini teslim alıp, muhalefeti kırmaktır. KESK, yardımı kabul ederek buna teslim oldu.

Son genel kurulda KESK’in bu tutumunu sorgulayan ve alınan paranın derhal iadesini talep eden bir önerge, ne yazık ki, mevcut dörtlü ittifak tarafından reddedildi.  Böylece sendikamızın mevcut yönetim mekanizmasını ellerinde tutan siyasal anlayışların, küresel saldırı ve yıkım yasalarına karşı bir direniş örgütlemeyecekleri,  hatta bu yeniden yapılandırmayı onayladıkları netlik kazandı. İttifakların kendi aralarındaki çekişmeler, özellikle DEHAP bloku ile birlikte yoğunlaşsa da, bunun tersini kanıtlamamaktadır.  Bunun yeni bir grupsal çıkar çatışmasından öteye geçmeyen basit bir “ben yapmadım, o yaptı” çekişmesi olduğu açıktır ve inandırıcılığı hiç yoktur.  Çünkü bütün politik hattaki gerilemeye bu dörtlü ittifakın birlikte karar verdiği,  hem KESK hem de Eğitim-Sen’de her kararın altına birlikte imza attıkları ve atmaya da devam ettikleri  gerçeği kitlenin  gözünden kaçmamaktadır.

  Bugün her nasılsa hem yönetim hem de muhalefet olma tavrını sürdüren bu anlayışlar –özellikle DEHAP bloğundan bu yana- bu yıkım yasalarına karşıymış gibi, sendikamızın bir şey yapmamasını sıkı(!) bir şekilde eleştirmekteler. Oysa kendilerinin yönetimlerde ne işe yaradıkları, eğer söz sahibi değillerse, ‘istifa’ ya da ‘geri çağırma’ denen demokratik mekanizmayı neden işletmedikleri konusundaki soru ve kuşkulardan habersizmiş gibi, muhalefetçilik oynamaya devam ediyorlar.  Zira halen bu muhalefet oyununu oynayan bu blok bileşenlerinden EMEP ve Yurtseverler bugün Eğitim-Sen yönetimini oluşturan diğer gruplarla (ÖDP ve Sendikal Birlik) birlikte yıkımın ve teslimiyetçiliğin bir parçası olan MEDA ’ya ve tüm genel politikalara genel kurulda ve sonraki yönetim sürecinde onay verdiklerini ve yükümlülüğü kabul ettikleri  gerçeğini, eğitim emekçilerinin unutmayacağını hesaba katmadılar.

G) TÜZÜK KURULTAYI: YANGINDAN MAL KAÇIRMA

Bir sendikanın amacını, çalışma biçimini, herhangi bir kitle örgütünden ayırt edici duruşunu belirleyen, tüzüktür. Tüzük, sendikanın bir nevi anayasasıdır. Bu nedenle en son yaşadığımız kurultaydaki gibi basit bir manevrayla geçiştirilemeyecek kadar önemlidir. Ama gelinen noktada Eğitim-Sen, tüzüğünü dahi formalite bir kurultay ve geleneksel ittifakın komplolarıyla ele alan bir örgüt durumuna düştü. 4688 sayılı sendika yasasının çıkmasını eğitim emekçileri zaten başından beri kabul etmemekteydi. Tersine, taban yöneticilere rağmen, oldu bitti ile çıkarılan yasayı, mücadelenin yükseltilmesi ve yasaya sığmama yönünde bir tepkiyle karşıladı.  Ancak yönetim mekanizmasını ellerinde bulunduran siyasal anlayışlar,  bu yasaya dört elle sarıldılar. Daha valilikten herhangi bir uyarı gelmediği halde, ‘gelebilir’ gerekçesiyle, tüzüğü yasaya uydurma girişimini hiç geciktirmediler.

Toplanan Tüzük Kurultayı öncesinde,  hakim olan siyasal ittifaklar kendi aralarında anlaşarak,  eğitim emekçileri adına tüzük değişikliğini kapalı kapılar ardında tamamladılar.  Kurultay ise, artık yalnızca bir formaliteydi.  Bu formaliteden kurultay için geleneksel ittifakın, her şeyi oldubittilerle   çabucak bitirme gereksinimi vardı.  Böylece mücadele tarihimizde eşine  rastlanmamış  bir anti-demokratik tavırla, kürsünün bu dört anlayış dışındakilerce kullanılması engellendi. Burjuva partilerinde bile oldukça az rastlanan  %10 delegasyon barajı  konulup, ittifak dışındaki aykırı(!) seslere kürsü yasaklanarak güzel bir demokrasi(!) örneği verildi.

Bütün bu olanlardan bugünkü hakim dört siyasal anlayışın hepsi sorumludur. Bundan dolayı kitle, kendisini yok sayan bu çıkar gruplarını asla bağışlamayacaktır. Ve bu gün siyasi bir faydacılıkla  tabanın öfkesini örgütlemek için muhalefetmiş gibi davranan başta EMEP’i olmak üzere, blokun diğer bileşeni olan HADEP’li Yurtseverleri de eğitim emekçilerinin mücadele tarihi ve onun yaratıcıları asla bağışlamayaca

BÖLÜM 4

SENDİKAL SÜREÇ YENİDEN

YAPILANIRKEN NASIL BİR SENDİKA?

Tüm dünya çapında emperyalizmin küreselleştirme politikalarının ürünü olarak yoksullaştırılan, mülksüzleştirilen geniş kitleler  içinde dev bir proleterleşme dalgası yaşanmakta. Latin Amerika’dan Asya’ya ve Afrika’ya kadar  yeni bir işçi kitlesi esnek üretimin kuralsız ve insafsız çarkı içinde örgütsüz, sınıf bilincinden yoksun olarak savrulup durmakta.

Ülkemizde  bu süreç benzer ülkelere göre biraz gecikmeli yaşanmaktadır. Emekçi ve yoksul halk, toplumsal muhalefetin etkisizliğinden kaynaklı olarak,  süreci çaresizce izlemekte. Emek örgütleri, sendikalar adeta rehin alınmış gibi, tam bir sessizlik içinde, kendi gelenekselliği ile baş başa, olan biteni seyretmekte. İşçi sendikaları, işçilerin ölüm fermanı olan yeni iş yasasını kabul ederken, kamu çalışanları sendikaları ise, memur olmanın ayrıcalığını sürdürmenin yollarını aramakla meşgul. Çünkü çıkarılması düşünülen kamunun tasfiyesi yasalarıyla bu konumları yok olacak. Ancak bunu bile yapmaya mecalleri yok.

Bu durum dünyanın bir çok yerinde yaşanan muhalefet krizinin ülkemizdeki yansımasıdır. Eğer krizden devrimci bir tarzla çıkılmazsa, sonuçları şimdiden kestirilemeyecek kadar kötü olacaktır. Ancak kriz dönemleri, toplumları büyük savrulmalara, sağa kaymalara ittiği gibi, krize devrimci bir müdahale ile yeni ve ileri toplumsal hareketlere de yol açabilmektedir. Sürecin bu hali toplumsal muhalefetin özellikle de sendikaların yapısal bir değişim içine girmelerini zorunlu kılmaktadır.

Ülkemizde emek hareketindeki bu durgunluk, sendikaların bugünkü durumu algılamayıp kendi gelenekselliklerinde ısrar etmeleri, gelinen noktayı açıklamaktadır. Emperyalizmin dünya ölçeğindeki uygulamalarının bir parçası olan özelleştirmelere karşı sendikaların, ciddi bir direniş oluşturamamaları sonucu üye sayıları oldukça düşmüştür. (Türk-İş’in üye sayısı 350 bin, DİSK 120 bin, Hak İş  90 bin). Yine ülkemizde sendikalar  (kamu çalışanları sendikaları da dahil) Avrupa ve Amerika’daki sendikaların çoğunluğunun tuttuğu yolu izleyerek, hükümet ve sermaye çevreleri için vazgeçilmez bir danışma  kurumu olma yolundalar.

Yukarıda genel hatlarıyla tespit etmeye çalıştığımız durum, bu gün eğitim emekçilerinin sendikal sürecine ve onun mücadelesine doğru bir anlayış çerçevesinde müdahale etmeyi, bir ihtiyaç olarak ortaya koymaktadır. Bu müdahale, yönetime basit muhalefet etme ya da basit bir değişim olarak tasarlanamaz. Yaşanan devasa proleterleştirme ve yeniden işçileştirme dalgasının içinde sendikal harekette bugün gereksinim duyulan şey, baştan aşağı bir yeniden inşadır. Bu nedenle, başta eğitim emekçileri olmak üzere, tüm kamu emekçileri işçi sınıfının bir bileşeni olarak, sendikal hareketin yeniden inşası için ortak örgütlenme ve ortak mücadele perspektifi ile hareket etmelidir.

Örgütleme, mücadele hedefleri saptanırken, iş yeri ve iş kolu ayrımının ötesinde  genel hedeflerin belirlenmesi ve  buna uygun araçların yaratılması gerekir. Bu ise, ‘yeni bir örgütlenme’, ‘yeni bir sendikal anlayışın’ yaşama geçirilmesidir. Bu doğrultuda, nasıl bir sendika, nasıl bir örgütlenme ve nasıl bir mücadele sorularına ilişkin olarak yanıtlarımızı şu başlıklar altında toplayabiliriz.

A) Toplumsal Hareket Sendikacılığı

Neoliberal politikalar, özellikle sömürgelerde büyük bir mülksüzleştirme sürecine yol açarken, öte yandan üretken alt yapıyı sürekli olarak parçalamaktadır. Böylece yerel birikimlerin önü tıkanırken, doğrudan emperyalist yatırımlar da ancak kısmi nitelikte olduğu için, mülksüzleşmeye paralel olarak yaşanan proleterleşme büyüyen yeni bir işçi kitlesini açığa çıkarmakta, ancak bu kitle klasik anlamda tipik bir modern sanayi proleteryası değildir.

Günümüzde emperyalist sistem dünyayı yeniden biçimlendirirken, emek hareketinin 20 yıldır süren yenilgisi ve yeni proleter kitlenin siyasal toyluğu derin bir “muhalefet krizine” yol açarak, mevcut sendikal yapıları da kökten sarsmakta, onları krize sokmaktadır. Proleterleştirme dalgasıyla birlikte, işçi sayısı artmasına rağmen,  sendikalı işçi sayısı azalmaktadır. İşçiler iş güvenliğinden yoksun kalmakta, ücretler düşmekte, sürekli hak kayıpları yaşanmaktadır. Bu durum işçiler açısından sendikasız, sigortasız, iş güvenliğinden yoksun, kuralsız çalışma koşullarını dayatmaktayken, sendikalara karşı bir güven bunalımı yaşanmakta ve bu tür yapılar etkisizleşmektedir. Yani sendikalar, emperyalist-kapitalist sistemin üretim alanındaki değişimini (esnek üretim) ve yeni işbölümünü doğru algılayamamakta, geleneksel tarzlarını kıramayıp hatta sermaye uygulamalarına meşruiyet oluşturan zeminlere bile dönüşebilmekteler. Kısaca gerek örgütsel yapılarıyla ve gerekse geldikleri noktada ayrıcalıklı işçileri temsil eder bir konumda olmaları nedeniyle gelenekselleşen bu sendikalar kriz içindedirler.

Bu sendikalar,  büyük ölçekli iş yerlerinde, düzenli istihdama dayanan iş kolu sendikalarıdır. Ve faaliyetlerinin esasını, artık çok küçük bir azınlık işçiye nasip olan düzenli bir işe sahip çekirdek işçiler ve iş yeri esaslarına göre örgütleme çalışması ve toplu sözleşme yapmak oluşturmaktadır.

Yine emperyalizmin sanayisizleştirme, yeniden sömürgeleştirme ile bağımlı ülkelerin “daha eski uluslar arası işbölümü” biçimlerini andırır modellere geri dönmeye zorlanmaları, emek tasarruf edici yeni tekniklerin yaygınlaşması ve gelişmiş mali kanallar yoluyla sürdürülen soygunlar, karmaşık bir sınıf ilişkileri modeli ortaya çıkarmaktadır. Geçici ya da dolaylı biçimlerde ücretli işçiler olarak çalıştırılanlar, üretken ekonominin sınırlarında hayatta kalmaya zorlananlar, büyük bir işsizler havuzu, sayıları giderek azalan sanayi proleterleri ve kamu emekçileri, ev kadınları; etnik, ırksal, cinsel ve yapısal bileşim açısından türdeş olmayan bir emekçiler kitlesini oluşturmaktadır. Büyük fabrika işçileri ve taşeron işçilerinden yapısal işsizlere, evsizler ve çöp toplayıcılarından yoksul kır emekçilerine dek uzanan bu yoksul-mülksüz sınıflar yelpazesinin önemli bir bölümü açıkça proleter özellikler taşımakla birlikte, önemli bir bölümü de henüz proleter olmayan ancak genel yaşam koşulları emek-sermaye çelişkisi tarafından belirlenen büyük bir bloğun üyesidirler. Sanayi kapitalizmi çağının “sanayi proletaryası-lümpen proletaryası” kavramları, emeğin genel varoluş koşullarını “tüm sınıfların inkarı” bir sınıfın (yeni işçi kitlesinin) yaşama-çalışma koşullarıyla kalıcı biçimde örtüşmeye zorlayan neoliberalizmin insan toplumlarını maruz bıraktığı bu durumu açıklamakta yetersiz kalmaktadır.

Emperyalizmin, dünya ölçeğinde uyguladığı neoliberal politikalarıyla oluşturduğu yıkıntı tablosunun sonucunda ortaya çıkan bu kitle (yoksullar), emek örgütlerinin karşısına sınıfsal bir saflığa sahip olmamakla birlikte, sermayenin kendisini ortaya çıkartan güncel hareket biçimi karşısında devrimci politik bir değere sahiptir. Bu anlamda yoksulluk ya da daha doğru bir ifadeyle yoksullaşma temel bir sorundur. Yoksulluk, proletaryanın yerine konulan yeni bir sınıf  tarifi aracı değil, proleterleşmenin genel güncel biçimini ve emeğin bugünkü parçalanmış güçlerini birleştirebilecek politik bir cepheleşmenin tarif edilmesini sağlayacak kavramsal araçlarından biridir.

Yoksulluk, mutlak ve göreli biçimleriyle, emeğin bugünkü parçalanmış ve türdeş olmayan güçlerinin genel yaşam koşullarını tarif etmektedir. Emperyalizmin neoliberal uygulamalarıyla ortaya çıkan yoksulluk,  onun yıkıma uğrayıp yoksulaşan büyük kitlelerin gözündeki politik meşruluğunu yitirmesinin ana kanalını oluşturmaktadır. Kötü yaşam koşulları, büyük emekçi kitlelerin fiziksel ve mesleki kayıpları, bozulan yaşam standartları, toplumsal olarak sürekli aşağılara itilme ve dışlanma korkusuyla yaşamalarına neden olmaktadır. Sosyal ve siyasal haklarla genel oy hakkının sadece birer görüntüye dönüşmesinin ürünü olan iktidarsızlaşma, günümüzde emekçi sınıfların bütününün yaşamakta oldukları genel süreci nitelemektedir. Zenginliğin ve iktidarın dağılımındaki bütün bu güncel eşitsizliklerse, mevcut toplumun üzerinde durduğu ana sınıfsal eşitsizlikleri meşrulaştıran kurumsal-ideolojik-politik öğelerin (sendika vb. gibi emek örgütleri) zayıflamasıyla sonuçlanmaktadır.

Yoksulluk ya da “aşırı yoksulluk” sorununda çözümün anahtarı durumundaki eşitsizliği yaratan ilişkilerin tasfiyesine dönük örgütlenme ve mücadele araçları, gerek önceden proleterleştirilmiş olan kitlelerin, gerekse küçük mülk sahibi olan yığınların yaşama ve çalışma koşullarında radikal dönüşümlerin önünü açmıştır. Bu süreç günümüze değin kendisini emekçi sınıflar safında büyük hareketler biçiminde ifade etmiştir. Şöyle ki;

Emperyalizmin yeni yıkım uygulamaları ile ortaya çıkan üretimdeki parçalanma, mülksüzleşme ve yoksullaşmaya bağlı olarak, 1980’lerin başlarında yükselişe geçen yeni sendikal yapılanmalar öne çıkmaya başlamıştır. Toplumsal hareket formundaki bu sendikal yapılar, esasında emperyalizmin üretime dönük  yeniden yapılandırma programı çerçevesinde oluşturduğu yeni işbölümlerine bağlı olarak ortaya çıkan  mülksüzleşme, yoksullaşma ve yeniden işçileştirmenin sonucunda gelişen yeni kuşak işçi hareketleridir. Toplumsal Hareket Sendikacılığı denilen bu yeni sendikal hareketler, Latin Amerika’dan uzak doğu Asya’ya, oradan da Afrika’ya kadar olan büyük bir coğrafyayı kapsamaktadır. Bu yeni kuşak işçi hareketleri, aslında ortaya çıktıkları ülkelerdeki emekçi sınıfların maruz bırakıldıkları yeni çalışma koşullarına (yeniden işçileştirmeye), ve bu yeni çalışma koşullarını güvence altına alan (başta özelleştirmeler olmak üzere) topyekün saldırı biçimlerine karşı militan, genç işçiler kuşağının önderliği altında gelişen proletarya hareketleridir.

Süreci iyi kavramış bu sendikal örgütlenmeler, yeni işçi kitlesi denilen kesimlerin önemli bir kısmını da örgütlemiş, milyonlarca kişiyi hareketlendirerek, hak elde etmiş ve ciddi politik etkileri olan sendikal örgütlenmelerdir. Güney Kore, Güney Afrika, Latin Amerika, Hindistan, Filipinler gibi ülkelerde ortaya çıkan bu sendikal örgütlenmeler, yeni bir sendikacılık örneği olan “Toplumsal Hareket Sendikacılığı” (günümüzde sınıf ve kitle sendikacılığının yeni adı) ile sınıf ve kitle sendikacılığını aşan, onun daha ileri bir aşaması olan sendikal bir hareket niteliğindedir. Bu sendikal anlayış,  iş kolu ayrımı gözetmeksizin ve  iş yeri ile sınırlı kalmaksızın örgütlenmeyi esas almaktadır. THS, sadece ekonomik mücadele ile yetinmeyip, sendikal mücadeleyi, toplumsal ve siyasal mücadele ile de bütünleştiren; sınıf hareketini de toplumsal muhalefetin merkezi haline getiren bir anlayıştır.

Toplumsal Hareket Sendikacılığını temel alan yeni sendikal örgütlenmeler, örgütsel  varlıklarını, işçi sınıfının toplam çıkarlarını savunan mücadele süreçleri içinde inşa etmişlerdir. Militan bir nitelik taşıyan bu hareketler, üretim ve yeniden üretim alanlarındaki kitlesel mücadeleleri birleştirdikleri ölçüde başarı kazanmışlardır. Yeni kuşak işçi hareketleri, yoksullaşmanın genel koşullarına karşı politik bir mücadelede duraksadıkları ölçüde de tepeden reformize olma ya da parçalanma sürecine girmişlerdir.

‘90’ların başlarından itibaren gelişen başka toplumsal hareketler ise, başta işsizler hareketi olmak üzere emekçi sınıf saflarının genel çıkarları doğrultusunda kendisini tanımlayan yeni mücadele perspektifleriyle karşımıza çıkmaktadır. Dar anlamda proleter bir nitelik taşımayan bu hareketler, seferber ettikleri kitlelerin özellikleri gereği, “toplumsal” hareketler olup, esas olarak da emperyalizmin saldırı stratejisinin ‘90’lı yıllarda kazandığı nitelikleri sergilemektedirler. Emperyalizmin yıkım politikaları sonucu yoksullaşan insan kitlelerinin, yani yığınsal işsizlerin, geçinmek için her türlü işi yapan insanların, evsizlerin, işgalci kır yoksullarının  bu hareketleri, aslında mülksüzleşme ile proleterleşme arasında oluşmakta olan bir noktada  duran ve geniş anlamda ise emekçi hareketleri diye tanımlayabileceğimiz örgütlenmelerdir. Yaşamın sınırlarında var olmaya zorlanan bu geniş kitlelerin oluşturduğu emek hareketleri bugün ancak, neoliberal modelle açık bir karşıtlık içinde doğrudan eyleme dayalı mevzi mücadeleleri yürüten politik güç merkezleri oluşturarak gelişebilmektedirler.

Günümüzde emperyalizmin neoliberal politikaları karşıtı olan yoksul-proleter hareketler, aslında son 20-30 yıllık kesitte ortaya çıkmış olan emekçi hareketlerin oluşturduğu geniş ve bir o kadar da kendi doğal sürecindeki iç dinamikleri sayesinde ortaklaşabilmiş olan, sendikal hareketlerdir. Toplumsal hareket esasına göre örgütlenen bu sendikal yapılanmalar bütün emekçi kesimlerin birleşik bir zeminde örgütlenmesi ve mücadelesini (Birleşik Sendikal Hareket-BSH) öngörür. Birleşik Sendikal Hareketin (BSH), yapısının bileşenleri itibariyle içerdiği çeşitlilik, mücadelenin siyasal-toplumsal içeriğini de belirlemektedir. Emperyalizmin neoliberal uygulamalarının karşıtı olan bu hareketler, türdeş olmayan öğelerinin, ortak bir yapının bileşenleri olarak örgütlendiği ölçüde kalıcılaşmış, sınıfsal ve devrimci biçimler kazanmıştır. Yeni kuşak proleter hareketlerle diğer emekçi hareketlerin üretken ilişkisinin  ortak bir zeminde birleşik bir mücadele perspektifiyle sürebildiği görülmektedir. Bu nedenle emek örgütlenmelerinin emperyalizmin neoliberal saldırı politikalarına karşıt dinamiklerin çeşitliliği; fiili, meşru, militan, birleşik ve kalıcı bir blok altında örgütlendirilmelidir.

Yukarda çizilen çerçevede Birleşik Sendikal Hareket, emekçi sınıfın bileşenleri arasındaki eşitsizlikten yararlanarak bu kesimler arasında oluşturulmuş yapay ayırımların varlığına bakmaksızın, birlikte örgütlenmeyi esas almaktadır. Aksi halde sınıfın bu bölünmüşlüğü onun gücünü azaltmakta, sömürü düzeninin daha katmerli bir şekilde devamına neden olmaktadır. Bu gün ülkemizdeki mevcut sendikal yapılar,  emperyalist yeni üretim sürecinin emekçileri yapay olarak  bölmesini algılayamayarak statü farklarına göre örgütlemeye yönelmesi, milyonlarca emekçinin örgütlülüğün dışında kalmasına neden olmaktadır. Bu da sendikaları etkisiz kılmaktadır. Öte yandan emperyalizmin uyguladığı yeni üretim süreçleri ve yeni iş bölümleriyle ortaya çıkan iş kollarının fazlalığı da, bu bölünmüşlüğü arttırıcı etki yaratmaktadır.

Böylece ülkemizdeki mevcut sendikal yapılanmaların, yeni bir anlayışla kendilerini yeniden inşa edecek bir  sürece girmeleri bir zorunluluk haline gelmiştir. Örgütlü olmayan milyonlarca çalışan ve çalışma ihtiyacında olan emekçiye sırtını dönerek sadece kendi kesimsel çıkarlarını korumaya dönük örgütlenmelerin başarı şansı yoktur. Birleşik Sendikal Hareket bu bilinç ve sorumlulukla emekçilerin (işçi, işsiz, ev kadını, kent ve kır yoksulları, formel ve informel olarak çalışanlar vb.) tamamının hak ve çıkarlarını koruyan, geliştiren ve bunu sınıfın bütününe yaymayı amaçlayan bir anlayışla hareket etmektedir. Bu nedenle yeni sendikal hareket, işsizlik, yoksulluk, sigortasız çalışma, ücret kaybı, kötü çalışma koşulları ve iş güvencesi gibi temel sorunlar üzerinden hareket ederek, sermayenin egemenliğini ortadan kaldıracak olan emekçilerin  birleşik, ortak mücadelesine yönelmek zorundadır.

B) Fiili Mücadele Hattı

Ülkemizde de emperyalist sistemin küreselleşme sürecine bağlı olarak üretim  alanında geçirdiği değişimlere sendikalar ayak uyduramamış, hepsi gelenekselleşmiş ve krize girmiştir. Sendikal hareketin içine düştüğü bu  krize  yanıt, dünyanın bir çok yerinde de olduğu gibi ülkemizde de Toplumsal Hareket Sendikacılığı (Birleşik Sendikal Hareket) olmalıdır. Eğitim emekçileri de  sendikalarını bu doğrultuda  yeniden inşa etmelidir. Mücadeleyi yasallık-yasadışılık ikileminden çıkararak, fiili-meşru ve militan bir çizgide toplumun bütün emekçi kesimleriyle birlikte sürdürmelidir. Bugün meşruiyetin yasalardan değil, mücadelenin kendi sürecinde oluşturduğu haklılık ve toplumun diğer emekçi kesimlerinin desteğinde olduğu bilinciyle hareket edilmelidir.

Bu temelde hakların öncelikle tanımlanması sonrada bu hakların salt istenmesi değil, aynı zamanda koparılarak alınması fikrini bilince çıkararak hareket edilmesi gerekir. Günümüzde hak alma mücadelesinin kritik bir önemi ve ön açıcı bir rolü vardır. Çünkü neoliberal politikaların yasal alanın olağanüstü daraltılması ve şiddet esas alınarak yürütülmesi, tüm dünyada rejimlerin bu doğrultuda değişmesi, emekçilerin haklı ve meşru taleplerinin ancak militan bir mücadele ile elde edilmesini zorunlu kılmaktadır.Ancak milyonlarca yeni proleterle yenilenen ve bir yenilgi sonrasını yaşayan emek hareketinin bugünkü düşük siyasallaşma düzeyi, onun adeta bir bebek gibi emekleyen adımlarla ilerlemesine müsaade etmektedir. Bu küçük adımlar ise, hak alma mücadeleleridir. Bu doğrultuda, büyük küçük demeden, hakları parça parça kopararak alan, somut kazanımlar elde eden bir sendikal hareket ancak başarıya ulaşabilir. Böylesi bir mücadele, emekçi sınıf hareketini politik bir özneye dönüştürerek, emperyalizmin neoliberal politikalarının karşı konulmazlığı imajını zaman içinde önemli ölçüde yıkacaktır. Böylelikle ‘hak verilmez alınır’ şiarının hayatta karşılığını gören kitleler, mücadelenin kalıcılaşarak devrimci bir nitelik kazanmasında etkin bir rol oynayacaklardır. Bu nedenle, yeni dönemde sendikal  hareketin mücadelesinin fiili, meşru temelde militan bir esasa göre oluşturulması temel bir zorunluluktur. Proleterleşme sürecini yönetmeyi hedeflemek, ancak böyle bir yaklaşımla mümkündür.

Sendikal hareketimizde çoktandır terk edilen ve kamu çalışanlarının ilk döneminin mücadelesinde eksen olan fiili, meşru, militan mücadele çizgisi yeniden canlandırılmalıdır. Hak verilmez alınır şiarıyla kazanımların yolunun sokakta, mücadele alanlarında elde edileceğinin ifadesi olan bu anlayış için kamu çalışanları hareketinin ilk dönemi referans alınmalıdır. Fiili mücadele, fiili toplu sözleşme geleneği doğrultusunda ele alınarak toplu sözleşmenin sokakta yani mücadele alanlarında yapılması gibi bir perspektifle hareket edilmelidir. Mevcut sendika yasasına uyum değil, bu yasanın kamu çalışanlarına dar geldiği ve parçalandığı bir uyumsuzluk süreci örgütlendirilmelidir. Yasanın değil meşruluğun esas alındığı ve bunun fiili mücadeleyi zorunlu kıldığı süreç, sendikal hareketin   temel düsturu olmalıdır. Fiililiğin anlamı da zaten budur.

C) Ortak Örgütlenme – Ortak Mücadele

Artık ülkemizde emperyalizmin neoliberal  politikalarının emekçiler açısından sonuçları yıkıcı olan kritik adımlar atılmaktadır. (özelleştirme, kamunun tasfiyesi, yoksullaştırma, işsizleştirme vb.) Buna ilişkin kısa, orta ve uzun vadeli acil bir mücadele programı oluşturularak bu doğrultuda eylem-mücadele hattı örülmelidir. Sermayenin bu topyekün saldırısına karşı bütün emekçileri kapsayacak bir örgütlenme ve mücadele tarzı öngörülmelidir. Dahası (bir blok olarak mülksüzleştirilen, yaşam standartları düşürülen, işsizleştirilen ve proleterleştirilen tüm kitlelerin) en genel adıyla, yoksulların ortak mücadele ve ortak örgütlenme zeminlerinin yaratılması hedeflenmelidir. Ortak  örgütlenme ve ortak mücadele denilen bu yaklaşım, toplumsal hareket formunda olan bir sendikal anlayışla, işçiler (kamu çalışanları da dahil), işsizler, ev kadınları, informel çalışanlar, mahalleli, kır ve kent yoksulları ile çalışma ihtiyacında olan bütün emekçilerin Birleşik Sendikal Hareket temelinde ortak örgütlenerek, ortak mücadele ettiği bir tarzla mümkün olacağı göz önünde bulundurulmalıdır.

Sendikamız eğitim emekçilerinin  sorunlarının diğer emekçiler gibi sistemden kaynaklandığını, bunun çözümünün ise bütün yoksul ve emekçi kesimlerle birlikte örgütlenip mücadele etmekten geçtiğini kavrayan bir yaklaşıma kavuşturulmalıdır. Bu nedenle kamu çalışanları hareketinin başlangıcında var olan ama zamanla unutulan ortak çalışanlar örgütü oluşturarak mücadele etmeyi birincil görev kabul etmeli ve bu doğrultuda somut adımlar atmalıdır.

Yukarda anlattığımız doğrultuda eğitimciler hareketi yeniden inşa edilirken, öncelikle kendi alanındaki eğitim emekçilerinin tümünü örgütlemeyi hedeflemeli, alanının diğer unsurları olan öğrencileri ve öğrenci velilerini de (özellikle yoksul bölgelerde) örgütlemeyi birincil görev haline getirmelidir. Ayrıca işyeri ve işkolu ayırımı gözetmeksizin en genelde ama özellikle yoksul alanlarda mahalle ve bölgesel örgütlenme vb. yaratarak mücadele süreçlerine katmalıdır. Toplumsal Hareket Sendikacılığının (Birleşik Sendikal Hareket) bu tarz örgütlenmesi ise, fiili bir mücadele anlayışıyla, sınıfın bütün bileşenleri ile ortak örgütlenme-ortak mücadele hattını örmeyi gerekli kılmaktadır.

D) İşkolu Değil, Bölgesel Yatay Örgütlenme

Sendikamız ortak mücadele-ortak örgütlenme perspektifi ile öncelikle iş yerlerinden başlayıp, okullardaki öğrenci ve veli örgütlenmeleri aracılığı ile mahalle  ya da bölgedeki bütün yoksul ve emekçilerden oluşan bir örgütlenmeyi esas almalıdır.

İşçi sınıfının ortak ve militan mücadele tarihinin yarattığı “komite ve konseyler” deneyiminin “Toplumsal Hareket Sendikacılığı” (Birleşik Sendikal Hareket) çerçevesinde yeniden tanımlanması zorunludur. Bugünkü koşullarda komite ve konseylerin sadece işyeri temelinde tanımlanması eksik bir yaklaşım olacaktır. Kuşkusuz işyerinde oluşacak komite ve konseyler, yeni bir sendikal hareketin ve gerçek bir işçi demokrasisinin temel yapı taşları olmaya devam edecektir. Ancak bununla birlikte yeni örgütlenme biçimlerine paralel olarak komite ve konseyler kavramının mahalle ve bölgeyi de kapsayan bir temelde yeniden tanımlanması da bir gereksinimdir.

Sendikamızın emperyalist saldırılara karşı oluşturmayı hedefleyeceği bu ortak örgütlenme,  öncelikle iş yerlerinde, mahalle ya da bölgede tabanın sürece aktif olarak katıldığı ve öznesi olduğu  çoğulculuk ve katılımcılığın esas alındığı demokratik bir tarzın egemenliği demektir.  Üyelerinin her türlü karar alma sürecinde yer aldığı işyerlerinden başlayarak mahalle ve bölgelerde oluşturulan örgütlenmeler sendikanın kalbi olarak görüldüğü bir örgütlenme biçimini gerekli kılar. Her işyeri, mahalle ve bölge örgütü bir sendika gibi çalışarak, işyeri, mahalle ve bölgedeki örgütlenmede yer alan emekçileri eğitim-örgütlenme-mücadele süreçlerinden geçirerek, genel sendikal faaliyetle bütünleştirmelidir.

Bu anlayışla, mahalle ve bölgede, meclisler (konseyler) oluşturularak, bunların da kendi içinde yürütmesini (komitesini) ve temsilcisi(leri)ni  seçtiği, kendi pratikleriyle genel sendikal pratiğin buluşturulduğu bir işleyiş öngörmelidir. Mahalle ve bölge komite-konseyleri sendikal hak ve özgürlüklerden, tüm demokratik haklara ve ülke sorunlarına kadar her konuyu tartışan, çözümüne ilişkin öneriler üreten, mücadele kapsamına herkesi katmayı hedefleyen yapılar olarak hayata geçirilmelidir. Yalnızca seçimle ya da atamayla belirlenmiş  komite ve temsilcisi(leri)nin ve bunların etrafındaki az sayıda ileri unsurun sendikal sürece katılımıyla yetinilmemeli, bu örgütlü yapıya mahalle ve bölgedeki tüm emekçilerin katılımı hedeflenmelidir.

Ancak sınıf hareketinin en geri düzeyde seyrettiği bu dönemde komite-konsey örgütlenmelerinin en geniş, en ideal halleriyle yaşama geçmesini beklemek ham hayaldir. O nedenle, tabanda, işyerlerinde, mahalle ve bölgelerde en hareketli, en dinamik unsurların bir araya gelerek oluşturacakları zeminler bugün için esas alınmalıdır. Böylelikle geri eğilimlerin  ve bürokratlaşmanın hantal  “demokrasisinin” yerine, mücadelenin demokrasisi yaşama geçirilmelidir. Buradaki beceri, bunu sekter ve dayatmacı bir tarzda değil, gerçek taleplere yönelik hak mücadelelerini yükseltirken, kitlelerin eğilimlerini göz önünde tutarak mümkün olan en ileri adımları, kitlelerin içinde,  peş peşe atabilmeyi inatla sürdürebilmektir.

E) Sözleşmeli Eğitim Emekçilerinin Örgütlendirilmesi ve Mücadele Süreçlerine Katılımı

 Sendikamız özel öğretim kurumlarında ve devlet okullarında çalışan sözleşmeli eğitim emekçilerini örgütleyerek, onların da her türlü ekonomik ve mesleki koşullarını (iş güvenliği ve diğer özlük hakları da dahil olmak üzere) öncelikle devlet okullarındaki eğitim emekçilerinin statüsüne (iş güvenliği vb.) getirmeyi, daha sonra da tüm eğitim emekçileriyle birlikte haklarını koruyup geliştirerek,  toplumsal muhalefetle bütünleştirerek, onun önemli bir dinamiği yapmayı hedeflemelidir. Zira sayıları her geçen gün artan, önümüzdeki Kamu Reformu yasası gibi düzenlemelerin ardında ise sayıları çığ gibi büyüyerek asıl çoğunluğu oluşturacak olan, haklardan yoksun bu sözleşmeli kitlesidir.

Burada, eğitimin özelleştirilmesine karşı mücadele adına, sömürünün yoğun bir şekilde yaşandığı özel eğitim kurumlarını ve burada çalışanları yok sayma; sözleşmelilik uygulamasına karşı olmayı ise sözleşmeli şekilde çalışan on binlerce kişiyi görmezden gelme; bunlara ilişkin politika üretememe gibi garabete düşülmemelidir. Yine mevcut yasal düzenlemeyi gerekçe göstererek bunların sendikalara üye yapılamayacağı savı ise, ipe un sermenin arapçasıdır.

Buna benzer durumları, eğitim emekçileri ve kamu emekçileri sendikalarının mücadele tarihinin başlangıcında oluşturdukları fiili örgütlenmelerle  aştığı görülmektedir. Örneğin Eğit-Der, o dönemdeki dernekler yasasına göre (memurlar derneklere üye olamadığından), emekli öğretmenler tarafından kurulmuştur. Ancak çalışan öğretmenler, fahri ya da onur üyeliği formülü ile bu yasağı aşarak sürecin asli unsurları olmuşlardır. Öyle ki kamu çalışanları sendikal hareketinin bir dönemine damgasını vuran fiili-meşru mücadele anlayışının temelini, Eğit-Der sürecindeki bu fahri üyelik formülünün oluşturduğu söylenebilir.

Bugün de eğitim alanında (özel öğretim kurumları ve devlet okullarında) sözleşmeli çalışan bütün eğitim emekçilerini fahri ya da onur üyeliği yöntemi ile fiili olarak örgütlendirilerek söz ve oy hakkı ile birlikte mücadeleye katılımı sağlanmalıdır. Yürütmeler  oluşturulurken (şube ve genel merkez düzeyinde) sözleşmeli çalışan eğitim emekçileri de fiili olarak görevlendirilmelidir. Sorunlarının  kaynağının sistemle bağını kurarak (kurdurarak) ve çözümüne ilişkin politikalar üreterek , sürecin asli unsurları haline getirilmelidir.

F) Sendikal Demokrasi

Sendikalar demokrasinin okuludur. Bugün sendikalarımızda demokrasinin sadece oy vermeye indirgendiği gerek örgütsel işleyişte ve gerekse de karar alma süreçlerinde yukardan aşağı merkeziyetçi bir işleyişin hakim olduğu görülmektedir. Demokratik merkeziyetçiliğin yaldızlı bir söz olarak tüzüklerde yazıldığı, ancak uygulanmadığı bilinmektedir. Böylelikle bürokratik, tepeden inmeci bir yaklaşım, her geleneksel örgütlenmede olduğu gibi örgütümüzde de egemen bir hale gelmiştir. Bu durum sendikal hareketin  yeniden inşasında aşılması gereken önemli bir sorundur. Başta işyerlerinden başlayarak oluşturulacak örgütlenmede organlara seçilecekler gerektiğinde geri alınacak görevlendirilmiş kişiler olarak görülmelidir. Bu bakış açısıyla sendikal demokrasinin örgütsel işleyişi ……

BÖLÜM 5

EĞİTİM EMEKÇİLERİ HAREKETİ

YENİDEN İNŞA EDİLMELİDİR

Yeni süreci gerek sendikal düzlemde gerekse de siyasal düzlemde yeni bir yapının inşası olarak algılamalıyız. Bu dönemde her sektörün örgütlenmesi kendi içinde farklılıkları olan bir tarzda ilerleyeceğinden çalışmaların uzun vadeli olarak planlanmasını gerektirmektedir. Bu bağlamda eğitim emekçileri (özellikle öğretmenler) sahip oldukları toplumsal konumlarından ve rollerinden dolayı, gerek kendi iş kolunda, gerekse diğer üretim alanlarında,  bulundukları bölgeleri için çok yönlü bir sendikal çalışma olan Birleşik Sendikal Hareketin (Toplumsal Hareket Sendikacılığının) vazgeçilmez unsurlarıdır. Bu nedenle eğitim emekçileri mücadelesinin ana gövdesini oluşturan öğretmen hareketinin  içinden geçtiğimiz dönemin özelliklerini göz önünde bulundurarak yeniden tarif edilmesi gerekmektedir.

A) YENİ DÖNEMDE DEMOKRATİK ÖĞRETMEN ÖRGÜTLENMESİ

 Sendikamızın örgütlenme ve mücadelesinin temel hareket noktası eğitim emekçileri ve bunların çalışma alanıdır. Eğitim emekçilerinin tümünü kapsayan bu kitle (öğretmenler, öğretim üyeleri, idari kadrolar ve hizmetliler) kamu emekçilerinin motor gücü konumundadır. Eğitim emekçilerinin tamamı bir bütün olarak bu örgütlenme ve mücadele kapsamı içindeyse de, esasında ana kitleyi öğretmenler oluşturmaktadır. Öğretmenlerin eğitim alanının ana gövdesini oluşturması, bu alanda  örgütlenme ve mücadelenin de temel eksenini de belirlemektedir.

Kamu emekçilerinin mücadele tarihine baktığımızda  demokratik öğretmen hareketi sürecin ana karakterini belirlemiştir. Geçmişten bu yana öğretmen hareketi, daima ülkenin her karesindeki varlığıyla sol muhalefetin bel kemiğini oluşturmuştur. Anadolu’nun en ücra köşelerine kadar bir kılcal damar gibi yayılan öğretmenler, oldukça geniş  kitleleri etkileme potansiyelleriyle Anadolu’nun bağrında aynı zamanda bir aydınlanma hareketi olarak yükselecek devrimci hareketin tohum saçıcılarıdır.

Bugün de öğretmenler, yukarda belirtilen nedenlerle Toplumsal Hareket Sendikacılığı açısından son derece önemli bir konuma sahiptir. İşkoluyla sınırlı bir  sendikacılık yerine, tüm emekçileri ve yoksulları ortak bir mücadele zemininde buluşturup, ortak örgütlenmeyi esas alan THS için; bütün ülke sathında ve yoksul kitlelerle doğrudan ve etkileyici bir ilişki içinde bulunan öğretmenler, taşranın ve yoksulların yerel aydınları olarak dinamik bir pozisyona sahiptir.

 Öğretmen hareketinin bütün ülke genelinde her yerleşim bölgesinde yer alması, hareketin birden fazla örgütlenme ve mücadele biçimlerini hayata geçirmesini gerekli kılmaktadır. Bu nedenle, tabanın demokratik bir şekilde, aşağıdan yukarı katılımını sağlayacak olan mahalle ve bölge eksenli  komite-konsey örgütlenmelerini, daha zengin ve farklı bir çalışma içinde yeniden oluşturmayı hedefleyecek bir tarz benimsenmelidir. Bu  doğrultuda örgütlenme alanlarını şöyle tasnif edebiliriz:

a) Büyük iller: Bu birimleri merkezi semtler, ve yoksul mahalleler olarak ayırmak gerekir. Sendikal örgütlenme ve çalışmalar bu sınıflamaya göre ele alınmalıdır. Daha çok orta sınıfların çocuklarının okuduğu merkezi semt okullarındaki çalışma tarzı, solun şimdiye kadar yürüttüğü (mesleki, özlük ve demokratik sorunlarını temel alırken, öğrenci ve velilerle aydınlatıcı bir ilişkinin canlı tutulmasını sürekli besleyen) genel tarzla daha çok benzerlikler taşıyabilecektir.

Yoksul mahallelerde (ve meslek liselerinde), kent yoksullarıyla birlikte örgütlenilen bir model öngörülmelidir. Öğretmenler mahalle örgütlenmelerinin içinde yer almalıdır. Bu şekilde eğitimin sorunları tüm mahalleli ile birlikte ele alınırken, mahallenin sorunları da eğitimcilerle birlikte ele alınmalıdır.  Önümüzdeki dönemde, yoksul mahallelerdeki öğretmenlerin bu temelde yürütecekleri çalışmaların eğitimciler hareketinin yeniden inşasında motor rol oynayacağı bilince çıkarılmalıdır.

b)Taşra: Burada uygulama alanını taşra illeri (ve büyük ilçe merkezleri) ile kırsal yöreler, köyler olarak ikiye ayırmak gerekir. Buralarda örgütlenmeler yerel özellikleri de göz önüne alarak oluşturulmalıdır. İller (ilçe merkezleri) de sendikal örgütlenme çalışmaları kentin özelliklerine de bağlı olarak ekonomik, mesleki sorunların yanı sıra yoksullaşmaya karşı olmayı da içeren  bir söylem ve program geliştirilerek bu doğrultuda tüm il ve ilçenin dinamik güçleriyle birlikte yürütülmelidir.

Kırlarda, kır yoksullarının sorunlarıyla genel mücadelenin bağını kuran bir perspektifle örgütlenme çalışmaları sürdürülmelidir. Tarımda uygulanan yıkım politikalarıyla, mülksüzleşen kır yoksullarının yeni tarzdaki sendikal mücadeleye katılmasında öğretmenlerin payı büyük olacaktır. O nedenle, kırsal bölgelerdeki öğretmen örgütlenmesi kendi sorun alanını köylülerin sorunlarıyla doğrudan iç içe tanımlayan bir örgütlenmeyi hedeflemelidir.

c) Farklı uluslardan eğitim emekçileri: Ülkemizde birden çok ulusal topluluk yaşamaktadır. Bu toplulukların gerek emperyalizmin neoliberal politikaları sonucundaki mülksüzleşme ve yoksullaşmaya bağlı olarak ortaya çıkan sorunlarının,  gerekse de kendi ulusal kimliklerinden kaynaklı talepler ve bunların çözümlerinin sınıf eksenli olarak, ortak örgütlenme, ortak mücadeleden geçtiği ön görüsüyle, bir örgütlenme modeli oluşturulmalıdır. Dünyadaki yeni sendikal hareketlerde farklı uluslardan emekçiler kendi ulusal kimlikleri ve ulusal talepleriyle emek hareketinin bütünlüğü içinde eşit bir yer tutmaktadırlar. Bu özelliği ile yeni emek hareketleri sınıf hareketleriyle-ulusal taleplerin kaynaşmasında yeni bir dönemeç oluşturmaktadır. Özellikle ülkemizde on beş yıldır süren savaşa bağlı olarak büyük kentlere, metropollere göç etmek zorunda kalan Kürt emekçi mahallelerinde ve Kürt illerinde özel bir program geliştirilip  bu doğrultuda  örgütlenme ve mücadele biçimleri ele alınmalıdır.

d) Kadın eğitim emekçileri: Eğitim emekçilerinin oldukça büyük bir kitlesi kadın olmakla birlikte gerek sendikal yaşamlarında, gerekse de mücadele süreçlerinde pozisyon itibariyle geri bir noktadadırlar. Sendikal sürecimiz yeniden inşa edilirken, kadın emekçilerin örgütlenmesi ve mücadeleye katılımı özel bir yer tutmalıdır. Mülksüzleştirme ve yoksullaştırma sürecinin olumsuz etkilerini gerek evde gerekse de işyerinde en ağır biçimde kadınlar yaşamaktadır. Son dönemlerde de görüldüğü üzere, aslında bu süreç kadınlarda güçlü bir isyancı dinamizm birikimine yol açmaktadır. Dünyadaki yeni emek hareketleri içinde de kadınlar giderek daha aktif rol almaktadır. Bu gelişmeler, kadın hareketinin talepleriyle emek hareketi arasında yeni bir ilişki yaratmaya aday bir sürece gebedir. Eğitim emekçilerinin önümüzdeki dönemde mücadele ve örgütlenmesi de bu konuda yaratıcı deneyimlere açık olarak ele alınmalıdır. Ayrıca kadının toplumsal rolünün her aşamada sorgulanması, sorgulatılması, çalışma yaşamlarında örgütlenmelerinin sağlanması gereklidir. Sendikal yaşamda kadınların yönetimlerde yer almalarını sağlayacak pozitif uygulamaları hayata geçirmek ve bunları sistemleştirmek zorunludur.

B) YENİDEN İNŞA SÜRECİNDE ÜNİVERSİTE ÖRGÜTLENMESİ

Üniversiteler, toplumun bilimsel alanda örgütlenmiş kollektif  kurumlarıdır. Yeni dönemde eğitim ve bilim emekçileri hareketi, üniversitelerin içinde bulunduğu koşulları göz önünde bulundurarak, buraları döneme uygun bir örgütlenme biçimi ile ele almalıdır. Üniversitelerin toplumun ortak malı olduğu ve buralarda üretilecek bilimin toplumsallaştırılması genel kabulüyle hareket edilmelidir. Günümüzde sermaye, bilimin alınıp satılabilir bir meta olarak algılamasını sağlamaktadır. Bu nedenle buralarda yer alan bilim insanlarını, alınıp-satılabilir köle; ürettiklerini de alınıp-satılır meta olarak görmektedir.

Üniversitede çalışan eğitim emekçilerinin büyük bir kısmı  ise (idari personel, teknisyen, hizmetli vb.) diğer kamu emekçilerinin yaşadığı sorunları yaşamakla birlikte, iş yerlerinde üretim sürecinin ana unsuru sayılmamaktadırlar. Üniversitenin asli unsuru görülmeyen bu eğitim emekçileri, karar alma süreçlerine hemen hiç katılamamakta, söz sahibi olamamaktadırlar. Yine üniversitelerde eğitim emekçileri ile bilim emekçileri arasında gerek sistemin dayatması, gerekse de bazı bilim emekçilerinin sistemin bu parçalama anlayışına uygun davranışlara girmesiyle, buralarda çalışan her iki emekçi kesim arasında bir parçalanmışlığa neden olmaktadır. Bu durum sendikal hareketin yeniden inşa döneminde ortak örgütlenme ve ortak mücadele zeminlerinin yaratılması ile çözümlenecek acil sorunlardan biridir.

Üniversitelerde eğitimin içeriği toplumun değil sermayenin ihtiyaçlarına göre biçimlendirilirken, öğrenciler de birer müşteri olarak görülüp  ağır maddi külfet altına sokulmakta, parası olan okumakta, olmayan okula devam edememektedir. O nedenle buralardaki eğitim emekçilerinin sorunları da sadece ücret, çalışma koşulları vb. ile sınırlandırılmamalıdır. Bilimin metalaşmasının ve üniversitelerin ticarethaneye çevrilmesinin yarattığı her türlü sorun emekçilerini de etkilemektedir. Bugünkü üniversitelerin örgütlenme ve mücadelelerinin yeniden inşasında,  buralardaki eğitim ve bilim emekçileri ile öğrencilerin örgütlenmelerinin ortaklığı sağlanarak, bu örgütlenmenin toplumsal muhalefetle bağının doğru bir şekilde kurulması, buradaki  mücadelenin genel emek mücadelesiyle iç içe geçirilmesi  gereklidir. Üniversitelerde büyük sayılara ulaşan taşeron işçilere ve sözleşmeli personele el atılarak ortak örgütlenmeye yöneltilmesi özellikle kritik bir sorun olarak durmaktadır.

Üniversitelerin emperyalizmin neoliberal saldırılarından doğrudan etkilendiğini göz önünde bulundurarak, buralardaki örgütlenme ve mücadelenin, emeğin topyekün direnişinin canlandırılmasının ve bir aydınlanma hareketinin oluşturulmasının en kritik ayaklarından birisi olarak ele alınması gereklidir. Yeniden inşa döneminde üniversitelerde buna uygun bir mücadele ve örgütlenme modeli oluşturulmalıdır.

SONUÇ

Emperyalizmin neoliberal politikalarıyla  işçi sınıfının yapısındaki hızlı değişim, buna uygun örgütlenme biçimlerini zorunlu kılmaktadır. Geleneksel sendikal yapıların işlevsizliğine bağlı olarak bu ortamda kamu çalışanları sendikal hareketi ve eğitim emekçileri örgütlülüğü, yukarda anlattığımız olumsuzlukları bağrında barındırmaktadır. Ancak kamu çalışanlarının ve özellikle eğitim emekçilerinin, sendikalaşma sürecinin başlangıcında sahip olduğu özelliklerin (fiili-meşru-militan mücadele, ortak çalışanlar yasasının dillendirilmesi ve mücadelenin demokrasisi vb.) bugün hala Devrimci Öğretmenler ve diğer devrimci dinamiklerin ve kamu emekçileri kitlesinin azımsanmayacak bir bölümünün içinde benimseniyor olması, yeni bir sendikal hareketin inşasında önemli referans noktalarından birini oluşturmaktadır.

Bugün birleşik sendikal hareket temelinde kamu emekçileri ve eğitim emekçileri sendikalarının yeniden yapılandırılması gerekir. Bunun için ise öncelikle sınıfın bütünsel örgütlenmesi ilkesine uygun yeniden inşa hareketine girişilmelidir. Bu noktada ortak çalışanlar yasası talebinin altında yatan birlikte örgütlenme ve birlikte mücadele programına uygun bir perspektifle hareket edilmelidir.

 Kamu emekçileri sendikaları, yeni dönemde birleşik sendikal hareket (toplumsal hareket sendikacılığı) açısından kritik öneme sahiptir. Özellikle eğitim, sağlık, belediye hizmetleri vb. kamu hizmetleri alanında hizmeti üreten ile hizmeti alan, yani kamu çalışanları ile halkın ortak mücadelesini yaratmayı hedefleyen faaliyetlere rahatlıkla girilebilmektedir. Bu durum üretici ile tüketicinin dolaysız olarak bir araya gelmesini sağlamaktadır. Böylelikle bu bir araya geliş, özelleştirme ve kamunun tasfiyesine karşı, toplumsal muhalefetin güçlendirilmesi ve yoksullaştırmaya karşı mücadelenin örgütlendirilmesine hizmet edecektir. Kamu emekçilerinin kamusal alanda hizmet üretmesi nedeniyle bu hizmetten yararlanan halkla girdiği dolaysız ilişki, yeni sendikal anlayış açısından oldukça önem taşımaktadır. 

Yeni bir sendikal hareketin yaratılması, ancak bir toplumsal muhalefet bilinciyle, sınıfın bütün bileşenlerini kapsayacak bir örgütlenme ve mücadele perspektifiyle mümkündür. Böyle bir sendikal yapılanma için, kurumsallaşmış ve resmileşmiş mücadele alan ve araçlarını aşan; emekçilerin aktif bir politik özne haline gelmesinin asgari koşullarını yaygınlaştıran bir yaklaşımın benimsenmesi öncelikli önem taşımaktadır.

Bütün bu örgütlenme ve mücadele perspektifleri doğrultusunda kamu emekçilerinin (ve Eğitim-Sen’in) tepeden tırnağa yeniden inşasının somut adımlarının atılması, örgütlenme ve mücadele sürecinin başlatılması acil bir görev haline gelmiştir.

Bunun için öncelikle;

1- Genelde Kamu çalışanları, özelde  eğitim emekçilerine  karşı bir güvensizlik duvarı ören ve bundan  beslenen geleneksel sendikal anlayış sorgulanmalıdır. Eğitim-Sen’i toplumsal-sınıfsal uzlaşmanın bir aracı haline getiren bu hakim sendikal anlayış terkedilmelidir.

2- Eğitim-Sen’in, emek-sermaye çelişkisinde emekten yana bir mücadele örgütü olduğunu daima hatırlayarak-hatırlatarak, böyle bir mücadelede tek tek sendikaların, egemenlerin topyekün saldırısı karşısında başarılı olamayacağını görmeli, bu nedenle çalışanların ortak mücadele ve örgütlenmesi de eğitim emekçilerinin acil bir görevi olarak ele alınmalıdır.

3- Emperyalizmin ve egemen sınıfların güdümünde ülkemizin tüm kaynaklarının sömürülmesine, emekçilerin ve tüm halkın yoksulluğa ve sefalete itilmesinin programı olan IMF ve Dünya Bankası direktiflerine karşı mücadeleyi çok acil olarak örmeli; bu konuda işyerlerinden başlayarak, bölgelerde muhalif bir toplumsal bilinç oluşturacak ilişki biçimleri yaratılmalıdır.

4- Özelleştirmelere ve talana karşı, sınıfın tüm bileşenleriyle birlikte mücadele zeminlerinde yer almalı, başta eğitim ve sağlık olmak üzere örgütlü-gizli-açık tüm özelleştirme girişimlerinin durdurulmasını talep eden ve bunu kesin olarak başarmayı hedefleyen programlı mücadeleye, bu hizmetlerden yararlanan öğrenci-veli ve mahalleli gibi unsurları da katmalıdır;

5- Eğitim-Sen yönetiminin etkili bir müdahalede bulunmadığı MLO, TKY, OGYE gibi sermayenin tuzak uygulamalarına karşı sendikamızı merkezi politikalar üretmeye zorlamalı; ancak bu yöndeki politikalar sadece Genel Merkezden beklenmemeli ya da sendikal çalışmaların merkezi çalışmalardan ibaret olacağı biçiminde anlaşılmamalıdır. İşyeri, işkolunda ve bölgede en geniş kitleyi hedefleyen bir çalışmayla; Dünya Bankasına hizmet anlamına gelen MLO’lar reddedilmeli, OGYE ’ler feshedilmelidir. Bu projeler içinde çalışmaya zorlanan eğitim emekçileri, ‘sermayenin uşaklığına hayır’ diyerek bu tür kurullarda çalışmayı reddetmelidir;

6- Bütün bu olumsuzluklara ve saldırıların yoğunlaşması biçimindeki gelişmelere karşı her bir eğitim emekçisinin, bir diğer eğitim emekçisine taşıyacağı duyarlılık olmalı, bu bilinç ve duyarlılığın işyeri-bölge-sendika biçiminde genişleyerek yayılması sağlanmalıdır. Tüm bunlar, “eğitim-örgütlenme-mücadele” bütünlüğü içinde ele alınmalıdır.

Eğitim emekçilerinin demokratik  mücadelesi, toplumsal yaşamın en kritik alanlarından birinde, kamusal hizmet üretiminin en merkezi branşı ve toplumsal yaşam üzerinde en sarsıcı ve kapsayıcı etkide bulunan eğitim alanını etkilemektedir. Bu da eğitim emekçilerini toplumsal yaşamın demokratikleştirilmesi mücadelesinin en temel unsurlarından biri haline getirmektedir. Dolayısıyla Eğitim emekçileri hareketinin yeniden inşası, toplumsal muhalefet hareketinin demokratik hedeflerine ulaşması, toplumsal yaşamın demokratikleştirilmesi amacıyla ilişkiler kurulmasının gerekliliği ve zorunluluğunu da içermektedir.

Eğitim emekçileri “sınıfın ihtiyaçlarından büyük bir yasa yoktur” mantığı ile toplumsal yaşamın daha ileri bir noktada olduğu eşitlik-özgürlük-barış mücadelesi için birleşik sendikal hareket doğrultusunda, üretenlerin yöneten olması anlayışıyla yaşamın tüm alanlarıyla buluşabilmeli; başta eğitim emekçileri olmak üzere kamu emekçilerinin çıkarlarının, tüm emekçilerin çıkarlarında olduğunu gösterebilecek birleşik bir mücadele öngörüsüyle hareket etmelidir.

Başından beri saydığımız nedenlerden dolayı eğitim emekçileri hareketi, bu vazgeçilmez ilkelerle yeniden inşa edilmelidir. Halkın gözünde meşruluğu tartışılır bir iktidara sahip her hükümet, bir öncekine oranla daha fazla IMF’nin yüzünü güldüren ve yıkımı hızlandıran bir görev üstlenmektedir. Bu durum,  tüm emekçilerin yıkımın eşiğinde olduğu anlamına gelmekle birlikte, yukarıda saydığımız birçok nedenden dolayı genelde kamu çalışanları, özelde eğitim emekçileri örgütlülüğü içinde,  bu yıkımı durdurabilecek devrimci bir yenilenmeye ve bu doğrultuda bir mücadeleye olan ihtiyacı yakıcı hale getirmiştir.

Bunun için kısa vadede her eğitim emekçisi için yapılması gereken yegane şey, bu yıkım yasalarını önlemeye dönük bir örgütlenme çalışmasına dahil olmak, tüm emekçilerin ve yoksul halkın ortak mücadelesini örmeyi hedeflemektir. Eğitim emekçileri, Anadolu’nun her yerinde ve yaşamın her alanında olmaları nedeniyle, Birleşik Sendikal Hareket (Toplumsal Hareket Sendikacılığı) perspektifini hayata geçirecek ve topyekün saldırılara, topyekün  bir karşı duruşu örgütleyecek önemli dinamiklerdir. Bu nedenle acil olarak bu kaygıyı taşıyan her Eğitim-Sen üyesi, kendi işyerinden başlayarak,bulunduğu mahalle ve bölgelerde sendikanın  bu gelenekselliği ve tükenişi ile birlikte yıkım yasalarını da kapsayan bir eğitim-örgütleme-mücadele faaliyetini örmeye başlamalıdır. Bu bilinç, eğitim emekçileriyle birlikte tüm veli ve öğrencilere de taşınmalı, hizmeti veren ile hizmetten yararlananın mücadelesi ortaklaştırılmalıdır. Özellikle yoksul mahallelerde, kent ve kır yoksullarında yörenin özelliklerine göre öne çıkan ihtiyaç ve talepler esas alınarak, bölge örgütlülüğü temelinde bir birleşik mücadele hattı örülmelidir.

Yıkım yasalarını önlemeyi hedefleyen bu tarz örgütlenmeye acil olarak ihtiyaç vardır. Sermayenin saldırılarına karşı yine sessizliğini korumaya devam eden KESK, daha önce olduğu gibi yasalar mecliste görüşülmeye başladığı anda harekete geçecektir. Ancak günü kurtarma telaşıyla gerçekleşecek olan bu harekete geçiş, yıkımı önlemeye dönük olmayacaktır. Bunun, Türk-İş’in tarzıyla kitlenin öfkesini dindirmeye dönük bir harekete geçiş olacağını tahmin etmek zor değildir. Zira İş Yasası günlerce hiçbir ciddi muhalefetle karşılaşmadan mecliste görüşülüp bitirilmesine 6 madde kala, Türk-İş harekete geçip kitlesini Tandoğan’a yığmıştı. Benzeri tarz ve anlayışın KESK’e de hakim olduğu düşünüldüğünde, aynı nakaratın burada da tekrarlanacağı açık. Fakat bu durum, kitlenin zaten bozuk olan moralini çökertmemeli, bunun değiştirilemez olmadığını görerek, bu tarzın seçeneği olan ‘birleşik mücadele hattı’nı her üye, bulunduğu yerden derhal örmeye başlamalıdır.

Yukarıda saydığımız ortak mücadele hattı örme faaliyeti, bir yandan KESK ve Eğitim-Sen’e hakim olan geleneksel anlayışı sorgulayarak ortadan kaldıracak, öte yandan sermayenin egemenliğini ciddi anlamda sarsacak ve yıkımın gerçekleşmesini engelleyecek bir perspektifle kurgulanmak zorundadır. Bu kaygıyı taşıyan her bir eğitim emekçisine hemen ve acil olarak görev düşmektedir; “moral bozukluğuna yenik düşmeden, azim ve sabırla.”

Devletin yürüttüğü saldırılar, özelleştirmeler, tasfiyeler karşısında örgütsel bütünlüğünü koruyarak, saldırıların altında kalmadan daha güçlü bir biçimde çıkmayı, ancak bu yönde atılacak adımlar ve örgütlenecek mücadeleler sağlayabilir. Şimdi görevimiz, Eğitim Emekçileri ve Kamu Çalışanları Sendikal Hareketini yeniden inşa ederek Eğitim-Sen’i sınıf hareketinin tümüyle birleştirecek, toplumun demokratikleştirilmesi mücadelesinin en aktif bileşeni yapacak bir inanç ve kararlılıkla yeniden inşa ederek ayağa kaldırmaktır. Sorun ayağa kalkmak ve yürümeye başlamaktır. Bu anlamda Eğitim emekçilerinin ‘kaybedecek zamanı’ yoktur. Tüm eğitim emekçileri, sınıfın bütünüyle birlikte demokrasi,  eşitlik, özgürlük ve barış mücadelesi  saflarında yer alarak kurtuluşa kavuşacaklardır.

Tüm eğitim emekçilerini emekçi kesimlerin tüm bileşenleriyle, demokrasi, eşitlik-özgürlük ve barış mücadelesinde bütünleşmek için sendikal hareketi yeniden inşa etmeye ve birlikte yürümeye çağırıyoruz!