DURUM DEĞERLENDİRMESİ VE GÜNDEM

Yazar: Kuvayi Milliye Dergisi
(Kuvayı Milliye Dergisi’nin Ocak-Şubat 2001 tarihli 26. sayısında yayınlanmıştır.)
Dergimizin ilk sayısından beri defalarca dile getirdik. Gerekçelerini, neden-sonuç ilişkilerini, tarihi sürecin bizlere yüklediği yaşamsal misyonu anlattık. Demokratik kitle-meslek örgütlerimize, cumhuriyet(çi) kurum ve kuruluşlarımıza ve halkımıza çağrılar yaptık. 19 Mayıs 1997 tarihinde düzenlediğimiz Kuvayı Milliye Kurultayı’nda; yerel yaşam alanlarımızdan başlayarak kurulacak HALK MECLİSLERİ’nin birleşip Türkiye Kuvayı Milliye Meclisi’ni oluşturmasını önerdik.
Mevcut Meclis ile, bu seçim sistemi ile, bu partiler yasası ile ve bu anayasa ile ülke sorunlarının çözülemeyeceğini; cumhuriyet(çi) kurumlarımızın ve halk örgütlerimizin bir araya gelerek bir KURUCU MECLİS oluşturmasını, bu meclisin bir yıl içinde yeni bir anayasa, seçim yasası, partiler yasası, iş yasası, sendikalar ve dernekler yasası vb. hazırlamasını ve bir yıllık bir geçiş dönemi sürecinde kurulmuş ve kurulacak partilerle, ikinci yıl sonunda seçimlere gidilmesinin, sadece mevcut tıkanıklığı önlemekle kalmayıp ülkemizin ve halkımızın gerçek kurtuluşunun önünü açabileceğini belirttik.
İşçi sendikalarına ve konfederasyonlarına, köylü kooperatiflerine ve birliklerine, esnaf kooperatif ve konfederasyonlarına, sivil, askeri ve idari cumhuriyet(çi) kurum ve kuruluşlarımıza ekonomik ve sosyal adalete dayalı yeni bir anayasa taslağı teklifimizi, Kuvayı Milliyeci Sivil Savunma Seferberliği önerimizi, Kuvayı Milliye Meclisleri yapı ve program çalışmamızı ilettik. Tüm bunların gerçekleşebilmesi doğrultusunda, dergimizin de içinde bulunabileceği bir yürütme ve koordinasyon grubunun oluşturulmasını önerdik.
Dergimizin öncülüğünde yerel gazeteler yayınladık. Ulusal bazda Kuvayı Milliye Gençlik Postası gazetesini çıkardık.
TÜSİAD’ın ve MÜSİAD’ın vatan ve millet dışılığına karşın küçük ve orta ölçekli ulusal(cı) sanayici ve işadamlarımızın örgütlenmesi çalışmasını başlatıp USİAD’ın (Ulusal Sanayici ve İşadamları Derneği) kurulmasına öncülük ettik.
Tüm bu proje-program önerilerimiz, dergimizin düşünce ve davranış tutarlılığını ve bütünlüğünü oluşturdu. Ancak ne yerel bazda ne de ulusal bazda yeterli etkiyi, tepkiyi, iletişimi ve eşgüdümü oluşturabildik. Oysa, “Uyanmak İçin Uyarmalı, Uyarmak İçin Uyanmalı” 40 yıldır “atasözü”. Bu sonucun bizden, sizden ve yukarda saydığımız kurum ve kuruluşların yapılarından kaynaklanan nedenleri olabilir. Ancak ülkemiz, halkımız ve tüm insanlık ciddi bir varlık ve yokluk tehlikesiyle karşı karşıya. Daha fazla zaman yitirmeden düşünüp davranmak yaşamsal bir zorunluluk. Onun için önümüzdeki sayılarda, yaşanabilir bir doğa ve toplum kurma mücadelesindeki iletişim, eşgüdüm, örgütlenme yetersizliğinin nedenleri üzerinde duracağız. Bu başarısızlığın baş nedenlerinden olduğuna inandığımız duyarsızlıkları, görevden kaçışları, aymazlıkları, duymazdan ve görmezden gelişleri, sulandırmaları tartışmaya açacağız.
Kırk Katır mı? Kırk satır mı?
Dergimizin ilk sayısından beri yazdık, çizdik, uyardık. Uyarmaya devam edeceğiz. Uluslararası holdingler, onların emrindeki emperyalist devletler ve yerli ortakları, 100 yıldır ülkemizi ve ulusumuzu, aralarında ekonomik ve sosyal uçurumlar olan bölgelere ve sınıflara böldüler. Gene aynı güçler, son 20 yıldır da çok hukuklu, etnik-dinsel parçalara bölünmüş, kent-şirket devletçiklerden oluşan, küresel entegrasyonlu bir ortaçağ federasyonuna dönüşmemizi dayatıyorlar.
Batılı parlamentoların, Ermeni, Kürt vs. “meseleler”ini gündeme getirmelerinin nedeni, ülkelerindeki “azınlık oyları”nı almak değildir. Sayın Başbakan B. Ecevit ve Dışişleri Bakanı İ. Cem; “onlara gerçekleri anlatmalıyız… Lobilerin etkisindeler… Hatalılar…” diyorlar. Holding medyası da koro halinde hedef şaşırtıyor: “Kürtler ve Ermeniler Avrupa’yı kandırıyor..” Batılılara biz bu “mesele”leri anlatamıyor değiliz! Onlar gerçeğin peşinde değiller. Onlar hata yapmıyorlar ki! Holdinglerinin ve devletlerinin emperyalist çıkarlarının gereğini yapıyorlar. Amaçları ne Kürt halkının ne de Ermeni halkının çıkarlarını gözetmek. Onların asıl amacı; dünyanın en zengin enerji ve su kaynaklarına sahip Ortadoğu ve Avrasya coğrafyasındaki egemenlik yarışında öne geçmektir.
Türkiye, İran, Irak, Suriye gibi ülkelerin vatan coğrafyalarının ve halklarının bütünsel ve ulusal yapısı, küresel kapitalist-emperyalist sömürü düzeninin önünde çok büyük bir engeldir.
Özellikle bu ülkelerde yarattıkları enflasyonu, pahalılığı, işsizliği, tarımsal, ekonomik ve sosyal, endüstriyel ve kültürel çöküşü, yerli ortakları eliyle oluşturdukları suni gündemler ile gizlemeye çalışıyorlar. “İnsan hakları”, “demokrasi”, “özgürlük”, “birey olma”, “sivil toplumculuk”, gibi maskelerle Kürtçe yayın-eğitim kampanyaları, F Tipi yangınları çıkarılıyor. Tüm gayretlerine rağmen başaramadıkları etnik ve dinsel iç savaşı, siyasi ve ekonomik dayatmalarla başka biçimlerde yeniden gündeme getiriyorlar.
Bu dayatmalardan kurtulmanın yolu; Batı’lı emperyalistlere karşı bir başka emperyalist güç merkezinin kucağına oturmak olamaz. Almanya ve Avrupa’ya karşı İsrail ve dolaylı ABD ittifakları ya da tersi; yağmurdan kaçayım derken doluya tutulmaktır.
Yeni Pratik Öneriler
Örneğin bugün Meclis’te çıkarılmayı bekleyen yasalar ülkemizin ve halkımızın çıkarları doğrultusunda hazırlanmamıştır. Demokratikleşme girişimlerinden yerel yönetimlere, kamu bankalarının, enerji üretim ve dağıtımının özelleştirilmesinden sosyal güvenliğe dek tüm yasa tasarıları, şu veya bu uluslararası sermaye kuruluşlarının ve onların yerli ortaklarının çıkarları doğrultusunda, ülkemizi ve halkımızı köleleştirme programının bir parçası olarak dayatılmaktadır. Yağmayı paylaşma tepişmesi ve telaşı birbirinin yolsuzluğunu ihbara kadar gitmektedir. Tüm bu nedenlerle, GB ve AB’ye giriş, ABD ile ikili ekonomik, ticari ve askeri anlaşmalar, İsrail ile ikili askeri ve ekonomik anlaşmalar dahil tüm uluslararası anlaşmalar esastan ele alınıp ulusal çıkarlarımız açısından yeniden gözden geçirilmelidir. Doğaldır ki önce, bunu gerçekleştirebilecek halkçı ve bağımsızlıkçı bir erk oluşturmak gerek.
Başta Yerel Yönetimler Yasa Tasarısı, Bankalar Yasa Tasarısı, Sosyal Güvenlik “Reform”u (!), Tarım “Reform”u (!) ve “demokratikleşme” (!) adı altında hazırlanmış ve hazırlanacak yasal değişiklikler olmak üzere tüm yasal ve anayasal revizyon çabaları durdurulmalıdır. Öncelikle enerji, iletişim, ulaşım ve tarım alanlarındaki talan ve çöküşü durdurmak; “insan hakları”, “etnik ve dinsel özgürlükler” adı altında ülkemizin ve halkımızın parçalanmasını önlemek; Kıbrıs, Ege ve GAP üzerindeki emperyalist oyunlara son vermek üzere Ulusal Sivil Savunma Seferberliği çerçevesinde, özel olarak Ekonomik ve Sosyal Olağanüstü Hal ilan edilmelidir. AB ve GB’ye giriş, özelleştirmeler, tahkim, Kürtçe yayın-eğitim gibi konularda ve başta ABD ve İsrail ile imzalananlar olmak üzere tüm anlaşmalarda, yasa ve anayasa değişikliklerinde REFERANDUMa gidilmelidir.
Kısa vadede hemen; demokratik kitle-meslek örgütlerimizin ve halk kesimlerimizin temsilcileri ile resmi, askeri, sivil cumhuriyet(çi) kurumlarımızın temsilcileri, SENATO gibi çalışacak geniş katılımlı geçici bir kurul oluşturabilir, ülke sorunlarını burada tartışıp çözüm yolları üretebilirler. Örneğin MGK Sekreteri’nin başkanlığında oluşturulacak bir koordinasyon kurulu da, burada belirlenen önerileri MGK’ya götürebilir. MGK da bunları Meclis’e ve Hükümet’e tavsiye eder. MGK’nın sivilleştirilmesi istenmiyor muydu?
Orta vadede, asıl yapılması gereken ise, Sivil Savunma Seferberliği çerçevesinde, 1921 ve 1961 Anayasalarının ışığında, gerçek bir halk idaresine dayalı halkçı devleti oluşturmaktır:
1- Halkçılık ve bağımsızlık temelinde yerel Kuvayı Milliye Meclisleri örgütlenmelidir. Bunların aşağıdan yukarıya oluşturacakları yeniden yapılanma ile, egemenlik kayıtsız şartsız örgütlü halkındır ilkeli Türkiye Kuvayı Milliye Meclisi oluşturulur.
2- Sürekli pahalılık demek olan enflasyonun gerçekten önlenebilmesi, yolsuzlukların, kara para ekonomisinin, rant, irat, faiz, borsa ve komisyon bataklığının kurutulabilmesi; bankacılık ve finans sistemimizle toplumsal üretim, dağıtım, paylaşım ve tüketimimizin organik olarak, ulusal bazda yeniden planlanmasına ve örgütlenmesine bağlıdır. Bu nedenle de Kooperatifler ve Kooperatif Bankaları hayati önem taşımaktadır. Böylece, ileri ve demokratik bir toplumun alternatif bankacılığının ilk örnekleri oluşturulabilir. Örneğin:

  • HALK BANKASI; USİAD (Ulusal Sanayici ve İşadamları Derneği), TESK, Türkiye Esnaf ve Sanatkarlar Kefalet Kooperatifleri Merkez Birliği gibi örgütlerin öncülüğünde kurulacak ESNAF KOOPERATİFLERİ BANKASI’na devredilmeli,
  • ZİRAAT BANKASI; Köy Koop, Tarım Kredi, Tarım Satış ve diğer tarım-hayvancılık kooperatifleri Merkez Birlikleri’nin, Ziraat Mühendisleri, Ziraat Odaları ve diğer üretici köylü örgütlerinin öncülüğünde kurulacak TARIM KOOPERATİFLERİ BANKASI’na devredilmeli,
  • EMLAK BANK; Konut Yapı Kooperatifleri Merkez Birliği ve TMMOB’nin öncülüğünde kurulacak KONUT KOOPERATİFLERİ BANKASI’na devredilmeli,
  • ETİBANK, İLLER BANKASI, VAKIFBANK, ŞEKERBANK gibi kuruluşlar; ilgili halk kesimlerimizin ya da yerel-ulusal yönetimlerin kuracağı Kooperatif Bankalar’a devredilmelidir.

Kamu, bu alanda etkin bir kontrol ve denetim görevi üstlenmelidir.
İlgili birlik ve kooperatiflerce kurulacak KOOPERATİF BANKALARI birleşerek KOOPERATİFLER MERKEZ BANKASI örgütlenmesini gerçekleştirirler. Böylece; üretim-maliye dengesizliği, bütçe ve kamu açıkları, toplumsal üretimden ve katma değerden kopuk finans ve rant egemenliği, kayıtdışı ekonomi ve enflasyonun önlenmesi için ilk ve sağlam adımlar atılabilir ve de demokratik bir cumhuriyetin alternatif bankacılığının ilk örnekleri filizlenebilir. Kooperatif Bankaları Merkez Birliği; üreticilerin ve tüketicilerin vergilerini kendi birlik ve kooperatiflerine ödemeleri, Halk Bankası, Ziraat Bankası, Emlak Bank, Vakıflar Bankası, İller Bankası gibi kuruluşların ilgili halk kesimlerimizin demokratik-örgütlü-kollektif inisiyatif ve güdümünde, “şeffaf” ve gerçekten birer Kamu Kuruluşu olmaları doğrultusunda programlar geliştirip bunları hayata geçirmek için mücadele eder.
Halkın kendi kendisini yönetmesi diye özetleyebileceğimiz gerçek demokrasi ve gerçek cumhuriyeti kurup geliştirebilmenin yolu; ekonomik ve sosyal adalete dayalı, örgütlü halkın fiilen yönetime katıldığı bir sistem kurmaya başlamakla açılabilir. En kısa yol bu. Başka alternatif var mı?
Ana halka
Bu sayımızda; bir taraftan yukarda değindiğimiz duruma ışık tutacak yazı ve incelemelere yer verirken diğer taraftan, 19. yüzyılın sonundan beri insanlığın başına bela olan ANARŞİZM’in ülkemizdeki kökleri, kalıntı ve karikatürleri üzerinde duracağız.
Her sosyalistimizin, devrimci, ilerici ve demokrat gençliğimizin ve halkımızın; eskiden beri emperyalizmin bir aracı olmaktan öte bir işlevi olmayan, bugün terörizm, bölücülük belirtileriyle kendini gösteren ve bulaşıcı bir sosyal hastalık olan anarşizm ile ideolojik, sosyal ve politik tüm alanlarda hesaplaşması yaşamsal öncelik ve ivedilikte pratik-güncel bir zorunluluk olmuştur.
Çeşitli yayın organlarında ve söylemlerde; “Politika-politikacı”, “politik ahlak”, “demokrat-aydın”, “sanat-sanatçı”, “sanatçı kimliği”, “sanatçı sorumluluğu”, “çağdaş kültür”, “kültür değerlerimiz”, “barış”, “özgürlük”, “eşitlik”, “ezen”, “ezilen”, “barış ve özgürlükten yana olmak”, “bireyin ve toplumun kimlik arayışı”, “ulusal kimlik”, “alt kimlik”, “insan hakları”, “kültürel, dinsel ve etnik mozaik”, “Devlet”, İktidar” ve hatta “devrim” ve “devrimcilik” gibi kavramlar ve süreçler, çoğu kez sınıfsal-toplumsal gerçeklikten ve tarihi süreçten kopuk, içeriği boşaltılmış, soyut ya da yanlış ve başka amaçlar için kullanılıyor. Oysa, gerçeklik somuttur. Tüm bunlar; en son duruşmada, ait oldukları sınıflar tarafından varedilen ve onlara bağlı, onlar için var olan somut gerçekliklerdir. Bunun dışında soyut bir “gerçeklik” yoktur.
Çeşitli eylemlerde ve toplantılarda ibretle yaşıyoruz, izliyoruz. Toplumsal sorunlarımız ve çelişkilerimiz kör dövüşüne döndürülmek isteniyor. Bolca “alevilik-bektaşilik!” sömürüsü, biraz “post-sosyalist!” ajit-prop, çokça sınıflarüstü “Sivil Toplumculuk; Özgür Birey! İnsan Hakları! Kürt Kimliği! Devrimci Mücadele!” lafları, “haydi silahlı direnişe, barikata” tarikatçılıkları, F Tipi, Kürtçe eğitim ve yayın direnişleri; sis perdesini kalınlaştırıyor, kurtların kuzu postuna bürünmesini kolaylaştırıyor.
Daha düne kadar birçok gencimize; kiminle ve niçin olduğu belli bir “Barış!”ın aleti olmayı dayatan ya da “Haydi Sokağa! Eyleme! Özgürleşmeye!” diyerek Mustafa Kemal resmi yırttıran, Beyazıt kulesine orak-çekiçli ve bombalı kızıl bayrak çektirip TC bayrağı yaktıran, cam-çerçeve kırdıran, 1 Mayısları bastıran, emperyalist metropollerde yuvalanmış ve oralardan beslenen “büyük devrimci lider” pozlu tarikat şeyhleri, uluslararası sermayenin gizli-açık taşeronluğunu üstlenip, “örgüt” içi-dışı cinayet ve provokasyonlarını, “Marksist-Leninist”(!) maskelerle sürdürebiliyor. Ne tür bir “devrimcilik” ve “sosyalizm” bu böyle?
Ekonomik – politik – sosyal olay ve ilişkileri sebep – sonuç bağlarıyla kavramak, emperyalizmin “Böl! Parçala! Yönet!” politikalarını ve kimlerin taşıdığı “sular”ın hangi “değirmen”e aktığını görmek, olaylara olay katmadan, ilişkileri abartıp küçültmeden, oldukları gibi değerlendirip, olay ve ilişkiler zincirinin halkalarını peşinden sürükleyecek ana halkayı yakalamak, omuzlarımızın üzerindeki başımızla düşünüp davranmak, halkımızla örgütlenip, sentezleşebilmek… Yok!
Biraz sıkışınca; “Yok abicim! Bu halk ‘adam’ olmaz! Ne dinliyor! Ne okuyor! Ne de anlıyor! Bu ülkede her şey bitmiş!” denilip anarşizme ve pasifizme “ideolojik” zemin ve bahane yaratılıyor. Parça, bütünden ayrılmaz. Biz ne kadar dinliyor, okuyor ve anlıyorsak, halkımız da o kadar. Benzer tartışmalara, 12 Mart ve 12 Eylül öncesi de taraf ya da tanık olmuştuk! Üçüncü kez yine mi “tekerrür”? “Devrimci” derebeylere ve otorite megaloman(yak)larına bir diyeceğimiz yok. Onlar “görevli”! Ancak gençliğimiz, “devrimci liderlik” maskeli “şeyh”lerin sıkıyönetiminden (kapaktaki resim) ve barikat-tarikat-fraksiyon-provokasyon cehenneminden kurtulmalıdır, kurtarılmalıdır! Fabrikada, tarlada, karakolda, cezaevinde, okulda, sokakta gizli-açık, derin-sığ her türlü baskı, işkence ve cinayet durdurulmalıdır!
İşte tüm bunlar için, toplumsal olay ve ilişkilerimiz tarihi gelişimleriyle ele alınıp tartışılmalı, kavramlar ve süreçler netleştirilip duruca bilince çıkarılmalıdır… Bunun için, Sivil Savunma Seferberliği dosyamızı, Kavramlar-Süreçler dosyamızla taçlandırdık.
Gündem
Ermeni, Kürt vb. “sorun”ların batılı emperyalistlerce gündeme getirilmesine karşılık, ülkemizin ve halkımızın ulusal çıkarlarını savunmak adına ortaya konan söz ve eylemleri ibretle izliyoruz.

  • Fransız “Karfur”lar, “Düpont”lar gelip “yerli” “SA-SA”larla, hazineden bedava arsalı, ucuz kredili, vergi ve sendika muafiyetli sömürü ve soygun çeteleri kurarken onları alkışlayanlar;

  • 27 Mayıs devriminden sonra sütten ağzı yananların kurdurttuğu OYAK’ın Fransız “RÖNO” şirketi ile çıkar ortaklığı kurup ordumuzla ulusal çıkarlarımız arasında uçurumlar yaratmaya kalkanlara kaygısızca bakanlar;

  • Tüm bunlar gibi İtalyan, Alman, Amerikan, İsrail, Japon vb. emperyalist güç odaklarına bağlı şirket ve holdinglerin “yerli” – yersiz ortakları ile ülkemizi ve halkımızı sömürgeleştirmesini görmezden gelen ve destekleyenler;

  • Hatta Mersin’de, İçel’in Fransız işgalinden kurtarıldığı gün “KARFUR-SA”nın açılışını alkışlarla karşılayanlar,

Tüm bu vatan ve millet hizmeti gördüklerini iddia edenler şimdi: “Fransa, sabrımızı taşırma” diye kıçını yırtıyor.
CHP Gnl. Bşk. Yrd. bir eski büyükelçi, bir tv programında; “yapamayacağımız şeyleri gündeme getirerek gülünç duruma düşmeyelim… Onlar bu tepkilerin hesabını yapmışlardır.” dedi…
Buna rağmen, “Fransa (İtalya, Almanya, Amerika) önce kendi tarihine baksın” demek; “Sen benimkini idare et ben de seninkini görmem” demek isteyen emperyalist özlemli-özentili şark kurnazlığıdır. Bu, aynı zamanda bir itiraftır.
Daha dün, göğsünde Mustafa Kemal resmi ile Fransız emperyalistlerine karşı savaşarak bağımsızlığını kazanan Cezayir halkının kurduğu devleti Birleşmiş Milletler’de tanımayan ve Fransız emperyalizminin yanında yer alan kimdi? O günkü “Türk” Hükümeti ile “Ey Fransa! Sen önce Cezayir’de yaptıklarının hesabını ver” diyen şimdikinin arasında ne fark var? Fransızıyla Amerikalısıyla emperyalizm, bugün kendisiyle daha fazla içli-dışlı bir “Türk” Hükümeti’nin işbaşında olduğunu bilmiyor mu?
Cezayir’i tanımakta göstermediği duyarlığı ve tepkiyi şimdi gösteriyormuş gibi yapmakla ne Cezayir halkını, ne Fransız halkını, ne de dünya kamuoyunu kandırabilirsiniz. Tümüyle emperyalizm ve onun bir güç merkezi olan Fransız şirket ve holdingleri içimize işlerken o mübarek sabrın taşmadı ve bugüne kadar durdu da “Ermeni Meselesi”nde mi “taşacak”?
Emperyalizm böyle blöfleri Sovyetler sağken bile ciddiye almamış, tam tersine, asıl sömürüsünü gizlemek için kışkırtmış ve el altından desteklemiştir.
Yanılmamak ve yanıltmamak için öncelikle yapılması gereken: Fransız gericiliğini devrimci gelenekli Fransız halkıyla; İtalyan faşizmini, İtalyan devrimciliğiyle; Alman faşizmini, Alman Spartaküsleriyle ittifak yaparak geriletmektir, püskürtmektir.
Ancak şu gerçekliği de unutmamalıyız: 2. Enternasyonalci Kautskylerden sosyal devletçi Keyneslere uzanan süreçte; emperyalist ülkelerde yaşayan halkların, sömürüden pay alma ve hatta sömürüye ortak edilme doğrultusundaki propaganda ve çalışmaların hiç etkisinde kalmadıkları söylenemez. Bu nedenle onlar, emperyalizmi anlamakta (şimdilik) zorlanabilirler.
İnsanlığın ezici çoğunluğunu oluşturan mazlum halkların ve onların işçi sınıflarının öncülüğünde başlatılması ve yürütülmesi kaçınılmaz olan ulusal kurtuluş, ulusal kalkınma ve halkların refahının yükseltilmesi mücadeleleri başarıya ulaştıkça, emperyalist sömürü azalacak, “gelişmiş ülke” halklarına verilen sömürü payı eksilecek, böylece o halkların insanlıkla yeniden bütünleşmesi için daha elverişli koşullar yaratılmış olacaktır.
Bu bağlamda, Fransız halkı, 1789, 1871 devrimci geleneklerinden çok şey kaybetmediğini, 2. Dünya Savaşı’ndaki anti-faşist direnişi ve Fransız egemen sınıflarının gericiliğine karşı mücadelesi ile göstermiştir. Son olarak da Seatle, Davos gibi metropollerde düzenlenen emperyalist örgüt toplantılarına karşı gösterilen demokratik tepkilerin başını Fransız işçi ve köylülerinin çekmesi, bu halkın büyük insanlığa yakınlığının bir göstergesidir.
Fransız emperyalizminin Ortadoğu ve Avrasya’daki sömürü emellerine alet olmayacağını umduğumuz Fransız halkını, ilerici aydınlarını ve özellikle demokrat şairlerini; Özdemir İnce’nin Mayıs 1983’te yazdığı “direnme ve şiir”i ile anıyoruz.
Kültür-Sanat bölümümüzde: Özdemir İnce ile “çuvaldızı başkasına” derken, Veysel Çolak ile de “iğneyi kendimize” diyoruz: “Yaşantının Anlamından Sorumlu Olmak”…
“Gündem”imizi, Bülent kardeşimizin “kırılmalar”ı ile açtık. E. Bülent Yardımcı, içinde eleştiri ve öneriler de olan mektubunda; “… Ermeni sorununu yeniden ısıtmalarının, Bakü-Ceyhan (enerji hattı) ile (de) ilişkisini” belgelerle anlatmak gerek diyor. Araştırmacılarımıza duyurulur.
Ardından, Sivil Savunma Dosyası’nda: Alpaslan hocamız, “çağdaş kölelik” ile; yalnız sömürülenlerin değil, Fransa gibi emperyalist ülkelerin de durumlarına ışık tutuyor. Birgül hocamız, demokrasi, insan hakları ve yerinden yönetim maskeleriyle kurulmak istenen “sömürü özgürlüğü”ne göre, TÜSİAD’larca devletin nasıl yeniden yapılandırılmaya çalışıldığını ve alternatifin ne olduğunu anlatıyor. Daha sonra, aynı dosya içinde bir vatana ihanet belgesini; ABD emperyalizmi ile fütursuzca imzalanan bir kölelik anlaşmasını değerlendirmenize sunuyoruz. Sivil Savunma Seferberliği Dosyamız, Muzaffer İlhan Erdost’un GAP – İsrail bağlantısını anlattığı yazısı ve Dr. Hikmet Kıvılcımlı’nın İsrail – Emperyalizm – Petrol üçgenini anlatan makalesi ile son buluyor.
Kavramlar – Süreçler Dosyası’nın konusu:
* Sınıflarüstü “devrimcilik”ten üst sınıflara taşeronluk: Anarşizm!
* Terörizm ve bölücülük hizmeti veren barikat-tarikat, fraksiyon-provokasyon çeteciliğinin yakın tarih kökleri…
* “Hiçbir sınıf ve zümre tahakkümü kabul edilemez” diyen 1. Kuvayı Milliye’nin “sınıfsız-zümresiz kaynaşmış” bir toplum idealini, sınıflı, zümreli mevcut durum ile karıştıran “Kadro”culuk ve “Yön”cülüğün “Devletçilik”, “Batılılaşma”, “Çağdaşlaşma”, “Kalkınma” ve “Sosyal Adalet” zırvaları…
Bu dosya ile amacımız; verimli bir tartışma ortamı yaratmak ve tarihin “tekerrür”den kurtarılmasına katkıda bulunmaktır…
Bu dosyamızın özellikle 2. ve 3. bölümlerini; “Sol Güçbirliği”, “Ulusal Güçler Birliği” gibi oluşumların içinde bulunmuş ya da son aylarda “Atatürkçü” ya da “Yöncü” yeni oluşumlar öneren kimi iyi niyetli aydınlara da salık veririz. Sonra gene bildiklerini yapsınlar…
Kavramlar-Süreçler Dosyamıza, Dr. Hikmet Kıvılcımlı’nın Ekim 1970’de yayınlanan Anarşistliğimiz mi? Dağınıklığımız mı? yazısıyla başlıyoruz. Ardından, Sadık ustamız 1968’de kurulmaya çalışılan “Devrimci Güç Birliği”ni belgelerle inceliyor.
Bu dosyamızın, 3. Bölüm’ünü, yazıların uzunluğu ve konu bütünlüğü nedeniyle, dergi eki olarak hazırladık. Ek’te, Dr. Hikmet Kıvılcımlı; “Devrimciliğin Birinci Sorunu SINIF İKTİDARI” diyor.
Kavramlar-Süreçler Dosyası’nın önümüzdeki sayı eki ise, gene Dr. Hikmet Kıvılcımlı’nın, “Devletçilik (Kapitalizmin Fideliği) Üzerine Bir Küçükburjuva Kuruntu Fikri: YÖN TEZİ’nin Doktrinleri ve Parolaları …” olacak…
Emperyalizm, 1917 ve 1919’da yediği darbeler nedeniyle ertelemek zorunda kaldığı “DOĞU MESELESİ”ni 1990’lardan itibaren yeniden gündeme getirdi ve: “Bizler, ‘uygarlık ve demokrasiyi rayına oturtmak’ adına ‘konsantrasyon ve entegrasyon’ yapıyoruz. Ya sen! Vahşi ve barbar Türk olarak cinayet işledin! Yakıp yıktın! Soykırım yaptın! Sovyetler Birliği dağılmadan önce malum tehlikeye karşı halk olarak senin ve ‘vatanım’ diye tuttuğun coğrafyanın, pek dirlik içinde olmasa da bütünlüğünü görmezden gelip lütfederek sana bağışladık! Ama artık yeter…” diyor…
Önce, “halkla beraber başlamalı doğurup dokumaya” diyenler, bir program üzerinde bir araya gelmeli. Kavramlar ve süreçler netleştirilip durum ve yapılması gerekenler saptanmalı. Bulanık sular, sisli havalar durulmalı, kurtla kuzu ayırdedilmeli ilkin. Birkaç seçkinci “aydın” veya “ulema” değil; halk, kendi çıkarlarını kendi örgütleriyle savunmalı bir bir. İşte o zaman, paylaştıkça çoğalan ve güzelleşen yaşam, tüm insanlık için var olacak.