DR. HİKMET KIVILCIMLI: SURİYE BAAS SOSYALİZMİ

Yazar Dr. Hikmet Kıvılcımlı

dr.2

“YOL ANILARI”ndan Suriye üzerine notlar: (16.06.1971 ÇARŞAMBA  – 18.06.1971 CUMA) (Ahmet Erdal Aksungur tarafından eldeki kitaplara göre redaksiyonu yapılmıştır. ahmeterdal_aksungur@hotmail.com – Vatan Postası)16.06.1971 (Çarşamba)

<<… Suriye Sosyalizmi o Şeytan’ı deli edecek ıvır, zıvır kişi ilişkilerine düşkün görünmüyor. İnsanların, akacak kan gibi, damarda durmayan, kontrol edilemez “Hürriyet”çiklerine dokunup, alışılmış “Birlik”lerini tedirgin etmiyorlar.

Ya “Sosyalizm”? Onu, çorak, geri ülkenin büyük işlerine koşmuşlar: Dış Ticaret, bir avuç vurguncunun döviz kaçakçılığı ve “Türk Parasının Değeri”ni sıfıra düşürme mekanizması olmaktan çıkarılmış. Milletleştirmişler. Bankalar, Sigortalar, büyük Emlâk ve Akarlar, büyük İşletmeli Sanayi, Ticaret devletleştirilmiş. Toprak yerine göre 200 dönümden yukarı bir kişinin malı olmaktan çıkarılmış. Ne yoksul, küçük insancıkların maskara “Hürriyet”çikleri boş yere “günahçıklar”a çevriliyor. Ne başı alınamayacak, yerine daha iyisi konulamayacak süründürücü girişimlere ukalaca karışıp yığın “Birliği” Parababaları’na yem ediliyor.

Öteki Arap ülkelerinde nelerin, nasıl yapıldığını görmüyoruz. Arap Dünyası’nı Suriye tepesinden izlemek, genel yargılar için aşırı aldanmaya kapı açmayacak görünüyor. İslâmlık, Arap Toplumu’nun, İlkel Sosyalizm’den Sınıflı Medeniyet’e geçişi idi. Bu geçişe öncü, bütün kurumları ve kuralları ile Mekke ve Medine Kentleri oldu. Ama, İslâm Arap, “Cenneti kılıçların gölgesinde” bulan keskin inancını çölden ötelere çıkarır çıkarmaz, Mekke de, Medine de, ancak parası olanların ömürlerinde bir kezcik uğrayacakları birer ıssız türbeye döndü. Kanun köklerinde (Kuran’da, Hadis’te, Sünnet’te ve ilh..) her soyut gelişim için, sonuna dek: Mekke kentinin “İcmâi Ümmet”i [bütün halkı], Medine kentinin sayılı doktoru, ülemâsı etken gösterilmekten uzak düşülemedi. Ama, zamanla, daha “Hülefây’i Raşidiyn” (Muştulanmış Halifeler) çağının yarım yüzyılı doldurmayan sonlarına doğru, Mekke ve Medine dünya işlerinden fiilen uzaklaştırıldı. Müslüman Ortodoksluğu ile azıcık kafa tutmaya kalksa, topa tutuldu. Orta Yol, İslâm ordularının Irak, İran, Suriye bölgelerini almasıyla açılır açılmaz, Hicaz çöllerinin Umman Denizi’nden akıp gelen Hint – Çin mallarına transit oluşu bitti. Mekke – Medine Kervansarayları, suyu çekilen kuyular gibi kurudu. Ve bir kaç 10 yıl içinde, Büyük Dünya Bezirgânlığı’nın antika sınanmış çarkları yeniden yaylanıp, işlemeye başladı. Güney ve Batı Arabistan kıyılarının Umman alışverişinde nöbetleri geçti.

“Zinnureyn” {Çifte Nur’lu: Muhammed Peygamberin iki kızına damat olmuş), cennetle bu dünyada muştulu Osman Halife, Cumhurbaşkanlığı’nı, kökten bağlı olduğu Mekke’de aristokratlaşmış “Kureyş” Tefeci-Bezirgânlığı kodamanlarından Ebu Süfyan dölü emrine yatırdı. Merkez, hâlâ Kutsal çifte Tanrı Kentleri Mekke – Medine mi? Öyle olsun. Antika büyük Yakın Doğu Uygarlıkları’nın (Irak ve Mısır’ın) kavşak noktası Suriye idi. Merkezden mi valilikler atanacak? Olur. Ancak valiler “Müellifetil Kulüp” denilen, aylıkları ancak iddetli Ömer İbnil Hattâp (Oduncu oğlu Ömer)in kestiği parayla Müslüman edilmiş Kureyş Tefeci – Bezirgân sülâlesinden seçilmeliydi. Seçilmedi, Muhammed Peygamber’in en seçkin, en güvençli “Eshab”(Koruyucular)ı ve “Ensâr” (Yardımcılar)ı arasından yüzde yüz ülkücü bir Müslüman sınanmışına mı verildi valilik? Onu, daha ayağının tozu ile gittiği yere varır varmaz, CİA usulü “Nötralize” etmekten kolayı yoktu. Örnek istenirse, en rezil trajedisi apaçık. Osman, kimsenin itiraza cesaret edemediği sağlam Müslüman otoritesini boşaltılmış Mısır Valiliği’ne atıyor. Adamın eline de, yazılı tek sözcüklü bir yetki belgesi veriyor. Belge “Kufi” yazı ile noktasızdır: “…”  [Arap harfli kelime] sözcüğü noktasız olduğu için, istenildiği gibi okunabilir. Tabii Tanrı Elçisi Halife’nin vali olarak yola çıkardığı insan için, gittiği yerde onu karşılayana vereceği buyrultu ancak, “Onu kabul ediniz” anlamına gelmek üzere: “F’akbülûhü” olabilir. Yâni, noktalı Arap harfleriyle:  “…”  olacaktır yetki belgesi. Osman Halife’nin dört yanını sarmış Kureyş Tefeci-Bezirgân aristokrasisinin okur-yazar ajanları bu sözcüğü en hoşa giden biçimi ile noktasız yazıp Osman’a gösterir ve imzalatırlar. Yetki belgesinin zarflanmasını da Halife yapacak değil a. O imzasını attı. Yeter. Tefeci Bezirgân ajanları bu iş için biçilmiş kaftandırlar. Noktasız imzalattıkları yazıyı, sonradan bir tek sinek pisliği kadarcık fazla noktayla noktalarlar. Birinci “…”  (fe) harfiyle, üçüncü “…” (ka) harfınin noktaları, başta oldukları gibi katılır. “…” bir noktalı “…” olur. Üçüncü “…” iki noktalı “…” yapılır: “…”: (Fak) okunur. Doğru. Ancak, Tefeci – Bezirgânların istedikleri, adamları olmayan, hak yemez, doğru Müslüman Valiyi “faka” bastırmaktır. “Fak” 4’üncü harfin noktalarında kurulur.

“‘Fakbülûhü” sözcüğünün dördüncü Arapça harfi ortada be: “…” olarak yazılır: Yâni, be çentiğinin altına bir tek nokta konulur. Ajan halife kâtipleri o alta konacak tek nokta yerine, çentiğin üstüne iki nokta yerleştirip, “…” yi “…” yaparlar. Ne olacak ha bir sinek kakası olmuş, ha iki; bu kaka nokta ha alta gelmiş; ha üste… sanılacak. Belgede “…” (Be)nin, “…” (Te) olması ise, öyle masum “yanlışlık” olamaz, çünkü anlam büsbütün korkunç bir tersliğe girer. O basit nokta oynatışı ile:

“Fakbülûhü” (Onu kabul ediniz) buyrultusu, birden:

“Faktülûhü” (Onu öldürünüz! ) idam emrine döner.

Hiç bir şeyden kuşkusu bulunmayan ve elindeki yazının metninden çok Mısır gibi muazzam bir Firavunlar dünyasına Vâli olmanın sorumluluğunu düşünüp, ezile ezile yola çıkan yeni Vâli, besbelli, Ömer Halife’nin bir eşek ve bir kölesiyle nöbetleşe Şam yoluna girişi kadar idealist yalnızlığını ve alçakgönüllülüğünü omuzlarında taşıyarak Mısır’a varır. Orada, Antika Saltanatların şatafatlı bekçi köpeklerine, elindeki Halife buyrultusunu sunar. Bekler, okusunlar.

Okurlar. Ve tabiî daha önce Kureyş Tefeci-Bezirgân Kodaman parayla din değiştirmişlerince el altından doldurulmuş da bulundukları için, Halife’nin, bu gelen adamı öldürmelerini istediğini anlarlar!.. Hicaz nere, Mısır nere? Hele o zamanlar kervanla haftalar, aylar süren bir uzaklık. Kim soracak buyrultunun aslını Osman Halife’den? Hele niçin sorsun? İşte eldeki yazı, açık seçik:

“Onu Öldürünüz!” buyurmuş. Saltanat Bekçi Köpekliğinden yetişmiş Mısırlı Kapı-Kapıkulları için, böyle “Siyaset Hikmetleri” olağanüstü olağandır. Hicaz’ın, belki entarisi yırtık, sarığı eksik, yalın ayak hırpanî Arabına mı acıyacaklar? Kendisini Vâli diye gönderilmiş bilen Muhammed’in sâdık dostunu oracıkta yatırıp boğazlıyorlar.

Sonra “Yanlışlığı” öğrenen Zinnureyn Osman Halife’nin, Vâlinin “kabul” edilecek yerde “katl” edilmesine pek hayıflandığı rivayet olunur. Ömer Oduncuoğlu gibi katı değildir Osman. Uysal mı uysal, yumuşacık yufka yüreklidir. Belki de farkına varmaksızın işlenen cinayete âlet olduğu için oturup ağlamıştır bile. Ancak, “yazılan bozulur mu?” Sorumlusu nereden buluna? Demek, ihtimal rahat okusun diye, iyi dilekle birisi belgeyi noktalamış. Alta bir koyacakken, nasılsa üste iki nokta atıvermiş. Ne bilsin? Böyle câhillikler çok o zaman. En âlim geçinen Hicaz Arabı doğru dürüst okuma yazmayı beceremez. Koca Muhammed ümmi değil miydi: İmzasını bile ömründe bir kezcik kızarak zorla çızıktırmıştı. Öteki kullar nasıl “Hatâdan sâlim” olurlar.

Ve Kureyş’te yıllarca Müslümanlara işkence yaptırmış, Muhammed’in çıplacık ayaklarına batsın diye yoluna “hablün min meset” dikenleri döktürmüş, Mekke kaçışı Ebubekir’le saklandıkları mağaranın kapısını örümcek örmese, bir güvercin yuvasına yumurtlamasa, Muhammed’i çatır çatır öldürecek olan Mekke’nin azgın Tefeci – Bezirgân Parababaları ve Para tanrısının kulları.. öldürülen Vâlinin suçu varmışça yerine kendi adamlarını yollatırlar. Hoş, gidenin sonu işitildikten beri, hangi sâdık Muhammed Ümmeti’nde Vâli olma isteği, cesareti ve gücü kalırdı ki?

Bu mekanizma ile, tâze İslâm Cumhuriyeti’nin, saman alevi çabukluğu ile tutuverdiği tüm Antika Yakındoğu Uygarlıkları alanının kilit noktası olan Suriye’ye, ünlü İslâm düşmanı Ebu Süfyan’ın oğlu Muaviyye “Şam Vâlisi” olarak yerleştirilir. İslâmlığın temelden din, toprak ve toplum devrimleriyle ele geçirdiği koca İmparatorlukların, her satılıklığa ve rezilliğe çanak tutarak geçinen eski devlet kadroları, oldukları gibi, henüz “Devlet” nedir bilmeyen Arap Fatihleri’ni dört bir yanlarından kuşatırlar. Muaviyye gibileri ise, öyle Medeniyet “hazır mezar”larının, daha var mı diyen “bayat ölü”leridirler. Birkaç on yıl içinde, halkçı ve devrimci İslâm Cumhuriyeti, it dalamış keçiye döndürülür. Dördüncü Cennet’le muştulanmış son Halife Ali, kendi som ülkücü alçakgönüllülüğünün ve sâf çocuktan masum yiğitliğinin, Tefeci – Bezirgân mihrabı önünde kurbanı edilir. Tüm dölü, Muhammed Peygamber’in onca sevdiği çocukları, Ali’den daha çocuk Hasan – Hüseyin’ler, Kerbelâ çöllerinde kana boğulup köklerinden kazınır.

Tefeci – Bezirgân Medeniyet Tarihi’nin dediği olur. Uçsuz bucaksız İslâm toplumunun ilk tam sınıflaşmış devleti: “Emeviyye Saltanatı” kurulur. Bu saltanatın başkenti (artık ne Mekke’dir, ne Medine), bizim şimdi uzandığımız tanınmaz “Hür ve Birlik” merkezi Şam’dır. Sonra Irak’ta Bağdat Halifeliği bir Ortaasya “Barbar aşısı” ile sahneye çıktığı zaman bile, Suriye’den kaçan bir Emevi çocuğu İspanya’da başka Emevi – Endülüs Saltanatı’na maya olacaktır.

Suriye’nin, Şam’ın İslâm Tarihi’nde yeri bu denli derin ve etkendir. Kendi ne denli küçük, çorak olursa olsun, Suriye ve Şam, İslâm dünyasının çevresinde döndüğü vazgeçilmez mihveri olarak kalacaktır. Onun için, bugün, İslâm Dünyası’nın gelişimine Suriye’de toptan bakış, İslâm Rönesansı üzerinde oldukça genel bir kanı edinmeye yarayabilir. Suriye hâlâ en alçakgönüllü İslâm Ümmeti derleyicisi rolüne sâdıktır. Baas Partisi’nin Suriye’de iktidara gelen kadrosu, kendisini bir “Parti” bile saymaz. Bir Parti Fraksiyonu (Hizb’ül Baas) sayar. Kongresi; bağımsız bir ülke örgütünün değil, “Rejyonal (bölgecil) Baas Fraksiyonu”nun toplantısıdır.

İnsan’ elinde olmayarak düşünüyor. Bir de kendi toprağında kendi partisine karşı “Provokasyon” yaptığı karara alınmış bir iki kişinin, kendi ülkesinden kaçıp sığındığı yabancı diyarda, lâftan başka en ufak bir faaliyeti gözükmediği ülkesi üstüne, gökten zembille indirilmiş en aslına uygun “Sosyalizm” ve Parti Otoritesi çalımlarına girişi göz önüne getirilsin… İş yapmak isteyen ülkücü inanmışlarla, serüven meraklısı, apolet düşkünü “Sosyalizm” özenilerinin ayırdı besbelli.

 

17.6.1971 (Perşembe)

BAAS

“Girit’in derdi büyüktür, onu hiç açmayalım.”

8-14 Mayıs günleri Şam`da toplanmış “Baas Partisi’nin V. Rejonal Kongresi”: Örgüt yayınlarının “Yoldaş Hâfiz’al Esad”, askerlerin kısaca “Farıyk”(Tüm general) diye ürpertisi saklı bir saygı ile andıkları, en kıtıpiyos sivil istihbarat memurcuğunun Allah değil ya, o da bizim gibi insan diye andığı insanın çığırına giriyor. Hâfız, dış görünüşünde darbe ile gelmiş bir asker iktidarı. Ama, belgelere ve gidişe bakılırsa, Baas’ın daha önceki yığından kopuk, zılgıtçı, kendini beğenmiş eğilimini temizliyor “Farıyk”.

Hâfız’al Esad adına yapılan iç siyasî devrime: “1970 Kasım 16 Hareketi” adı konulmuş. Bu “Hareket” dış biçimi ile bizim “27 Mayıs 1960 Hareketi”ni andırıyor. Daha önceki Baas kliği:

1-  “Manevracı zihniyet”,
2-  “Hâkimiyet dayatma ruhu”,
3-  “Partiyi halktan ayıran engel”…

olarak damgalanıp ortadan kaldırılıyor. Partinin karakteristiği tam diyalektik tez ve antitezli:
“Aslına en uygun (otantik) Birlikçi”dir. Burada hareketle üç şey birleştiriliyor:

1- Yığın,
2- Parti,
3- Şef..

“16 Kasım Hareketi”nin prensipleri o denli net ve kesin. O prensiplerden, 6 ayda çıkarılan ve sistemlice uygulanan pratik Politika ve Örgüt sonuçları şöyledir:

1- “Halk Meclisi’nin biçimlendirilmesi”: Yâni, Hareket, en soysuz Parababalarının bir sıra Otorite Fosilleriyle perde ardında kurdukları en pisi pisine vurguncu Burjuva Parlamentarizmi, palavra Mantarizmi değildir. Sosyalizm ruhuna uygun Halk Meclisi‘dir. Böylece, İktidar: ne Parababalarına memleketi ucuz pahalı satmak için Milleti yalan dolanla kandırma aracıdır; ne kendilerini Halktan, hatta kendi Parti militanlarından üstün sayan, kokuşmuş küçükburjuva ne oldum delilerinin zart zurt etme, politikayı soysuzlaştırıcı Şark kurnazlıkları cambazlığına girişme gerizidir. Açık yürekle, Suriye Halkına güven vermek, başlıca amaçtır.

2- “Hâfız’al Esad’ın Oybirliği ile Başkanlığa seçilmesi”: Her askercil vuruştan sonra, kapıkullarının sinsi başları eğilir: gidene “Beyim!”, gelene “Paşam!” der. Farıyk’ın durumu öyle görünmüyor. Modern örgüt demek; modern lider ve şef güveni demektir. İktidara gelmiş Baas Fraksiyonu, ne otorite düşmanı, ne otorite megalomanı olmayacak bir şef aramıştır. Hayâle kapılmıyor. Onu, şu anda “Hâfız”ın kişiliğinde buluyor:

a) Açıkça “Kitle derlenip toplanışı” için bir soğan başı, bir at kellisi aramıyor. Bir “Şef” gerektiğini düşünüyor. Hâfız, Baas realistlerine göre:“Sınanmış militan”dır. Ismarlama, yahut gelişi güzel, zıpçıktı “lider” taslağı değildir.

[İnsan, su yemek yemeden yaşamayı bir becerebilse… Sanırım öbür dünyaya gitmeden bu mutluluk kimseye ve bana da nasip olmayacak. Sivri, batıcı bakışı ile Pas – Yeğen kapımı açtı: “- Hocam.. yemeğe…” Ve kalkıyorum. İllâllah. Gene ne yiyeceğim? Görmeden midem bulanıyor.]

b) Gene Hâfız: “İdare’nin kararları ile, idare ile birlikte etki tepki göstererek işe sokulmuştur.”

Bir kritik anda, bir ahbap çavuşlar kliği içinde başa fırlamış değil; karşılıklı güvenle, eni konu ölçüle tartıla atanmıştır. Onun, iktidarını garantiye alır almaz, herkesi silkerek, dilediği vurgun ve vur patlasın çal oynasın havasına kayamayacağı, Kongre “Rejyonal Direksiyon”unun şu satırlarında okunabiliyor:
“Onun otoritesi altında yığınların derlenip toparlanışı demek, Parti Direksiyonu çevresinde derlenip toparlanması demektir. Onun için Kongre, bir yanda Hâfiz’al Essad Yoldaşa karşı beslediği güvenden ve öte yanda, onun otoritesi altında derlenip toparlanışın, Parti çevresinde derlenip toparlanış olduğundan yola çıkarak, Şef prensibini kabul eder.”

Bu deyim, diktatör kişi fırlamalarının önünü keser yönde, ne yaptığını biliş dilini andırıyor…

3- “Arap Cumhuriyetleri Birliği”nin kurulması, üçüncü sonuçtur. Burada artık Şefin de rolü kendiliğinden, kendi sonunu belirlendirmiş olur. Ezelî Şef, kılına dokunulmaz Tabu adam tapıncı yok. İşçi Sınıfı Tarihte, Kapitalist ve Emlâk Sahibi sınıflarını kaldırdığı gibi, kendi kendisini de Yüce Sosyalizm konağında kaldıracaktır. Baas Şefleri, o denli şarta şurta ve uzun vâdeye kalmıyorlar. Daha başlarken sonlarını somutça hazırlıyorlar. Amaç, Değişmez Şef tapınıcı yaratmak değil, Arap Kollektifi’ni bugünden yarına yaratmaktır. Herşey, en namuslu Sosyalist prensip ve ahlâkınca, Arap Birliği denizine dökülüp orada eriyecektir. Arap Birliği, Arap Kollektifı ise, gelmez ayın son çarşambasına atılmış bir sembolik taş kaçamağı ve ikiyüzlülüğü değildir. Kişi olarak her gerçek sosyalist kişiliğin özlediği bütün içinde erime mutluluğu, günü belli girişilmiş aksiyondur.
“Arap Cumhuriyetleri Birliğini Biçimlendirme” ikirciliğe yol bırakmayan Sosyal temel içindir. Bu temel:
“Arap Birleşik Sosyalist Toplumu”nu kurmanın ilk adımıdır.

Rejyonal Direksiyon gevelemiyor. Bütün yapacakları kalem kalem doğruca saydıktan sonra, kendisini: “Tarihcil militan Hareketi” olarak belirtiyor. Öyle bir Hareket olarak, “Sosyalist Arap Baas Partisi”nin misyonunu bir daha özetliyor. Bu kutsal Tarih görevi, tarihe kazık çakmak değildir. Şu anda 3 basamaklı düşünce ve davranış görevlerini önce genel olarak “Yığınlar önünde”, sonra özel olarak “Emekçi yığınları önünde” yemin ederce boynuna borç alıyor. Üç aşama şöyle sıralanır:

l. Basamak: “Arap Cumhuriyetleri Birliği”.

Arap dünyasında herşeyden önce, Tefeci – Bezirgân ekonomi ve toplum ilişkilerinin en son soysuzlaşması demek olan Lokalizm (yercil’lik, bölgeci dar kafalılığı) ve derebeğilik dağınıklık kalıntıları hemen yok edilmelidir. Bunun hemen yapılabilecek ilk aşaması, Petrol Parababalarının Emperyalist casus ağlarına ve zorbalıklarına yerli beşinci kollar kurabilmiş kimi sözümona “bağımsız” Şeyh – Kral – Emir adlı düzenlerin katır tekmelerini kışkırtmamak için suples gösterir. Onları da geri bırakılmış, hor görülen büyük yoksul Arap yığınları adına insafa ve anlayışa çağırır. Petrol milyarderleriyle, İslâm Sosyalizminin yumuşak ülkü çekiciliğinden yararlanarak, ekonomi ve kültür bağlarından hem kendi yığınlarına dayanak arıyorlar, hem o Kutsal Heybetler ardına saklanan gerçeklerden habersiz, şartlanmış derebeğilik mahkûmu öteki Arap yığınlarıyla köprüler kurmak, sıcak İslâm kardeşliği kaynaşmalarını buzlaştırmadan, kutuplaştırmadan uyarmak, kazanmak eğilimlerini geliştiriyorlar…

Bu strateji ile, şimdilik ve hiç değilse: Emperyalizme ve derebeğiliğe karşı az çok direnerek isyanla doğmuş, herbiri kendisine göre az çok “sosyalizm” sözcüğünden henüz ürkmez görünen taze “Arap Cumhuriyetleri” arasında, derhal Birlik kurmayı pratik ve olağan buluyorlar. Hemen giriştikleri Arap Cumhuriyetleri Birliği’ni, “Tüm Arap birliği” yüksek aşamasının çelik “çekirdeği” olarak tanımlamaktan çekinmiyorlar.

Bu Taktik, belki şu veya bu “Cihangir Hükümdarlık” kuruntuları Emperyalizmce okşanan, kendisinden habersiz Derebeyinin de rüyalarına hoş geliyor. Daha iyi ya. Baasçılar ayık ve gerçekçidirler. Maksat illâki şu veya bu geri, zâlim adamla mız çıkarmak değil, elden geldiğince o gibileri de ortak düşmana karşı, bir Müslüman cephesine çekmek. Vakit, insan ve güç kazanmak. Kimi taratorlu “Devrimci”lerin köktenci kurusıkı böbürlenmelerine bu strateji ve taktikler dokunurmuş. Better olsunlar. Her genç silâhlı güçlerin önde gittikleri Arap Sosyalizmi, strateji ve taktik aşamalarını, bir gösteriş edebiyatı olarak ele almıyorlar. Yollarını bulmuşlar. Ne yaptıklarını biliyorlar.

2 Basamak: “İşgal edilmiş Arap topraklarını kurtarmak”.

Aslında, açıktan açığa “Arap Cumhuriyetleri Birliği” de, hatta “Tüm Arap Birliği” de, olsa olsa Emperyalist maşası “Sahyani”lerin, (Siyonist) istilâcıların zorla, hile ile, parayla ele geçirdikleri yerleri “halâs” etmek [kurtarmak] amacı için en muhakkak ve emin bir “Araç”tır.

 

18.6.1971 (Cuma)

“İşgal edilmiş Arap Toprakları” deyince ne anlaşılır?

Kuşku yok, bu deyim içinde iki tip “Arap Toprağı” var: a) Filistin ve 67’den sonraki işgal edilen yerler. b) Hatay’dan Umman’a; Acemistan’dan Atlas Okyanusu denizine dek, kapanın elinde kalmış Arap-İslâm toprakları. Bu sonuncu durum üzerine açık bir formülâsyon olmamakla birlikte, derin bir eğilim göze batıyor.

a) Filistin: Arap dünyasının Savaş Bayrağı Filistin olmuştur.

Baas Sosyalizmi, Filistin dâvâsını, bütün İşgal edilmiş Arap toprakları dışında görmüyor. Son Kongre Filistin Dâvâsını çözümlemeye girişmek için tek asgarî ön şart ortaya koyar:
“İşgal edilmiş toprakların bütünüyle boşaltılması. Çünkü: Şimdiki aşamanın dolaysız hedefi toprakların kurtuluşudur ve şurası teyit edilir: Barış yok, müzakere yok, tanıma yok, işgal edilmiş Arap topraklarından bir parmak yeri bile bırakmak yok.”

Bu şart yerine gelmedikçe Baas Suriye’si:

“Güvenlik Konseyi kararının ve Filistin dâvâsını bertaraf etmeye eğilen her projenin reddedilmesini tavsiye eder.”

Filistin çevresinde Mısır’ın Sinâ ve Gazâ toprakları, Ürdün‘ün Yordanötesi toprakları; Suriye’nin Golon Tepeleri de İsrail işgali altındadır. Bu yerlerden “bir parmak toprak” bırakılırsa, ardından nelerin geleceği bilinmektedir. Siyonizm, Habeşistan’dan Fırat’a dek uzanan yerlerin, (Osmanlı Padişahlarının deyimi ile: “Bir irs vel istihkak”) İsrail oğullarına dedelerinden miras kalmış mal olduğunu, hiç saklamamaktadır. Tarihte Sam oğulları Aşiretlerinin bütün cirit attıkları yerler: İsrail’in olacak. Ya Arap? O da Sam oğlu değil mi? Filistin’den başka yerde (binlerce yıl önce!) nasılsa tutundukları görülmemiş ve oradan bile (binlerce yıl önce!) sökülüp (Bâbil’den İspanya’ya dek) atılmış ve dünya edebiyatında “Sürtük Yahudi” diye alay konusu edilmiş bulunan İsrail oğulları, şimdi dağdan (yeryüzünün bin bir bucağından, Emperyalizm Parababalarının eliyle toplana toplana, o da, hep topu 1.5 milyoncuk) getirilmişlerken, Filistin’e sığmıyorlar. Filistin içinde, şimdiki Arap dünyasının bütün topraklarında binlerce yıldan beri aralıksız yerleşip oturan ve Evrene en büyük Orijinal Medeniyetlerden İslâmlığı vermiş yüzmilyonlarca kalabalık ve hepsi “Sam oğulu” bilinen Araplar, neden Finans – Kapital zıpçıktısı, düzmece Sam oğlu, bilmediği İbraniceyi zorla öğrenerek kendisine sahte Sam oğulları nüfuz tezkeresi çıkartmaya uğraşan bu yapma, uydurma İsrail mirasyedisi serüvenciye kendi ana baba yurtlarını buyur etsinler? Çünkü, Emperyalist Ağaları, Yakındoğu petrol şirketlerine İsrail Devleti adlı bir bekçi köpekçiği seçmiş.

Eğer Emperyalizm, sahiden Yahudi’ye acıdığından yapsaydı, niçin ilk Siyonist projesinde teklif edilen Arjantin toprağında bir yurt sağlamadı. Filistin’e getirilen üç beş şoven, bir kaç yüz bin zavallı Yahudi, niçin azıcık biti kanlanınca dağdan gelip bağdakini kovan haydutluklara kalkıştı? Siyonizm’in öncüsü Herzi, daha “Siyonist Hareket”in kurulduğu 1897 yılından 2 yıl önce, 1895 yılı, Filistin’deki Arapları yok etmek için, şu alçakça sinsi haydutluğu, yazılı plân olarak önermişti:

“Varlıksız (yerli) halkı işsiz bırakıp çalışmadan yoksun ederek sınır dışına incecikten atmak (subtiliser).”

1919 yılı Weizman, Filistin’i: “İngiltere’nin İngiliz olduğu denli Yahudi” yapmak amacını yaydı.
Yahudileri (ama züğürt ve küçükburjuva Yahudileri) Faşizm demagojisi ve Almanı işsizlikten, açlıktan biraz kurtarma kumarı uğruna fırınlarda yakan Nazilerden, Yahudilik “rasizm” (ırkçılık) düşmanlığı mı öğrenmeli idi, yoksa, bugün Batı Alman örtülü Naziler ile öldürülmüş Yahudilerin diyetini dilenerek yaptıkları rezil anlaşmalarla ırkçılık mı öğrenmeli ve öğretmeliydi?

İşte II. Enternasyonalin sözüm ona “Sosyalist” “Kocakarıları”ndan İsrail Mapoi (Sosyalist) Parti Lideri ve Başbakanı Bayan kaplumbağa suratlı Golda Mejer, İsrail gazetesi “Lamerhov”a 22 Nisan 1969 günü şöyle diyordu:

“İşgal edilmiş yerlerin ahalisi ile ilgilenmemiz gerektiğini düşünüyorum. Bununla birlikte, o ahaliden onbinlercesinin İsrail’de çalıştırılması fikri rahatımı kaçırıyor. Zira, İsrail, öyle davranmakla kendi Yahudi karakterini yitirmek tehlikesine uğrar.”

Arap dünyası bütün bunları biliyor ve adım adım izliyor. Emperyalizmin en ince hesaplı, “insaniyet” maskeli, en itçil ve sinsi en son biçimi ve haddi olan Siyonizm, Yahudi’yi kendisine şaşkın bir maşa ettikçe, Yahudi ile konuşulacak hiçbir şey yoktur. İsrail, ne petrol şirketlerinin genel strateji plânına giren: Fırat’tan Habeşistan’a dek (Osmanlı’nın, donunu bağlayamaz durumda iken, Almanya Emperyalizminin “Panturanizm” rakısına ve İngiliz Emperyalizminin “Panislâmizm” haşişine dadandırıldığı gibi) bedavaya Cihangirlik gösterişli (frenginin beyinde ölüm çanı: Paralizi General) megalomanisinden yakasını kurtarabilir, ne “incecikten” işsiz ve aç bırakmak yetmedi mi, silâh zoru ve bin türlü provokasyonla sınır dışı ettiği yerli Arapları yeniden Filistin içine alır, ne Filistin ve işgal yerleri içinde her gün hakaret, yoksulluk ve ölümle göz göze getirip ezdiği Müslüman ve Araplara yaşama hakkı, insanlık hakkı tanır.

Bugün “Irkçılık”, “Faşizm”, “Nazilik”, “Frankoculuk” ve benzeri zorba düzenler, onları icat eden, insanlığın başına belâ eden Parababaları (Emperyalizmin temeli Finans – Kapital) tarafından bile açıkça ağza alınıp savunulamıyor. Dünya İşçi Sınıfının ve Sömürülen Geri Ülkeler Halklarının bilinç – örgüt ve direnç düzeyi o denli gelişti. Irkçılık o denli mahkûm bir kuduz köpektir. O kuduz köpeğin ısırıp kudurttuğu Siyonizm ırkçılığı, azıcık kendi başını düşünebilse, Parababalarının “tavşana kaç, tazıya tut” deyişlerini olsun görürdü.

İsrail Devleti 1948 yılı uyduruldu. Aynı 1948 yılı “Evrensel İnsan Hakları Deklarasyonu” yayınlandı. Ona rağmen İsrail Siyonizm’i durdu mu? 1967 Haziranında uydurma provokasyonlarla Arap dünyasına saldırdı. O bir haftalık Nazi usulü “Yıldırım savaşı” ile işin başını bağlayıvereceğine, efendisi Emperyalistlerden cüret almıştı.

– Güvenlik Konseyi aynı hafta İsrail’in kapladığı yerlerden çekilmesini önerdi.14-6-1967 gün ve 237 no.lu Güvenlik Kurulu karar sureti, işgal edilmiş toprakları bırakmak zorunda kalmış sivillerin yerlerine dönmelerini İsrail’e öğütledi. Siyonizm dinledi mi? Hayır.

– Birleşik Milletler Genel Asamblesi 5. Özel Oturumunda, 22. bayağı Oturumunda ve sonrakilerde aynı dileğini tekrarladı durdu. İsrail, işgal bölgesini halka cehennem etti.

– “İnsan Hakları Komisyonu” 24. Oturumunda (Şubat – Mart 1968) Ekonomik ve Sosyal Konseyden yetkili olarak, İsrail’in İnsan Haklarına tecavüz ettiğini belirtti, 27-2-1968 günlü kararı ile, yurtlarını bırakmaya zorlanmış sığınganların geri dönmelerine İsrail’in izin vermesini istedi. İsrail aldırmadı.

– Komisyon 8-3-1968 günü: İşgal ettiği yerlerde Arap evlerini canavarca yakıp yıkmayı durdurmasını İsrail yetkililerinden istedi. Vız geldi İsrail’e.

  • Birleşik Milletler İnsan Hakları Deklarasyonu’nun 20. yılını kutlamak üzere 22 Nisan’dan 13 Mayıs’a dek Tahran’da toplanan Dünya Konferansı,İsrail’in aldığı toprak, insanlarına uyguladığı zılgıt (terör) önünde “derin endişe”sini açıkladı.

– Güvenlik Konseyi, Birleşik Milletler Genel Sekreteri’ne, 31-7-1968 (no. 259) kararıyla, İsrail’in İnsan Haklarını çiğneyişini özel mümessille yerinde inceletmesi görevini verdi. İsrail bırakmadı.

  • 1969 yılı İnsan Hakları Komisyonu 6 kişilik eksperden (25. Oturum, Şubat-Mart 1969) Anket komisyonu (“İsrail’in İnsan Haklarına tecavüzleri üzerine ad hoc eksperler aksiyon grubu”) gönderdi. İsrail içeri sokmadı. Anket raporları 26. (Şubat-Mart 1970), 27. (Şubat-Mart 1971) Oturumlarında incelenip, İsrail mahkûm edildi.

– Genel Asamble, 3 Devlet sözcüsünden 3 kişilik Özge Komisyon’u gönderdi. Komisyon 970 baharında Arap bölgesine girdi. İsrail’e sokulmadı.

– Genel Kurul‘un 1970 ve 1971 normal oturumlarında, İsrail’in İnsan Haklarına yeni saldırıları, mahkûm edildi.

Bu durum, Nazi Kamplarının Sina çölünde kurulması, kocası kaçan kadına işkenceler, çocuklar avlayıp yakmalar: Dünyada (Amerika U. S. ve Batı Almanya dışında) her demokratik kurumu ayaklandırıyor. Lübnan’ın ayrı cemaatlerinden din sözcüleri bile şöyle bağırıyorlar:

“Çağırımız bugün sırf ve her yerde insanadır. İnsan Gazâ’da geçenleri bilseydi susamazdı.”
Lübnan metropoliti Georges Khodre şu çığlığı koparıyor:

“Biz buradayız, Gazâ, sana ulu protesto edişine katıldığımızı söylemeye geldik. Çünkü giriştiğin şeyde gösterdiğin sükûn, düşmanın hıncını arttırıyor, kardan vücudun üzerine atılan düşman onu yaralarla örtüyor.

“Ey Gazâ, sen oradasın, göz kamaştırıcı kızoğlankızlığınla güneşte, ayaktasın, her yeni acı ile yükseldikçe, şehadetin en doruğuna çıkıyorsun. Sen artık gepgeniş bir zindandan başka şey değilsin. Onlar sina çölünde oğlan ve kız çocuklarına cefâ evleri kurmuşlar, onları köleliğe indirmek istemişler, ne çıkar. Onlar, İncillerin dedikleri gibi: “Seni çölün yüzüne sürgün etmek” isteyebilirler, pekâlâ bilmeksizin senin itibâr mektuplarını güzelleştirmekten başka bir şey yapmıyorlar. Senin kanın, Ey Gazââ, Mısır’ın kumlarını suluyor. Ve senin sokaklarında, bereketlenmiş bir toprağın üzerinde yeni bitkiler filizleniyor. İstilâcının kurşunları iyi nişan alınmış ve hiç boşa gitmiyor. Zâlimler ölüm sarhoşu olmak için sona varmışlar ve ölüm dirim arası güpegündüz, utanmadan arlanmadan, kadınlarını kötülemek zehrini sana içiriyorlar:

“Ey sen yeni eizzelerin [azizelerin] anası, eizzelerin ölümden sonra dirilişleri isyan içinde oluyor, onlar bunca gaddarlıkla ezilseler de, evrensel bilinç içinde dirildiklerini göreceklerdir. Ey yeni Meryem Ana, ne ağla, ne dövün, zirâ günün batışıyla dünyanın kızoğlankızlığı geri geliyor.

“Ve “üçüncü günün çanları” çalacaktır ve bakış bundan kamaşacaktır.”

Irkçı Siyonizm karşısında Arap Kurtuluş Savaşı bu duruma gelmiştir. Ondan kim dönebilir?…>>

(ÖNER GÜRCAN KÜTÜPHANESİNDEN ALINMIŞTIR)