EDEBIYATI CEDIDE

Yazar dr. hikmet kıvılcımlı

KUSURA BAKMA RESUL ARKADAŞ. BİRAZ GECİKTİM. ÇOK YOĞUNDUM VE KUVAYİ MİLLİYE DERGİSİNDEN MAC ÜZERİNDEN İNDİRMEK ZAMANIMI ALDI. HAM HALİ BURADA. DEVAMINI TIKLA… BÖLÜMLER HALİNDE. DAHA SONRA DÜZENLEYİP BURADAN YAYINLAYACAĞIZ. ŞİMDİLİK SEN BURADAN YARARLANABİLİRSİN.
edebiyat-ı cedide’nin
otopsisi

Marksizm Bibliyoteği 1935 dr. hikmet kıvılcımlı

ÖNSÖZ

  1. yüzyıl, Osmanlı bezirgan imparatorluğunun Avrupa sanayi machinizmi karşısında, güneş görmüş kar gibi, eriyiş yüzyılıdır. Bu eriyişe karşı çıkan gecikmiş tepkiler boştu. İki sultanın başını yiyen “Nizamı Cedid”, “İradı Cedid”, “Sekbanı Cedid”lerle, Yeniçeriliğin başını yiyen “Eşkinci”, “Asakiri Mansurei Muhammediye”ler şöyle dursun, “101 pare top”lu Gülhane Hattı Hümayun’u ve Tanzimatı Hayriye bile “Kuran hükümleri” sınırında bocaladı. 1852 Kırım Savaşı, dış borçlar batakhanesinin açılış töreni, imparatorluğun parçalanıp yarı sömürgeleştirilme prosesinin dörtnala kalkışı oldu. 1856 ıslahat aşısı “mezhep ayırımı gözetmeksizin Osmanlı uyruğunun özgürlük ve eşitliği” uğruna hocalarla papazların sakal sürtüşmelerinden öteye geçmedi. On yıl sonra (1864) bile henüz bütçe sistemi nedir bilinmiyor, çuvalla hesap tutuluyordu. Ve 1871’de devlet dış borçlarını ödeyemez duruma gelmişti. Saray denilen entrika orospusuna devrimci bir oğlan doğurtmak için dokuz doğuran Tanzimatı Cedide’cilerin (Pehlivan Aziz yerine, dövüş horozu sanıp palazlandırdık…

(Her tuttukları dal) kopup ellerinde kalmışçasına şaşkolaza dönen Meşrutiyetçilik, Türkiye’de burjuvamsı devrim kımıldanışlarının trajik bir uygulaması oldu. Ve imparatorluğun dizginleri 19. yüzyılın son çeyreğinden 20. yüzyılın ilk on yılına kadar (1876-1909) Abdülhamit II zorbalığının eline geçti.

“Kanunu Esasi” buhurdanlığı ve Meşrutiyet tütsüsü ile tahta çıkan “Kızıl Sultan”ın kara günleri 33 yıl sürdü. İlk üç yıl, Derebey saltanatının iç hoşnutsuzluğu dış provokasyonlarla boğuntuya getirmesi ve koyu gericiliğin sistemleşip örgütlenmesi ile geçti. Gericilik, bu 3 yıl içinde, sözde utku taslağını da, yıldırımlı bozgunları da nalıncı keseri gibi hep kendi yanına yontmayı bilir bir kefensoyucu olduğunu gösterdi.

A – Utku Taslağı: Karadağlı ve Sırplı çeteleri yenince: 1) İlk iş, Sadrazam Mithat Paşa’yı -kendi Kanunu Esasisinin 113. maddesi gereğince- posta kolisi gibi paketleyip Napoli rıhtımına, Namık Kemal vs.’yi sürgüne boylatmak oldu: Devlet Bab-ı Ali’den saraya göçtü. 2) Türkiye’de karaktersizliği ahlak haline sokan hafiyelik ve iğrenç “jurnalcilik” sermayesiz kar edinme yolu gibi sistemleştirildi.

B – Hemen Çatan Panik: “Devlet ileri gelenleri ve halk arasında savaş taraftarlığı” ile kışkırtılan “93 seferi”: 1) Paşalara köşe kapmaca oynatan Hamit’e “Gazi”liği kazandırdı; 2) Bozguna sebep oldular diye gericiliğin düşmanları Divanı Harp’lere verildi. Ve daha ateşkese girilirken (9 Ocak 1878) Ayan ve Mebusan Meclisleri, eski mebusan reisi, şimdiki sadrazam Ahmet Vefik Paşa’nın eliyle “tatil” edildiler. Yabancı sermayenin dilediği serbest pazarı açmak zoruna, tam “İstanbul Konferansı” açılırken kanunu esasi gene 101 pare topla ilan edilmişti. Bir Osmanlı tarihçisi sanki bir marifetmiş gibi “Toplar, Avrupa devletleri murahhasları üzerine bir tesiri aciyb icra etmiştir.” der. (Ali Reşat, Asrı Hazır, s.693) Doğrusu o Kanunu Esasi’den “bu kubbede baki kalan” şu “tesiri aciyb” ile “bir hoş sada” imiş. 101 pare top sadası!..

1878’de: Miras dâvası Ayestefanos’tan Berlin’e kaldırılan “Hasta Adam” için İgnatyef: “Ou autonomie, ou anatomie” (ya özerklik, ya cesedini parçalamak) demişti, ikisi de yapıldı.

1880’de Gladoton: “Ya reform yap, ya kendini koru” demişti, ikisi de yapılmadı. Böylece “memaliki mahrusai şahane”de bir yıkılan, bir de kurulan iki saltanat belirdi. a) Yıkılan saltanat Osmanlılıktı; Karadağ, Sırp, Romen bağımsızlıkları;Bulgar prensliği, Doğu Rumeli özerkliği, Bosna-Hersek “Osmanlıya aittir şartı (!) ile” Nemselü’ye, Ardahan, Kars, Batum Çarlık’a, Tunus Fransa’ya, Mısır İngiltere’ye… Bütün bunların üstüne tüy; eski borçların yanısıra 802,5 milyonluk tazminat ve ilh. b) Kurulan düyunu Umumiye Saltanatı idi: 1876’da dış borçların faizi bile ödenemezken, 1877 savaş kaimeleri; *enflasyon: 300 kuruşa 1 lira (aşarın** yalnız üçte biri kaime ile ödenebilir.) O zaman; 2 milyar vermedikleri halde, 5 milyar alacaklı çıkan Emperyalizm temsilcilerinden bir İdare Meclisi; faiz ve mallara karşılık; Kıbrıs, Doğu Rumeli, Bulgaristan vergileri ile tömbeki, tuz, pul, içki, ipek, balık avcılığı resimleri vs.

Hele Abdülaziz olayından 5 yıl sonra “Affı Şahane” yemi ile kandırılıp, yavaştan yavaşa önce Girit, sonra Suriye valiliğine, en sonunda İzmir’e çekilerek kafese konan Meşrutiyet kuşu Mithat Paşa’nın, Damat Mahmut Paşa ile birlikte Taif zindanında boğulması üzerine, ortalıkta büsbütün anlaşmış iki nesne kaldı: Abdülhamit (Şerefü şan) + Düyunu Umumiye (Servetü saman). Hayalet-Sultan Hamit, 30 yıl “Devletlerarası denge” denilen “kıldan ince, kılıçtan keskin” cambaz teli üzerinde kah o yana, kah bu yana (1890’a kadar İngiliz-Alman, Ermeni çatışmasından sonra Fransız-Rus yanına) parende atarak, yılan hafiyelerini adam etiyle tıkındırdı. Osmanlı Bankası sarayında gerçek sultan Düyunu Umumiye Hz.leri Kolcu-Kaçakçı oyunu ile: kendi çiftliğinde üzüm devşirir gibi sürprofi (üstün kar) devşirdi ve emekçi halkın kanını şıradan şarap yaparcasına keyifle ve yorulmaksızın küpüne doldurdu.

İşte, bu 30 yılda, önceden az buçuk objektifleşmek isteyen tanzimat edebiyatı ile Şinasi ekolü unutuldu. 19. yüzyılın son on yılı ile 20. yüzyılın ilk on yılında (1889-1909) Dünya emperyalizmi son sınır prosperitesini sürerken, kaşarlanmış subjektivizm kabuğu içinde cümbüşlü bir sümüklüböcek psikolojisi yaşayan edebiyatı-cedide doğdu. Hamit, hafiye itleri ile birlikte çiftliğin bekçi köpekliğini yapıyor; Komprador uşakları ile birlikte Düyunu Umumiye çiftliği işletip soyuyordu. Çiftliği işletenin artıkları ile gününü gün eden komprador Edebiyatı Cedide; ideal efendi (Düyunu Umumiye) önünde “Hayrdan” (Eksantrik), koca köpeği gördükçe -birşey sanıp- “Sergerdan” (Melankolik), çetin halk yığınlarından iğrenip afrodizyak Salon’un ipek kucağında şehvetle ölmeyi (panseksüalizm) yaşam felsefesi yaptı.

“Edebiyatı Cedide’nin Otopsisi” iki kitaptır; birincisi sentetik, ikincisi analitik otopsidir. Sentetik kitap E.C.’nin ana özgülerini derli topluca gözden geçirir. Analitik kitap E.C.’nin felsefe, hayat, tabiat, insan, kadın, sosyal ve ilh. kavrayışlarını bölük bölük didikler. Sentetik kitabı da -teknik nedenlerden- ayrıca iki bölüme ayırdık. Birincisi bu çıkandır.

Bu emek, bir eredisyon kırkambarı değil; bir felsefi, bir çağ psikolojisinin tarihi materyalizmce denemkiş felsefesidir. Aman! Felsefe deyince, her ipliği bir altın değerde bulunmaz sırmalı hint kumaşı aklınıza gelmesin. Emeğin amacı ikidir: a) Bir çağın maddesi ile ruhu arasındaki birlikteliği açığa çıkarmak. b) Açığa çıkan özü ve tezi duruca herkesin dilince (vülgerleştirmeden) vügarize etmektir. Onun için soğuk “ilim” argosu yerine akar sözün gelimine uyduk. “Lakırdıya şapka çıkaracak” yerde, canlı, kolay anlaşılır olmaya baktık. Demek, bu emekte demagog ve heybetli bir anlaşılmazlık, yaldızlı bir frazeloji arayanların salavatlı fetişizmini kalıplayacak kalıp bizde yok. Eğer üslupta az buçuk bir (dalkılıçlık” ve “sallapatilik” varsa emekçisi onun 4 duvar (hatta, gerçekte, tavan ve tabanla 6 duvar; tam bir küp: mezar kübü) psikolojisine bağışlanacağını bilir.

edebiyatı cedide’nin otopsisi

No: 1 Tarihi Materyalizm Açısından Bir Çağ Psikolojisi Üzerinde

SENTETİK OTOPSİ

Bir deneme: (Birinci Parça)

I

NEDEN BU İŞ BAŞA DÜŞTÜ?

Hapishane tuhaf yerdir.

Fakat insan, -bütün “hayvanlar” onun bu olağanüstü yatkınlık (adaptasyon) yeteneğine bol bol şaşar, tedirgin olur ve gocunabilirler!- dört duvar arasında, insanlara ve insanların türlü türlü ilişkilerini ayna içinde imiş gibi gösteren söz, kitap, gazete vs.’den uzak, yani: “görüşüp konuşmaktan yasaklanmış” bir halde yaşarken de insandır. Kaba Türkçesi (sosyal) bir hayvandır. (Merhum üstad Abdullah Cevdet’in cennetlik Fransızcası Güstave Le Bon, “yeni bir mefkure bina etmenin” yoluna baktığı son eserlerinden birisinin “Medhal”inde, nerede ise “mahçup hayvan”laşıverecek olduğu bir utançla insandan, Zoon (hayvan) yanında yaka silker ve: “insan, birgün fikren o kadar geride bıraktığı alemi hayvanattan -bizi mahçup edecek kadar uzun sürdüğü ilmen tezahür etmiz olan- bir çok edvar zarfında az farklı kalmıştır.” der. (G. L. B. “Cihan muvazenesinin bozulması.” s. 7, 15. Çevirenler Ali Reşad, Galip Ata, Kanaat Kütüphanesi, İstanbul 1340).)O kadar sosyal bir hayvandır ki, o durumda bile kendisini, -Edebiyatı Cedidecilere göre- kendi “hali pürmelal”ini düşünecek yerde, kendisi gibi olanların duygu ve düşüncelerini merak eder, kendi benzerleri ile ilgilenir.

Bu dört duvar arasında, insanı insanlarla ilişkiye geçirecek en yakın araç nedir? Tabii tavan ve tabanla birlikte, altı çıplak duvar.

İşte toplumla olan tüm ilişkileriniz, bir vuruşta balta ile ortasından kesiliverip de, siz, böylece dört duvarın arasında “tecrit” ediliverdi miydiniz, ilk konuşacağınız en yakın, -yine onların diliyle- “aşina” (tanıdık, bildik) duvarlar olur.

Hayır, çıldırmadınız. Yalnızca yaratılışınızı hatırladınız, doğanızdan ayrılamıyorsunuz, o kadar… Yani, erken bunaklar gibi duvarların taşıyla, toprağıyla konuşmuyorsunuz: Oradan yankılanan sese ve söze kulak kabartıyor, göz atıyorsunuz.

Üzülmeyin! Bu ses ve sözler de “hallucination” (yani kuruntu-duygu) değildirler. Elbet, bu girdiğiniz yer, özel olarak sizin için, sırf sizin “aciz” kişiliğiniz, “ölümlü benliğiniz” için yapılmamıştır. Elbet, bu yapılan yapının anlamı, ne kadar izafi olursa olsun, kişisel hatta kısmi olmaktan çok daha geniştir. Demek sizden önce buralara girmiş çıkmış, buralarda sizin gibi, dilsiz duvarlardan başka muhatab, konuşulacak şey bulamamış insanlar vardır. emin olabilirsiniz ki, Toplumun en aşağı, tortu lumpen yaratıklarından, en yukarı, en uç devrimcilerine kadar, burada bu duvarlarla karşılaşmış olanlar -hele bunların biraz “ipomanyak” denilenleri- çok kere, en içten, en samimi duygularını ve düşüncelerini bu duvarlarla konuşmuşlardır.

Orada, kocaman bir yüreğin okla delinmiş, kanayan görünüşüyle yan yana durur “Esrar kabağı”ndan, bütün bir dünya üstüne yaslanmış “Orak-Çekiç”lere kadar çeşit çeşit resimlere ve “Ah felek! yandı yürek” çığlığından, “Bütün ülkülerin işçileri birleşiniz” haykırışına dek, her telden sloganlara, özlü sözlere, parolalara rastlayabilirsiniz… ve bunlar, bir dem, bir göz kırpımı zamanda, sizi sizden önce bu dehlizden gelmiş geçmişlerle acı tatlı tanıştırırlar. …

Bu kitapsız, insansız ve ıssız bucakta, artık düşünebilirsiniz ki, elinize “Edebiyatı Cedide” değil, “Edebiyatı Kablel Atıyka”: “La Litterature Pre-Anxique”ye dair bir eser geçse, amma bu eser, şaşılacak kertede ters bir dille, sizin pek iyi tanıdığınız hayatı; nedere ise, kapkara buğulu bir ölüm maskesine de bürümeğe çalışsa, eğer az çok, iyi kötü sosyal bir akıntının izini taşıyorsa hele sizde, olan her olayda sebepsiz “fantazi”ler arayan pek öyle toy ukalalardan, haldırdaklardan değilseniz; eser yüzde yüz, -söz yerinde ise- “hoşunuza” gidecektir.

Belki bu, duvarlar kadar canlı, çeşitli, türlü bir şey olmayacak. Fakat ne çare ki bir kere düşmüşsünüzdür… ve sonra can sıkıcı şeyler bile, “şey” olarak, en sonunda gene “bir şey” değil midirler? …

İşte, bu ruhsal durum ile, zorunlu ve zoraki “aylaklık” içinde iken, karşıma yçıka çıka Edebiyatı Cedide adlı bir şiir dergisi çıkageldi ve ben de onu, bunca “gereksinmeler” ortasında “iş edindiysem ayıplanırmıyım, bilmem…

edebiyat-ı cedide’nin

sentetik

otopsisi

dr. hikmet kıvılcımlı

Il

Şair Ve Şiir Dediğin Nesne Nedir?

Önce kaynağımı tanıtayım: “Edebiyatı Cedide bir heyeti edebiye tarafından istihab edilmiştir. Tezyin eden: Reşit Süreyya, sahip ve neşirleri G. F. ve A. K. Sancakyan Matbaası, Babıali Caddesi 1328.”

Bu, bir şiir kitabıdır.

Öyleyse şiir ve şairler üzerine bir iki sözcük:

Genellikle güzel sanat (art) dendi mi, onda üç özlük, şu üç karakter sayılır:

1- Duygu, dilek ve düşüncelerin düzenlenmesi, sisitemleştirilmesi, yani birbirini tutarcasına derli toplulaştırılması,

2- Bu sistemlerin elle tututurcasına deyimlendirilmesi, ifade edilmesi,

3- Bu deyimlerin sosyalleştirilmesi, yani Toplum içinde insan kümeleri arasında yaygınlaştırılması…

Onun için şiir de; duyulup sistemli bir biçimde sözlerle deyimlendirilen ve sosyalleştirilerek yaygınlaştırılan bir dizi uygun duygu, dilek ve düşüncelerdir.

Bu işi, şiiri, kimler yapar? Şairler=ozanlar.

Şairler, ozanlar nasıl adamlardar? Her kişi şair olabilir mi?

Şair, yapacağı işin gereği, hiç olmazsa duygululuk açısından biraz “normal -denilen- insandan farklı olmalı. Şair en azından Hypersensible=aşırı duygulu bir adamdır. Hadi daha açık olalım: Şair azıcık “artık duygulu”dur. “Artık duygulu”nun Türkçesini mi sordunuz? Kimse üstüne alınmamalı: “Duyguca kaçık!”

Amma yaptık ha!.. doğrusunu isterseniz bu söz üzerine şairlerin deli oldukları gibi beceriksizcesine kaba bir soğuk davranışı bizden ummamalısınız; açıkçası demek istiyoruz ki, şairlerin duyguları biraz artıkçadır, fazlaca kaçar. Orta “normal” bir insanın: “Vah! vah!” deyip geçtiği bir olay karşısında şair “eyvahlar olsun, yangın var!” narasını atandır. Bu elde bir. Yalnız işin pek mi pek ilkel bir tarafçığı bu. Hepsi bu belirti değil: Şair, herkesin sezemediği veya sezip de sistemleştiremediği duygu, düşünce ve dilekleri sezer, toparlar, başkalarına da sezdirir ve yaygınlaştırır.

Şair neyi sezer.

Şair de herşeyden önce, bir insan, yani sosyal bir hayvan olduğuna göre, içinde yaşadığı ortamın, toplumun sevinç veya üzüntülerini, umut veya kırgınlıklarını ve ilh. ilh.lerini…

Toplum, neredeyse yarım yüzyıl öncelerine gelinceye dek bildiğimiz Tarih (1) içinde öteden beri tek cins, bir makastan çıkmış unsurlu, aynı kıvamda, aynı durumda, üstü altına, eni boyuna uygun bir nesne değildir. Toplum içinde, özellikle çıkarları ile üretimdeki durumları başka başka ve bu yüzden kavrayışları, duyuşları birbirinden bambaşka, birbirine uymaz kümeler, gruplar yaşar. Bu gruplarla kümelerin en belli başlıları, en süreklileri sınıflar’dır. Sınıflı toplumun özelliği, sınıfların bazılarının yukarıda, bazilarınınsa aşağıda bulunuşundadır. Hatta yukarı sınıflara üst-çalıştıran sınıflar, aşağıdakilere alt-çalışan sınıflar denilmez mi?

Şiir ve şairler de, bağlı bulundukları sınıfların damgasını taşırlar. Her sınıflı toplumda üstün sınıflar gibi bir üstün ideoloji, bir üstün güzel sanat ve şiir de var olagelmiştir. Divan edebiyatı yanında halk koşmaları, peşrev musikisi altında saz şairliği ve ilh. gibi… tabii bunların “ikisi ortası” örnekleri de bulunur.

Ve şairler, toplum içinde tuttukları sınıflara göre üstün veya alt, -veyahut ikisi ortası- şiiri şakıyan veya sadece bağıran kişilerdir.

Şimdi: Şiiri şair mi yapar; sosyal sınıflar (veya büsbütün sulandırılmış deyimi ile) toplum mu? (2) Yani, şiirde şairin rolü aktif (etken) midir; sosyal duygular, sınıf duyguları, onu ister istemez ve körü körüne mi şakıtır, veya bağırtır?

Gene olmadı, diyelim ki, şair bir -müzik değil de- şiir kavalıdır; bu kaval hoş, nahoş sesler çıkarırken, içinden hangi yönden olursa olsun, esip geçen her yele göre hava uyduran bir alet, bir aygıt mıdır? Yoksa esrarengiz bir güçle aynı kaval, istediği havayı, sırf kendiliğinden yarattığı esintilere, yellere mi söyletir?

“Teşbihte hata olmaz” deriz, biz Türkler, ama bu sonuncu teşbih, benzetiş bile olmadı. Olmuyor, çünkü sorunun konuluşu konuluş değil, dâva bir nevi özelleştirilmiş: “Tarih mi kahramanları yaratır, kahramanlar mı tarihi?” sorusunu bile andırır. Ve soruluşundan, öyle sanılır ki, ona verilecek karşılık mutlaka, ya “evet”, veya “hayır” şeklinde olmalıdır. Yani, iki rahmetten birisi; ya şiir şair içindir, veya şair şiir için!

Bunu başka türlü söyleyeyim; ya soyut, şiir eser, şair yaratıcıdır; yahut şair mutlak “şiir” denilen sosyal bir bestenin, yalnızca körü körüne uyan ve çalan bir aletidir. Bitti!

Bizden böyle medresecil (skolastik), gerçek olmayan ve softaca bir karşılık beklenmesin, kısaca kavrayışımız, bilinmeyen şey değil:

1- Şiir, hiç kuşkusuz, sosyal bir üründür.

2- Fakat, aynı zamanda kişisel bir üründür de…

Bunda şaşılacak bir yan yok: Toplum dışında bir insan kişi nasıl yok (veya develeri güldüren bir Robenson) ise, insan kişiler dışında bir toplumda, tıpkı öylece olamaz (veya kimsenin inanmadığı, inanır görünürlerin bile sahteliğini pek iyi bildikleri bir “kişi yok toplum var” demogojisi)dir. Şiir de, tüm insan ürünleri gibi, hem sosyal, hem kişisel (individüel) bir üründür. Başka bir deyişle; şiirin baştan başa maddesini, malzemesini, harcını ve zorunluklarını belirginleştiren ve veren, sosyal ve sınıf duyguları, düşünceleri ve dilekleridir; ama, bu madde ve malzemelerden, bu “harç”lardan bir şiir yapı’sı kuran duvarcı şairdir. Bununla birlikte, bu duvarcı, kurduğu yapıyı keyfince değil, yine bağlandığı ve benimsediği sosyal gruptan, sosyal kategoriden, yani sınıfından aldığı, duyduğu ihtiyaçlara göre yükseltir. Ancak, yükseltirken cansız bir römork, bir ölü, otomat bir homongolos veya bir robot(makine adam) gibi değil, hamarat bir işgücü, yaratıcı ve yapıcı her insan gibi hareket eder.

Şair çoban yıldızından gelmiş yabancı bir Merih’li değildir. Bu toplumun içindeki insan kümelerinden birisinin yaşama koşulları ile manen ve maddeten “bir halde” olur. (3)

Bu koşulların (sınıfça yaşayış şartlarının) ondaki (şairdeki) seziş ve görüş yeteneklerini sözle canlandırıp özel, kendine özgü (spesifik) bir yeni biçimde ortaya çıkarmasından şiir doğar.

Tersini farzedelim: Şair büsbütün (nevi şahsına münhasır) işitilmedik ve görülmedik duyguları toplayıp (kim bilir nereden toplayacak artık?) ifade etse… Ama, öyle duygular ki, onları hiç kimse duymamış, duymuyor. Madem ki, onları “kimlsecikler duymuyor”, artık “duygular ifade edilmiştir” denilebilir mi?

Duyulmayan bir duygu, anlaşılmayan bir düşünce, işitilmeyen bir ses kavranabilir mi? Ya kavranılmayan, duyulmayan bir duygu ifade olunur mu?

“Şiir için şiir”, “Sanat için sanat” (4) mı? Hayır.

E. C. (Edebiyatı Cedide)ciler bile “Şiir için şiir” yazdıklarını bar bar bağırır ve sızım sızım sızlanırken, başkaları için şiir yazdıklarını şiirlerinin baş tarafına geçirmek gafletinden sık sık sakınamıyorlar. Dikkat edin, hemen bütün E. C.’cilerin şiirleri -biricik okuyan bari bulunsun diye mi nedir?- hep birer adama armağanlanmıştır. (5)

(1) Arada deyivermiş olalım: Burada kastetiğimiz “tarih”, alışılagelmiş: “Maarif nezaretlerince kabul” edilmiş, okullarda “okutulur” olan, klasik, resmi ve toplumsal üniformalı tarihtir… Ondan öncesine “Tarih öncesi” deyivermiyor muyuz hala? Biz de, bu konumuza değen o tarihe dokunup geçiyoruzdur.

(2) Bay Halit Ziya’ya göre: “Hayatı yapan romanlardır, ve milletleri edipler yapar, edipleri milletler çıkaramaz”mış. (İsmail Habip, “Türkiye Müteceddit tarihi edebiyatı” s. 590

(3) Hiç şüphesiz, insanın yaşayış biçimi düşünüş biçimini belirler. Fakat aksi de doğru olabilir. Beliren bir ülkü, determine olan bir ideal havadan kafaya dolmuş salımaz. Ve bir kez belirginleşti mi idi, o idealin yaşayış üzerindeki etkileri ve sonuçları kaçınılmazdır. Onun için bir sınıfla “aynı halde” olmayı ne maddiyatla maneviyat arasında uçurumlar olduğunu düşünen, maddiyat başka maneviyat başkadır sanan fikir kılıbıkları, hız cüceleri veya adi bezirganlar türünde, ne de bazı sulu kalemşörlerin temcit pilavı gibi ortaya sürüp durdukları gösteriş anlamında almıyoruz.

Birincilere kim ne der: Onlar kalsınlar sağlıcakları ile. İkincilere genice: Görünüşe niye aldanmalı? Nice cebi delikler yok mudur ki, kendilerini ambarda gören aç tavuklar gibi, ne bileyim nasıl, milyonerlik meddahlığı ile uykularını kaçırırlar… Bunlar içinde o özenip bezendikleri ve yapım yapım yapındıkları hayata kavuşmuş kaç tane bahtiyar çıkar?

Fakat ne çare ki -bu hepimiz için doğru bir tiryaki sözüdür- “Can çıkar, huy çıkmaz!”

(4) “Sloganları ‘sanat için sanat’, tesellileri süslü ve seçkin görünmekti.” (İ. Habip “Türk Teceddüt Edebiyatı Tarihi” s. 590

(5) Adı geçen ilk Edebiyatı Cedide kitabında 190 parça yazıdan 60 kadarı hep birer kişiye “ithaf” edilmiştir. Üşenmeden sayanlar için besbelli ki Cedideciler birbirleri için olsun yazmışlar; yazılanların üçte biri dostlar arasında okunurmuş.

GELECEK SAYIDA

“lll- Edebiyatı Cedide Neyin Nesidir??

edebiyat-ı cedide’nin

sentetik otopsisi 3

dr. hikmet kıvılcımlı

lll

Edebiyatı Cedide Neyin Nesidir?

Konumuz C. E. (Cedid Edebiyatçılar). Zaten bu bir-iki düşünceyi de onlar için harcadık.

Niçin gerekiyordu?.. Şunun için ki:

A- Bu E. C. eserini baştan aşağıya gören kimse, gözlerine inanamaz. O, isterik psikolojik krizlerin bitmez tükenmez anlatımları ile ürperir. Ve eğer, biraz ruhhekimliği edebiyatını işitmişlerdense: Bütün o psikastenik (ruhu argın) kadınlarla psikopat (ruhu rahatsız) erkeklerin hemen maddi (fizik) bir muayeneden geçirilmelerini tapşıracak; hele doktorsa, derhal “uyuşturucu ilaç” vermeyi düşünecek ve işbu (yağlı değilseler bile, herhalde) şiirli-müşteri kafilesinden züğürtlerine bromür, zenginlerine gardenal reçeteleri sunmak fırsatını kaçırmamaya kalkışacak:

“-Bu zavallılar niye şifahanelere yerleştirilmemişler?” diye acım acım acınacaklardır.

Gelgelelim iş öylemi ya? onlardan (E. C. ciler) her biri, zamanında pekala bir akımın temsilcisi ve yürütücüsü olmuş, hepsi de kendi deyimleri ile: “Sevmişler, sevilmişler”, okumuşlar, okunmuşlardır.

Acun demişler ona, hâlâ sevilip, okundukları bucaklar yok mu dersiniz? “İş bölümü”nü soğuk ve saçma bularak, onun yerine “Taksiymi Âmâl”ı daha anlaşılır(!) veya daha lirik bulan zihniyetten, uykudan uyanmayı: horlayan bir adamın alnına “uyanıktır”(1) etiketini yapıştırmakla karıştıran ruhlara dek ölümden-sonra-dirime (hadi cedidecilerin hatırı kalmasın: “ba’sı badelmevt”e) uğramış E. C. uğraşılarına hiç mi rastlanmaz?

Uzun etmeyelim. Bu adamlar, bu şairler değilmi ki, kendi çağlarında hiç kimsecikler tarafından “hastadır” denmemiş, tersine, çalışkanlıkları ile bir akıntı yaratmışlar. Demek ki, bunlarda -eğer var idi ise- o hasta “ruh halleri”ni edebiyatça belirginleştiren (determine eden) daha doğrusu yönelten ve açığa vurduran, şüphesiz kendi tek kişi olarak (kişisel: individüel) kabiliyetlerinden daha artık ve üstün bir şey (o “şey”i neden esrar perdesi altında büyülü bir güç bilmecesi yapalım) sosyal bir şey, sınıfça, zümrece bir özenti, bir tandans varmış demek.(2)

Zaten öyle olmasaymış ve olmasaydı, E. C. diye bir şey bulunabilir miydi?

Evet, hiç kuşkusuz, bu edebiyat geniş yığınların edebiyatı değil, kalabalıklar içerisinde değil, neredeyse bir avuç “seçkin” azınlığın, adeta bir yarı aydınlar oligarşisinin arasında çalınıp, söylenmiş gibi…

Fakat ne kadar azınlık olursa olsun, bu “oligarşi” yine gelişigüzel şu veya bu kişilerin değil, belli kümelerden, belli sosyal kategorilerden, belli sınıflardan gelmiş kişileri, daha doğrusu, bu kişilerin geldikleri insan küme’lerini temsil etmiş… Bir çağın psikolojisine ağızlık ve dillik etmiş, tercüman olmuştur. Onun içindir ki, “herkes” o çağda, E. C.cileri, duygulana duygulana, yüreciği parçalana parçalana, gönülcüğü yufka ve kıyma ola ola okumuş, beğenmiş ve… işaret ettiklerimden hiç biriceğizi, -bilmem yanılıyor muyum- tımarhaneye (hiç değilse “edebi çalışması yüzünden”) atılmamıştır.

Şüphesiz ki, şairlikte biraz “hasta” duygululuk, bir “hyper=aşırılık” tarafı olduğu gerçek. Ama, niçin her çağın şairi E. C.ciler kadar uykusuz geceler, vesveseler, kuruntular, kıskançlıklar, intihar yapmacıkları, kuru hülyalar, boş rüyalar, krizler, ölüm dilekleri ve korkuları ve ilh… geçirmemiştir? Çünkü E. C. şairinde gördüğümüz bütün o ruh halleri ancak edebiyatı cedide çağının üst yapısından fışkıran ağrılar ve sızılardı.

Bir örneği daha analım. Bu gün bir başka insan “küme”sinin ümitlerine özenen bir başka şair:

“Turrum! turrum, turrum!..

Makinalaşmak istiyorum.”

Diye haykırabiliyor. “Maazallah!” E. C. çağında birisi çıkıp da şiir adı altında böyle bir nesneyi ortaya atsaydı yaka paça gönderileceği yere gönderilirdi. Oysa ki, buna karşılık, göreceğiz, aynı E. C. tarihinde ne kabuslu ve heyecanlı yaveler, ne delirium tremens’ler (sarhoş titremeleri) yumurtlanırdı da, “kimse” bunlarda “deli saçması” aramaya -ne haddine düşmüş!- girişmezdi.

Demek, şairlik denen işin “tatlı delilik” köşesi bile, çağına ve çalımına göre, zamanına ve yerine göre onaylanmış veya geri çevrilmiş, iyi veya kötü sayılır. Motor gürültüsü çıkararak makineleşmeye kalkışmak her babayiğidin harcı, her ölümlünün duyacağı duygulardan değil. Fakat, o ruh hali, kendi çağında, makineler arasında makineleşmiş ve otomatlaşmış insanlar topluluğunun “tıpa tıp” anlatımı değil midir?

“Kaçık”lık mı?.. Çok güzel, yalnız:

“Ruhumuz, oh, o şimdi yeni bir ufku nisyanın ağuşu iğfalinde hüngür hüngür sızlıyor!”

Makamında “felsefe” yapan E. C.cilerin aklının kenarına kahkaha ile… (sadece “gülmüyor muyuz” deyiverecektim ama belki gülmeyenlerimiz var, onun için) hiç olmazsa çoğumuz, bir kısmımız bıyık altından, ötekilerimiz ikiyüzlüce gülmüyor muyuz? Neden? Çünkü o çağ geçti. Şimdi o zamanın duygularını duyanlar ya yok, ya yok olma kertesindeler.

Onun için bir yığın sıkıntılar, eksenini kaybedişler, üniversel (evreni sarmış) cinsiyet (seksüalite) serapları, çoşkunluk (ajitasyon) dumanları ortasında bunalmış şairlerle karşılaştıkça onları genel kural yanında tek başına birer kural dışı, kendi kendilerine hem mikrop ve hem de hasta rolünü oynamış ayrıcalıklı birer zavallı monstr sayıp geçivermeyelim. Yoksa, böyle -sözüm ona- “bilimsel” bir yanıltıcılık ile, o pek pahalıya reçete satan bön “ruhiyatçılara” dönüveririz!

Onlar, Cedideciler, kendi çağlarında, mensup oldukları sınıf ve zümrelerin içinden gelme en orijinal, en “aslına uygun” örneklerden başka bir şey değildirler! Eğer bir hastalıkları, kusurları varsa, bunu sırf kişiliklerinde değil, edebi kişiliklerini gerektiren, sosyal köklerinde, ortamlarında, çevrelerinde aramak ve bulmak gerekir ve elden gelir. Nitekim, E. C.cilerden kişi olarak yaşayanlar bu gün pek o kadar az olmasa gerektir. Ne görüyoruz?

“-Tısssss!..”

-Onlar, Edebiyatı Cedide şairleri, yaşıyorlar mı?

-Edebiyatı Cedide yaşıyor mu?

  • Hayır.

-O halde, şairi nasıl yaşar? Edebiyatı Cedidenin, çağı ve şiirler ile birlikte şairlerinin, ediplerinin de topuna birden: “Hak rahmet eyleye”(3)

Bir zamanlar ahlı vahlı, üflü püflü E. C. şairliği yapanlara şimdi bir bakın, şüphesiz tanınmayacak bir durumdalar: Hepsi birer hisse senetli şirketin, birer bankanın, birer acenta ve ilh…nin Yönetim Kurulu’nda, bir Meclis’de, senden benden çok maddenin kıvancına kanmış, “ömür boyu hayal ettikleri”ne kavuşmuşcasına keyifli, kerli ferli, akıllı uslu otoruşup yaşayıveriyorlar. Tenleri gibi, hayalleri ve sesleri de yağlanmış sanki: Susuşup duruyorlar.

Hani ya; o bağrı yanık E. C. bülbüllleri? Niye sessizleşmişler? Neden şakıyıp ötmüyorlar?

B – Yine, söz gelişi, o çağda: Evli barklı adamcağızların o denli uçsuz bucaksız, önsüz sonsuz ve ölçüsüz aşk yazısı yazabilmelerine insanın ağzı bir karış açık kalabilir… Ya o başka başka arabalar dolusu yazdıkları şiirlerinde hep birer başka aşkı şakıdıkları anlaşılınca, o yapındıkları “Ebedi Aşk”ın nerelerde kaldığına haklı olarak şaşılmaz mı?

Evreni kadın ve şehvet buğusu arkasında gören bu “Şair”lerde fetişizmin, sadizmin, mazohizmin ve ilh… “Cinsi sapıklıklar”ın uluorta, “açıkça” köpürüp kabarışı ve bu kertelere dek “sosyalleşmesi” sırf -haşa!- şairceğizlerin kendi sinircikleri ve beyincikleri ile açıklanabilir mi?

Kısa keselim. E. C.’ciliğin her satırında ve her sözünde, her alandaki kavrayışlarında üstün duran üç özlük görülür:

1- Panseksüalizm: Üniversel-cinsiyet. Her nesneyi kadın, şehvet ve aşk görmek;

2- Melankolizm: Karasevdalılık, her yerde “bezgin ve bıkkın” sıkıntı ve üzüntü, her nesneyi kara, karanlık, korkunç, sonuçsuz, faydasız… sız sız ve hiç bulmak;

3- Eksantrizm: Dingilini, denkliğini yitirircesine çıktığı yeri, kabuğunu beğenmemek, aykırı ufuklara, realitesiz hülyalara kapılıp gitmek.

Bu üç ana özlük üzerinde, artık kişilerle oynamayacağız. Fakat, doğaldır ki, roller ancak “Personel” kişiler ile oynandığı için, kişice rolleri ister istemez, bizim yerimizde kalacak herhangi bir kimse gibi, harç olarak, materyal gibi kullanmaktan da geri kalmayacağız.

E. C.’nin üç “bulaşıcı ve istilacı”, üç salgın ve bulaşık özlüğünden neler anlaşıldığını E. C. çağının üst sosyal durumu ile açıklayabilmek için, sırası ile ele alalım:

Gelecek sayı;

lV- 1. Karakteristik:

                    Panseksüalizm

Dipnotlar:

(1) Uyanış gibi?

(2) E. C.’deki hastalığın kişisel değil, sosyal olduğunu, hiç de melankolik olmayan bir yaşta dipdiri vücutlu ve sağlam yapılı iken E. C.’ciler arasına katışmak istemiş kişilerin, sonradan, mesela bugün Cedide çağındaki sıkıntılı yanıp yakılmalarına acıyışlarında bulmak elden gelir. Bolu milletvekili Falih Rıfkı Bey gençliğin o sancılı yalan-doğurum (fausse couche)larını hala biraz buruntu ile andığı son yazısında, sosyal ve zümrecil akıntının tek kişiyi nasıl peşinden sürüklediğini, şu yarım “vicdan azabı” ile ne masumane itiraf ediyor: “İlk gençliğimin en büyük sıkıntısı, bu şiir zorlamasıdır. Hiç bir kederim yokken kederlenmeye, kederi içimde yerleştirmeye (a.b.c.), hazin kelimelerle, kafiye bulmaya özenirdim” diyor. (Roman, s. 15)

Ne kadar açık değil mi? Bu “sıkıntı”sı Bay Falih’e basbayağı içinden gelmiyor. Deyim yerindeyse dış-içinden, “şiir zorlaması”ndan, yani doğal benliğinden değil, sosyal Bay Falih Rıfkı Baylığından geliyor.

(3) Bay İsmail Habip: “Serveti Fünuncular edebiyatımızın sahasına ne yapmak için geldiler. Neyi yaptılar. Neyi yapabilirlerdi, ne yapmadılar. Ne yapamazlardı?” ve ilh… biçiminde uzunca bir anlam kokofonisi “yaptıktan” sonra kendi kendine bir daha sormuş: “Edebiyatı Cedide iflas mı etti?” ve karşılığını gene kendisi vermiş: “Hayır”, “vazifesini bitirene, iflastan başka bir sıfat bulmalıyız.” (İ. H. A.k., s. 585, Matbai Amire, İstanbul 1340)

Ne bulalım? “Vazifesini bitiren” bizim bildiğimiz “istirahat” eder. E. C. dinleniyor mu ki? B. Habip, iflas sözünü anlaşılan ağır buluyor. Demek, hileli iflası sanatlaştırmışlardaki yedi canlılığı veya kedi canlılığı, günün akışında izlemiyor. Oysa, iflas deyimi burada azdır bile. Bir müflisin, hele Doğu’da “iade-i itibar” etmesi her zaman elden gelir, olağandır. Der misiniz ki E. C. için böyle bir imkan vardır? “Aynı ırmak aynı yatağından iki kez akar mı?” Bizce “Hayır”ın yeri burasıdır.

Yok, nezaket gösterip E. C.’nin sonunu mutlaka bir “dinlenme” sıfatı ile deyimlendirmek istersek, onun “ağdalı” karşılığını da mübarek Osmanlıcamız bize miras bırakmamış değil: Çağını tüketmiş E.C.’nin ondan sonraki durumunu şu sözde okuruz: “İstirahati ebediye” Yani gene ölüm, gene “Hak Rahmet Eyleye”

edebiyat-ı cedide’nin

sentetik otopsisi 4

dr. hikmet kıvılcımlı

lV

Karakteristik: Panseksüalizm

Tarihte yıkılış konağına varan her toplum biçiminin en son, en üstün edebiyatında kişisel şehvet, ölüm acısına karşı içilen uyuşturucu bir tatlı zehir kadehi gibi elden bırakılmaz. Roma’nın, Bizans’ın tekerlenişi, çürüyüp dağılışı sıralarında kişisel kadın-aşk edebiyatının değersizliği, kabak tadı verişi klasik birer örnek olmuştur. Fakat E.C. akıntısının üniversel cinsiyet özlüğüne, tarihte, pek öyle uzaklara gitmeden bir benzer bulmak istersek, Fransız “Ulu Devrim”inden önceki konağı anmak en doğrusudur: Rokoko Çağı.

Rokoko Çağı: Fransa’da asaletsiz zengin türedilerle, meteliksiz soylular arasında olmuş bitmiş salon cilveleşmesi; parababaları (imtiyazlı ticaret, maliye sarraflık burjuvazisi) ile derebeylik arasındaki aşkdaşlık, akça ile asaletin çiftleşmesi edebiyatı oldu.

E.C.cilik Türkiye tarihinin tam böyle bir çağında “salon”larla, “yalı”larla doğmuş bir “zina” çocuğudur.(1) “Yarı yoldan ziyade ecnebi sermayeye yakın, yarı yoldan ziyade yerli sermayeye uzak” olan ve ünlü “Tanzimatı Hayriye” ile son sarsıntılarına düşen Osmanlı derebeyilik düzeni, dizginleri burjuvaziye teslim etmezden önce Abdülhamit’in kişiliğinde son bir mahmuz ve kırbaç hızı ile zorbalık küheylanını şahlandırıyor. Federalist derebeyi hükümdarlığının her sona eriş, kapitalizme atlayıp geçiş anında, böyle azami merkeziyeti temsil eden mutlak bir zorbalık; kuraldır. Bu olay, kaba bir benzetişle, fizyolojide ölüm derecesine gelmiş bir hayvanın son debelenişine benzetilebilir. Fakat doğrusu, bu mutlak merkeziyet, kapitalizm öncesi (pre-kapitalist) bezirgan ilişkilerinin ideali, ana pazarın biricik bir sistem halinde vatanlaşması, tek sözle, kapitalist ilişkilerin yeni bir rejim için az çok olgunlaşması anlamına gelir.

Bu sırada bir yandan gittikçe kokozlaşan asalet, vezaret, rütbe, nişan ve şan; öte yandan karunlaşan “servetü saman”… yüz yüze gelirler. Bu karşılaşma arz-talep kanununa da uygun düşer:

Önce, gerek “Şeref ve şan” gerekse “Servetü Saman” aynı zamanda ve aynı kertede başlıbaşlarına birer değer, birer “geçer akça”dırlar.

İkinci olarak, her iki yandan herhangi birisinde bulunan nesne, karşısındakinde yoktur. Demek, her iki yanın da birbirlerinin nesnelerine karşılıklı olarak ihtiyacı vardır.

Artık, düşüncenizi “stoper” edip, hatıranızı “fayrab”laştırabilmeniz yeter.

Daha dün Anadolu’nun “horoz ötmez gün batmaz” bir bucağındaki Adıyaman köyünden kalkıp, yağlı poturu ile şehre geldiğini, falan sultana kethüda veya filan paşaya Kâhya olmak için eletek öptüğünü… nah! şu gözceğizlerimizle gördüğümüz “Kalkavan” Ali dayının oğlu ve şimdi ünlü kürk tüccarlarından ve bilmem kaçıncı ordu müteahitlerinden Kavukalan zade Veli beyfendi, toplum içinde gerek ekonomik, gerekse politik varlığını zamanın emniyet ve itibar mühürüyle kaza bela sigortasına damgalatmak isterse, mutlaka: “Zigetvar kahramanı Tiryaki Tonguz Paşa’nın merhum eşi saraylı Gülnar hanfendinin kızı ve Sadrıazam evveli Celadet Dündar Paşa’nın kadın tarafından torunçası ve Ayşe Berekat Sultan’ın divan efendisi olup “Üslubu beyan ayniyle insandır.” Üstün eserlerinin meşhur tercümanı Fazıl Hakşinas dede efendinin erkek tarafından yeğençesi… Firuzan Tonfuz Hf. ile başgöz olmanın yolunu aramaya mecburdur ilh…* O zaman?

O zaman, bir yanda: – Alaturka veya alafranga olmasına pek bakılmaz- “Üç çifte bir küçük kayık” ile yalıboylarında gazeller, Göksu sefaları, kına geceleri, keten helvası şarkıları, hıdırellez manileri; Ötede: 1- Tırnağının ucunu görebilene bin altın. Fakat, kafes arkasından ışık oyunları, çiçek renkleri ve mendil dilleriyle “Gündüz hülyasını, gece rüyasını” dolduran, “bülbülsüz gül!” kalgısız çalgı türünden: “karanfilsin kararın yok, gonca gülsün tımarın yok” Gelinlik küçük hanım; 2- Kırmızı fesinin konuluşu ile kolalı gömlek İstanbullu’nun giyinişi arasında çakar almaz sıkıntılar, “Angoisse”ler geçiren, bildiğiniz eseri cedit serkisof saatinin boynundan atma dörtyüz dirhem gümüş kösteğini elmas iğneli, ipek işleme kravatla değiş tokuş eden, sokakta “cinsi latif” dedikleri “ruh”ların peşi sıra giden, salonda peşine -sipiritizma masasından uzman- “Ruhlar” takılan, ortaçağ şövalyelerinin serenadlarına karşılık, pencere altlarında veya kapı önlerinde “beş aşağı on yukarı” kaldırım mühendisliğinin “Öhhö.. Öhhö!”lü “mutizm” (dilsizlik)ini sanatlaştıran, eylülde denize “nazır” penceresi önünde batıya doğru bir daldı mı idi sırf oracıkta duyulmuş deprasyon ilhamlarıyla romanın yüz sayfasını dolduran, püskülünün sallanışını bir Frenk yosması rakkas hareketine benzetti diye üçyüz tabakaya da sığmaz “akıcı söz”ler yazan, çapraz kaşlı, kırma saçlı, burma filiz bıyıklı “ne canlar yaktı Kağıthane’de” damatlık küçük bey; 3- Ve en sonra da, bütün bunların üstünde, köşk köşk, konak konak dolaşan ısmarlama damat B., Beyoğlu kalfalarının “sür mezür” dedikleri çapta, -ölçme biçme gelin H. örneklerini, tasvirlerini koltuğu altında taşıyan- “bohçacı kadın” tipleri belirirler. Ve artık “O zaman”, “bütün” şairler şırıl şırıl aşk ve cinsiyet edebiyatı akıtırlar.

Bu aşk ve cinsiyet edebiyatı, hiç şüphe yok ki, “salonlarla yalılarda doğmuş” ve salonlarla yalıların -hiç olmazsa- çevresinde büyümüştür. İşte bunun içindir ki, bir daha tekrarlayabiliriz:

“Onlar, cedideciler, zamanlarında mensup oldukları sınıf ve zümrelerin içinden en orijinal ve asıllarına uygun tiplerden, örneklerden başka bir şey değildirler.”

Doğru mu? Yoksa, öylece gelişigüzel atımıveriyoruz? Kimsenin kuru günahını, kıldan ince boynumuza almamak için cedide “şöhretlüleri”ne -aflarına sığınarak(!)- “kamuoyu” önünde şöyle hafif tertip bir resmigeçit yaptırıverelim.

E.C. denildi mi, gözönüne başta B. Recai Zade Ekrem olmak üzere “Serveti Fünun”un belli başlı üç parlak yıldızı veya “üçüzü” denilebilecek olan: Tevfik Fikret – Cenap Şehabettin – Halit Ziya B.lar gelir… Bir de Fransızların “Hügo”su gibi her telden çalan, Divan Edebiyatından serbest nazma kadar uzanan, Süleyman Nazif’in dediği gibi: “Her dem taze, her zaman zinde”, bazılarının dâhi, bazılarının iğrenç buldukları, kiminin tapılacak, kiminin kırılacak put saydığı, Abdülhak Hamit var ki, eğer şiir göklerinde öteki üçüze (Recaizade “Büyük Ayı”sına mensup) yıldızlar dersek, buna “Cyclique” gelgeçliğinden kinaye, Türk Edebiyatının “Kuyrukluyıldızı” adını vermek uygun düşer… İzninizle bir dakika bu cedide “seçkinleri” önünde duralım. Çünkü; “Edebiyatı Cedide” bilmecesinin düğüm tutamağı buradadır. Ve hazretlerin Sosyal kategorileri, burada davamız için herşeyden daha karakteristik olmaya değer. Başka bir deyişle, bu beş kişicik yalnız başlarına: “mensup oldukları sınıf ve zümrelerin içinden en orijinal ve asıllarına uygun tipler” olarak sahneye çıkagelmişlerdir.

Önce E. C’nin organizatörü görünen Recaizade Ekrem ile dehası Hamit’i ele alalım:

1- B. Recaizade Ekrem: B. İsmail Hikmet kendisine ayırdığı bir makalede, onun için: “Recai Ef.nin ikinci oğlu idi” diyor. Bu bize bir şey anlatmaz değil mi? Öyleyse Recai Zade’nin (Zadelik Türkçede soyluluk belirtir.) kendi anılarından iki satır okuyalım: Ekrem B. geçmişte en çok hoşuna gitmiş olayları sayarken, bunlardan birisini: “Vaniköy’ündeki yalının hamam dairesi tutuşup yanarken” duyduğu zevke, ötekisini: “Bir sel basması üzerine harem dairesi avlusunu bir geniş havuz haline getiren sulardan” aldığı neşeye bağlar.

Allah selamet versin, biz burada “mesleki sayıklama” yapıp, bu iki “kıssa”dan; yangına bayılan bir “Piromani=ateş çılgınlığı” veya tufana sulanan bir “İdromani=su çılgınlığı” hissesi çıkarmaya özenmiyoruz. Bu iki satır, maneviden ziyade maddi (veya Psikolojikten ziyade Sosyal) iki yön veriyor:

A – “Vaniköy’ündeki yalı”; B – Bu yalıdaki “hamam dairesi” ile “Harem dairesi”…

İşte Ekrem B. o bağın üzümüdür.

II – B. Abdülhak Hamit: İsminde bile insana destur getirtecek bir “azametli büyüklük” yok mu? “Büyük Dahi”mizin bu ismi ona “tarihten” ve “efsaneden” gelir. Üstadın “Duhteri Hindu”yu yazmaya giderken yolu Tahran’a uğradı mı bilmem, yalnız “Validim” adlı yazısında, anasıyla babası hakkında:

“Birinin namu şani bir tarih,

Birinin hanedanı efsane”

deyişini, büsbütün Acem edebiyatına olan düşkünlüğü ve alışkanlığı ile açıklamaya kalkışmak kesinlikle hatadır. “Büyük günahtır”. Kısa bibliyografisi Hamit için şöyle der:

“Zamanın kibar ailelerinden birine mensup idi. 1852’de büyük babası Abdülhak Molla’nın Bebek’teki yalısında dünyaya gelmiştir.” (İ. Hikmet, “Hamit” Kanaat Kütüphanesi, 1933, İSTANBUL.)

Bize gerekli olan “Büyük üstad”ın farsça ustalığı, yeteneği değil; A – Kibar aileleri ile B – Bebek’teki yalılarıdır.

(Ekrem+Hamit) temel direği, E.C. “beşleri”nin adeta soyluluk kalantoru, “ünlülük” otoritesidir.

Gelelim seçkinlerin üç parlak yıldızına: E.C. üçüzü aile kadar dar ortamlarıyla değil, daha geniş çevreleriyle de “efradını cami, ağyarını mani” birer E.C. yıldızından birleşiktirler. Bir kere “üçüz”ün, mensup olduğu sosyal kategoriler açısından enteresanlığı su götürmez. Canınız sıkılmazsa okuyalım:

III – Tevfik Fikret: “Fikret’in dedesi Çerkeşli Ahmet ağa, oğlu Hüseyin’i okumak için İstanbul’a getirmişti.” (İsmail Hik. “Tevfik Fikret” s. 6. K. 1933 İstanbul.)

“Fatma Sultan’ın katipliğinden, Sultanın kahyası Hüseyin B. maiyetine giren Fikret’in pederi Hüseyin Ef. şehir emaneti meclis azalığında, Defteri hakani tevkıîlik memuriyetlerinde bulunmuş, hayatının son senelerinde mutasarrıflık etmiş bir zattır.” (İ. Hab. “Türk T. E. Tarihi” S. 441)

İster misiniz, Fikret’in yufka yürekli “insancıllığı”nı gerektiren pisikanalitik belirtilerden birine bir örnek? “Fikret, halasının terbiyesi altında yetişmiştir.” (İ. Hab. a.g.e. s. 6) (devam edecek)

(1) E.C.’yi bir çağ ve bütün olarak ele alıyoruz. Yoksa, onda da “Heresie”ler yok değil. Fikret tipi; daha fazla ayrıcalıksız, halka doğru yönelmiş “hak”cı küçükburjuvaziden yana. Mehmet Emin Bey gibileri, neredeyse bugünkü “Us-Akıl” burjuvazisinin temsilcisi sayılabilirdi. Fakat, göreceğiz, genel akıntı içinde bunların özgüleri, o denli genel özelliklere bağlı ki, hem bunları eserde ayırmamışlar. Biz de kendilerine özel bir kapı açmadık. Çünkü hep hesap bir hesap, çağ karakteristiği açısından önünde sonunda onların hepsi aynı kapıya çıkar.

lV- Cenap Şehabettin: “Büyük pederi Mustafa B. Sadrazam Hüsrev Paşa’nın divan Ef.si, babası Şehap B. Plevne’de şehit olan bir binbaşıdır.” (İ. Hab. a.g.e. S. 311)

V- Halit Ziya: “Babası Uşaki Zade Hacı Halil Ef. zengin, nisbeten (!) münevver, İzmir’de bu ailenin geniş bir şöhreti vardı.” (İ. Habip, a.g.e. s. 489)

Eski Osmanlı İmparatorluğunda memuriyet bir nevi irat sahipliği demekti.

Memur, maaş yerine adeta mülk alırdı.Bu bir. İkincisi, aynı imparatorlukta kahyalık, divan efendiliği, defterdarlık ve ilh… gibi hizmetler, birer maliye ve ekonomi işleriydi.(1) Resmi, gayrıresmi, hesap kitap nedir bilmeyen, derebeyliğin muhasebesi bu hizmet zümreleri tarafından görülürdü. Kapitalizm öncesi bezirgan ilişkilerinde başlayan ilk ekonomik değişiklikler, ister istemez, ilk defa bu zümre arasında yankı bulurdu. Nitekim Kabakçı Mustafa vakasını bastıran – “bayraktar”lıktan “Alemdar”lığa yükseltilmiş- öteki Mustafa (Paşa) gerçekte, (hatta Türkiye’de ilk defa bir kapitalist işletme açmış) bu türden bir defterdarlar konapirasyonunun görünen ve talihsiz bir şanlı kuklası olmamışmıydı?

E.C. üçüzünde ne görüyoruz? Tevfik Fikret’te kahyalık, Cenap Şehabettin’de divan efendiliği ile ilişki… Halit Ziya ise adı ile, sanı ile “zengin nisbeten münevver” bir “hpalı tüccarı”nın oğluydu. Gerçi sınıf eğilimlerinin temsilcilerinde bu kadar dar ilişkilerin rolünü aramak oldukça karışık, bulunması güç, sonucu her zaman tamamiyle mutlu çıkmayan bir çaba olabilir. Ancak, açıklayıcı unsurlar elle tutulduğu zaman, konu beklenildiği kadar aydınlıktır. E.C.ciler için iş bundan başka türlü değildir.

Servet-i Fünun üçüzü, sırf aile kan bağları açısından değil, daha geniş ortamları açısından da cidden E.C. üçüzü’dür. dikkat edelim: Recaizade’nin başkanlığı altında birleşen üç yıldızdan her biri, Osmanlı İmparatorluğunun gelişigüzel falan veya filan bucağında değil, tam anlamıyla üç Yıldız-Beldesinden parlamışlardır: Fikret İstanbul’un yıldızı, Cenap Selanik’in yıldızı, Halit Ziya İzmir’in yıldızı…

Osmanlılıkta Selanik: “Küçük İstanbul” ve İzmir: “Küçük Selanik” sayılırdı. Selanik Rumeli Hinterlandının, İzmir Batı Anadolu’nun Hinterlandının “can damarı” idi. İstanbul ise, yalnız Osmanlı İmparatorluğu için değil, ta İç Asya ülkeleri yönünde de belli başlı bir ekonomik yönetim merkezi, bir ticaret dörtyol uğragı idi. İmparatorluğun bu üç modern beldesinde, isterse, komprador mahiyette de olsa tatlı su Frenkliği yanında, bir de “tatlı su Kapitalizmi” türünden, bir “yerli su burjuvaları” zümresi belirmişti. Tuzlu Atlas Okyanusu balıklarına oranla tatlı su balığı ne ise, Avrupa kapitalizmine oranla bu yarı sömürge bezirgan sarraflığı da güç ve nitelikçe o idi. Her ne ise “karınca kaderince”: Osmanlılık içinde böyle bir zümre, bazı demogojilerin safsatasına rağmen, vardı.

E.C.cilik, başta bu zümrenin şairliğini yaptığına göre, ekonomik anlamda gelişimce en ileri olan üç Osmanlı Kentinde üç parlak E.C. yıldızının doğuşu hiç de bir kör tesadüf sayılımaz.

E.C. “şerefü şan” ile “servetü saman” değiş tokuşunun edebiyatıdır, demiştik. Bu Servet-i Fünun’cu “beşler”de ayırdığımız ilk ikiler daha çok (şeref ve şan) cephesini tutarlar. Bu cephe farkı şairlerin isimlerine kadar göze çarpar. Nedir o, diyelim ki (Recaizade Ekrem) e (Abdülhak Hamit) adlarındaki tantana? Oysa, öteki taraf, asıl göbek adlarını dahi bazen sakalayarak veya değiştirerek, meydana ancak yakışıklı, tumturaklı, “şeref ve şanlı” bir adla çıkabilirdi:

“Ahmet Tevfik” mi “Mehmet Tevfik” mi, ne efendinin (Tevfik Fikret) oluşu gibi!

Ve bu ikinci taraf, Servet-i Fünun üçüzü, ancak birinci taraftan bir “kişizade” (Recaizade) Beyefendinin sultası altında toplaştıkları vakit ve toplaşabildikleri için bir akım yaratmayı başarabildiler.

E.C.’nin ikinci veya üçüncü kertede peykleri üzerinde zaman kaybedelim mi? Servet-i Fünun kürsüsünde nazım okuyanlar: Süleyman Nesip, Hüseyin Siyret, Hüseyin Suad, Faik Ali, Celal Sahir; Nesir yazanlar: Mehmet Rauf, Hüseyin Cahit, Süleyman Nazif, Ahmet Hikmet… gibi beyler imiş. Biz bunların ve bunlar gibilerin hesinin yedi göbek silsilelerini aramak için ne zaman, ne olanak, ne de bir fayda bulamadık.

Hiçbir ayrım ve tercih yapmaksızın gelişigüzel rastladığımız E.C’cilerden bazılarının Sosyal durumlarına işaret etmiş olmak için, şuradan buradan kaşığımıza düşmük bir iki kısa bilgiyi geçer ayak kaçırmayalim dedik.

Mehmet Rauf: Genç bahriye zabiti? her anlama, nereye çekersen gelir.

Ahmet Hikmet: “Pederi yahya Sezai efendi Girit ve Cezair bahrisefit vilayetleri kapı kethüdası.” (İ. Habip, a.g.e., s. 484) “Babası Yahya Sezai Ef. Girit, Cezair, Bahrisefit kethüdalıklarında bulunmuştu.” “Ataları Abdülhalim ve Hafız Hacı Ahmet Efendiler Koron ve Trapolicsa taraflarında uzun yıllar müftülük etmişlerdir.” (İsmail Hikmet “Ahmet Hikmet” s. 5, K. Kütüphanesi 933)

Süleyman Nazif, Faik Ali: “Mizanüledep müellifi ve Miratüliber müverrihi Sait Paşa’nın” oğludurlar. (İ. Habip, a.g.e. s. 541)

Süleyman Nesip: “Meşhur Şıpka kahramanı Beyanüledep müellifi Süleyman Paşa’nın oğludur.” (Keza, s. 550) Fakat hoş görün, vakit belki de başkaları için, bizim için olduğu kadar nakit olmamazlık etmiyor. Keselim.

Gelecek sayıda

“2. Karakteristik: Melankolizm”

ile sürecek

DİPNOTLAR

2- “Lügatı Naci”nin 12. sayfasında bir söz var: “Alude”. Anlamı: “Bulaşmış, bulaşık” babacan “muallim” bu sözü bir cümle içinde kullanıp, örnekle açıklamak istiyor. Bulduğu cümle de şu: “Ticaretle alude bir adamdır.” Bu lafcağız, Osmanlı İmparatorluğu içinde ticaretle uğraşanların “İspanyol Nezlesi” veya “Tifo” gibi “Bulaşık” bir nesne sayıldığını gistermez mi? Bu adamcağızlar, “yeni burjuvalar” biraz da asaletle “bulaşmış” olmak için nelere bulaşsalar çok görülebilirdi?

3- Türkiye”de sermaye birikimi prosesini araraken, bir arıstokrat kapısındaki kahyalığın ne demek olduğunu, isterse define-para şeklinde olsun biriken kahya parasının nasıl yavaş yavaş birikegeldiği kaynaklar üzerinde (ilk kapitalizmin derece derece derebeylik üzerinde yaptığı gibi) içine işleyici ve aşındırıcı bir etki yaptığını, hiç de bir doktrin amacıyla kaleme alınmış olmayan şu objektif ve espritüel satırlarda okuyabiliriz:

“17-18 yaşlarında, çarığı çekip Karadeniz ülkelerine kadar, dağ bayır aşarak gelirler, gelirler. (Kaplan) yahut (Kayseri) tontonu Bahriler ile Sirkeci iskelesine düşerler. Emmi (amca)lerinin, dayılarının eniştelerinin delaleti ile, acemi uşak olarak büyük konakların birine kapılanırlardı.” (Önce kahyalığa, okur yazarsa yavaş yavaş divan efendiliğine: göze çarparsa defterdarlığa kadar, ya kendisi veya oğlu gidecek olan konumuzun kahramanları sahneye böyle çıkarlar.) “İlk işleri aylıksız, yıllıksız ve pir aşkına” (fakat gitgide talih elverdikçe) “evvela 50-60 kuruş, sonra zamanın en harcıalem aylığı olan 4 mecidiye, daha sonra 6 mecidiye, 8 mecidiye, 10 mecidiye… ve ilh.” (Kahramanımız artık kapılanmıştır. Onu oradan top sökemez, oysa o, orayı topsuz, tüfeksiz şöylece sökmeye girişmiştir.):

“Konağın girdisi çıktısı, bütün masrafı kahya efendilerin elinde idi.”

“Beylik nani azizi ve lahmi getiren seyyar ekmekçi ve kasapla can ciğerlik, yevmiye gelen somunun beşte biri, 10 kıye etin dörtte biri alargada: her aybaşı, Sarayburnu’ndaki erzak ambarından gelen kazevi, kazevi erz, teneke teneke rugani sade, fıçı fıçı rugani zeytinde mühim bir kısmı bir kenara kavançta… kimsenin ruhu duymadan bunlar paraya tahvil edilir, kesede şiirilirdi.”

“Konakta arada bir inşaat işi de zuhur eder.” “Kahya efendi yine kollar sıvar, keresteci, tuğlacı, kireççi ile anlaşır. Erhavilerin haberi bile olmadan, Fatih’teki evinin üstüne bir kat çıkar, yahut Akasary’da bir konak yavrusu alıverirdi.”

“Kahyaların iki kesesi vardı. Biri pantolon cebinde 8-10 metrelik kese, yani vallah billah kesesi, ötekisi donunun üstüne sarılı olan boydan boya beşibiryerde ve lira dolu olan kemer.”(Kemerde olduktan sonra, bütün yavuz hırsızlar gibi -fakat burada yavuz olan hırsızın hırsızı gibi- yeni kahya cenabları da “ev sahibini şöyle bastırır: Ne yapalım, tarihi maddeciliğin dediği olur: Ekonomi, politikayı belirler.)

“Hazretle kimlerin hesabı carisi yoktu ki? Cüzdanın cüzdanındakileri eriten, Beyoğluna geviş getiren mahum bey”: “Beş liracık yeter, yerine on vermezsem anam avradım olsun! Kimseye Müslümanım demeyen, karıncayı incitmeyen damat bey”: “Konkordiyaya bir koloçan edeceğiz. Üç lira lütfen… “Mühürdar bey, sır katibi bey, torunun muallimi efendi”: “Bu akşam Hürmüze düşeceğiz, hızırımız sensin hazret!” “Hatta hanımefendiden gizli odalık almağa kalkışan paşaefendi bile gün olur ki ocağa düşer: -Domuz herif, uzun etme, hemşeriyiz… Sen Kemahlı isen, bizim rahmetli moruk da Divrikli idi. Çık bakalım elli altını haspaya, sayacağım, üçyüz liranın ellisini tamamlayacağım.”

“Kısaca: “Cebi yüklü olmayan, fesini yıkıp bıyığını burmayan kahya işitilmemiştir.” “Bu güruhun içinde kaç bab hanesi, kiralık akarı, sıra sıra dükkanı olanlar pek çoktu. En ummadığın sünepesi binlerce liralık adamdı.” (Sermed Muhtar “bir varmış bir yokmuş: konak kahyaları, yedi gün 22 Ağustos 1934)

İşte eski derebeyi ve aristokratlık rejimi böyle aşınacak, yeni zıpçıktı burjuvazi böyle doğacaktı.

  1. Karakteristik: Melankolizm”

Melankolizm: Birbirine bitişik iki derin kökten çıkar:

1- Mistisizm (tasavvufçuluk): Gerçek (reel) hayatı realitesizliklerle açıklamaya kalkışmak.

2- Pesimizm (bedbinlik): Yarından ve kendi kuvvetinden emin olmamak.

Bu iki sözü biraz açalım.

1- Mistisizm (tasavvufçuluk) deyince bu gün üç şey akla geilyor: a)Allahcı mistisizm: her şeyin başı, evrenin varı yoğu Tanrıdır diyen, bilinen din tasavvufçuluğu. b)İdealist mistisizm: Soyut ve mutlak bir takım öz (entite) ve mefhumlar kabul ederek, bunlara tapınma: Adalet, hürriyet ve ilh. aşıklığı gibi… Buna laik softalık da demek mümkündür; c)Esrar parçalayıcı mistisizm: Ruh peşinde koşmak veya ruhu peşinde koşturmalar, telepatiler, bergsonizmler ve ilh. tasavvufçuluğu…

İlk, Allahcı mistisizm çeşidi ortaçağ örneğidir. Hemen hemen derebeylik hakim psiko-ideolojisini ifade eder. İkinci, idealist mistisizm onsekizinci yüzyıl Devrimlerindeki sloganları hatırlatır. Onun için, birinci mistisizme derebeyi psikolojisi dersek, ikinci mistisizme burjuva ideolojisi dememiz gerekir. Üçüncü, Esrarengizlik mistisizmi, yirminci yüzyılla birlikte tekelci özellikler kazanan kapitalizmin, bu emperyalizm aşamasındaki çürüyüp dağılış felsefesidir.

E.C. mistisizminde, bu üç tasavvuftan hangisi var? Üçü de… E.C. dünya tarihinin öyle bir çağında ve Osmanlı tarihinin öyle bir dönemecinde dünyaya gelmişti ki, kendisinde mistisizm çeşitlerinin her üçünden de biraz vardı. Çünkü;

Önce – Derebeyilik aktüalite, hali hazır idi. Onun mistisizmi kaçınılmazdı.

İkinci olarak – Burjuvazi (kalıbı kıyafeti ne olursa olsun) Osmanlılık içinde yeni soyut ve mutlak: (Hürriyet + Adalet + Eşitlik + Kardeşlik) “çarkı” ile yürüyecek olan Devrimini hiç olmazsa bilinçaltından silemezdi. Kendine özgü, laik mistisizmin dervişliğini yaşamaya zorunluydu.

Üçüncü olarak – Fakat yeryüzünde kapitalizm tam emperyalist özelliklerini kazanmış, Avrupa’da mistizim en son soysuzlaşmalarla ortaya çıkmaya başlamıştı. E. C. o dünya içinde, o çevreyi kendine örnek bilerek, “Avrupa”ya imrene imrene dogğuyordu. Şu halde, emperyalist dünyanın o salgınlaşmış esrarengizlik mistisizmine, -aşağıda tekrar göreceğimiz gibi – yabancı kalamazdı.

Mistisizmin evrensel cinsiyetle ilişkisi pek o kadar ırak değildir. Hatta denilebilir ki, mistisizm, evrensel cinsiyetin başa vurması ve felsefeleşmesidir. Her ikisinde de kaynak aynı: Sosyal varlığın bir uçurumun önünde durduğunu gören her sınıf yarından = ölümünden korkar; düne kaçmak ister. Aynı sınıf, içinde bulunduğu bataktan bir türlü çıkamadığını gördükçe, durumundan ölümden korkarcasına ürker; geçmişi, hatta mutlak yokluğu, yakın nirvanayı bile özlediği olur.

Fakat, gerçek hayat adamın peşini bırakır mı? O zaman, bir çıkmaza kaydığını duyan insan kümeleri, hiç olmazsa hayal aleminde şimdiyi unutmaya çabalar. Geçmişi ülküleştirir. “Zaman olur ki hayali cihan değer” der, geçmişi hatırlatan her nesneyi veya düşünceyi fetişleştirir. Bu günkü Avrupa kapitalist uygarlığının Hindistan fakirlerinden, Çin Allahlarından inanç ve teselli dilenen “anlayış”ları gibi…

Osmanlı İmparatorluğu’’nda da bir rejim yıkılıyordu. Bu yıkılışı görmemek için gözleri kapamak, Fikretvari “Ömrü muhayyel”ler, Cahitvari “hayatı muhayyel”ler kurmak; geçmiş, uzak, geri veya uzak geri olmasa bile, gelmeyecek ve olmayacak hayatlarda ve çağlarda sığınak ve teselli aramak zorunlu idi.

E.C. neyi tatsa, zekasını ne zaman kullansa, kavrayışının çatlayacağını biliyordu. Mistisizm onu bu manevi yok olma felaketinden kurtarıyordu. Çünkü, mistisizm tecrübenin ve tecrübe yaratığı olan zekanın dışında bir kavrayıştı.

2- Pesimizm (bedbinlik): Ayrıcalıksız ve hatta ayrıcalıklı Osmanlı burjuvazisi -bu araya küçük burjuvazi de katılır,- sanki zorbalığın köpürüşünden, çırpınışlarından o kadar ürkmüş, sonuçta, kendi kuvvetinden o derece ümidi kesmişti ki, kendi pasifliğini, kendi eylemsizliğini gördükçe, önce kendi kendine, sonra da -her kendine güveni olmayanlarda görüldüğü gibi- hiç kimseye ve hiçbir şeye inanmamaya kadar gitmiş, herhangi bir gelecekten hemen mutlak şekilde emin olmamaya zorunlu kalmıştı.(“Münevverliğin en büyük nişanesi bedbinlik, bedbinliğin en tabii tezahürü münevverlik olmuştu.” İ. Habib, a.g.e. s. 429)

İşte, E.C.ciliği Avrupalı benzerinden, Frenk çeşidinden, Rokoko devrinden ayırt eden bir farklılık bu bedbinlik, yarına inanmamak ve yarından korkmaktır. Rokoko devrinin Fransız burjuvazisi az çok devrimci bir atılım içni mayalanıyor, kendinde bir hız buluyordu. E.C. devrinin Osmanlı burjuvazisi ne öyle bir atılıma, ne de o atılım için hazırlanmaya inanmıyor, kendinde herhangi bir hızın doğacağını ummuyordu.

E.C.cilik şehvet ve para değiş tokuşu ile çiftleşen (derebey mistisizmi + burjuva pesimizmi)nin aşkta derin bir karasevda gibi anlatımı idi. E.C.ciliğin birinci “orijinallliği” buradadır.

O mistik ve pesimist melankolizm, hatta bizzat E.C.ciler için bile ne yapışkan, ne kurtulunmaz bir karakoncolos olduğunu, cedidecileri nasıl (vaktinden evvel ihtiyarlamış) birer “hasta” gibi “gevşeklik”, “bezginlik”, “hastalık”, “takatsızlık”, “cansızlık” içinde bunalttığını, “sanki bir hastaneden gelir gibi” “zorla sürüklenen” birer yaralı bunak haline getirdiğini, E.C.cilerin en içlisi, en samimisi (en küçük burjuvası) Fikret bir edebi “konuşma”sında ne güzel: denizin içinde bizzat yaşamışın denizi anlatışı gibi, herkesten daha doğru ve daha açık nasıl anlatır:

“Bir çok şiir” der Fikret, “birçok sanat, fakat hepsinde aynı rehavet, aynı fütur, aynı arazi maraziyye, aynı maraz. Hepsinde o, hepsinde o takatsızlık. O cansızlık! Hep göğsünü sıkarak, alnının hummalı düşünceleri, kalbinin sekteli dareban ile vaktinden evvel ihtiyarlamış vücudunu zorla sürükleyerek, meydanı intişara öyle mecruh ve müstarip, sanki bir hastaneden gelir gibi çıkıyor. Aralarında sizi teselli edecek, size kuvvet verecek, sizi canlandıracak, elinizden tutup kaldıracak kimse yok. Hepsi birbirinden beter, hepsi alil, hepsi biderman.”

Vl 3. Karakteristik:

Eksanttrisizm

ile devam edecek

  1. Karakteristik:
        Eksantrisizm
    

Geldik, E. C.ciliğin “şu” orijinalliğine, en aslına uygun, örneksiz tarafına…

Çevresini begenmemek, yabancı hayranlığı, tercüme aşk, iğreti ve çalma duygular, yabancı ve yapma zevkler ve ilh. ilh. E.C.’ciliğin ikinci ve özlü ayırt edici özelliğidir.

Niçin? Acaba, dertlilik, E. C.cilerin sırf kişisel züppeliklerinden mi?

Asla! Belki, bizdeki ticaret burjuvazisinin daha çok yabancı Finans-kapital’e acenta durumunda oluşundan.

Eksantrisizm özelliği de bundan öncekilere benzeyen ve onlarla yakın akraba olan iki derin sosyal kökten fışkırır.

1- Septisizm: Eğer, melankolik bedbinlik geleceğe inanmamak demekse, septisizm (şüphecilik) hiçbir şeye inanmak demektir.

2- Dekadans: Düşme, çöküş, etrafında kendisinden olan sarılıp tutunacak bir şeyciklerin bulunmayışı…

Bu iki karakter, E. C. eksantirisizminde birbirinin hem sebebi, hem sonucu olurlar. Osmanlı İmparatorluğunda, üstün kümelerin ekonomik, sosyal temellerindeki Dekadans üslup ve manzarası, ister istemez yüksek düşünce ve debiyat katlarında da bir Dekadans üslup ve manzarası yaratacaktı.

“1898 senesi sonlarında, Ahmet Mithat, yazdığı bir makalede Edebiyatı Cedideyi Fransa’daki Dekadan’ların yapmak istediklerini Türkiye’de tatbik ile itham etti.” (Mustafa Nihat: “Metinlerle Türk Edebiyatı Tarihi” s. 211) Eleştiriye dayanıklı olmayan insan, küplere biner. İnsanlar hasta yerlerine basılınca bağrırlar. Zayıf insanlar, zaaflarına dokunulmasına dayanamazlar. İşte E. C.’yi de zamanında kendisine karşı yapılmış birçok ithamlar içinde en çok çileden çıkartanı bu “Dekadanlık” deyimidir. Mustafa Nihat bey aynı yerde “edebiyatı cedide bu kadar alay ve incitme içinde en çok bu kelimeden müteessir olmuştur.” der.(1)

İster Dekadanlık olsun, ister Dekadanlık alınganlığı olsun, her iki durumda da E. C., çağının sosyal yapısındaki insan ve sınıf ilişkilerinden ilham alıyordu. Bunu, sloganı; “sanat için sanat” olan E.C.ciler bile, bazen, hele sonraları pekala farkedebilmişlerdir. Alınlarına “dekadan” damgasının vurulmasına pek yerinen Cenap Şehabettin bile, hiç de alay etmediği halde, bu damganın anlamını sezdiriyor. E. C.cilere “dekadan” diyenlerden acı acı şikayet ederken, adeta: “biz birer canlı düdüktük, ve bizi öttüren soluğu toplumdan alıyorduk” anlamına gelen şu düşünceyi yürütür: “son devrin buhranı kalemisi Fikret’in” giryei san’atı ile nihayetlendi:

“Türklerin bütün alâmı, Rübabı şikeste içinde buluşmuş gibidir. Fikret’in ruhu kariinde hıçkıran şiirleri geçen devri siyasimize karşı Milletin bir isyanı belagatidir. Butûnü salifenin bize terkettiği mirası lisan üzerine biz de bir buse (a. b. ç. H. K.) gibi figanımızı koyduk! İşte hizmetimiz!… Yesimizi dimağımızda topladık, zamanımızın felsefei piyçü tabine layık acı bir üslup aradık, bulduğumuza: dekadanlık dediler.” (“Zaviye”de edebiyat münakaşası)

Bir yanda ekonomik, politik, sosyal ve edebi Dekadans; öte yanda bu çöküp yıkılışın sonunda yeni bir doğuşa varılamayacağını, çünkü o doğuşu başaracak değerde bir yerli milli atılımın ortada bulunmadığını gören septisizm (şüphecilik) karşılıklı etkileri ile her şeyi sis, hayal, karanlık, uğursuzluk kılıfına sokarken, İmparatorluğun üstün zümre ve sınıflarından hiç değilse geçmişe en yakın ve bağlı olmayanlarının gözü önünde bir tek ışık kalıyordu; Avrupa!.. “onlar Avrupa’ya karanlık bir yerden keskin ziyalı hayali bir küreye bakar gibi baktılar.” “Nazarları o kürreye hayretle, tecessüsle, gaşyeden bir meftuniyetle dikildi.” (İ. Habib: a. g. e. s. 587)

Fakat Avrupa donanmasının içinde de, E. C.’nin percane kesildiği meşale Fransa idi:

“Servetifünun edebiyatı sadece o zamanki Fransız edebiyatının bir in’ikası oldu.” (Keza, s. 588-589) “Hayatı muhayyel” yazarı şöyle der: “Türk eserlerine hiç bir şey medyun değildik. Bizim fikri terbiyemiz Fransız edebiyat, tenkid, felsefe kitapları arasında vukua gelmiştir.”

E.C.’nin genellikle Avrupa ve özellikle Fransa takliti oluşu, bu edebiyatı yapanların sırf kişisel bir “hata”ları veya “sapıklık”ları eseri midir? Cedideci niçin “Fransız edebiyatına borçlu” çıkmayı, “Türk eserini” alacaklı yapmaktan daha şerefli sayıyordu? Acaba E. C. çevresini hiç mi anlamıyordu? Yoksa olaylar ve gerçeklik: “hayatı yapan romanlardır” diye felsefeye takla attıran Uşakizade Halit Ziya’nın “edipleri milletler çıkarmaz!..” sözüne mi uyuyordu? Yahut “milletleri edipler yapar” sloganınca, Servet-i Fünuncu üstatlar “Servet-i Fünun”dan -ala ala hey!- bir “E. C. milleti” yaratmak kavgasına mı girişmişlerdi?

Ne o, ne bu… Hâlâ bugün bile, aradan o kadar zaman geçtiği halde, “Türk teceddüt edebiyatı tarihi” kaleme alanlar bile, bilinenin tersine “Metod”un başka bir şekline kurban giderek, zannediyorlar ki: “Serveti Fünun edebiyatı muhite nispetle muallakta kaldı.” (İ. Habip. Keza)

Fakat bu “muhit”ten kasıt nedir? Eğer geniş halk tabakalarının oluşturdukları çevreyse… doğrudur. Oysa, bir kere E. C. geniş halk kalabalıklarının edebiyatı değil; ondan sonra, cedidecilere kadar gelmiş geçmiş bütün toplumlarda hangi üstün edebiyat, halk tabakalarına oranla “askıda” kalmamıştır ki?..

E. C.’nin çevresine yukardan beri az çok işaret ettik. Serveti Fünunculuk o “çevreye” oranla hiç de “askıda” kalmamış sayılmaz. Tersine, E. C., içinde doğduğu kendi çevresinin en ortodoks, en öz inançlı açıklaması idi.

Bunu anlamak için “arpacı kumrusu gibi düşünmek”e değil, Osmanlı İmaparatorluğunun yakın ve kısa tarihçesine, hayalet göstermeyen maddeci gözlükle bir bakıvermek yeter.

Ne görüyoruz? E. C.’nin niçin Avrupa’ya ve Avrupa’nın içinde de ola ola Fransa’ya hayran olduğunun ekonomik determinizmini, yani gerçek akıl alır, zihin doyurur sebebini:

  1. yüzyılın ilk üçte birinde (1530) Fransa, Sultan’la kapitülasyonları kuruyor. 17. yüzyılın son yarısına varmadan, üçyüz Fransız gemisi harıl harıl Osmanlı İmparatorluğu ile alışverişe girişmiştir. 1713 senesinde Fransız topraklarına 11 milyon liralık doğu metaları çıkarılmıştı. (Sée: Les Orgines du Capitalisme, Paris 1930)

Ekonomik ilişkilerdeki Avrupa Fransa’sının bu rolü çarçabuk üst siyaset, askerlik, eğitim, edebiyat ve ilh… yapılarında da oyununu oynayacaktı ve oynadı:

1898 Mayıs 28’inde, Sultan “Nizamı Cedid” yerine, Kanuni Sultan Süleyman usulüdür diye “Tanzimatı Hayriye”yi geçirirken, Osmanlı ülkesinde Fransız etkinliği Ali ve Fuad Paşalar sayesinde alıp yürümüştü. Hatta Türkiye için “OU autonomie ou anotomie: ya özerklik vermeli, yahut anatomi masasına yatırmalı” ilkesini atan Çarlık Rusya’sı bile, Fransız aşılamalarını Abdülaziz’e layık görüyordu.

1854 Kırım harbi, İmparatorluğu ekonomi ve siyasetçe tamamen Fransız-İngiliz (başta Fransız) vesayeti altına sokmuş, yapılan dış borçlar açılan bir yara gibi, Türkiye’de meşhur “Düyunuumumiye saltanatı”nı deşmiş ve işletmeye başlamıştı. (Eski “Düyunuumumiye”, yeni “Türk borçları”nın %60-70’i Fransa’yadır.)

  1. Mahmut, 3. Mustafa ilk askeri teşkilat işlerinde Mösyö de Banneau ile Farnsa hizmetinde bulunan Macar Baron de Tott’u kullanmışlardı.
  2. Selim, Fransız hekimlerinden aldığı bilgi üzerine “Nizamı Cedid”i teşkilatlandırdı.

1840’da Reşit Paşa, bir Fransız diplomatına: “Biz, daima Fransa’ya müracaat ederiz, muhtaç olduğumuz ıslahatı gösteren odur. Islahatımızın ikmalini ve muvaffakiyetle neticelenmesini Fransa’ya borçluyuz.” diyordu (Ed. Engelhard, Türkiye ve Tanzimat, s. 222, Türkçeye çeviren Ali Reşat, Kanaat Kütüphanesi, 1328 İstanbul.)

1856 “Hattı Hümayun”una dair, burjuva reformlarının ruhunu gösterir bir bildiriyi Türkiye’ye yayan, 1867 Aralık’ında, Paris kabinesi idi. Sivil öğrenim sahasında ilk Avrupa’ya açılmış pencere: Galatasaray Lisesi, 1 Eylül 1868’de kuruldu. Ve “Babı-ali tedrisatın Türkçe olmasını istediği halde, Fransızca lisanı tedris olarak kabul edildi.” (a. g. e…, s. 228)

Şimdi anlaşıldı mı niçin: “Serveti Fünun edebiyatı sadece o zamanki Fransız edebiyatının bir in’ikası oldu” ve neden “Türk eserlerine hiç birşey medyun” olmayan E. C.’nin “terbiye-i fikriyesi Fransız edebiyat, tenkid, felsefe kitapları arasında meydana gelmişti”?

Şunun için ki;

1- Yukardaki olayların açıkladıkları sebeplerle, Türkiye’de Avrupalılaşma demek, Fransızlaşma demek oluyordu, Osmanlı İmparatorluğunu Ekonomik ve Politik sahada yarı sömürgeleştiren Avrupa kapitalizminin bayraktarı, eli bayraklı önderi Fransız sermayesi idi. Edebi sosyal Avrupa etkinliği de Fransız etkinliği gibi oldu.

2- Türkiye’de Avrupalılaşma, tam anlamıyla Avrupalılaşmadan, yani memlekete batı ekonomik işletme ve ilişkilerine uygun batı politik ve sosyal kurumlarını kurmaktan çok, bir Avrupa ve Fransız etkinliği altına girme, Avrupa ve Fransa’nın sağmalı olma söz konusu idi.

Onun için Türkiye’deki burjuva anlamda değişiklikler, kapitalist karakterdeki reformlar, genellikle Avrupa ve özellikle Fransız sermayesinin, çıkarlarına göre, dışardan dayattığı nesnelerdi.

Henüz Avrupa kapitalizminin Türkiye’deki basit ve gösterişsiz aracılığından yukarıya çıkamamış olan Osmanlı burjuvazisinin bu değişikliklerle, reformlardaki rolü hemen hemen “armut piş ağzıma düş” diyen gene “aracı” bir pasiflikten ileriye geçemiyordu. Mesela: Türkiye’de eğitim, mezhep, memuriyet eşitliğini, yabancıya serbest tasarruf hakkını, ticaret kanunu ve mahkemelerini kuran, vakıfları mülk haline sokan, kredi fonsiye, bayındırlık, maden, orman, belediye, bütçe, iltizam yerine vergi temellerini atan esaslar, Osmanlı imparatorluğu’ndaki Türk veya Türk olmayan bir Burjuvazinin, şu veya bu şekilde, bilinçlice ortaya atıp, uğrunda dögüştüğü sloganlar değil, Paris kabinesinin Sultan hükümetine dayattığı bir “bildiri” idi.

Hayatında hiç (yapıcı) aktif olamamış, Avrupa ve Fransız sermaye aslanının Osmanlı nüfusunu çatır çutur yerken, kıyıda, köşede bıraktığı döküntülerle geçinmeye alışmış bir yarı sömürge bezirgan burjuvazisi düşünün. Memleket yığınlarına karşı bir Fransızın, bir Piyer Loti’nin duygularından daha duygulu veya başka türlü duygulu değil, Abdülhamit devrinin gemi azıya almış mutlak hükümdar despotluğunun gericiliği altında, derebey ve emlak sahibi sınıflar ve kodamanlarla değiştokuş derdine düşmüş. Böyle karmakarışık üstün sınıflar alaşımı içinde doğacak bir edebiyat, Avrupa taklidi, Fransız yapmacığının yapmacığı olmaz da ne olur? O alaşımın kendi devrimci atılımı sıfıra doğru düşük, yaratıcı ve ilerletici hızı yok… bekliyor. Bütün pasifliği (edilgenliği) eylemsizliği ile herşeyi Avrupa’dan, Fransa’dan veya gökten bekliyor. Fakat Fransa, sadece onu uşaklaştırmak isteğiyle reform yaptığı için, o efendisinin hayranı, bu reformun Determinizminden şüphede… Acaba bu reform ne; nasıl olacak? Bu genel yıkılış atından kurtulunabilecek mi?

Bu bir. İkincisi: Ah! Şu ayrıcalıklı Fransızlara ne mutlu, dünya batsa umurlarında değil. Ayrıcalıklı olsaydıkta, Fransız olsaydık!..*

Ve böylece, E. C. (Dekadan+Septik) bir ekzantrisizm edebiyatıdır.

Dipnotlar:

(1) Cenab’ın Zaviyei Felsefesi’nde yapılan edebiyat tartışmasında, E.C.’ye çatanlara karşı gürültülü karşılıklar verilirken, Filozof Mazlum; E. C.’yi “avamın” anlayamayacağı kadar büyük bir nesne sayar ve “-Her büyüklüğe karşı, avamın edvarı malumatı budur. Evvela anlamaz kızar, sonra anlayamaz güler…” der. O zaman, her dakika kulağı kirişte duran diplomat Naşit şu acıklı savunmayı yapar:

“-Bu yeni edebiyata (E. C.), bu cehil ve hamakatı kudurtan şeye bir ad koymak lazımdı; ‘dekadan!’ dediler. Kargaya, kartala bütün laheşar kuşlara olduğu gibi bu Fransızca kelimeye de (tulü hayat) mev’uttu. (Dekadan sözü uzun ömürlü bir kuş oldu ve E. C. leşini mi yiyordu? H. K.) Filhakika yaşadı, gerçi sıkıntı, iğrenti, bulantı verdi. (laf ne kadar dokunmuş E. C.’ye! H. K.) Fakat yaşadı ve yaşacak tarihte bir makam ibraz etti; Ufuneti vicdanı ahfade kadar gidecek; General Kambronun Vaterlo mahurebesinde fırlattığı nidayı meşhur gibi guşu istikbalde çınlayacak. Velih… ilh…”

(2) Berlin anlaşmasının 62. maddesi: “Her milletten Avrupa ve Asya Memaliki Osmaniyesinde seyahat eden ruhban ve züvvar aynı hukuk ve fevaid ve imtiyazattan müstefid olacaklardır. Memaliki Osmaniye’de mukim konsolosların ve politika memurlarının gerek balada zikrolunan eşhas ve gerek mahali mübarekede kain tasisatı diniye ve hayriyeyi himaye etmek hakları tasdik kılınmıştır.”

Gelecek Sayı

VII

E.C. “Batı”cılığı: Kozmopolitlik

ile sürecek.. Bu bölümü bulamadım

EDEBİYATI CEDİDENİN FELSEFESİ
Analitik otopsi

l – EDEBİYAT-I CEDİDE VE

  DEMOKRASİ EDEBİYATI

Halkçı bir Cumhuriyet (temeli) olan Türkiye’de, halkçı bir milli edebiyat nasıl doğabilir?

Pratik alanda bir takım araştırmalar ve yoklamalar yapılıyor. Hatta, son zamanlarda İç (İşleri) Bakanlığı, “tanınmış” yazıcılara birer genelge gönderdi. Kalabalık kütlelerin okuduğu konulara Cumhuriyetçi bir ruh verecek yazılar için, forma başına elli lira vadediyor. Bu, halkçı edebiyat uğruna yapılmış devletçi bir teşebbüs sayılabilir.

Fakat teorik alanda, eli kalem tutanlarımız bu gibi bilimsel hareketleri desteklemezlerse, teşebbüsler yarı sonuçlu kalabilir. Teoriden maksat, milli bir halk edebiyatının ne özellikte olacağını aydınlatıp bilince çıkarmaktır.

Sorunun Konuluşu: Bir kez, milli halk edebiyatı ne demektir? Biz bundan iki şey anlıyoruz: 1- Türkiye ölçüsünde: Geniş millet kütlesi içinden kaynaklanmış ve o kütle içine inebilmiş olan edebiyat. (Yani hemen her okur-yazar Türk’ün eline alıp okuyabileceği ve hemen her dinleyen Türk’ün az çok duyup anlayacağı edebiyat) Örneğin Gorki’yi hemen her Rus anlar. 2- Dünya ölçüsünde: Dünya edebiyatı içinde değerli bir yer tutan edebiyat (yani, Türk milletinin orijinal ve canlı realitesini gerçekten yansıtan edebiyat.) Örneğin Gorki’yi hemen her insan anlar.

Sonra sorunu biraz açalım. Türkiye’de “efradını cami, ağyarını mâni” böyle bir milli halk edebiyatı niçin doğmadı? Bunun nedenini salt ülkenin maddi ve uygarlık düzeyindeki gerilikte aramak, iyileştirilemez bir bayağı objektivistlik olur. Çünkü önce, tarihte maddi ve uygarlık düzeyi Türkiye’ninkinden ileri olmayan ülkeler, pekala milli birer halk edebiyatı yaratabilmişlerdir. Sonra, bugünkü Türk halkının kendisi için yazılmış edebiyatı benimsediği ve yaşattığı ortadadır: Türkçe “edebiyat” adını alan eserler en çok bin ile iki bin arasında basılıp satılabildikleri halde “edebiyat dışı” diyebileceğimiz öteki halk kitapları, ortalama elli binlere çıkıyor. Bakanlığın yaptığı istatistik bunu gösteriyor.

Demek Türkiye’de milli bir halk edebiyatını besleyecek maddi güvence yok değil. Belki, öteki edebiyatların elli katı fazlasıyla var. Hem de o kötü, kaba halk kitapları için var. Ya gerçekten güzel, değerli ve gerçekten Türkiye halkının toplumsal ruhuna ve zevkine uygun eserler yaratılsa, bu maddi güvencenin, en aşağı yüz katına çıkmayacağı nasıl söylenebilir?

Şimdiye kadar çıkmış öteki edebi eserler milli değil midirler? Her toplumsal olay değilse bile, burada sorun biraz matematiksel gibi görünüyor. Sayılar ortada: Yirmi milyon nüfuslu bir ülkede bin kitap, yani 20 bin kişiye bir tanecik düşen kitap… İzin verin de millete mal edilmiş sayılmasın! Yirmi bin kişide bir kişinin görüp anlayabildiği bir eser halka inememiştir. Halbuki Türk milleti, yalnız bugünkü olanaklarıyla yüz bin adet hazmedebilir ve ancak böyle iki yüz kişide bir kişinin alabileceği kitaptır ki, halkçı bir edebiyat eseri olur.

Açıklama Noktası: Türkiye’de milli bir halk edebiyatının, kütle edebiyatının doğamayışı, madem ki salt maddi nedenlerle açıklanamıyor, şu halde öteki sosyal ve manevi nedenleri aramak gerekir. Dolambaçlı yollardan gitmeyelim. Bizce milli halk edebiyatını boğan kâbus yakın edebi geleneklerimizdir. Bu geleneklerin başında Edebiyat-ı Cedide ruhu gelir. Bir zamanlar Orta Çağ’da derebeylerin halkı ezdikleri gibi, saray ve divan edebiyatı da halk edebiyatını eziyordu. Osmanlılığın son anlarında, sanki divan edebiyatına zıt, fakat gerçekte onun gibi halkı hiçe sayan Edebiyat-ı Cedide türedi. Geçmişle bugün arasında kötü bir köprü kuran cedideci (yenilikçi) Osmanlı edebiyatçıları için: “Servet-i Fünun Edebiyatı genele, halka özgü değildi.” (1) Bu halk “hareketsiz ve uyuşmuş halk” (2) adını alıyordu. Onun için Edebiyat-ı Cedide halk düşmanıydı, milli edebiyata zıttı.

Bugün o devirlerden çok uzaklarda yaşıyoruz. Fakat ne de olsa Edebiyat-ı Cedide’nin top ateşi altında büyümüş, o nüfuz ve etkiden silkinememiş bir kuşağız. Halktan soyutlanmış, halka yukarıdan bakan o yarı-derebeyi zihniyetinin artıkları henüz edebiyat alanımızdan tümüyle kalkmış değildir.

Önlem Yolu: Sonuç olarak, Türkiye’de gerçek bir demokrasi edebiyatı nasıl doğabilir? Burada da kestirmeden yürüyelim. Derebeylik kalkmadan milli birliğin doğamadığı gibi, edebiyattaki halk düşmanlığı, yani edebiyat-ı cedidecilik de kalkmadıkça milli bir halk edebiyatı doğamaz. Öyleyse, en yakın engeli manevi edebiyat-ı cedide artıklarıdır; şu halde yalnız onlar temizlendikleri gün, Türkiye’de milli bir halk edebiyatı için zemin sağlanmış olur.

Edebiyat-ı Cedide eğilimleri, bugün esas itibariyle maddi ve toplumsal temellerini kaybetmiş, fosilleşmiş bir takım ilişkilerdir. O ilişkileri salt aydınlığa çıkarmak ve bilinçli bir şekilde reddetmek bile, otadan kaldırmak için atılmış büyük bir adımdır…

Onun için, şimdi Edebiyat-ı Cedide hakkında yapılacak ciddi ve bilimsel her eleştiri, vakti geçmiş bir emek veya salt tarihi bir merak eseri sayılamaz. Tersine, Türkiye’nin milli halk edebiyatına hizmet etmek gibi hayatî bir dâvadır ve günün sorunu’dur.

Aşağıdaki satırlar bu düşünce ile kaleme alınmıştır. Amacımız, Edebiyat-ı Cedide’nin ne olduğunu, yani çevresi hakkında edindiği anlayışları karakterize ederek, o hatalara tekrar düşmek istemeyenlere dolayısıyla yararlı olmaktır.

ll – ASIL FELSEFESİ

Edebiyat-ı Cedide’nin en güzel görüşlerinde göze çarpan özellikler: Rumuzlu hülyalar, bireysel aşk ideali, bedbinlik, tasavvuf, reybîlik denilen septisizm, tevekkül, realite korkusu ve ilh…dır.

Rumuzlu felsefi söz söyleme: Edebiyat-ı Cedide dilinde felsefenin adı hemen her zaman “tefelsüf”(felsefi söz söyleme)tür. Orada anlaşılmış ve anlatılan açık fikirler sistemi aramayın. Hayali bir takım felsefe kuruntuları, rumuzlu teşbihler, istiareler ve terkipler arasında saklambaç oynarlar. Birisini okuyalım:

“Tefelsüf”(Ahmet Haşim’e, 7 Mayıs 1317) İlyas Macit:

“Aydınlıklar, mavi parıltılar, aşk ve vefalar görürüz. Bunlar yenilikleri, esiri mümtaziyetleriyle bize namütenahiliğin yeşil emellerini, mor hayallerini uzatırlar.”

Bu, felsefi söz söylemenin ilk bölümüdür. Görüyoruz. Her şey sembolik bir şekilde belirsizleşir. Anlamlar renk renk rumuzludur: “Yeşil=emel”, “Mor=hülya”, “Mavi=vefa” sayılır. Ya da bunların tümüyle tersi olur. Örneğin, Edebiyat-ı Cedide bağına geç giren erenlerden Yakup Kadri, “Sisler ve buzlar iklimi”ne kaçarken, renkleri bambaşka görür: “Yeşilde hile, mavide hiyanet, beyazda matem, siyahta felaket, sarıda mevt, morda melâl bulmuştum ve alda ihtiras, arzu ve neşat bulmuştum.”(İstimdat)

Bu kinayeli, renk ve rumuz oyunları neden ileri gelirler? Edebiyat-ı Cedide devrinde yaşamış “aydın” gençlerden gelişi güzel birinin gizli cep defterini gözden geçirelim. Defterin özenli bir köşesinde, muhakkak her renkten bir sürü mendil isimleriyle hangi anlama geldikleri hakkında pek çok açıklama buluruz. Örneğin, mendilin kırmızısı: “Seni çıldırasıya seviyorum”, sarısı: “Gönlüm hasta”, kırmızı beneklisi: “Aşkından kan kusuyorum.” ve ilh… demek olur. Bu mendil sembolizmi, bir tür sevişme rumuzculuğudur.

Bireysel aşk ideali: Gerçekten, Edebiyat-ı Cedide çağının egemen psikolojisi keskin bir “libido”* yani koyu bir “aşk” buğusu ile yüklüdür. Onun için, o çağda edebiyatın ruhu sırf ve sadece, mutlaka ve ebediyen sevişmektir. Şair, her şeyden önce bir “profesyonel âşık”, yani âşıklığı zanaat haline getirmiş kimse rolünü oynar. Niçin?

Çünkü o zamanlar, İstanbul, Selânik ve İzmir gibi önemli Osmanlı beldelerinde ve dolayısıyla da Osmanlı toplumunda iki başlıca zümre vardı: 1- Siyasete egemen olan: Asalet sahipleri(Eski din ve dünya beyleri, paşaları ve sülaleden soylular), 2- Ekonomiye egemen olan: Para sahipleri(Yeni türeyen ve palazlanan mültezim ve murabahacı burjuvazi, şehir bezirganları). Asiller, boğaza kadar borca batmış ve züğürtlemişler, para isterler. Parababaları, toplumsal bir mevki sahibi görünebilmek için asalete bulaşmaya can atarlar, yani, bir tarafın arz ettiğini öbür taraf talep eder.

Bunun üzerine, arada bir değiş-tokuş yapmak kaçınılmaz hale gelir. Tek çare döl mübadelesinde, şehvet alış-verişinde bulunur. İki başlıca üstün zümre arasında “salon aşkları” moda olur. Çünkü, ancak karşılıklı sevişme ve evlenmeler sayesinde para ile asalet değiştirilebilir. Sevgi doğal bir ihtiyaç değil, toplumsal bir silah haline gelir.

Bu egemen sosyal eğilim, egemen edebiyat üzerine damgasını er-geç vurur. Çarçabuk -birçok kimsenin kopardığı yaygaralı protestolara rağmen- edebiyat pazarında en orta malı meta aşk olur. Artık:

“Severiz, seviliriz. Hayatımızda bir kâinatı saadet çiçeklenir. Yollar hep baharî; hiç katre-i elem görmeyiz.”

Bu, “felsefi söz söyleme”nin ikinci ve orta aşamasıdır.

Doğrusu, sevgi de insani bir olaydır. Öyleyse, baksanıza, o malihülyaya boğulmuş sanılan Edebiyat-ı Cedide “elem”in damlasını bile görmezmiş, ne âlâ! Ama acele etmeyelim…

Hayal kırıklığı: Bütün göklere çıkarılan ideal en ticarî şekilde bir bireysel aşktır. Bir kez, böyle bireysel cinsiyet ilişkileri insan hayatında ne kadar yer tutabilir? Bilinir. Bütün bir ömrün her anını şehvetle kaplamak, her insan fonksiyonunun yerine aşkı geçirmek olanaklı mı? Bu, hayat boyunca sofra başında kalmaktan daha kötü, yersiz ve bıktırıcı bir durum olmaz mı? O zaman, ister istemez ruhlarda doldurulamayan birtakım boşluklar kalır. Her doyurulmayı bekleyen insani arzu için üzüntü verir.

  Bununla birlikte, edebiyat-ı cedidecilerin felaketi salt böyle fizyolojik ya da salt psikolojik noksanlardan ileri gelmez. Asıl felaket şuradadır: Para ile asalet, o zamanki egemen anlayışlara göre iki zıt kutbu temsil eder. Asilzade beyler kokozluklarına bakmayarak, tüccar makulesini aşağılık görürler. Bu iki başka dünyada yaşayan kutupların temsilcileri(yani sevenlerle sevilenler) buluştular mı, ister istemez çelişkili bir aşk curcunasıdır başlar. O hayallere tutsak olmuş bu gerçek ve kaba sevda mücadeleleri arasındaki acı fark, berbat bir hayal kırıklığına yol açar:

“Sonra, ah sonra bakarız ki, bu bakiriyeti zevahir içinde bir leylayı sukut şimşekleniyor. Hair, bütün safiyetimiz, bütün safiyeti hayatımız karşısında hair matemimizi yaşıyoruz.”

Doğa yasasıdır: Hava kararıp da şimşek çaktımıydı, arkasından gök gürültüsüyle bir yağmur sağanağı gelir.

Edebiyat-ı Cedide’nin “meteorolojisi” de buna benzer: Gök “gümbür gümbür” eder, onlar “hüngür hüngür” sızlarlar; gökten yağmur boşanır, onlardan gözyaşı… Ve felsefi söz söylemenin “son perdesi” de böyle iner:

“Ruhum, oh oh, şimdi yeni bir ufku nisyanın ağuşu iğfalinde hüngür hüngür sızlıyor. Onu teselli ediniz…”

İşte köhne bir demirci körüğü gibi, boyuna “Ah!” ve “Oh!”layan bu garip “felsefi söz söyleme” Edebiyat-ı Cedide’nin sanki bütün varlık ve evren hakkındaki kavrayışlarını özetleyerek kuşatır.

Bedbinlik: Bedbinlik derece derecedir. Edebiyat-ı Cedide’de onun her aşamasına rastlarız.

Bedbinliğin koyusu Schaupenhauer tarafından anlatılan ünlü pesimizmdir. Pesimist adama göre: Yaşamak -gayret harcamak- sıkıntı demek olur. Canlılık geliştikçe fazla duygulanır, duygular arttıkça üzüntü çoğalır ve ilh…

Tevfik Fikret de, Edebiyat-ı Cedide çerçevesi içinde kaldıkça, gören ve anlayan için saadet olamayacağını söyler:

“Bir cevap(7 Kanunisâni 1321) Tevfik Fikret

“Böyle bir zehre karşı sen ‘mes’ut

Olabildim’ desen de hülyadır.

Olamazsın, o pek zilâl alût

Bir tevehhüm ki ayni rüyadır…

Olamaz anlayan, gören mes’ut.”

Çünkü o zaman “saadet” sözcüğü “aşkta başarı” anlamına geliyordu. Hala bugün yaşayan bir çoklarımız bile “mes’ut musun?” sorusunu, “İyi bir sevgilin var mı?”, “hovardalığın yolunda mı?” şeklinde anlamıyorlar mı?

Hafif bedbinlik diyebileceğimiz pejorizm, Hartman’ın anlattığı bedbinliktir. Pejorist bir adama göre: Tarih uzun bir aldanma oldu. Uygar hayat kötü bir arzular cenderesidir. Fakat, ne yapalım, daha iyisi nerede?

“Zehirnak katreler”(Fazıl Ahmet)

“En pâk zannolunanları bile bizi ferdayi vaitlerinde bilâ insaf aldatacak olurlarsa, bilemem, hayatta şimdiden sonra nasıl teneffüs edilebilir, nasıl yaşamak mümkündür?”

Hep o nakarat. Hep “aşk” okyanusunda “yar” yemlerine solungaçlarından kapılmış “şiir” balıklarının acı gerçek kumsalı üstüne düşer düşmez kıvranmaları…

Yaşama ve görüş ufukları individüalist eşleşme sınırlarını aşamayan, kendilerine hiçbir geniş sosyal ülkü kuramayan Edebiyat-ı Cedideciler, putlaştırdıkları o kaba şehvet serabı önünde, daima bedbin bir bitiş, yok oluş korkusuyla bocalarlar. Dünyaya sakat gelmiş bunak bebekler gibi, onlar, henüz ecelleri çatmadığı halde bile durmadan ölümleri için ağlarlar…

debiyat-ı cedide’nin

analitik

otopsisi2

≠ dr. hikmet kıvılcımlı

Devrime inanmayış: Acaba bu karanlık hayattan başka bir dünya yok mudur? Hiç mi dünya değişmez Edebiyat-ı Cedide insanlığı için? Hayır! İlerleme ve atlama olamaz. Gerçi Galile “Dünya döner” demiş ama, Aristotales’in haklı olmadığı nereden bilinir?

Onlar gelecek hakkında kötümser olmak istedikleri zaman bile bedbindirler. Örneğin Fikret, oğluna ve genç nesillere bir umut vermeye kalkışırken, topluma bakıyor:

“Bugün hayatı müselsel bir ihtiyacı siyah,

Bugün saadeti gafil bir ihtilâcı tebah,

Bugün teneffüs yorgun bir sürü ah olan bu cemiyet”

diyor. Tıpkı Schopenhauer gibi, toplumun en normal olaylarını bile bir felâket gibi gösteriyor: Yaşama; siyah bir ihtiyaç zinciri, saadet; aldatan bir çırpınma… Hatta nefes almak bile “bir sürü âh”dır.

“Bugün” diyor. Gerçekten o zamanlar koskoca Osmanlı İmparatorluğu çökmekte. Fakat bütün insanlığa ne? Hele yeni kuşaklara? Şair, kendisini bu çöküntünün altından kurtaramasa bile, hiç olmazsa “oğlu”na yeni bir ufuktan sözetse daha iyi değil midir? Her çöküş bir doğuşun belirtisi olamaz mı?

Fikret de kendini zorluyor:

“Hayır, bu zehrime sen vâris olma evlâdım,

Yarın, ümit ediyorlar ki, bir genişçe adım,

Bir atlayış, ne diyorlardı pek de anlamadım, hayatı kurtaracak.”

“Bir genişçe adım, bir atlayış”, galiba toplumsal devrim olacak. Şair bunu oğluna anlatmaya uğraşıyor. Ama kendisi anlamamış. Daha doğrusu devrimin, dağılan Osmanlılık için anlaşılır şey olduğuna inanmamış:

“Beşer, o şimdi muazzep sürüklenen meflûç

Adım adım edecek devrei halâsa uruç.”

Öyle mi? Soruyor. Düşünüyor. İçinden “Ne münasebet?” derken dudakları tekrarlıyor:

“İnan Halûk, ezelî bir şifadır aldanmak”

Fikret’in görüş açısı bezirgan ve asilzade zümrelerin çevresinden ve aşınan orta sınıflar merkezinden öteye geçmiyor: Ülkede hiçbir ekonomik kalkınma göze çarpmıyor. Köylü, derebeyi ve Düyun-u Umumiye koşulları altında bunalmış. Esnaf ucuz Avrupa malları önünde şiddetle iflâs ediyor. Bir avuç şehir burjuvazisi sanki herkesi yıldırmış. Bu “insanlık” mı, o inmeli bacaklarıyla atlayacak?

Yeni kuşaklara, zehirden şifa sunar gibi: “İnan” yani, “Aldan” öğüdünde bulunuyor.

Reybîlik (Septisizm): İnanımsızlık. İnanmakla aldanmak birbirine eşit olduktan sonra, artık sonucun nereye varacağı kestirilebilir.

“Efes” (Ömer Seyfettin)

“İnanma! nefrete, aşka fenalığa, iyiye,

İnanma, hisse, hayale… inanma her şeye”

“İyi” veya “kötü” diye bir takım cevherler var. Onlara karşı ya “nefret” ya da “aşk” beslenirken, her zaman “duygu” mu “hayal” mi diye şüpheye düşülür. Edebiyat-ı Cedide mantığına göre evrende yalnız: İyi ile aşk bulunmalı. Yazık ki, gerçek bambaşka bir şey. Ayrı ve birbirinin zıddı cevherler. Diyalektik denilen zincirlenişle birbirlerini kovalıyorlar, arapsaçı oluyorlar. Hiçbirisinde durmak yok. İyinin arkasından kötü, aşkın peşisıra nefret geliyor. Öyleyse, bunlardan hangisine inanmalı?

Edebiyat-ı Cedide bu diyalektiğe akıl erdiremiyor. İyi-kötü yaşıyorum mu diyorsun?

Fakat:

“Yarın türap olacak ağlayan, gülen şimdi!

İnanma! işte nasibin ölüm ve nisyandır.”

Madem ki, en sonunda toprak olacaksın (Madem ki, cedid edebiyat zümrelerinin dayandıkları toplumsal temeller sallanıyor) yerine bir şey geleceğine inanma! Madem ki, ölüyorsun, niye yaşıyorsun?

“İnanma! çünkü hakayik da hep yalandır;

Bu kainat, bütün bir tebdi ebedî…”

Şair tüm bu septisizmine Efes’i tanık getiriyor. Ege Bölgesi’nin kısa şalvarlı kabadayılarına, yani efelere ismini armağan bırakan eski Efes, yeni Ayasluğ, Kuşadası Körfezi’nde zamanında ün salmış parlak bir şehir idi. Şimdi bataklıklar ortasında, adamı kurşun gibi vuran sıtmasıyla ünlü bir harabedir.

Belki de Osmanlı şairi kendi imparatorluğunun kötü sonunu anımsamış olacak. Efes antik Yakın Doğu’nun yıldızı idi. Orada aristokratlarla tüccarlar, fakirlerle zenginler, hürlerle esirler arasında bitmez tükenmez bir kısır iç savaş çıktı. O güzel belde, hiçbir devrimci doğuma kavuşamadı. Ve kendi kendini yiyip bitiren mitolojik bir hayvan gibi Menderes bataklıklarına gömülüp gitti.

Efes bir gerçek miydi? Fakat bugün “yalan”dır. O parlak ve görkemli varlığın bu acı yok oluşu, ya “evet” ya da “hayır” isteyen şairin mantığına uymuyor. Şair “madem ki bugün yok, öyle bir uygarlık olmamıştır” demek istiyor. Halbuki, Efes’in büyük filozofu Heraklit, “Herşey bir akış” diye haykırmıştı. Şaşılacak bir şey yok: Bugün var olan, yarın yok olacak, yoksa yeni varlıklar doğacak… Doğanın bu ezeli yasası insanlığa ve topluma da egemendir, demişti. Efes öldü. Onun bataklıklar kıyısında açılan mezarı, süslü mermer iskeletiyle dolu. Fakat yalnız Heraklit’in sözleri bile Efes’in gerçeğini yaşatmaya yetmez mi?

Edebiyat-ı Cedidecilerin dünyada inandıkları bir şey var: Sevmek. Ama, sonuçta:

(Fani teselliler) “İnanma” Faik Ali

“İnanma, sevmiyorum, her hayatı münkesirin

Muhabbetinde de bir gizli hissi nefret var”

Yani ona da, sevmeye bile “inanma” diyorlar.

“Gülüş vesiledir iğfale, ağlayış hile

İnanma aldanacaksın, çalışma hey şaşkın

Bu hissi hâini masum elinle tetvice.”

Tereddüt: İnanç olmayan yerde karar ne gezer! Edebiyat-ı Cedide için bütün yaşam ve gerçek “sevda” olduğu halde, o konuda dahi karar vermek oldukça güç iştir:

“Hakikati sevda” (Cenap Şahabettin)

“Bir şüphei hissiyye ile dalgalanır dil:

Bir heykeli gülrû dikilir kalb üzerinde;

Bir vecfi hayatî, sevilen şeyden ibaret.

Bir lem’ai nev şâşaasiyle eder ihfa.”

Yaşam, boşluklar (cevf) ile delik deşik. Çevresinde pervane olduğumuz sevgi kandili bu boşlukları “şüphe”li parıltılarıyla gözden ırak tutmaya çabalar:

“Bir istiyor insan onu bir istemiyor… Ah,

Sevmek bile doğmak gibi, ölmek gibi bir şey!”

Zıtlığı göstermek için duygularımıza yabancı iki olay anılıyor: Doğmak, ölmek. Gerçekte, insan doğmayı istemez, doğurulur. Ölmedik ki, nasıl olduğunu bilip ölüm isteyelim. Ona rağmen şair doğmak ve ölmek gibi sevmeyi de “bir istiyor, bir istemiyor… Ah!”

İtikaf (Bir yere kapanıp, ibadetle vakit geçirme):

Hayatta hiçbir şeye inanamayan ve karar veremeyenlerin tutacakları bir tek yol kalır: Pılıyı pırtıyı toplayıp öbür dünyaya göç etmek! Fakat ölüm elde olan bir şey mi?.. Onun için vücutlarını öldüremeyenler, nefislerini katletmeye teşebbüs ederler. Örneğin Beibyl Haus’un çevirdiği İncil-i Şerif diliyle birisi çıkar:

“Güneşten kaçmıştım. Her nevi nur ve ziyadan kaçmıştım ve her nevi renkten kaçmıştım. Yeşilden, maviden, beyaz ile siyahtan, sarıdan, mordan ve aldan kaçmıştım.” der. Esen “büyük rüzgar”lardan medet umar. Elinde “asa”, sırtında “aba” ile gözüken bu modern derviş, arslanlar gibi kükrer:

“Kış” (Yakup Kadri – 8 Teşrinievvel 1324)

“Hazır ol Yakup! Evet zavallı çocuk hazır ol!”

Neye hazır olacak? Bu tekbir gümbürtülü komut ile nereye gidilecek? Stratosfere, on bin metre yükseklere mi? Uçakla kutupları aşmaya mı? Mücadeleye mi? Devrime mi? Sehpaya mı?

Hayır, hayır, hayır! Hiçbirine değil.

Çok basit: İtikâfa! Yani bir yere kapanıp ibadetle vakit geçirmeye!

“Madem ki geçen sene sana, kânunisani ortasında lâtif bir mayıs (lâtif olmayan bir mayıs değil) getiren o kadından şimdi eser yok, madem ki o kadın şimdi uzak, pek uzak (Abdülhamit devri için Cumhuriyet kadar uzak) ve sen yalnız, kâmilen yalnız (yıkılan bir cemiyet ortasında kendi enaiyetinle yapayalnız)sın, odanı meçhul ve na-mer’i şeyleri yaşıyan bir mâbet haline koy! Pencerelerin kâmilen mesdut, perdelerin daima inik olsun! (Amin!) Tâ ki dışarıdaki çamurlu şehrin, abûs, mezar âsâ sokakların, iniltili köpek av’aveleri lâtif sükûnunu ihlâl etmesin…”

İnsanlar, kış uykusuna yatan soğukkanlı hayvanlar olmadıklarına göre, cedideci edibimizin sonbaharla birlikte böyle “halvet” olması, herhalde, kışın yiyecek hazır bir serveti bulunduğunun kanıtıdır. Züğürt adam, aç açına perdeleri inik odada koskoca mevsimi geçiremez.

Sorunun bizim tarafımızdan açıklaması bu. Ama Edebiyat-ı Cedide için başka nedenler gereklidir:

“Bu kış, İstanbul’da, çamur ve ziştî içinde ruh sanatının ihtimali-mevkie karşı büyük bir devasıdır…”

Cümlelerin anlaşılması biraz karışıkça. Ama, zarar yok. Sorun şu olsa gerek: Ortada, eski İstanbul’un o ünlü “iniltili köpek havlamalarından” kaçan bir “zavallı çocuk” var. Esin perisini beklemek üzere bir böcek gibi kabuğu içine büzülüyor.

Ve, Harb-i Umumi’nin acemi yedek subaylarına özgü olan bunca “Hazır ol!”lar niçin miymiş? Ütülü bir pantolon gibi dolapta saklanan “san’at ruhu” çamur olmasın, ziştî’ye (çirkinliğe) bulaşmasın diyeymiş, ilh…

Sonuç olarak, reformcu ve sarsak Meşrutiyet meşrebine uygun bir:

“- Hazır ol!… Ve, yerinde say!”

Bu batılı benzeri bir tasavvuf ve sanki bir dervişliktir.

Tasavvuf: Doğucu dervişliklere örnek ise, istenildiğinden de çoktur. Edebiyat-ı Cedide septik ve inansızdır demiştik. Fakat inançsızdır sanmayalım. O, dünyaya inanmaz, yoksa ahirete imanlı birisidir! Septikliği materyalistçe değil, idealistçedir.

   Örneğin, deniz mi dalgalanıyor? Bu mutlaka, müslümanların camide Tanrı önünde secdeye kapanarak tekbir getirmeleri gibi bir şeydir. Okyanuslar ancak Allahın birliğine ve varlığına boyun eğmek için coşarlar:

“Vecd” (Recaizade Ekrem)

“Dalgalar-ki huruşü vahdetine

Veremez kimse inkisarı dernek-

Ser fürü eyleyip şehametine;

Şöyle derlerdi hep behem âhenk

-Ki bülendî sadada, pesti gâh-

Vahdehu la ilâhe illâllah!…”

Eğer yanılmıyorsam, bugün yalnız ayak takımının değil, okullu gençlerimizin bile dilinde, bu biçim “vecd”e galiba: “Dalga geçmek” diyorlar.

Bazan “Yıldızlara dilekçe” verilir:

“Kehkeşane karşı” (Faik Ali 1 Şubat 1314)

“Fakat gerçek mi, takip ettiğim şehrahı tariki

Karanlık bir derinlik vasleder dergâhı mevlâya?”

Hayat bir “karanlık cadde: şehrahı tarik” dir. Onun sonu nasıl olsa mezar: “Karanlık bir derinlik” değil mi?.. Aman! Doğru söyleyin, mezar mevlâ tekkesine açılan bir kapı ise, gam çekmeyelim: Çorbayı orada içeceğiz demektir.

İstiğrak: Kendinden geçmeler, Edebiyat-ı Cedide’nin ömrüdür.

“Yine o” (Abdülhak Hamit)

“Ahvalimi etmektesin ihbar

Ati mi de zannım bileceksin

Lâyıktır edersem şunu tekrar

Sevdimse de seni candan ey yar

Farketmedim ancak ne meleksin

Her zevkimi senden duyarım ben…

Gönül mü, hayal mi, nesin sen!

Ey revnakı mir’atı kemalim

Levhi dilimin nâkışı sensin.”

1- Ey! İçinde şu mükemmel boyumu-bosumu seyrettiğim ayna! Alnımın yazısı gibi, yüreğimin çizisini de sen nakşettin: “Her zevkimi senden bilirim ben.”

2- Ancak “Sen nesin?” İşte onu “farketmedim.”

3- Bununla birlikte, mademki ne olduğumu biliyorsun, gel ne olacağımı da haber ver.

Kendinden geçmenin bu şekli ünlü fıkrayı hatırlatmıyor mu? Nasrettin Hoca, bindiği dalı keserken, oradan geçen yolcu “Düşeceksin” demiş. Az sonra düşen hoca yolcuyu yakalayıp sormuş: “Madem ki düşeceğimi bildin, ne zaman öleceğimi de söyle” (Hikayenin gerisini “Letaifi Hoca Nasrettin”de daha açık okuyabilirsiniz.)

Kaza ve kader: Hayat kavgası, Edebiyat-ı Cedide için ancak kaza ve kader hükümleriyle yürür. O konuda fazla bir şey düşünülemez:

“Balıkçılar” (Tevfik Fikret)

“Bugün açız evlatlarım, diyordu peder,

Bugün açız yine, lâkin yarın, ümit ederim,

Sular biraz sakinleşir… Ne çare kader!”

Osmanlı toplumunda üretici güçler geri ve ilkeldir. Bu yüzden insan, doğanın cilvelerine tutsak bir küçükburjuva üretimiyle bunalır. Bunun önünde şair, hiçbir hamle işareti veremez. Hatta onun tersini yapar. Bizzat hamle eden genç bir teşebbüsü uğursuz sonuçlara bağlar. Balıkçının çocuğu:

“Hayır sular ne kadar coşkun olsa ben giderim.” der ve gider. Fakat bir daha geri gelmez: “Ne çare kader!”

Tevekkül: Edebiyat-ı Cedideci, toplum mücadelesinde daha ayık değildir:

“Kur’a neferi” (Mehmed Emin)

“Ey kardeşler bu yiğit de Türk gayreti güderdi,

Tüfeğine en sevdiği sapan kadar gülerdi.

Onun sağken çalıştığı aziz yerdi şu toprak!

Ölünce de bıraktığı şey şu oldu: bir toprak!..

Ruhlarına okuyalım fatiha

ötesini bırakalım Allaha”

“Türk Sazı” için insan, kutsal kitapların adamıdır: Topraktan yaratılmıştır; toprakta çalışır, toprağa kavuşur. “Ötesi”ne iyi saatte olsunlar veya “Allah” karışır: Biz Türklere düşen bol bol fatiha okumaktır…

Aşırı derecede kalem efendiliği kokan bu miskin tevekkül felsefesi, modern bir millet şiirinde değil, ancak antik bir ümmet şiirinde bulunabilir. Vatan kavgasında canını veren Türk köylüsü, şairden kaba imam telkini mi duymalıdır?

Ölüm: Edebiyat-ı Cedide’nin her gezdiği yerde ayağına dolanan şey ölümdür:

“Ölü kafası” (Büyük kardeşim filozof Rıza bey’e)

“Bir tarlada geziyorum, ayağıma katı bir şey takıldı;

Baktım kemik, dikkat ettim, bir insan kafasının kemiği

Kimbilir şu faninin vücudundan bugün bizde neler var

Belki onun kemikleri şimdi senin gözlerinde parıldar

Her şey böyle… Hatta biz, dünyamız da bu baş gibi olacak

Bir gün hayat tükenecek, yalnız cansız granitler kalacak

Her zerresi bir âleme dağılacak, zira bu bir kanundur.”

İmzayı atmaya gerek görmedik. “Milli şairimiz”in üslubunu tanımayan mı vardır?

        Ayağına bir iskelet kafası takılıyor: Cedit edebiyatçı için bu ne müthiş realite! Fakat görünüş ona, ölüm korkuluğu haline gelmiş Abdülhamit saltanatını hatırlatacağı yerde, önce Brahma tenasühünü (Ruhun bir cisimden ötekine, bazı kereler de insandan hayvana ve hayvandan insana geçmesi) düşündüren Hayyam benzeri bir bilim hevesi veriyor. Sonra hemen o ezelî bedbinlik gelip çatıyor: Hep böyle olacağız... "Zira bu bir kanundur", "Büyük kardeşim filozof Rıza Tevfik Bey!"

H.K. (HER AY dergisi 1937-2 0 Haziran – 20 Temmuz 1937, Yıl: 1, Sayı: 4)

Gelecek sayıda;

“lll. DOĞA ANLAYIŞI””

edebiyat-ı cedide’nin

analitik otopsisi lll

dr. hikmet kıvılcımlı

lll

DOĞA ANLAYIŞI

Gerçek kaçaklığı: İdealizm bir yıkılış felsefesidir. Onun için, felsefece idealist olan bir topluluk, yükselme devrini tamamlamış, hatta son günlerine yaklaşmış demektir.

Nitekim, ölümle gözgöze gelen Osmanlılık, her yerde olduğu gibi edebiyat alanında da, acı gerçeği (yani çöküp gidişini) görmemek için sanki gözlerini yumar. Böylece Edebiyat-ı Cedide kendi beyni içindeki korkulu rüyalarla avunmaktan başka çıkar yol bulamaz…

Bu realite korkusu ve gerçek kaçaklığı şiirleşir:

“İstemem doğruyu, o pek acıdır,

Tırmalar kalbimi ne yırtıcıdır!”

der. Ölümünü kim kabul etmek ister?

Madde ve realiteden bu derece kaçanların, doğa denilen o en büyük gerçekle işleri ne?

Doğa kaçaklığı: Bu yüzden, bir kez, genel olarak doğa, Edebiyat-ı Cedideciler için eksik bir kavramdır. Seçkilerinde, doğayı şakıyan şiirlere sanki rastlanamaz. Hatta bizim Edebiyat-ı Cedide’ye özgü bir doğa anlayışından söz edişimiz bile, her şeyden önce bu yokluğu ve boşluğu daha iyi göze çarptırmak içindir.

Ondan sonra, olabilir ki, şurada-burada, döküntü halinde bazı cedideci doğa parçacıklarına rastlanabilir. Ama gerçek anlamıyla normal bir doğa aramayın. Tüm güzelliği, çirkinliği, bereketi, çoraklığı, uysallığı, azgınlığı, yaratışı, yokedişi devasa kudretleri ve kahredici yasalarıyla tüm bir doğa, Edebiyat-ı Cedide için bir bilinmeyen dünya’dır. Doğa onların gözünde buhar olup uçmuş, hayalleşmiştir.

Tesadüfen yolumuz bu hayal ülkesine düşerse görürüz ki, orada hemen hemen: Yalnız gurub, yalnız gece, yalnız sonbahar, yalnız kış, yalnız kar, tipi ve yağmur, çamur vardır. Koskoca doğanın bu manzaralar dışındaki parçaları, öteki mevsimleri, başka olayları… sanki kalmamıştır.

Ve güzelim, apaydınlık yüce doğayı hasta benliklerden ibaret gören, ruhlarının zifiri boyasıyla, evreni karartmaya kalkışan Edebiyat-ı Cedide şairleri, kuruntu ettikleri yapay bir doğa karşısında -evvelce gördüğümüz gibi- ya denize dalıp “dalga geçer”ler ya da göğe bakıp “yıldızlara dilekçe” yazarlar.

Bu şairler, kendi iç doğalarını dış doğayla karıştırırlar. Objektif evreni kendi subjektivizmlerinden kendi bencilliklerinden ibaret sanırlar.

Doğayı, kendi doğasıyla karıştırma: Konuyu, hayal kırıklığına uğrar gibi birdenbire kesmiş olmamak için, sözü azıcık da sahiplerine bırakalım:

“Tabiatın karşısında” (Celal Sahir)

“Uzakta Maltepenin bir buharı eflatun

İçinde giryeli bir iptisamı sakinle

Güler Cibali…”

Başta doğa, eflatun (Yani: Hayal!) renginde bir buhar içinde gömülüdür. Sonra, dağlar: Gülümserler mi? Elbette… Fakat, bunlar şayet Edebiyat-ı Cedide’nin dağları iseler, “gülümser” gibi gülerken bile mutlaka ağlayacaklardır (“giryeli”dirler).

Nihayet deniz gelir:

“…ve karşımda daima böyle

Bütün nigahı kübudünde en elemi meşhun

Neşideler uçuşan âşinayi seyyalim,

Deniz, o şairi firuze ruhu müphem ki

Bütün sevahile her şeb mükedder ve baki

Okur sabaha kadar bir tahayyülü muzlim…”

Bu uçsuz-bucaksız mavilik, Edebiyat-ı Cedide şiirine egemen olan “bağlılık-aldatma” zıtlığının en güçlü sembolüdür. Onun karşısında coşan şair artık kendi kendini denizleşmiş, denizi şairleşmiş -ve sanki uzun saçlı, soluk benizli hazin bir cedide şairi kılığında- görür:

Deniz, Bay Celal Sahir’in aziz ve oynak dostudur. (“Aşinayi seyyal”).

Denizin doğası Bay Celal Sahir gibi “sabaha kadar” gözüne uyku girmeyen bir “sahir”dir. (Büyücü’dür). Hatta deniz gene Bay Celal Sahir gibi “gök ruhlu”, “müphem” bir şairdir.

Ve deniz, Edebiyat-ı Cedideciden kıl kadar farklı olmayarak, kıyılara karanlık kuruntularını (“Müzlim tahayyül”lerini) okumakla meşguldür; yani kederle ağlar.

Karşılaştırmalarımıza istediğiniz kadar devam edebiliriz:

Şairin gözü: denizi ancak gece (“her şeb”) görür. (Gündüz deniz olamaz!).

Şairin kulağı: denizden ancak tasa dolu nağmeler (“Elemi meşhun neşideler”) işitir. (Neşeli çağıltı olamaz!).

Artık, dertli şair -bağlasalar- durur mu? Onun da sanki yüreği ağzına gelir. “Ve bazı da” büyülü doğa aynasında görüyorum sandığı esinlerinin “derinliğine” -hep isterik kadınlar gibi- içli ve sessizce ağlar:

“………………………………..lebriz

Olur ve bazı da kalbimle ağlarım sessiz

Bu mülhematı tabiiyenin derinliğine…”

Bu, hasta hali mi diyeceksiniz?

Hayır. Tersine, Edebiyat-ı Cedide’nin en “normal” hali budur.

Her şeyde zamane alametleri: Edebiyat-ı Cedide’ye göre normal doğa olayları, ciddi adamların işi değildir. Sanki çocuk işi, bir acayipliktir:

(Gelincikler) 1306 Teşrinievvel 22 – H. Nadir.

“Tarlalarda küçük başaklarla

Yetişen incecik gelincikler”

diyen, sanki “at üstünde karalar, birbirini kovalar” gibisinden yarı ciddi, yarı şaka bir doğa “şiir”ini okuyalım:

“Bu hazrette mevç uran hamret

Bu taravette canlanan zinet

Hendenin makesi letafetidir…”

Edebiyat-ı Cedide’de üç ana karakter vardır:

1- Egzantiriklik (Yabancılık)

2- Panseksüalizm (Her şeyde seks görmek)

3- Melankoli (Hülyalara dalmak)

Dikkat edelim. Bu sıradan ve çocukça gelincik betimlemesi:

“Daha şair neler bulup söyler

Sormayın çiftçiye gelincikler

Tarlanın bir büyük musibetidir.”

komikliğiyle bittiği durumda bile, zamane psikolojisinin üç damgasını üzerinden atmış sayılamaz:

Önce; bu betimlemede “yabancıyım!” diyen bir La Fonten’den çeviri kokusu duymamak elde değil (Egzantiriklik).

İkinci olarak: Kadının -o biricik Edebiyat-ı Cedide malının- hiç olmazsa süslü bir temsilcisi var. Çiçek: “gelin”ciktir. Ve tazelik içinde kadınlara özgü bir şey, yani: “zinet” canlanır (Pan-Seksüalizm).

Üçüncü olarak: Hülyalara dalmak değilse bile, hüznün gölgesi olsun eksik değil. Gelincik ateşi al, kızıl bir çiçek. Kızıl renk sağlıklı, devrimci bir neş’e. O ise, bizim Edebiyat-ı Cedide’de yok. Şu halde gelincikte bile kızıllık değil de, “hazarette” bir “hamret”, yani Osmanlıcada çok kere utançtan ileri gelme kızartıya verilen sıfat, bir pembeleşme görülüyor (Melankoli).

Bütün bunları bulan şair, çocuk gibi seviniyor:

“Daha şair neler bulup söyler”

diye hopluyor. Sonra, Edebiyat-ı Cedideciliğe özgü olan o karanlık “ciddiyet”i unutmak üzere olduğunu farkediyor. Kendi kendinin yaramazlığına başını sallayarak, gelinciklerin çiftçiye “bir büyük musibet” oldukları dersini veriyor!

Hayatta fakirlik: Hayat mı?… Rüya, hülya, kendinden geçme, hummaya tutulma, kriz… ve hepsinin üstünde ağlatıp sızlatan ölüm dururken, hayat da düşünülecek şey mi ya!

Bereket, öldü denilmesine rağmen şüphesiz yaşayan Tevfik Fikret’le, maşallah gürbüzce yaşadığı halde ölmüş sayılan Bay Mehmet Emin’e… Eğer onlar da olmasaymışlar, Edebiyat-ı Cedide’nin hayat hakkındaki düşünceleri cidden tarihi bir sır olacakmış.

Yalnız, onlar pek karıştırırlar. Biz önceden haber verelim ki, burada söz konusu olan biyolojik ve bedensel canlılık değil, toplumsal insan hayatıdır.

Bu farkı derinleştirmediği için: “Bugün hayatı müselles bir ihtiyacı siyah” gibi gören şair, insani felaketleri sanki doğal ve yaratılıştan sanır. Halbuki “İnsanlar ancak çözebilecekleri sorunları önlerine koyarlar” (K. Marks) İnsanlığın önüne çıkan her sorun gibi, ihtiyaç da ancak giderilme olanakları ile birlikte doğar. Şayet giderilemeyen, bir felaket haline gelen ihtiyaçlar varsa, bundan mutlak ve doğal bir tatmin olanaksızlığı bulunduğunu sanmamalıyız.

Tümüyle izafi ve tarihi bir tatminsizlik karşısında bulunduğumuzu hatırlamalıyız. İhtiyacın siyah veya beyaz olduğunu parmağımıza dolayacak yerde, tatmin şekli üzerinde kafa yormalıyız. Şiir gibi toplumsal bir ölçüyle ihtiyaçtan şikayet etmek, “nefsi emmare”yi öldürmek, kısmetine boyun büküp oturmak şeklinde Orta Çağ’a özgü bir fakirlik yapmak değil midir?

Toplum mu, şekil mi?: Biraz sonra göreceğiz. Edebiyat-ı Cedideci bazen bedensel canlılığı toplumsal hayattan ayırdeden, fakat genellikle hangi hayattan söz ettiğini bilmediği gibi, özel olarak da hangi toplumsal hayattan sözettiğini anlamaz:

“Bugün teneffüsü yorgun bir sürü ah… olan bu cemiyet” der. Ama hangi cemiyet?

O zaman için bir Doğu Türkiyesi, bir de Batı Avrupa var. “Kadit” olan kim veya ne? Gerçi, yirminci yüzyıla giren Avrupa’nın emperyalizm çağı, aynı zamanda orada egemen olan sistemin ölüm çağı demektir. Fakat bundan insanlığa ne? Toplumun bir şekli gelir, ötekisi gider. İnsanlık kalır. Ölen ve dökülen toplum değil, üzerindeki eski kabuğudur.

Hatta o zaman Avrupa emperyalizmi önünde kul olan ve sömürgeleşen Osmanlı İmparatorluğu’nda bile sadece ölüm yoktu. Ölen köhne rejimin altından, yer yer, daha ileri, daha canlı bir takım sistem filizleri baş gösteriyordu. Nitekim, Edebiyat-ı Cedide devrine son veren bir 1908 hareketi “bu toplum” içinden doğmamış mıydı? Yeni Türkiye, Osmanlı İmparatorluğu’nun başına, Frenklerin Caups de grace (öldürücü darbe) dedikleri son kurşunu sıkmasaydı, var olabilir miydi?

Doğduğuna pişman: Bedensel hayatı toplumsal hayattan ve toplum şekillerini birbirlerinden yeterince ayıramayan Edebiyat-ı Cedideci fena halde bunalır. Gözünde hayat bir zehir okyanusu kesilir. İnsan onun ta dibinde neşe arayan:

“Bugün zehirlerinin kar’ı neşesinde yüzen”

bir zavallı durumuna düşer. Yani, Türkiye zehir zemberek bir yabancı esareti altına girerken, Edebiyat-ı Cedide eğilimi, Frenk modasına uygun salon cilveleriyle avunur ve ilh…

Artık iş çığırından çıkmıştır. Doğan çocuğun ana rahminden kurtulur kurtulmaz haykırması ölü olmadığının, canlılığının kanıtıdır. Adem oğlu bu ilk çığlığı ile ana rahminden ayrılan kendi nefes alma organının bağımsızlığını ilan eder; ciğerlerini temiz havaya açar. Fakat o müjdeci ses bile, Edebiyat-ı Cedidecinin -kuş misali- “terane” bekleyen nazik kulağını “figan” gibi tırmalar. Sonuç olarak:

“Bugün doğan çocuğundan terane beklerken

Figan duyan beşeriyet……….”

in şairi sinirlendirmeyecek hiçbir normal belirtisi kalmamıştır.

Edebiyat-ı Cedideci, doğarken dünyaya gelişini sanki protesto etmek “akıllılığında” bulunan yavrusuna döner. Umut değil, acı bir telkin verir. İnsanlık, o “yaratılışın gözdesi: nuhbei hilkat” niçin dünyaya gelir? “Ömrü beşer”, “nedir bilir misin oğlum?”, heyhat! Tıpkı bir çocuğun ansızın denize fırlatılması, karanlık bir kuyuya düşürülmesi gibi hayata düşülür:

“………..önünde harelenen

Şu mai safhaya bak; şimdi ansızın seni ben

Tutup da fırlatırsam onun derinliğine,

O mai şey seni yuttukça haykırır, bağırır,

Fakat halâs olamazsın………”

Hayattan “halâs olmak” ölüme kavuşmak değil midir? Bu nedenle Edebiyat-ı Cedideci için “doğduğuna pişman” denemez mi?

Açık toplumsal amaçsızlık: Çevrenin ve genel eğilimin bireyi nasıl zorla hizaya getirdiğine örnek: Bir başka şair, ters yönden denemeye kalkıyor. Yani nikbin olmak istiyor. Fakat elinde değil. Anlattıkları -içinde yaşadığı ortam- Tevfik Fikret’inkinden farksız hayat ki, ne salt “fırtına”lı, salt “çığ”lı, hep sarpa düşmüş. “Gitmem de gitmem!” diyen kafiye ve vezin katarına yol açmak için kan-ter dökerek, inatçı fikir kervanını değneğinin tırmıklı ucuyla boyuna dürtüşlüyor:

“Ömür yolunda yolcu” (Mehmet Emin)

“Fırtına var!..

-Varsın olsun, kıyametler koparsın;

Durma yürü, ayakların yürümekten kabarsın”

İster istemez hatırlanıyor: Şair, eğer zamanının Yedi-sekiz Hasan paşa Karakolu’ndan geçen devrim yolunu öğütlüyorsa, orada insanın ayakları yürümeden kabarmaz mı? Yok, yürünecek uygarlık yolu ise, buharlı ulaşım araçlarını bile geride bırakan yirminci yüzyıla doğru, niçin biz hâlâ Çin kulileri gibi yayan yürüyelim?

Fakat Cedideci, bu gibi kuşkulardan ırak kalır… ve yolcunun nanemolla iradesiyle şiirin zoraki gayreti, yani ukalalığı düşe kalka konuşurlar:

“Ooo çığ uçmuş!..

-Görüyorum, lakin bundan ne çıkar,

Durma yürü, artık ister ise insan oğlu dağ yıkar;

Yürü yürü, artık yeter dinlendiğin elverir.”

Burada, bir kez “yürümek” mastarının her satırda üç-beş kez bolca çekilmesine rağmen, insan şiirin daha başlarında iken adamakıllı yoruluyor; ortalarına doğru ise birdenbire dama deyip duruyor. Şiiri okuyanda yerinden kımıldayacak iştah kalmıyor. Düşünülecek bir noktadır bu..

Ondan sonra, haydi yürüyelim, peki ama nereye? Bu cidden “ömür” yolculuğun sonunda şair bize hangi açık toplumsal hedefi gösteriyor? Bilinemiyor.

Bir ideal yokken, “dağ deviren misin? zincir kıran mısın?” şeklindeki tekerlemelerden “ne çıkar?”… Verilen öğüt, Fikret’in bedbinliğini nikbin bir tavırla tekrarlamaktan, yani tersine bedbinlikten başka nedir?

Öte dünyaya taban tepmek: Fakat, aynı şairin başka şiirleri okununca sorun aydınlanır “Miri mümaileyh”in çizdiği yoldan yürünseydi, bugünkü Türk milletinin hala “Ümmeti Muhammet”likte pinekleyeceği çabuk anlaşılır.

“Kur’a neferinden” (Mehmet Emin)

“- Aman fena oluyorum ah ah ah!

“- Hafiflersin, açılırsın biraz oku tövbe et…”

Halbuki, asıl savaşta vurulan Anadolu çocuğuna bu “hafif” öğüdü veren şairimiz, bizzat gidip kendisini pabucu büyüğe “biraz oku”tamaz ve haminninelerimizin salavatlı dili ile şiir yazmaktan “tövbe” edemez miydi?

Hayır. Şair, siyah Osmanlı cüppesine bürünmüş soğuk imam telkini ile “Türklüğe” çıkar bir yol dua eder:

“Gel beraber getirelim kelimei şehadet,

Haydi kardeş…

-Eşhedüenlailaheillallah!”

Böyle “Hedef”lere acaba bugün “İllallah” demeyenimiz kalmış mıdır?

Anlaşılıyor ki, Edebiyat-ı Cedide’nin en nikbin görünen “ömür yolculuğu” bile, gerçekte, vatandaşların öte dünyaya doğru taban tepmelerinden başka bir şey değildir.

Darwin’in hayvanı: Edebiyat-ı Cedide, ara-sıra, medrese kaşığı ile müsbet bilgilerden de çeşni almaya girişir. O zaman skolastiğin hışmına uğramış zavallı modern teoriler cidden acınacak duruma düşerler.

Bu konuda bir fikir edinmek için “bilim”i, “şiir”inden baskın çıkan bir şaire baş vuralım:

“Hayat Kavgası” (Mehmet Emin)

“Her bir vücut başkasının kanı ile yuğurulmuş

Yemek, yemek… işte budur yaşamanın kanunu!..”

Kur’an-ı Kerim’de Hazreti Adem’i balçıktan yuğururlar. Milli şair için de insan “yuğurulmuş”tur. Yalnız, balçıkla değil de “başkasının kanı ile”. “Adem’in yaradılışı”ndan bugüne kadar insanlığın yapmış olduğu ilerleme, demek ki, kendi mayasına balçık yerine kan katmaktan ibaretmiş.

Bu “ilerleme” şüphesiz ki Darwin’in “struggleforleif -Yaşama için savaş” denilen ayıklama yasasına dayandırılıyor! Çünkü hayat kavgası- yaşamanın yasasıdır, deniliyor. Hep biliyoruz. Darwin, canlı varlık türlerinin, doğa ile ve başka tür varlıklarla yaptıkları savaşta, en sağlam olanları kalır, zayıfları ortadan kalktar, der. İster bitki, ister hayvan olsun bütün canlı türlerinin gittikçe gelişmesi de bu Ayıklama Yasası’nın kaçınılmaz gereğidir. Bu doğru ve yüksek bir bilimsel gözlemdir.

Fakat Edebiyat-ı Cedidecinin skolastiği, bu doğa yasasını üstünkörü ezberledikten sonra hemen topluma da uygulamaya kalkar. Nedense hayvanla insan arasındaki farkı aradan kaldırıverir. Darwin hayvan türleri arasındaki savaşı doğal bulur. Edebiyatı Cedideci (çarçabuk insanı hayvanlaştırarak) insanlar arasındaki toplumsal çelişkileri ve sınıf çatışmalarını da bu araya sokar. Hiç düşünmez ki, doğada yaşama için savaş verilirken, hayvan türlerinin en yeteneklileri geliştiği halde, toplumda, insanlar arasındaki savaşlar, tersine insan türünün yeteneklilerini çürütür. Öteki kronik şekildeki çürüme ve dejenere oluşları bir yana bırakalım. Yalnız savaşı ele alalım. Eğer savaşlar Darwin yasasına göre olsaydı, savaş sırasında insan türünün bütün hasta, sakat, ihtiyar, bunak ve cılız bireylerinin ölmesi gerekirdi. Halbuki bunun tersi olur. İnsan savaşlarında toplumun en gürbüz, en işe yarar unsurları mahvolur. Hatta savaş, bireyleri değil bütün kuşakları bile çürütür, bütün insan türünü bozar: Fransa’da yapılan istatistikler, uzun süren savaş yıllarından sonra, kurraya çağrılan erlerin genel olarak boyca cüceleştiklerini saptamıştır

Böylece, Osmanlı şairinin ağzına düşen bilimsel fizik Darwinizm, gayet alaturka bir vurdumduymazlıkla metafizikleştirilir. Artık, “doğal ayıklama” yasası -cedid edebiyatçıların alnında yazılı olan anlamıyla- bir tür “doğal ayıklama” veya “toplumsal gerileme” teorisi kılığına sokulmuştur.

İnsan ilişkileri içinde “yemek, yemek…” “yaşamanın yasası” olsaydı, örneğin Abdülhamid yasalarını “doğal” saymak gerekmez miydi?

İşte, birinci bölümde sözü edilen Bay Mehmet Emin’in “Ölü kafası”ndaki felsefe budur. Ve bu, sonuç olarak, zamanın zorbalığını haklı çıkarmaktan başka anlama gelir mi?

Hayattan Kaçma (Ütopi): Mehmet Emin’e göre hayat, Abdülhamid yasalarından daha beter bir kan içiciliktir. Tevfik Fikret maalesef ölemediğimize hayıflanır:

“……………omuzlarından ağır,

Haşin, demir iki el muttasıl inip zedeler;

Ve çare yok ineceksin… Bu işte ömrü beşer”

Şairler, içinde yaşadıkları ilişkileri mutlak ve sonsuz insan hayatı sanıyorlar. Çünkü o ilişkilerin boğucu çerçevesinden sıyrılmak için kendilerinde hiçbir devrimci hız bulamıyorlar. O zaman ne yapsınlar?

Maddi olarak kurtuluş savaşına girmektense, hayal ülkesine sıvışmayı daha kolay ve hoş buluyorlar. Bütün hayalsever, pısırık sınıfların ideali yani ütopi, onların da sarıldıkları cankurtaran haline geliyor. “Bir dalgacılığın ömrü kadar haif ve zail”, “bir ömrü muhayyel” peşinde koşmaya başlıyorlar.

Zavallılara dünya dar gelmekte. Yıldızlara çıkmaya razıdırlar, fakat yeryüzünde dövüşmeye asla!

“Kehkeşane karşı” (Faik Ali- 1 Şubat 1314)

“Sen ey mader ki mer’i, mesneti, camid veya ziruh

O tevlit ettiğin binlerce, milyonlarca alemler

Bu hakin ayni ya bir müstesnaya mazhar mı?”

Kehkeşane (Samanyoluna) soruyorlar: Her yıldızda hayat bizdeki gibi mi? Sonra Acem nidaları ve Frenk ütopyası ile nasıl bir dünya istediklerini anlatıyorlar:

“O âlemlerde âyâ büsbütün bir başka yer var mı?

Ki ayette tevellütle yaşar sükkânnı siyani

Nedir bilmez geçen bir ömrü somun yadi giryani,

Bir istikbal bir mazide ikmali hayat eyler…”

Orada, insanlar Kur’an gibi “ayet”lerden doğsunlar ve mutlaka bir küçük-burjuva eşitliği (“siyan” lifi) içinde büyüsünler, Cedide gibi kötü bir geçmişe sahip olmaksızın hep geleceği yaşasınlar!

Bu durum, “şom” ömürden bir atlayışı akıllarına bile getiremeyenlerin göklerden medet beklemeleridir!

“O belde” (Ahmet Haşim)

“Hangi bir kıtai muhayyalde

Hangi bir nehri devr ile mahdut?

Bir yalan yer midir veya mevcut

Fakat bulunmıyacak bir melanıhuyla mı?”

Faik Ali, sadece bir başka dünya ister. Ahmet Haşim -galiba içinde büyüdüğü- doğu çevrelerinden esinlenerek o dünyaya az-çok bir şekil de verir: “O belde” tıpkı Campanella’nın tam dört yüz yıl önce betimlediği “Güneş Beldesi” gibi hâlâ su hendekleri ile çevrilmiş, yüksek hisar ve kalelerden meydana gelmiş bir Orta Çağ derebeyi şatosuna benzer.

Tam dört yüz yıl sonra, büyük makine ve elektrik çağında hâlâ Orta Çağ sınırlarında bocalamak pek de rastlantı sayılmamalıdır.

Edebiyat-ı Cedide şairleri, İstanbul’un muhallebici dükkanlarından ötesine biraz daha dikkat etseler göreceklerdi ki, “o belde”, yani uzun bir ırmakla (“bir nehri devr” ile) sınırlı şehri, Osmanlı İmparatorluğu’nun bir il merkezidir. Bu şehir, Dicle nehrinin çepeçevre sardığı Diyarbekir’dir. Ve deve ile taşınan beş altı batman ağırlığındaki kan kırmızı karpuzlarını yediğimiz o Diyarbekir kalesi… Bugün dört tarafından yıkılıyor! (Her Ay, 1 Kanunisani 1938, sayı:5)

Gelecek sayıda; lV. İNSAN

edebiyat-ı cedide’nin

analitik otopsisi 4

dr. hikmet kıvılcımlı

lV. İNSAN

Bu bölümde insanı inceleyeceğiz. Tabii, Edebiyat-ı Cedide insanlığını… Onun için, kadın konusunu daha sonraki bölüme bırakıyoruz.

Şaşmayın. Bildiğimiz insan: Erkek ve dişi olmak üzere başlıca iki cinsten ibarettir ve dolayısıyla kadın da bir insandır. Ama bu bize göre ve gerçekte böyledir. Göreceğimiz Edebiyat-ı Cedide için insanlığın dişisi genellikle insandan başka bir şeydir. İnsanın üstünde mi, altında mı? Orası bilinmiyor. Fakat, bilinen taraf, kadının Edebiyat-ı Cedide insanlığından ayrı kaldığıdır.

Ona rağmen, edebiyat imbiğinden geçen kadın “cismi latif”inin öyle müvellidülma (sadece doğuran) bir kadın gibi açıkta kalması, Cedidecilerin prizmasından geçtiği zaman ters bir görünüm arz eder: Bakınca; kadın hep, erkek hiçmiş sanırsınız…

Neden? Açıklayalım. Bugün varlık alanında maddesiz ruh varsaymak, ana-babasız çocuk meydana getirmekten daha toyca bir kuruntudur. Ama Edebiyat’-ı Cedideciler idealisttirler. Yani din bilginleri nasıl Havva’yı Adem’in kaburgasından yaratıyorlarsa, tıpkı böyle Cedideciler de teklifsizce ruhtan madde çıkartırlar.

Edebiyat-ı Cedide dünyasının maddesi erkek, ruhu kadındır. Başka bir deyişle, toplumsal varlığı resmen tanınan, gerçekte insan sayılan unsur erkektir. Fakat, dikkat ediniz, Cedideciler nasıl sanki madde hiç yokmuş ve bütün evren ruhmuş gibi konuşuyorlarsa, tıpkı öyle, Cedide edebiyatında da hemen hemen erkek yok gibidir. Hatta orada, yalnız erkeği değil, genel olarak insanı zor bulursunuz: Bütün konular, bütün sahneler kadın doludur. İnsanın yerini hep kadın tutmuştur! Kadın ise… Huri, melek, peri, çiçek, bebek ve ilah olabilir, fakat şüphesiz ki insan ötesidir! Bu durum, Cedide aynasının eşyayı başaşağı gösteren felsefi gizinden ileri gelir.

Bununla birlikte, en hamsofu idealistin bile maddesiz olamadığı gibi, bizim Cedideciler de kural dışında, kurala uymayan biçimde, arasıra insana dokunmaktan kendilerini alamazlar. O zaman insan üç şekilde görünür: 1- Mutlak insan,

2- Genç+ihtiyar, 3- Erkek…

A- MUTLAK İNSAN

Babil kulesi: İnsanla uğraşan tek Edebiyat-ı Cedideci Tevfik Fikret’tir. Onun için bizde, Fikret ile insanlık iki eşanlamlı kelimeye benzer.

Yalnız, konumuz Fikret değil. Fikret’in özelliği, hele Meşrutiyet’ten duyduğu hayal kırıklığıyla şahlanan hamleleri bambaşka bir dünyadır. Biz bu özellik üzerinde durmayacağız. Fikret “Yaz aşkına dair” diyenlere, kadını kedi ve aşkı bir tırmalanış gibi gösterdikten sonra, “Doksanbeşe doğru” ve hatta “Sis” gibi çıkışlara kendini verseydi, şüphesiz “Tarihi kadim”i kadar Edebiyat-ı Cedide’den uzak ve tarihi materyalizme yakın olurdu.

Ne çare ki, o da önce: İnsan olarak kaçınılmaz şekilde yaşadığı ülkenin ürünü idi; sonra: Şair olarak mistisizm ve egsantrizm yüklü Cedide kervanına bir kez katılmıştı. Bu kervanda Fikret’in insancı rolü neydi?

Kapitalizmden önce toplumda Frenklerin Tiers-eta dedikleri, Osmanlıların ‘Sınıfı Salis’ (Üçüncü Sınıf) şeklinde tercüme ettikleri bir küme vardı. Derebeyi düzeninin tüm imtiyazsız kitleleri bu Tiers-eta piramidi içine girerler. Piramidin tabanı, çoğunluğunu geniş esnaf ve köylü kitlelerin oluşturduğu kara halk tabakalarından ibarettir. Piramid’in tepesine doğru kodaman şehir burjuvaları baş gösterir. Cedide Edebiyatı, özellikle bu imtiyazsızlar piramidinin tepesinde imtiyazlılar kalabalığıyla ilişkiye geçmeye özenenler güruhunu temsil eder. Ve Tevfik Fikret, piramidin tabanına en yakın Edebiyat-ı Cedideci sıfatıyla halka, yani insana yakındır.

Tiers-eta aynı cinsten ve istikrarlı olamayan garip bir Babil kulesidir. İçinde arapsaçı haline gelmiş sınıf ve zümreler kadar çok zıtlık ve anlaşmazlık vardır. Ömürsüzdür. Derebey siyasi egemenliğinin kalktığı güne kadar sürer. Bütün insanlığı bu Tiers-eta açısından gören Edebiyat-ı Cedide’nin insan dediği şey, şüphesiz o alacalı-bulacalı kalabalık içinde ortalama bir kavramdır. Tiers-eta’nın ortalaması olan bir insan ne demektir? Epey anlaşılmaz, hayli karışık, sınırsız, çizgisiz, eleştiriye dayanaksız bir şey… İşte Fikret, böyle kaderleri geçici olarak birleşmiş, çarçabuk dağılacak düşüşlerden oluşmuş Tiers-eta toplumunu andıran soyut, kapalı bir “insan” putuna tapmak mı, yoksa isyan etmek mi gerekeceğinde şaşırdı durdu.

Fikret’in insani hayali, insanseverliği hayalperest olmakla kalmaz, egzantrik bedbinliğe de bulaşır. O zaman saraylı Hamit paşası, şehirli zengin türedi, köy mütegallibesi, tefeci, mültezim, aydın ve benzeri diğer yaratıcı insanları aynı “lacivert” bataklığa layık birer “hastalığa tutulmuş olanlar” sırasına sokulur, hepsi bir teraziyle ölçülür.

Bu nedenle Fikret, Edebiyat-ı Cedide dini içinde, apayrı bir tarikat, hatta bütün bir héresie oluşturmasına rağmen:

“Cenab’ın Mektubuna Bir Cevap” (7 Kanunisani 1321 Kayalar)

Adem evlâdı

Canlı bir cife, bir yürür pıhtı,”

demekten çekinmez, tarihi bir yıkılış devrinde çöken sınıflara “canlı bir cife (leş)” demek yanlış sayılmaz. Edebiyat-ı Cedide’ye temel olan üstün tabakaların yürüyen birer pıhtı haline geldikleri de doğrudur. Ama bizim şair, sözüne zemin ve zaman ayırmıyor. Falan toplumun filan sınıfı demiyor. Hatta salt bir toplum, örneğin Osmanlılık böyledir, kanısını bile hışmına az buluyor. Genel olarak “Adem oğlu”, bir “cife”dir, “pıhtı”dır hükmünü savuruyor… Bu kadarına ne hakkı var?

Hangi insan? Cedideci şair toplumsal ilişkilere karşı o derece gocunmuştur ki, o ilişkiler içinde baş rolü oynayan insanın maddesine, anlamına, biçimine, özüne, işine, düşüncesine, sonuç olarak nesi varsa her şeyine kafa tutar:

“Kocaman bir karın,

                    küçük bir baş

Az düşün, çok ye, daima uğraş” dizesiyle sanki: Yazıklar olsun, ne ayıp… ki insanın kafası karnından küçükmüş! feryadını basar. Ne yapalım?

Acımasız doğa, ademoğluna normal insan şeklini verirken, Edebiyat-ı Cedidecilerin o konudaki yorum ve fikirlerini almak inceliğini göstermediyse, kabahat kimde?

Belki de “Pazarola Hasan Bey”inki kadar büyük bir başı insanlara yakıştıran Cedideciler, işin şu yönünü unutuyorlar: Canlı organda kafayı da, karnı da belirleyen şey, insanın iş ve geçim biçimidir. “Hüda nekerde” herkes -şairin sözüne uyarak- “daima uğraş”mayıp da, Cedideciler gibi bir takım kendi kendini yiyen kuruntularla ömür tüketseydi -böyle bir ömrün olanaksızlığı bir yana- çok sürmez: Yeryüzü “incir çekirdeği” kadar ufak başlılar (mikrosefaller) ile dolardı. Cedideci hülya ve erotizm durumu beynin asıl cevherini dumura uğratan o derece yaman bir zehirdi.

Gerçi, dünkü kuşak için Pazarola Hasan Bey azizlik mertebesine çıkarılmış uğurlu bir tipti. Ama, bu gün megalosefali denilen koca kafalılık ana karnında veya çok küçükken geçirilmiş bir beyinzarı iltihabından başka bir şeye yorulmuyor. İnsanlar ceviz kadar bir karın üzerinde Elazığı lahanasından iri bir kelle taşısalar, Cedideci zevkine layık ve daha “lirik” olurlar mı bilmem. Yalnız, şu duygusuz doğanın kurallar bu şiirselliğe engel olurlar sanırım. Büyük başları taşıyacak oranda güçlü bir gövdeden galiba vazgeçilemez. Ola ki, çekim ve fizyoloji yasaları değişe; ya da farkına varmadan Hegelci olan Edebiyat-ı Cedide gibi insanlık ayaklarıyla değil, tepesi üstünde yürüye… Yoksa, Fikret’in “başsız deve” hikayesi veya Osmanlı İmparatorluğu masalı unutulmayacak birer örnektir: Katlanılamaz her baş, en sonunda ya kopar, ya da koparılır.

Bununla birlikte şair, kendi açısından, mantığına ihanet etmiş sayılamaz:

1- Edebiyat-ı Cedide, zamanın “göbekli”lerine özgü bir akımdır. Onlarda, kafa ile karın gerçekten insanı sinirlendirecek kadar ters orantılı olarak gelişirler.

2- Edebiyat-ı Cedide idealisttir. Ruhu maddeden üstün gördüğü için kafanın karından hacimli olmasını isterse hoş görebilir.

Hangi ruhsal durum? Edebiyat-ı Cedide insanın maddesine itiraz etmekle kalmaz; manasına da katlanamaz. Ama hangi manasına? Örneğin Fikret, insan deyince:

“Az düşün, çok ye,

                     daima uğraş” anlamını çıkararak, tiksintiler geçirir. Halbuki, aynı şikayet, her sınıf insan için geçerli midir? Öyle insan zümreleri vardır ki, genel olarak düşündükleri kadar yerler. Fakat kural olarak yedikleri kadar düşünürler: Aydın orta tabakalar gibi... Bu ortancaların yukarısında ve aşağısında bulunanlar gerçi genellikle az düşünürler. Fakat, yukarıdakiler hiç uğraşmadıkları için düşünmezler. Maddi uğraşmayı aşağı tabakalara, zihin uğraşmasını da maaşlı entelektüellerine bırakmışlardır. Onların bütün uzmanlığı, iştahları kapanıncaya kadar çok yemek, herkese rağmen ve herkesten çok tüketmek -yeni Türkçesiyle- yoğaltmaktır.

Aşağıdakiler ise, düşünmeye zaman bulamayacak kadar, geceli-gündüzlü ve her zaman uğraştıkları için az düşünürler.

Cedidecilik bu insan kümelerinden hangisine içerliyor? Uğraşıp düşünmeden çok yiyene mi? Yediği kadar düşünene mi? Az yiyip az düşünerek boyuna uğraşana mı?.. Bu üç insan tipi birbiriyle karıştırılabilir mi? Hele üçünü de “canlı cife”* ilan etmeye kimin dili varır?

Bu kısa açıklamalar gösteriyor ki, Edebiyat-ı Cedide:

“Kalbi ümmidü hırsa

                               cahı şüun

Hırsı, ümmidi at,

                     mudıykai hun” gibi sözde “suçlama”larını yaparken, kimi murat ettiğini bilmediği kadar, ne demek istediğinin de farkında değildir.

Umut ve hırs iki insani tepkidir. Yermeye de gelir övmeye de. Umut ve hırs diye iki mutlak özel kavram yoktur. Her şeyden önce kimin, kime karşı, niçin ve nasıl umudu ya da hırsı sözkonusu?.. Bunu bilmek gerekir.

Bir örnekcik: Abdülhamit, zulmünün kıyamete kadar süreceğini “umut” ederdi; halk kitlelerini vampir “hırs”ı ile sömürürdü. Ona karşılık, ezilen Türkiye halkı kurtuluş “umud”unu besleyerek, asalak üstün tabakalara karşı sönmez bir kinle “hırs”lanırdı. Şimdi iki tarafınki de, “umut” ve “hırs”… İki tarafınki de aynı şekilde kötü şey? Umut ile hırs soyut, havada ve sahibinden ayrı birer nesne midir? Zalime de, mazluma da: “Hırsı, umudu at” demek, “tavşana kaç, tazıya tut” demenin tersine çevrilmiş şeklinden başka nedir?

Hırs ve umut atılırsa, geriye kalan vücut, bir kan hokkası veya kan mengenesi ‘(mudıykaihun) imiş!

Tabii, öyledir. İnsanda hayat faaliyeti durunca, geriye bir ceset kalır diye herkesin:

“Salya yahut yalan kusan

                               bir ağız

Zillet üstünde bir cilayı gurur

Daima kirli, kirlenen bir el

Daima alçak, alçalan bir emel” taşıması mı gerekir?

Niçin? İnsan olduğu için mi, saray hazinesine baç ve yabancı sermayeye haraç vere vere inleyen çalışan Türk köylüsü “yalan kusan bir ağız” taşısın? Açlıktan ölmeyecek kadar yiyerek geçinen fakir halkta ve esnafta “gurur cilası” ne gezer? Hiç yollarda, madenlerde, tezgah başlarında didinen işçinin “kirli bir eli” var diye “alçaklığı”na hükmedilebilir mi? Kimin evi soruluyor?

Evet:

1- “Zillet üstünde bir cilayi gurur”: Bir basamak yukarısına kuzu, bir basamak aşağısına kurt rolü oynayan ve gitgide züğürtleşerek tefeci bezirganların meteliğine “rütbesi bala”dan kurşun atan iflas etmiş asilzadelerin harcıdır.

2- “Daima alçak, alçalan bir emel”: Devrime başvuracağına para karşılığında şeref ve iktidar satın almak için, salon cilvelerinden medet uman kodamanlara özgüdür.

3- “Salya yahut yalan kusan bir ağız”: Devrin jurnalcısı hafiyesinden, yılan sivil memurundan başka kimde bulunur?

4- “Daima kirli, kirlenen bir el”: Rüşvet ve irtikap otlayan memurun ta kendisi değil midir?

Durum böyleyken, yani o devrede bile ancak azlığın azlığı bir avuç adam o özelliklere sahipken, Edebiyat-ı Cedide’nin evreni hep böyle insanlarla dolu sanması nedendir?

Peynir kurdu hikayesi: Ünlü peynir kurdunun evren hakkındaki görüşü bilinir: Ona göre varlık -kurtlu peynirdir. Edebiyat-ı Cedide şairleri, içinde beslendikleri kurtlu saltanat “cife”sinden başka bir dünya olacağını akıllarına getiremiyorlardı. Zalimler tarafından gösterilen bütün barbarlık ve yırtıcılıklara rağmen, en kara devirlerin bile tarihi, yani gelip geçici olduğunu, tarihte her zaman itin ürüyüp, kervanın yürüdüğünü düşünemiyorlardı.

O zaman, kalemi ellerine alıp, aynada görünen yüzlerini çiziyorlardı:

“Beyni bir muzdarip

                    cihazı asap

Onu kaldır,

        kalan çürük bir kap

Bir sinir pençesinde her meyli;

her gülüş bir teşennücü adeli”

Devirlerinde çöken ve doğamayan sınıfların sancısı tutmuş birer karikatürü demek olan Cedide şairinin ne canlı, ne güçlü betimlemesi! Gülüşü bile, son nefesini veren tetanozlu hastanın suratı gibi “sinir pençesinde” bir et kırışığından ibaret… “Mustarip, beyin”… Enfes bir tanımlama!

Gene şaire göre -ki pek de haksız olmasa gerek- bu beyni de kaldır at:

“…Kalan, bir küçük kap” olur. Gerçekten, o zamanlar, her şeyi sarıp sıkan ve ezen köhne biçim, toplumsal gelişmeye engel olmak isteyen eski kabuk böyle “küçük bir kap” idi. Ve burjuvazi bu çürük “kap”ı çatlatarak doğacaktı.

Hamiş: Ve kap o kadar çürüktü ki, bugün bir kısım yazarlarımız, hatta öyle bir kap var mıymış, yok muymuş gibi ciddi tartışmalara bile kalkabiliyorlar:

Sadri Ethem: “10 Temmuz İnkılabı, Fransa İhtilali gibi bir sınıf mücadelesi mahsülü olmadığı için bir inkılap sayılmaz” (Vakit gazetesi)

Peyami Safa: “Sayılmazsa, dünyanın bir çok inkılapları, hatta bizim büyük Cumhuriyet inkılabımız da inkılap sayılmaz. Çünkü, biz resmen sınıf mücadelesini reddediyoruz.” ‘(Cumhuriyet gazetesi, 27 Temmuz 1933) H. K. (HER AY dergisi, 1 Şubat 1938, Sayı:6)

B- GENÇ + İHTİYAR ile (devam edecek)

B- GENÇ + İHTİYAR: Turhallı, hep bir hallı: Doğayı grub, sonbahar vs.’den ibaret gören Edeiyat-ı Cedide için insan denildi mi akla özellikle ihtiyar gelebilir. Ya genç? Adam sen de… O devrin gençlik neresinde? Ölen bir rejimde gençle ihtiyarın farkı kalır mı? Nitelikçe ikisinin de birer ayağı çukurda, ikisi de aynı geniş toplumsan mezarın kıyısında olduktan sonra, aradaki yaş niceliğinin ne önemi var!

Yok; siz, olabilir ki, şu nüfus kütüğünde yazıldığı şekilde herkesin yaşadığı yıl sayısını sanabilirsizin, o zaman iş değişir. Bununla birlikte sonunun temelinde gene bir şey değişmez. Şayet bir kimse Edebiyat-ı Cedide meşrdebine göre ihtiyar değilse de, murat ettiğiniz şekilde bir genç ise: O zaman derhal hasta olacaktır.

Hem de gencin geceleri aya tapıp, gündüzleri güneşe bakamayan, uyanıkken rüya görüp uykuda kabus geçiren cinsten olanı makbuldür. Böylesi: “Hicran-nisyan-giryan-buhran” nöbetleriyle parmağına doladığı aruz tesbihini günde yüz bin kere çeken edebi “tariki dünya”lık mertebesine erişmiş sayılır.

Edebiyat-ı Cedide genci manen ölmüş veya ölmek üzeredir. Göze görünen kalıbı hala yaşıyor mu diyeceksiniz? Emin olunuz ki, o, bugün değilse yarın, ama kesinlikle intihar edecektir! Nasıl etmesin ki, “ciğersuz” (bağrı yakan büyük acı) bir hastalığa, aşka “giriftar olmuş”tur (tutulmuştur).

Onun için biz, Edebiyat-ı Cedide’nin gencini ihtiyarından ayırmadık. Hepsini birarada bulduk.

Cedide’nin ihtiyar tipi:

İhtiyar: Serseri, avare, özleyen, koltuğunda şişesi, olduğu halde önümüze çıktığı zaman, bizim şair gibi:

“Kim bilir kimdir, nedir derdim bunun endişesi” şeklinde şüpheli sorular sormamıza pek lüzum olmasa gerektir. Görünüş ölen genç oğlunun mezarı başında işi ayyaşlığa döken ihtiyar babayı gösterir. Ölen oğlu, 1295 yılında Abdülhamit tarafından gömülen Kanuni Esasi’ye benzetirsek, artık serseri ihtiyarın kim ve endişesi’nin ne olduğu anlaşılır sanırım. Bu avare’nin koltuğundaki “şişesi”ni sakın koklamaya kalkışmayınız: Edebiyat-ı Cedide iksiri ile doludur! Aynı kişi, mezarlıktan daha başka yerlerde, daha ilginçtir:

“Sefaleti baride” (5 Şubat 1331 – İsmail Safa)

“Bir leyli zemherirde, bir piri sefid

Kalmış bürehne, gürsine, bivâye, naümid.

Rişi beyâzına kara yel kar atar durur

Kar dondurur”

Bu tersine-mersine ifadeye rağmen: Ayaza kesmiş kış gecesinde böyle başı kabak, aç, nasibsiz ve umutsuz kalmış “bembeyaz ihtiyar”ı herhalde tanımışsınızdır. Tereddüdünüz varsa takdim edeyim: Çocukların kışın, kar topuna tutmak için sokak başlarına diktikleri Noel Baba taklidi kardan adam’lara dönmüş merhum “salvetlu, şevketlu” Osmanlılık hazretleri!

Zaman denilen göze görünmez “karayel”, sözü edilen kişinin ak sakalına (rişi beyazına) “kar atar durur”…

Ve bu karlar:

“Piri ridayi düşüna, serpuşuna üşer”

O sırada:

“Hain bakışlı pencerelerden ziya düşer:

Ey bahtiyarlar, bakınız, eyliyor eniyn

Bir ihtiyar”

Şu “hain bakışlı pencereler” de neresi acaba? Eğer Çarlık Konsolsluğunun pencereleri değilse, mutlaka Avrupa finans-kapitalinin Türk yurduna doğru iştah ve keyifle bakındığı “Osmanlı Bankası” adlı balkon olacak.

Aynı sömürü pencerelerinden ister istemez azbuçuk da “ziya düşer.” Ve manzarayı gören dertli şair dayanamayarak haykırır:

“Ey bahtiyarlar bakınız! ve ilh…”

Fakat bahtiyatrların umurunda mı, onların zenaatı; öyle “bürehne (çıplak), gürsine (aç), bivaye (kimsesiz) bıraktıkları “ümitsiz”lerin zararına “bahtiyar” olmaktır. Dileğini, bileği hakkına alamayan “kimsesiz”lerin kuru kuru yanıp yakılmalarına, tarihte “bahtiyar”lar tarafından verilen ezeli cevap hep şu değil midir: “Allah versin, aşağı kapıya!”

Genç: Edebiyat-ı Cedide için normal genci hiç aramayın. Genç hasta oğlu hasta olmalıdır. Gözünüzün önünden0

“Şiiri Kamer” (O’dan – Ahmet Haşim)

“Bir hasta kadın Dicle’nin üstünde her akşam

Bir hasta çocuk gezdirerek…

tabut matemi ile gelip geçmelidir.

Cedide dilinde “gehç” ve “gençlik” ne demektir?

“Ruhum” (Ahmet Haşim)

“Gençlik ve emel hüzn civarında bir dikendir

Üstünde esen mefha da bir girye nihendir”

Edebiyat alanı: Sahrayı Kebir kadar uçsuz bucaksız bir hüzün çölü… Gençlik öyle bir emeldir ki, çöl dikenine benzer. Dikenin başında esen samyeli, göze görünmeyen (nihen) (burada nihan’ı dikene uygun düşürmek için, sanatın kaçınılmazlığı kafiye elçabukluğuna bağlı olarak nihen yapmak gerekmiştir!) bir ağlayış (girye) üfürüğüdür.

Bu “hasta” bir şairin betimlemesidir mi diyeceksiniz? Sizi sağlığından hiçbir zaman şüphe edemeyeceğiniz bir başkasının genciyle tanıştırayım öyleyse:

Bir delikanlıya” (Mehmet Emin-Raif Necdet Bey adında)

“Evet gençsin! Sen de eski cihanları yıkarsın;

Hergün coşkun bir denizden bir kumsala çıkarsın.

Hergün nice doğmayacak çocukları okşarsın.”

Bu “yıkarsın”, “çıkarsın”lı akıllıca vaiz, evvela bize Edebiyat-ı Cedide gencinin tipini tanıtıyor:

1- Demek ki -günahı Mehmet Emin Bey üstadımızın boynuna- Edebiyat-ı Cedide genci, yüzmeyi beceremeyen acemi ördekler gibi, hergün “coşkun bir denizden” (maihülyalardan) “bir kumsala çıkarmış”, yani, bu gençte ne enginlere açılan devrimci yaylım, ne de “coşkun bir deniz”e (ihtilâle) dayanacak kaburgular varmış.

2- Demek ki, aynı genç gene “hergün nice” olmayacak emelleri (Doğmayacak çocukları) arzular, şairanecesi “okşar” imiş.

İkisi de kötü şey… Bu hem pısırık, hem de hayalperest olan gençe karşı şair, sağlam sinirlerinin kirişini (“Türk Sazı”nı) gacırdatarak bir şeyler “hece”ler:

“Belki senin gönlün için her güzeller çirkindir;

Sana melek kucak açar, seni göğe yükseltir.”

Fakat sen her şeye rağmen:

“O ruhunu bulutların sinesinde uyutma”

Bu son dizeye gelindiği zaman, insan sanki “doğrusu da bu ya!” diyecek oluyor. İşte pekala, “milli şair”: Yeryüzünün her güzelini çirkin gören, gökte kucak açmış meleklere kadar yükselerek “bulutların sinesinde” nefis bir şekerleme kestirmek isteyen hayalci çocuğu imana davet ediyor. Hangi imana? Realizme… Ah! Bu kelimeler… Realizm, gerçeği kabul etmektir. Ama, gerçek var, gerçekçik var… Burada ne biçim bir realizmden söz ediliyor?

Sorumuzun cevabını daha sözüne başlarken vermiş olan şair aşağıdaki açıklamalarını da esirgemiyor:

a) “Tabiatı büyük tanı, fakat yere dar deme”

Evet, Edebiyat-ı Cedide ütopisine göre, Arapların: “La rahat fiddünya” (Dünyada rahat yoktur) sözü gerçeklerin başında gelir. Cenneti yeryüzünde yaratacağına ahirette beklemek terbiyesiyle büyüyen Edebiyat-ı Cedideciler, bu dünyadan başka dünyaya kaçmak hevesiyle bunalırlar. O gibilere bastıkları toprağı hatırlatmak doğru olur, tabii… Ama bu, işin salt tabii olan bir tarafçığıdır.

Aynı işin asıl toplumsal olan öbür tarafı ise bambaşka ve önceki hükümle taban tabana zıttır. Edebiyat-ı Cedidecilere dünya niçin dar geliyordu? Çünkü onların yaşadıkları dünya Abdülhamit İstibdadının cehennnemi idi. Onun için Edebiyat-ı Cedideciler, tabanları ateşe değmiş gibi zıplaya, inleye öbür dünyalara göç etmek istiyorlardı.

O gibilere verilecek öğüt şu olabilirdi: “Delikanlılar! Bu dünyayı beğenmiyorsunuz. Peki anladık! Fakat kabadayılık, dünyayı zalimlere bırakıp kaçmakta değil, sabredip değiştirmektedir.”

Halbuki babaç Edebiyat-ı Cedideci durumdan şikayeti bile doğru bulmuyor. Ne yaparsan yap, “fakat” yere dar deme anlayışıyla kazaya rıza göstermeyi, haline şükretmeyi uygun buluyor. Bu tevekkül, ütopiden de beterdir.

b) “Sevgilin için bir yuva yap; fakat melek isteme” Cedide genci bütün idealini hayali salon cilveleşmelerine vermiştir. Ona salonun dışında maddi bir aile kurumu yaşadığını hatırlatmak doğru olur tabii… Ama, bu da işin gene salt tabii olan bir tarafçığıdır.

Toplumsal bakımdan ise, o zamanki kadın: Evde kafes, sokakta peçe arkasından evreni loş ve boş gören; mahalle mektebinde “hoca”nın, evde “koca”nın sopasını yiyerek yaşayan, el havanı, dikiş ve kuluçka makinesi, dedikodu öğüten kahve değirmeni ve ilh, ilh… “benzeri” belirli sayıda ev eşyasıyla maddeten ve manen zavallı bir “kafes kuşu” idi. Zamane gençleri bu kuştan artık bıksalar haklıydılar.

Bu gibilere verilecek öğüt şu olabilirdi: “Delikanlılar! Bu kadını beğgenmiyorsunuz. peki anladık! Fakat kabadayılık, göklere çıkıp kadın aramakta değil, kadını genel hayatta erkekle eşit iş sahibi edip insanlaştırmaktadır.”

Halbuki babaç Edebiyat-ı Cedideci: “Sevgilin için bir yuva yap” yeterlidir diyor. “Yuva” bilinir ya, “kuş”lara özgü bir yerdir. Yani, şair “kafes kuşu”nu olduğu gibi korumak peşine düşüyor. Bu tutuculuk “melek istemek”ten de beterdir.

Edebiyat-ı Cedideciye göre: Dünya içinde yeryüzüne, yeryüzünde İstibdat ülkesine, İstibdat ülkesinde de aile yuvasına kapanıp katlanmak akıl kârıdır. Daha doğrusu, “milli şair” zaten iradesi çalımsız, hayalen vehimci olan Cedide gençliğine üç şekil altında bir tek şeyi öğütlüyor: !- doğada, 2- Toplumda, 3- Ailede (aşkta)… Ülküsüzlük!

Niçin? Basit bir can ve rahatlık kaygısı için.

Şairin “Raif Necdet Bey ismindeki gence” öğüt vermeye başlarken ağzından kaçan ilk dizedeki “manahnu fih”ine (sözünü ettiği şeye) dikkat edelim:

“Evet gençsin! Sean de eski dünyaları yıkarsın” cümlesindeki “yıkarsın” sözü şüphesiz Türkçe “yıkamak” mastarından gelmiyor. Çünkü, öyle bir şey sözkonusu olsa, Raif Necdet Bey oğlumzdan ve herkesten önce koca şairin (kendisi) kol ve paça sıvayarak “eski dünyaları” zemzem suyu ile yıkamaya kalkışacağı ortadadır. Burada Edebiyat-ı Cedidecinin korkusu “yıkamak”tan değil “yıkmak”tandır. Eski dünyalar “dişleri düşmüş sırıtan” İstanbul surları gibi birer birer ve kendi kendine çökse bile şair, onları yıkıp yeni ufuklara doğru yeni yollar açmayı: “Doğmayacak çocukları okşamak” şeklinde boşuna bir şey sayıyor.

Dahası var. Eski dünyaları yıkmak tehlikelidir de! Şair, gence: “unutma” ki diyor, “Toprağın bir evladısın”

“Lakin sen, uçuruma düşmeyeyim dersen” öyle boş (yıkıcı) üzüntülere kulak asma! Uçurum, yani istibdadın zindanı senin neyine gerek. Başın bulutlara ereceğine ayakların suya değsin. Hem sonra beğenmeyecek ne var? Yeter ki, eskimiş dünyalar için bile olsa, sakın yıkıcılığa özenme, eğer:

“Sen, uçuruma düşmeyeyim dersen”

şu kara dünyada bir kuru yuvacık yapabilirsen, ne mutlu sana…

Sonuç olarak, Edebiyat?-ı Cedidenin gençlere öğüdü şudur: Köhne geçmiş ile, görenekle, İstibdatla olan ilişkilerinde statüko’yu koru: Bakisi dürügü binihayet! (Geriye kalanı bitmez bir yalandır)

C. ERKEK

Edebiyat-ı Cedide erkeği, genç ve ihtiyar dışında ve şüphesiz kadından bambaşka bir insandır. Yalnız canlılık bakımından değil, asıl ve en çok toplumsal bakımdan kadınla tam bir zıt kutup oluşturur. Bu nedenle, kadın bölümünde bulacağımız her karakterin tersi, Cedide erkeğine özgü bir özellik olacaktır.

Dolayısıyla, erkeğin üzerinde çok durmayacağız.

Edebiyat-ı Cedide erkeğini en kanlı ve canlı şekilde anlatan Ahmet Hikmet’in “Hasbıhal”idir. Fakat dikkat etmeli: Hasbihal’de betimlemeler mutlak erkekten sözeder. Halbuki o devre ve Edebiyat-ı Cedide yandaşlarına özgü erkeğin kastedildiği ortadadır.

1- O devirde erkekler: ”Sinir illetinin en birinci sebepleri!” Ve atmacanın güvercine saldırdığı gibi kadınlara saldıran “kibirli, inatçı, hodbin, hırçın, çabuk fikir değiştiren yaratıklar”dır.

2- Erkeklerin toplumsal durumu: “Cihanda herşey, her bir şey erkekler içindir. Yasalar, imtiyazlar, şan, şeref, bağımsızlık, güç bütün insan hakları onlara aittir”

Tekrardan çekinmeyelim: Cedideciler kendi dünyalarının aynasında, kendi boylarını seyrediyorlar. Yoksa, elbette, zamanla kadın da kamu işlerine karıştığı oranda “insanlık hakları”nı kazanır. Hele Edebiyat-ı Cedide devrinde “insanlık hakları”, “şan ve şeref” tekelini ele geçirmiş olmak şöyle dursun, hatta doğanın zengin ve fakirden aynı derecede kıskanmadığı erkeklik hakkında bile -geçim zoruna- mahrum kalmış nice erkekler vardı: Harem ağaları gibi…

3- Erkeklerin kadın hakkındaki fikirleri: Cedide erkeklerinden hangisine isterseniz sorunuz yüzünüze kayıtsız bir alayla: “Kadınlar gençlerin eğlencesi, ihtiyarların hizmetçisidir!” cevabını fırlatır ve bıyıklarını bükerek başını çevirir.

Görüyoruz: Cedideci “gençler” ve “ihtiyarlar” derken, bu iki kelimenin yalnız erkeğe özgü birer sıfat olduğuna inanmaktadır. Türkçede genç ve ihtiyar sözleri kadın için de, erkek için de aynen kullanıldığı halde, burada, kadına ait olmayan bir şeymiş gibi ileri sürülüyor.

Erkek, yedisinden yetmişine kadar erkek’tir, kadının sahibi, “efendisi”dir. Erkeğin, kendisi kaç yaşında olursa olsun “taifei nisa” (kadın kısmı)dan dilediği yaşta bir “tane”sini alabilir. Erkek henüz irileşmemiş, yani çocuk mudur? Sakıncası yok: Çocuğa bir eğlence lazım… Kadından güzel, ucuz oyuncak mı olur? Erkek artık erliğini yitirmiş, yani ihtiyarlamış, bunamıştır diye merak etmeyin; ona da bir halayık gerek: Kadınlar “ihtiyarların hizmetçisidir!”

Özet olarak, egemen Cedide erkeği, gerek toplumda, gerek ailede mutlak iktidar sahibi bir “bey”, derebeyidir. Kadın ise onun hem Acemce hem de Frenkçe anlamıyla “serv”idir. Serv, Acemce selvi ve Osmanlı edebiyatında -boyundan kinaye olarak- kadın demektir. Fakat bizim asıl anlatmak istediğimiz serv, Fransızcadaki “toprağa bağlı kadın” ya da buradaki özel anlamışla “haneye bağlı” (eve bağlı) kadın anlamına gelir. Ve kadınlar, önlerine ekmeklerini kıran “ağa”, “efendi”, veya “bey”lerine, her üçü de toplumsal olarak derebey özellikli olan o müstebit hükümdarlarına karşı hep kul ve köle tevazuu ile bağlıdırlar. Tabii esirler ve toprağa bağlılar gibi, “Efendi”lerine isyan değil, şikayet bile etmekten çekinirler.

Tersine, erkek tarafından zulüm gördükçe, sanki “toplumsal mazohizm” deyimine kadar varan bir tepkiyle onu daha çok sever, takdir, “tevkir” ederler (iyi karşılarlar):

“Şimdi sensiz” (Süyunu peride)

“Ah ruhumda bir derin feryad,

Tarı fikrimde münkesir bir yad,

Yine kalbimde hep muhabbet var” derler.

Yani: Kadının ruhunda erkeğe karşı derin bir çığlık, fikir karanlığında kırık bir anış bulunmasına rağmen, gene “hep” sevgi var! Erkek eski bir oyuncak gibi kırıp attığı kadından iki şekilde cevap alır:

1- Feryad, 2- Muhabbet.

Erkek, aile ve toplum içindeki ekonomik egemenliğini bir kırbaç gibi şaklattıkça, kadını ayaklarına kapandıran bir sultan şeklinde görünür. Niçin? Çünkü, Cedit edebiyatının temsil etitiği ilişkileri yaşayan kadın, ne ilkel, doğal köylü ekonomisinde olduğu gibi ailenin iç mekanizmasını çeviren üretici ve müsbet bir rol oynar; ne de aile dışında, hayatta erkekle başbaşa iş gören bir arkadaştır.

Onun için, sanki büsbütün bireysel kaprislere özgü, toplumsal fonksiyonlarını tümüyle yitirmiş olan bu kadının sesi ancak şöyle bir “feryad” olabilir:

“Re’yi ekarip olmadı re’yimle müttazik

Hep aldanırlar ömrü harabetetti nafile,

Alkışlarım bu zilleti ben zehr-hand ile!

Makhuru mihnet itse de ye’si muahhirim

Aczimle ben mezalime karşı muvakkirim…”

Kadın mutlak aczini iyice anlamıştır. Uğradığı aşağılanmayı bile zehirli bir gülüşle alkışlar.

Karşısında erkek, onu çamura atsa alkışlanır; çiğnese, ezse “tevkir” edilir… (iyi karşılanır)…

Ne kahramanlık!

H. KIVILCIM

HER AY – MART 1938, 7nci sayı)