DR. HİKMET KIVILCIMLI: GOBİNAU IRKÇILIĞI – TOYNBEE DİNCİLİĞİ

Irkçılık

Gobineau; çökmüş derebeyi sınıfının Ortaçağ barbar geleneklerine, (ne olduklarını anlamaksızın) sıla illeti (nostalji) çekişinden kaynak alır. Ona göre; “Medeniyetlerin düşmesi”: şuursuz6 gelişim konağının geçit kaçınılmazlığı değil, “muazzam… esrarengiz… ruhu ürküten bir felakettir…” Aristokrat karamsarlığıyla Tarihsel Devrimler’e baktıkça dehşetler içinde kalır:

“… Ve insan, elinde olmayarak şunu iyice kavramak zorunda kalıyor ki, her insan kümelenişi; hatta toplumsal varların en beceriklice komplikasyonlarla korunduğu zaman bile, hastalığa yakalanıyor, biçimlenmekte olduğu bugün dahi, yaşama elemanları arasında bir ‘kaçınılmaz ölüm’ prensibini gizliyor.” (1)
Yani o, bugünkü modern sosyal devrimleri de, antik medeniyetteki tarihsel devrimler gibi bir “kaçınılmaz ölüm” cezası sayıyor. Yanılıyor. Modern sosyal devrimlerde, değil medeniyet, Gobineau’nun kendi derebeyi sınıfları bile ölmemiş, büyük arazi sahipliği ve toprak işverenliği durumuna doğru deri değiştirmiştir. Yalnız, derebeylik ekonomisi ve iktidarı yerine, işveren ekonomisi ve siyasi iktidarı geçmiştir. Bir noktada Gobineau haklı! 1830, 1848, 1871 Fransa ve Kara Avrupa devrimlerinde Thierelerin, Bismarkların kışkırttıkları bunca “beceriklice komplikasyon”lara rağmen, işveren sınıfı ekonomik ve politik iktidarının da ölüm çanları çalınmışa benziyordu. Onun için Kont kendi kendisine soruyordu:
“Peki ama, bu prensip (ölüm ilkesi) nedir? Bu prensip tıpkı ulaştırdığı sonuç gibi yeknesak mıdır ve bütün medeniyetler aynı sebeple mi yok olurlar?”
“İlk bakışta insan buna olumsuz cevap vermeye yelteniyor”
“Ama, şöyle bir gözetim yapılıyor; bütün medeniyetler, azıcık sürdükten sonra birtakım samimi iç bozukluklar çarptırıyorlar. Deyimlendirilebilmeleri güç olan, ama inkar edilmeleri ondan daha az güç olmayan bu iç bozukluklar her yerde ve her zaman benzer bir karakter taşıyorlar.” (2)
O “iç bozukluklar”, Gobineau (1816-1882) henüz 29 yaşında iken Tarihsel Maddecilik tarafından ÜRETİCİ GÜÇLER ile ÜRETİM İLİŞKİLERİ arasındaki zıtlığa bağlanıp deyimlendirilmiştir. Fakat Kont, filozof rahatlığı ile, o deyimlendirmeyi yanına bile uğratmıyor. Ve bu dünyanın gidişinde tanrı parmağını görür gibi oluyor:
“Şurası su götürmez bir hakikattir ki, tanrı istese, hiçbir medeniyet sönmez; ve bütün toplumların ölümlü şartına, eski tapınakların (sanctuaire), -yanlışlıkla soyut olaylar gibi gözönünde tutulan- bazı göze çarpıcı haraplıkları izah  etmek için kullandıkları kutsal aksiyomu uygulamak, yersel hakikatlerin araştırımına egemen olması gereken birinci düzende bir hakikati bildirmektir.” (3)
Halkın “ne gelirse allahtan” dediği tanrısal alınyazısından Kont’un kuşkusu yok. Roma’ya “Coup de grace: Son ölüm vuruşu”nu indiren Atilla’ya, Roma’daki yanılmaz Papa da “Flajellum dei: Tanrının kırbacı” adını verirken böyle düşünmüştü: “Medeniyetleri batıran, işledikleri günahlardır.” Ancak Gobineau, o büyük ve göksel sebep altında, yersel vesile de bulunabileceğini araştırıyor. Bulduğu vesile; 20. yüzyılda 30 milyon insanı kurban edecek olan kanlı faşizmin “bilim bayrağı” IRKÇILIKtır. Ona göre bir ırk “temiz” ise, üstün gelir, kirlenince alt olur. Joseph Arthur Comte de Gobineau, romanlarını yazdığı “temiz” ırk kahramanını şöyle anlatır:
“Güzel miydi, diye mi soruyorsunuz? Bir melek gibi güzel! Rengi biraz yanıkça idi, ama melez asıldan gelme sonucu olan koyu toprak rengi değildi; güneşte, olgun meyva gibi sıcak bir yanıktı.” (4)
Böyle üst gelmiş saf bir ırkın kurduğu medeniyet neden düşer? “Yahudi ırkıyla katışmaktan.” “Temiz ırk”ın başında, İslamlığın “Yecüç Mecüç” adını taktığı turanlılar gelir. (Hitler onu Kuzeylilere çevirir).
“… Doğu yazarları” der Gobineau; “Türkistan uluslarından söz açmaya başlar başlamaz, onlardaki boyu posu, yüz güzelliğini övmekten kendilerini alamazlar.” (5)
“Güzelim Turan ırkı”nın kurduğu devletler neden battı? “İslamlığı çıkaran ‘semit’ arap ırkıyla bulaşmaktan”
“Osmanlılar henüz varolmamışlardı ki, içinden çıktıkları Selçuklular, İslam ırklarına kuvvetle katışmışlardı bile…” (6)
Bu görüş tıpkı köylünün: “Güneş doğudan doğar, göğü dolaşıp Batıda batar. Demek güneş dünya etrafında dönüyor” kanısına benzer. Tarihe bir gözünü kapayıp tekyanlı bakınca başka şey görülmez. Önce Hünler Roma medeniyetini, sonra Moğollarla Türkler İslam medeniyetini yıktılar. Bütün Batı yazarları Hünleri, bütün İslam yazarları Moğolları şeytan kadar çirkin bulurlar. Gerek Hünler, gerek Moğol ve Türkler Roma ve İslam medeniyetlerini yıkınca, yerine, ancak eski medeniyetlerin Rönesansı sayılan devletler kurmuşlardır. “Turanlı ırk”ın üstün veya eksik olduğundan değil: Moğollarla Türklerin Tarihöncesinde sürüyle geçinen göçebe çoban toplumları olduklarından… Genellikle Semitlerin, özellikle semit “ırk”ından gelme Arapların, tarihte, Hün veya Moğollardan çok önceleri, daha eski “günahkar” medeniyetleri yıkıcı rol oynadıkları en tartışılmaz gerçeklerdendir. Akkad medeniyetini kuranlar, çökkün Sümer medeniyetine “Coup de grace”ı indirmiş bulunan Agade’li Sargon komutasındaki Semitlerdi. İslam medeniyetini kuran Semit kolundan Araplar; çökkün Pers medeniyetine öldürücü vuruşu yapan Mekkeli Muhammet komutasındaki Medineli ve çevre çöllerden bedevi Semitlerdi. Semitlerin “temiz” veya “kirli” ırk olduklarından değil, Agade veya Mekke gibi medeniyet kelebeğini kozasında kanatlandıran Yukarı barbarlığın kentlerinden çıkma güdücüler buyruğunda Tarihe girdiklerinden…
Eskimiş bir medeniyeti yıkmak veya yeni bir orijinal medeniyeti kurmak yalnız kuvvetli, temiz, güzel ırkların işi ise, Akkad ve İslam medeniyetlerini kuran Semitler de en az Türkistanlı, Altaylı, Moğol ve Hünler kadar temiz ırkmışlar demek. Sonra neler bulaşıp da kirlenmiş, dünyayı kirletmişler ve bozulmuşlar? Bütün mesele burada.
“Semitleri: Sümerler, Sümerleri de bir başka ırk bozmuş” demek: problemi biraz daha gerilere “tecil” etmek ve geciktirmekten başka bir şey olmaz. Yoksa: “Dünyayı kim yarattı? Tanrı. Tanrıyı kim yarattı? Sorma, kafir olursun!” gibi dogmatizmalar, dinler için olsa bile, İbni Haldun’dan beri ilahiyattan ayrılmış olumlu bilimler için izah değildir: Totolojidir.
Derebeyi artığı cermenliğin kafatasını gıdıklayıp 30 milyon insanın başını yiyen bilim kalpazanlığı ırkçılık, basit bir tarih gerçeğini tahrif ediyor: Tarihte gericiliğe karmış medeniyetleri “temiz”leyen insanlar, Tarihöncesindeki ilkel Sosyalizm Toplumunun yetiştirdiği, medeniyetin (yalan+korku) zehiriyle henüz bozulmamış olan insanlardı. Medeniyete girmeden her ulus, kendi Tarihöncesi çağını yaşarken aynı kertede “bozulmamış”tı. Türkler de, Moğollar da, Cermenler de, Hünler de, Semitler de: Tarihöncesinin sınıfsız, korkusuz, yalansız toplumundan geldikleri için; birbirini alıp satan medenilere “üstün insan” gibi görünmüşlerdi.
Dincilik
Gelelim Mister Toynbee’ye. Gobineau, içine gömüldüğü derebeylik kalıntısı Donkişotluk şatosunun kalın duvarları arasından, 1877 yılı yayınlanan Morgan’ın “Ancient Society or Researches in the Lines of Human Progress from Savagery through Barbarism to Civilization” (Kadim Toplum) eserini belki görememiştir, diyelim. (Engels’in “L’Origine etc.” eseri de Gobineau öldükten 2 yıl sonra çıktı). (Oysa) Bay Toynbee içimizde yaşıyor. 20.yüzyılda: Tarihöncesi bilimi, “Mısırdaki sağır Sultan”a bile varlığını işittirmiştir. Türkiye’de bile Toynbee: “Dünyanın en tanınmış tarihçisi”, diye alkışlanan bir “bilgin”dir. Kendisi Tarihsel Devrimlere “Breakdown”: “Alaşağı ediliş” adını koymuştur. Ayrıca: “Hem yeni çıkmış, hem köhne olan modern Batı tasavvuru, Çin’e veya Hind’e hiç yer vermez; hatta Rusya’ya yahut Amerika’ya bile şöyle böyle yer verir” diyerek, İngiliz vatandaşlığına küsmüş, “İnteligent-service” (İngiliz casusluğu) kanalından Amerikan Uyrukluğuna geçmiş bir profesördür.
Milyonlarca nüsha basılan onlarca iri ciltlik yazılarında: “Mascience nouvelle: Benim yeni ilmim” dediği “buluş”larına şöyle başlar:
“Tarihte tüm Sosyal bilimleri, insancıl işlerin biricik anlaşılışı içinde eritmeye muhtacız.” (7)
“Benim ‘Bir Tarih etüdü’m için ilk notlarımı hazırlamaya başladığımdan beri 27 yıldan fazla geçti. Ve ben şu olayın şuuruna vardım ki, o yıllar zarfında görüşüm kılığını değiştirmiştir. Ben ilerledikçe, din, bir yol daha benim evren tablomun merkezini tutmaya gelmiştir.” (8)
Ruhhekimi, karşısındaki kişide ilkin bulunmayan sofuluk duygularının yaşlandıkça artmasına “kılık değiştirmek” değil “Mistik hezeyan” teşhisini kor. Fakat Bay Toynbee ruh hastası değil, müslümanca deyimi ile; birden “Hidayete erişmiş”tir. Ve dinlerden din beğenmeye bulaşır; der ki:
“Bununla birlikte ben, yetiştirilmiş bulunduğum dinsel görüşlere dönmüş değilim. YAHUDİ (Judaik) dinlerinden (Musa, İsa, Muhammed dinleri, yakındoğu dinleri demek istiyor) farklı olarak, Hint dinleri tekelci değildir. Varlığın esrarına başka ulaşma yolları bulunabileceğini kabul ederler… İşte kitabımın son dört cildi bu açıdan bakılarak kaleme alınmıştır.” (9)
O “Başka bakımlar” sırasına Tarihsel Maddecilik de girer sanmayın. Tarih bilimi, Firavunlar çağının “okkültizm”i, tarikat şeyhlerinin “istihareye yatma”sı gibi bir şey olmuştur. “Son eseri ile şöhretini bir kat daha arttırmış” (Bü. Dü., keza) olan bilgin herkesi rahat rahat imana çağırır:
“Her birimiz için bir evren esrarına ulaşmanın en kolay yolu, şüphesiz kendi ata dinidir. Ama bu, her kişi için başka başka olan dinlerin sundukları ulaşma (tasavvuftaki “Vuslat”) yollarını hesaba katmamak anlamına gelmez. İnsanın kendi dini kadar, öteki dinlerin de içlerinden geçebilmekte kazanılacak çok şeyi vardır ve kaybedilecek hiçbir şeyi yoktur.” (10)
Böylece Bay Toynbee bütünüyle “İnternasyonal”dir; Karl Marks’ın: “Bütün ülkeler işçileri birleşiniz! Zincirlerinizden başka yitirecek birşeyiniz yoktur.” çığlığı gibi “Bütün dünya dinlileri birleşiniz” parolası!.. Tarih ve Toplum bilimlerinde, 1848’den beri, Batı kültürü “Zirve”leri, böylesine “Zırva”laşmışlardır. Tarihin can alacak yer ve yönlerini duman perdesi altında yitirmek için, nasıl en birbirini çürüten kıyamet gibi fikir ve olay kargaşalığı yığdıklarına en şahaser örnek; Toynbee’nin 10 koca ciltlik “Bir Tarih Etüdü”dür. Biz burada konumuzu en çok ilgilendiren iki noktada bir kaç örnek verelim:
1- Tarihte Determinizmi Maskelemek: Toynbee, toplum hareketini hiçbir maddi sebebe dayanmaz göstermek için, tarihin geçirdiği çağları özel kanunlara uymuş ayrı birer toplum biçimi saymaz. Vico’nun en olumsuz yanını taklit eder: Tarihi bir “tekerrür” sayar. Toynbee’ye göre tarih ve tarihöncesi yahut medeniyet ve barbarlık, tarihöncesinde; vahşet ve barbarlık; tarihte: Antika tarih ve modern tarih, toplumun ayrı maddi gelişim çağları değil, hepsi bir arada, manevi tecellilerdir. Barbarlık: “Işıkla karanlığın birbirine karıştığı bir bölgedir.”; Medeniyet: “Boşuna tekerrürler”dir. (11)
Öne sürdüğü “Yeni Tarih anlayışı”: “Hadiselerin bir tek sırayla zaman içindeki hikayesi olarak değil, fakat birçok paralel hadise serileri arasında gözetilecek kıyaslamaların ve geri geri gidişlerin (‘recurrence’ların) incelenimi olmalıdır”. Vico’nun, zamanı için bir yenilik olan “Kıyaslama Metodu”nu böylece bozarak sağ cebine koyduktan sonra, sol cebine de Marks’ın “Proleterya” sözcüğünü yerleştirir. Toynbee için “Proleterya”: Modern kapitalizmin ücretli işçi sınıfı değil, köle, toprakbent gibi, bütün toplum biçimlerindeki alt sınıflar “İç proleterya”dırlar. Barbarlar da “Dış proleterya”dırlar. Bu bilimsel el çabukluklarıyla Toynbee bütün gücünü kullanarak iki nokta üzerinde ısrar eder: “1- Medeniyetler birçokturlar, asıllarından beri birçok kaldılar; nitekim Mısır Medeniyeti ile Sümer Medeniyeti muasırdırlar. 2- Medeniyetler arasında herhangi bir hiyerarşi kurulamaz” (12)
En son arkeolojik buluşlar; Mısır’ın Sümer medeniyetinden sonra Irak’tan etkilenerek geliştiğini ispat durumundadır. Bütün en eski gelenekler (Oziris Efsanesi gibi) bu gerçekliği anlatırlar. Fakat Toynbee, bu olayları herkesin bilmediğinden yararlanarak, medeniyetler arasındaki ana-oğul münasebetlerini örtbas etmeye çalışır. O zaman bütün tarih “boş bir tekerrür” olur.
2- Tarihte üretici güçlerin rolünü maskelemek: Vico’nun bir “Corsi-Ricorsi”, Marks’ın “Tez-Antitez” anlayışları vardır. Toynbee o görüşleri de iki cebine yerleştirerek, bütün Tarih olaylarının gidişinde, ne olduklarını açıklamaktan kaçarak; bir “Defi” (kışkırtma, meydan okuma!) bir de “Respons” (karşılık, cevap verme) diye iki mistik zıt davranış “Keşf” eder. Tarih, ne ekonomik güçlerin, ne insan yığınlarının yarattığı bir gidiş değil, bir “Azınlık Elite” (bir avuç gözde kişi)nin “Kışkırtma”lara “karşılık” vermelerinin eseridir. “Onun düalizmi (ikiciliği): yaratıcı azınlık ile, desincarne (etsiz, cansız, maddesiz!) ruh, pasif ve atıl beden demek olan proleterya arasındaki mübayenette kendisini belli eder.” (13)
Onun için Tarihsel Devrimler; üretici güçlerle, üretim ilişkileri arasındaki zıtlaşmalardan değil, bir avuç gözde “Elite”in gevşemesinden ileri gelir.; “Elit toplumun yürüyen parçasıdır, insan yığınlarını peşinden sürüklemekte başarı göstermiştir. (Nasıl? Burada Bergson’un ‘Mimetisme’ lafı, araya karışır. Yığın, eliti taklit ederek sürüklenir! H.K.) Bir an gelir ki yığın; elitin verdiği hızı takip etmez olur. Bu sefer, o zamana dek yalnız ikna yoluyla hareket etmiş olan yaratıcı azınlık, baskıya başvurmak zorunda kalır. (Neden ikna yolu sökmez? Asıl problem bu, ona çözüm aranacak yerde, o örtbas edilir H.K.) Bu durumda toplum, hasım sınıflara bölünmüş olur. (Ondan önce; köle-efendi, toprakbent-derebeyi sınıfları yok; baskı yok; hepsi; yığın elite kanmadığı için ortaya çıkar H.K.) O zaman, medeniyetin sinesinde bir kopuşma (rupturne) husule gelir. Toplum artık kendisine teklif edilen defi’lere (meydan okuyuşlara) karşılık verecek kabiliyette değildir. (Niçin? İşte öyle. Durup dururken! H.K.) Onun için, medeniyet deva bulmaz bir dekadansa (çöküntüye) uğrar.” (14)
“Barbar dünya ile medeni dünya arasındaki dostça (ilk doğan medeniyet barbarları kırıp, köle ederken: Dostça!) münasebetlerin yerine hasımca münasebetler geçer. Ve barbar, medeniyetin bütünlüğünü tehdit etmekte iç proletya biçimine girer. Öyle bir an gelir ki, medeniyetin içinde ancak savaşçı yokluğundan ötürü savaşmalar sona erer. Medeniyetin bölündüğü eskerci devletlerden birisi, bütün ötekiler üzerine kararlıca üstün gelir. (Bu üstünlük de, “Elit: gözde” gericilerin ihanet ve elaltından çağrıları ile değil, kendiliğinden olur!) Böylece ortaya çıkan ‘Evrensel Devlet’ de bir yol başlamış bulunan ‘husumet’leri arttırınca, Din ortaya çıkarak; iç proleterya ile dış proleteryayı birleştirir ve yeni medeniyeti doğurur.” (15)
İşte 20. yüzyıl ortasında Mister Toynbee’nin ünlü “Tarih felsefesi” budur. On cildinden şu cevher özet ve sonuçlar çıkar:
“Bir toplumdaki güdücü azınlık: egoizma, budalalık, sebatsızlık, metanetsizlik yüzünden bir defi’ye (meydan okuyuşa) karşılık vermeyi bilemedi mi, çökmeye başlar. O toplumun proleteryası, kendini kurtarmak için, yeni tip bir toplum yaratır. Bu, medeniyetin müzmin başarısızlıklarına ilaç bulmaya çalışan yeni bir Kilisedir.” (16) “Yaratıcı (Tanrı) bir kurtarıcı rolünü oynamaya çağrılarak yardıma koşar, çünkü o toplum tepki göstermeyi bilememiştir, çünkü yaratıcı olmaktan çıkmış bulunan ve en sonunda artık egemen olmaktan başka bir şey olmayan azınlığı, bir takım güçlükler ezmiştir.”
“Yeryüzünün cihat açmış Kilisesinde hizmet gören asker (papas) biliyor ki, bu dünya onun kendi evi değil, ruhani bir savaşma meydanıdır.” (17)
Tarih biliminde miyiz Papazlar kongresinde mi?-
Notlar:
(1)  C. de Gobineau: İnsan Irklarının Eşitsizliği Üzerine Deneme’ye Giriş. Sf: 36, 37
(2)  Aynı kitabı.
(3)  Aynı kitabı.
(4)  Gobineau: “Die Liebenden von Kandahar”. Berlin. C: 1, S: 6 Sf: 239, 240.
(5)  Aynı kitabı.
(6)  Aynı kitabı.
(7)  A. I. Toynbee: Bir Tarih Etüdü C: 1
(8)  Aynı kitabı.
(9)  Aynı kitabı. C: 14.
(10)  Aynı kitabı. C: 15.
(11)  Diogene, 1956, 13. Sf: 50
(12)  Aynı kitabı. 43.
(13)  Aynı kitabı.
(14)  D. 1956. Sf: 48
(15)  Aynı kitabı. Sf: 50, 51.
(16)  A. I. Toynbee: 28
(17)  A. I. Toynbee: C: VII. Sf: 177