Dilek Özbek:Çatalda Ordu

Yazar Dilek Özbek  sevrb5X

“ULUSALCILIK” – “SİVİLTOPLUMCULUK” ÇATALINDA
HARCAMAYA ALINAN GÜÇ: ORDU

İki ucu aynı finans–oligarşisinin hegemonyasına bağlı konseptin, katlettiği bu dönemin ilk Ermeni kökenli “devrimci” şehidinin ardından, bu cinayet “gerekçe gösterilerek harcamaya alınan güç: ORDU oldu. Daha cinayetin işlendiği ilk andan itibaren, “soruşturma” aşamasının en başındayken; bu cinayetin “perde arkasında” Türkiye Cumhuriyeti Ordusu olduğu kanaatini oluşturmaya yarayan aralıksız bir “dezenformasyon” (bilgi çarpıtma-yanıltma haber) bombardımanı başlatıldı.

Şayet sonuçta oluşturulmuş olan bu kanaat doğruysa, akla gelen ilk soru: “demek ki baştan bu cinayetin işleneceği de, kimlerin işleyeceği de bu dezenformasyon çevreleri ve ‘sivil’ hükümet tarafından da biliniyordu, öyleyse neden önlem alınmadı?” oluyor. Ýkinci soru ve kanaat ise; “bu ve benzeri her türden cinayetin arkasındaki ‘güç’ olan ordu; bu denli karanlık bir ‘güç’ iken, nasıl oluyor da bu enformasyon bombardımanına engel olabilecek bir irade geliştiremiyor? Yoksa 60’lardan beri bir yandan her aşamada içerisindeki ‘devrimci’ unsurlar tasfiye edilip; diğer yandan da kasıtlı bir biçimde adım adım ‘çetesel kirlenmeye’ uğratılan ‘ordu’ nun topyekûn olarak ‘halk ve demokrasi düşmanı’ olduğu kanaati mi yerleştirilmek isteniyor” şeklindedir.
Zamanlama ise, daha da enteresan: Bir taraftan, “demokrasi” (!) yanlısı yeni dünya düzeni “imparatorluğu” ve “avenesi” “Orduyu küçültün, azaltın, kısaltın, sivilleştirin” talimatları veriyor; öte yandan henüz soruşturması süren bir cinayeti; bir “kurum” olarak “topyekûn” ordunun üzerine yıkarak izah etmenin her türlü alavere – dalaveresi, manevrası – numarası çevriliyor.
Yalnızca “Doğu” değil, “Batı” da dâhil olmak üzere; dünyanın hangi ülkesinde bizzat “sivil” hükümetin sorumluluğu altında çıkartılmış “yanlış” bir “yasa” nedeniyle “yargılanan” bir “vatandaş”, üstelik de bu yargılama sonucu aslında işlemediği bir “suç”tan hüküm giyer, yargılama süreci boyunca “medyatik” bir hedef haline getirilir, tehditler aldığı için “koruma” istediği halde kendisine “koruma” verilmez ve sonra da “katledilir”; katledilmesinin saniyesi saniyesine hemen ardından, uzun zamandır varlıkları bilinen, “ordu içi ve dışı” bir takım “çetesel” mafyatik oluşumlar bahane edilerek “sivil iktidar” yerine, tek başına ve topyekûn bir kurum olarak “ordu” suçlanabilir? Üstelik bu da yetmezmiş gibi, “sivil iktidar”; kendi döneminde işlenmiş bu “cinayet”ten, sanki kendisi “mazlum” ve “mağdur” olmuş bir havaya bürünerek, neredeyse bu işten “kârlı” bile çıkabilir?
Bunun tek bir açıklaması vardır: Şu anda yönetimde bulunan “sivil” iktidar, Doğu ve Batı gericiliğine bağımlı Türkiye finans oligarşisinin işine gelmekte; Türkiye Cumhuriyeti Ordusu ise; hele “mafyatik” oluşumlardan kurtulup, halkçılaştığı, “our boys” yönetim ve denetiminden çıktığı ve kökenindeki devrimciliğe döndüğü  ya da dönme olasılık ve potansiyeli oranında; istenmeyen ve korkulan bir “güç” olarak görülmektedir.
Çünkü emperyalist – kapitalist sistem; ilk “global” Pazar Paylaşım Savaşı sonrasında en büyük tokadı; tam da “kazandığını” zannederken Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran “ilkel komüna” gelenekli “ordu” dan ve onun etnik kimlik, inanç ayrımı yapmaksızın, öncülüğünde toparladığı “halk güçleri”nden yemiştir. Ve “gelenek”ler; zaman zaman baskılansa, dağıtılsa, savrulsa, kirletilse de; yüzyıllar sürse bile kolay kolay tamamen yok edilebilen şeyler değildir. Uluslar arası ülke şirketler emperyalizminin imparatorluk merkezi ABD; bunu “yenidünya”ya ayak bastığı günden beri, hala Chavez’lerle, Castro’larla, Che’lerle başına bela olan “Kızılderili gelenek” ten yana yakından bilir. “Geleneksel devrimcilik”; emperyalist – kapitalist sistemin hâkim sınıfı olan finans – oligarşisinin anti – tezi konumundaki “işçi sınıfı” ile buluşsa da, buluşmasa da bu sistem açısından bir baş belasıdır. Ancak “sınıf”la buluştuğu zaman; kendisi için “Pazar kaybı” ve “kan kaybı”; giderek de ölümü demektir. Bunun da çok iyi farkındadır ve bu nedenle tüm insanlığın “ilkel komüna” gelenekselliğini “tüketmek”, tüketemiyorsa “çarpıtarak” kendi yanına çekmek için, yalnızca “fiili” değil; kültür, düşünce ve inanca yönelik manevrayı da çevirmektedir. Özellikle Amerikan “sinema” ve “medya” sı; bu geleneği “ideolojik derinlik” ve “idealizmden” kopartarak “Rambo”laştırmanın, “Conan” laştırmanın ve “Mafya”laştırmanın, “Çete”leştirmenin; bu yollardan kendisine bağımlı kılmanın kültürel yozlaştırıcılığından başka hiçbir “nitelik” taşımamaktadır.
1919’da başlatılarak 1923’te Türkiye Cumhuriyeti’ nin kurulması; Doğu ve Batı gericiliğine karşı verilmiş gerçek bir devrimci halk savaşı sonucunda; emperyalist sömürgeci işgalcilerin elinden kurtarılarak kurulan “yeni ülke” de, “saltanat ve hilafetin” kaldırılarak “demokratik cumhuriyet” sisteminin getirilmesi içerikli bir “devrim” sürecinin başlangıç noktasıdır. Bu devrimin tamamlanamamış oluşunun “müsebbibi” Mustafa Kemal Paşa ve ordu değil, her sıkışıklığını ona çözdürtüp, kendi kirli ve kanlı yüzünü “sivil” bir “demokrasi makyajıyla maskelemeyi tercih eden emperyalist – kapitalist sisteme bağımlı, üretimden ziyade “ithalat – ihracat”a dayalı finans – oligarşisinin ta kendisidir. Bütün bu “ulusalcı – sivil toplumcu” yaygara ve seri cinayetler; bu gerçekliği gözlerden kaçırmak için yapılmaktadır.
“…Kapitalizm sadece falan ve filan devletlerin düşmanı değildir. Bilakis bütün dünyanın, bütün milletlerin müşterek düşmanıdır. (…) Bu zalimin de başarılı olmak için arada sırada müracaat ettiği muharebeler yegâne kuvvetleri, yegâne silahları değildir. Bankalar, sendikalar onun en kuvvetli silahlarıdır. Ve bütün milletleri bu silahla mağlup eder. Memleketimize bakınız: Rejiler, Düyun – u Umumiye’ler, kapitülasyonlar, şimendiferler, limanlar, gemiler, bankalar, ticaret evleri, bütün bu kurumlar, Avrupa kapitalizminin bizi mahvetmek için senelerden beri kullandığı iblisane bir makinenin parçalarıdır. (…) Bize bugün hudut itibariyle dünyanın en güzel, en hayale sığmaz sulh şartlarını verseler, kapitalizm dolabı memlekette bugünkü şeklinde kaldığı taktirde mahvımız muhakkaktır. Hatta değil böyle, bu şeytan makasının dörtte biri bile mevcut olsa, bizim için hayat imkânı yine tasavvur edilemez. Zenginlerimizi dolandıran o, fakirlerimizi soyan o. (…) Kapitalizm sadece bizim gibi zayıf milletler arasında değil, bilakis bizzat kapitalist memleketlerde de aynı derecede tahripkâr ve insanlık düşmanıdır. “ Mustafa Kemal Atatürk (Doğu Halkları Kurultayı / Arka Kapak / Mustafa İnç)
Cumhuriyet devriminin parçası olarak düşünülen “köylü” üretken kesimlerimizin refah düzeyini geliştirmeye yönelik “toprak reformu” ve “tarım” politikalarının da, Mustafa Kemal Paşa’nın 1924 İzmit Mülakatı’nda açık ve kapsamlı bir şekilde belirtmiş olduğu özgürlüklere dayalı “Kürt reformu”nun da gerçekleşmeyişinde de; gerek bu, gerekse “din” ve “demokrasi” konularında “baskıcı” bir yönelime girilmesinde de başta İngiltere gelmek kaydıyla emperyalist sistemin, içerideki bağımlı burjuvaziye de dayanarak feodal ağa ve önderlikler, tarikat şeyh ve şıhları vasıtasıyla “karşı – devrimci” yönelimlere girilmesinin ciddi etkisi olmuştur. Özellikle “Şeyh Sait İsyanı”, genç Cumhuriyet’e Kürt korkusunun yerleşmesinin en önemli nedenidir.
Gene de “demokrasi” arayışından vazgeçilmemiş ve “karşı – devrimci” olmayan bir çerçevede çok partili sisteme geçme arayış ve denemeleri; bizzat Mustafa Kemal Paşa tarafından gerçekleştirilmiştir.
Bu ülkede esas “baskı” ve “dikta” rejimi; 1950’lerden sonraki “Menderes Hükümeti” döneminde yaşanmıştır. “Sosyal” kelimesinin bile suç sayıldığı bu dönemde, tamamen Amerika’ya ve NATO’ya bağımlı bir sürece girilmiş, “bağımlı – asalak” burjuvazi, dizginlerinden boşanmışçasına “kar” ederken; ülke ekonomisi çöküntüye, fakir daha da fakirleşmeye, köylü topraksızlaşmaya, Kürtler, ağalık sistemi altında hepten ezilmeye, “azınlıklar”a yönelik 6 – 7 Eylül trajedileri yaşanmaya, pek çok aydın zindanlarda çürümeye, kadınlar yeniden kafes arkasına itilmeye, keyfi atama ve kadrolaşmalar yapılmaya, rüşvet, yolsuzluk ve zina başını alıp yürümeye ve üniversite gençleri başta gelmek kaydıyla her tür muhalefet, baskı ve şiddete maruz bırakılmaya da esas bu “sivil” dönemde kalkışılmıştır.
II. nci Dünya Savaşı ve sonrasındaki emperyalist – kapitalist sisteme göbek bağıyla bağlı burjuvazinin güdümündeki NATO – Gladio konseptine dayalı ve bu konseptin “sivil” yönetim modeliyle birlikte gelişen süreç, ülkeyi çeşitli kurumlarıyla (başta “seyfiye gelenekli “ordu” ve “ilmiye” gelenekli “entelektüel camia” gelmek kaydıyla) kuşatma ve “geleneksel devrimci güçlerin” operasyonel tasfiyesi sürecinin de başlangıcıdır aynı zamanda…
Ancak asalak burjuvazi; üretimsiz yapısı nedeniyle “ekonomik” krize girer. Menderes, o güne dek sırt çevirdiği Sovyetler’den para dilenmeye gidince uçağına bomba konur. “Gladio” iş başındadır. Ordu tabanındaki devrimci gelenek, “guguk kuşu” dakikliğinde harekete geçer ve 27 Mayıs politik devrimi gerçekleşir. Ancak “ihtilal” daha başlarken; Kurtuluş Savaşında olduğu gibi “halk güçleri”ne değil de, “ordu hiyerarşisi”ne bağlı gerçekleştirildiği için girdi almış, ihtilalin önemli yönetim kademelerine “gerçek ihtilalci”ler değil, bu CIA girdileri ve bunların kolayca yönetebileceği kişiler oturtulmuştur. Finans- oligarşisi, “geliyorum” diyen darbeye çoktan önlem almış, hatta kendisinin aşamadığı ekonomik krizin aşılması için bu konuda beceriksizliğe düşmüş olan “sivil iktidar”ı da, kendisine yaptığı hizmetlere bakmaksızın; kolayca gözden çıkarıvermiştir.
Sonuçta korkak ve asalak finans oligarşisi; harfiyen kendi talimat ve emrine amade olan “sivil” Başbakanı ve Hükümetine; 6 – 7 Eylül olayları dâhil her türlü “pis iş”ini yaptırtarak ciddi suçlar işletmiş ve bu suçları nedeniyle, teklif edilen her türlü rüşveti reddederek işlenen “suç”a dürüstçe cezasını biçecek mertlik, dürüstlük ve devrimci cesarete sahip Cumhuriyet Savcı ve Hâkimleri tarafından yasadaki suça tekabül eden ceza verilirken; yalnızca seyirci, hatta “şak – şakçı”  olmuştur. Oysa “sivil” hükümet, rüşveti de, yolsuzluğu da, dış emperyalist ülkelere bağımlı politikaları da; “sözcülüğü”ne seçildiği bu asalak sınıfla ortak ve hatta onların denetim, güdüm ve kuşatması altında yapmıştır. Bu idamlardan da bu nedenle ne halka “dikta” rejimi uygulayıp, bir avuç emperyalist – kapitalist sistem asalağının çıkarları uğruna ülkenin “emperyalizme” peşkeş çekilmesine karşı isyan eden ilkel komüna gelenekli genç subaylar, ne de “suç” a “ceza” verme “zor” görevini dürüstçe ve korkusuzca yerine getiren hâkim ve savcılar değil, kendi çıkarları için onları “piyon” gibi kullanıp harcayan bu asalak sınıf sorumludur. Zaten son duruşmada kendi başlarına aşamadıkları ekonomik krizi aşarak karlı çıkan yegâne taraf da gene onlar olmuştur.
Menderes’lerin idamına neden olan korkak burjuvazi; 60 İhtilalinin hemen sonrasında, bu ihtilalin halka ekonomik – demokratik örgütlenme özgürlüklerini getirmiş olan başta “Anayasa” kazanımları gelmek kaydıyla her türden kazanımı geri götürmeye, dün idamına sebep olduğu “hükümet” çizgisini yeniden sürdürecek eski faşizan “sivil” yönetim tarzına yeni “aktörler”le devam etmeye, bu arada ordu içindeki “devrimci” unsurları tasfiye edip, devlet ve “ordu” kademelerinde Almancılıktan CIA’ya devşirdiği Zeki Velidi Togan çizgisinde “kafatasçı” bir “Nazi” teşkilatlanmasının kuramsal ve fiili kurumlaşmasını yerleştirmeye yönelir.
60 ihtilalinin hedefine tam olarak ulaşamamış olması bir yana, kısa süre içinde geri götürecek adımlar atılması; ordu tabanında kaynaşmaya neden olmaktadır. Sonucunda Fethi Gürcan ve Talat Aydemir’in idam edildiği ordu tabanındaki devrimci kaynaşmanın erken patlatılması ve ardından gelen tasfiyeler; 60 İhtilalinde öne çıkan, bir kısmı da bu süreç sonrasında devşirilen bu CIA – GLADIO “girdi” lerince kotarılır. Dönemin Başbakanı İsmet İnönü’nün ısrarlı uyarılarına rağmen; “operasyonel” kadroların tuzağına düşen ihtilalciler tasfiye edilirken, idamı bekledikleri hücrelerinde; sistem değişikliğinin “hiyerarşiye bağlı askeri darbeler” yolundan değil, ancak 1919’larda olduğu gibi ordulaşmış “halk güçleriyle” birlikte ve emperyalist – kapitalizmin tamamen reddine dayalı olabileceği gerçeğiyle de yüzyüze kalırlar. Ne yazık ve ne acıdır ki “samimi devrimciler” e yönelik tasfiye gerçekleştirilir. Üstelik hem onları önce teşvik edip, sonra yalnız bırakan “operasyonel” kadrolar, hem de bu kadroları güden “sınıf”; kendilerini tasfiye ederken, daha önceki idamların faturasını da bu devrimcilere çıkartarak kendi kirli ve kanlı ellerini de yıkamış olur. Bu; 60 İhtilaliyle yeniden buluşan “geleneksel devrimci” ve “halk” güçlerinin ileriye yönelik olarak arasına devamlı sokulacak olan ciddi bir “kırılma” noktası olarak sürekli gündemde tutulacak, ikide bir ısıtılıp – çarpıtılarak “güncellenip” durulacak önemli bir konudur.
63’te gerçekleşen bu idamlı tasfiye süreci sonrasında; yeni bir devrimci dalga, gene üniversite ve ordu gençliği içerisinde 68 yılında şahlanışa geçer. Asalak burjuva sistemi yine sıkışmış, finans – oligarşisinin ihtiyacı olduğuna “Paris Konferansı”nda karar verilen ve 24 Ocak Kararları’nın neredeyse tıpatıp aynısı olan 12 Nisan Kararları; Meclis’ten geçirilememiştir. Üretimsiz olduğu ve kendi devrimini yapmadığı için “modern” olamamış, bu nedenle de ihtiyacı olan yasal düzenlemeleri yaparak sorunu “demokratik” yoldan aşabilme şansı olmayan “asalak burjuvazi”; genç devrimci isyan potansiyelini, üstelik de “sosyalizm”le buluşmuş olduğu noktada, “operasyon ekibi” sayesinde önce “hiyerarşik darbe” beklenti ve hazırlığına dolaylı – dolaysız sokar, devrimcilere yöneltilmiş provokatif cinayetlerle kışkırtır ve henüz halkla buluşmayı “fikren” algılamış olsa da, fiilen bu türden bir sürecin “bilinç” ve “örgütlenme” hazırlığını tamamlamış olmayan, gençliğin de verdiği “önce davranıp, sonra düşünme” eğilimli “tepki” karakteri nedeniyle ve kendisine “yol” gösterecek, geçmişten birikimli kuşaklar olmayışından da yararlanarak gene erken patlamaya ve katliamlar, idamlar ve işkence – mahpushanelerle örülü çok ciddi bir devrimci tasfiyesine neden olur.
Bu genç devrimcileri isyana teşvik edenlerin de aralarında bulunduğu 12 Mart 1971 Cuntası, 60 ihtilalinden farklı olarak tabandaki “devrimci” unsurları, biçtikten sonra iktidar olmuş ve gerek ordu, gerek üniversite ve aydın kesimdeki, gerekse devlet bürokrasisi içindeki tüm geleneksel devrimcileri temizlemeye, ya da mevki olarak daha geri plana itip, kendi kadrolarını yerleştirmeye ve baskı altına almaya, 60 Anayasasını da yok edemese de geriye götürmeye yönelik, askerin yüzünün değil, sırtının halka; yüzünün ise emperyalist – kapitalist sisteme ve asalaklarına dönük olduğu ilk “Amerikancı –  askeri darbe” dir.
Bu darbe sonrası; asalak burjuvazinin ihtiyacı olup da meclisten geçirilemeyen 12 Nisan kararları yürürlüğe sokularak burjuvazinin “gelişim” yolu, bir kez daha “ordu” vasıtasıyla açılır. Bu süreçte hem ordu, hem de devlet bürokrasisi; “sivil – toplumcu” kesimlerin “ülke dinamiklerinden bihaber” yorumlarının zıddına olarak “devrimci” oldukları için değil, olmadıkları için “baskıcı” ve “yasakçı” dırlar ve de bu baskı ve yasaklar, tamamen “sivil – burjuva” sınıfının gelişiminin önünün açmak ve bunu örtbas etmek içindir.
Kısaca bizde bizzat burjuvazi’nin kendisi; “devrimci” olamadığı için, Batı burjuvazisi gibi “liberal” (özgürlükçü) falan da değildir. Bu nedenle kafatasçı – ırkçı – faşist oluşumlara da, mafyatik – çetesel oluşumlara da en çok da kendisi ihtiyaç duyar ve en çok da kendisi yol verir. 12 Mart’ta bu türden “çıkarsal” oluşumlar henüz yoktur. Yalnızca “genç” insanların “idealizm” ve “inanç”ları, tepkileri istismar edilir. 24 Ocak kararlarının önünü açan 12 Eylül 1980 askeri faşist darbesiyle sonlanan 78 kuşağı sürecinde de öyle… Ancak sonrasında, özellikle NATO’nun Türkiye’yi bölme planına uygun, kafatasçı etnik milliyetçilik üzerine kurulu süreçte; özellikle mafyalaştırarak çıkara ve rüşvete dayalı çeteselleştirme vardır ki; bu aynı zamanda her türden “idealizm” ve “komünal kolektivizm” in de, dolayısıyla “geleneksel devrimciliğin” de köküne kibrit suyu döken bir süreçtir. Artık, dünkü “delikanlı” mafyanın yerini “kalleş pusu”cu, “kim parayı verirse onun düdüğünü çalan”, ülke içi “kardeş kavgası”na “rant kavgası” olarak bakan, gözleri Mustafa Kemal’in ve diğer tüm geleneksel devrimcilerinki gibi “inanç, ideal ve sevginin” çakmak çakmak ateşiyle değil; “rüşvet ve rantın” “dolar” işaretleriyle yanan bir takım irili – ufaklı mafyatikliği bile demagojik bir takım sahtekarlar ortalığı adeta kaplamıştır. Bu karakter; “delikanlı” kabadayı karakterden çok da farklı olarak; sırtını devlet kurumları içerisinde önemli yerlere dayamadan adım dahi atamayan “kucakta” bir mafyadır.
Öylesine çoğalmış ve irtifa katetmişlerdir ki; hangisinin “devlet mafyası” olup olmadığı bile tartışılır olmuş, neredeyse “yeraltı, yerüstünü” alenen teslim almış, aslında “sivil olmak” iddialı kesimin “sivil” liği falan da kalmamıştır. Ekonomiden politikaya, üretimden hukuka her alanda, her iş artık “mafyatik” yürümekte; şu ya da bu mafyaya dahil olmayanın en ufak, en basit bir işi  dahi yürümemekte ve bu, “can – mal güvenliğinden yoksun”, korku filmlerini aratmayan “seri cinayetler” ve “seri katiller” sistematiği; yönetim ve yaşam biçimi olarak tüm halka dayatılmaktadır. 12 Eylül öncesi, “greve giden işçilerin” üzerine ateş “açtıran”, kanlı M.C. (Milliyetçi Cephe) İktidarlarını kuran ve destekleyen Koçlar, Sabancılar, Aydın Doğan’lar, vb.leri; 24 Ocak Kararlarından da en fazla yararlananlarken, Kenan Evren gibi şişirilmiş “kuklalar” dan yola çıkarak 12 Eylül’ün yalnızca “askeri” bir olay olduğunu öne sürüp, bugün bu kişilerin, ülkenin gitgide fakirleşmesine ters oranda ve ebatta sayılı “dünya zengini” oluşlarını atlamak mümkün müdür? Beğenmedikleri her taşın altında bir “dönme”, “Ermeni”, “Alevi”, ya da “Kürt” gören “kafatasçı”,  “kriminal” zihniyet; neden kriminalliğini doğru – dürüst yapıp, en basit bir cinayette bile sorulan ilk soru olan; ”bundan en karlı çıkan kim?” sorusunu sorup, yanıtı ona göre vermemekte, verememektedir?
Üstelik yıllardır gitgide azıtarak iş başında olan “seri katiller” şebekesi; kullanılarak hem bunlara seri cinayetler işletilmekte, hem de bunun tüm faturası, “gerçek azmettiricisi” olan finans oligarşisi yerine yalnızca kullanıp, canı isteyince de harcadığı asker- polis- sivil insanlar üzerinden; “özellikle”  tüm Türkiye Cumhuriyeti Ordu’suna çıkartılmakta; “ korkak burjuvazi”, “asker” ve “sivil”; “hükümet” ve “ordu” arkasına saklanarak aynı gidişata devam etmektedir.
Türkiye Cumhuriyeti Ordusu; bu konsepte uygun düzenlemelerle kirletilerek ve küçültülerek değil, Amerikan Neo – con’luğunun “Rambo” larına çevirilerek hiç değil; halkçılaşıp devrimcileşerek bu açmazı aşabilecektir. Yeter ki bütün bu tartışma ve oluşumların arkasındaki “sınıfsal” gerçekliği görebilsin ve kendi toplum insanlarını; etnik köken, ya da inanış farklılıklarına göre değil; bu gerçeklik ışığında algılayabilsin. Yeter ki “Soğuk Savaş” döneminde savrulunan NATO konsepti ve Amerikancı çizgi gereği hasıraltı edilen arşivler açılıp; 1919’lar bu gerçekler ışığında, finans oligarşisi eksenli olarak değil, emek eksenli olarak, başlangıçtaki “halkçı” çizgisinden yola çıkılarak yeniden değerlendirilip güncellenebilsin.
Bir gün biz kazanacağıız!