“DERME ÇATMA BİLGİSİ” İLE KİTAP ELEŞTİREN CENGİZ BEYİ TANIR MISINIZ?

Yazar Sadık Göksu
  

Sadık Göksu ve Nezih Gençler

Sadık Göksu ve Nezih Gençler

Nisan 2009 ile Mayıs 2011 arasında, oldukça aralıklı olarak bazı yazılarımın yayınlanmış olduğu İnsancıl Dergisi’nin Genel Yayın Yönetmeni Sayın Cengiz Gündoğdu; Ekim 2011 tarihli ve 255 sayılı Dergi’nin, “Yıldız Güncesi” sütununda; “5 Ağustos Cuma” başlıklı bölümde; benim bu yıl Mart ayında çıkan, “Kırkambar, Ahilik Tarihöncesi’nde Başlar, Sonsuzdan gelir, Sonsuza gider” başlıklı, tezli kitabıma, kendi sözleri ile; Ahilik konusunda bizden öğrendiği dışında ancak “derme çatma” bilgisi olduğu hâlde; kitabımın tezini belirten adından başlayarak; kitabın da, yazarının da değerini sıfıra indirmeye yönelik bazı temelsiz eleştiriler yayınladı.

Cengiz Bey; “Ahilik konusunda bizden öğrendiği dışında ancak ‘derme çatma’ bilgisi olduğunu”; yine İnsancıl’da, aynı sütunda, Derginin Mayıs 2010 tarihli 238. sayısında, benden ve “Sokrat ve Eflâtun’dan Günümüze Ahilik” adlı kitabımdan; ilk kez, kitap kapağını da yayınlayarak, söz ettiğinde şöyle söylüyor:
“Sadık Göksu’nun yazılarını İnsancıl’da okuyorsunuzdur. Demirtaş Ceyhun tanıştırdı Sadık Göksu’yu… Bir gün tartışa tartışa İnsancıl’a geldiler
Sonra bir gün Sadık Göksu; Sokrat ve Eflâtun’dan Günümüze Ahilik (Polat Yayımcılık, İstanbul 2000) adlı yapıtını getirdi (..). Benim Ahilik konusunda derme çatma bilgim vardı. Her gelişinde Sadık Göksu’dan bilgileniyordum (..).
(..). Yapıtını da sorularımdan sonra getirdi (..).
Gerekli kitapları, İnsancıl’a yakın bir kitapçıya rica ediyorum. O kitapçıda Prof. Dr. Mikâil Bayram’ın Sosyal ve Siyasal Boyutlarıyla Ahi Evren-Mevlâna Mücadelesi adlı bir kitap görmüştüm. İlgilenmemiştim. Bu kitabı Sadık Göksu’ya sordum. ‘Bende var, getireyim’ dedi… Getirdi… Yapıtı okudum (..). Ahi Evren kimdir diye sordum Sadık Göksu’ya, Mikâil Bayram’ın kitabından bunları öğrendim. Sorarak öğrenme diyorum buna”.
1- Cengiz Bey, “Ahilik Tarihöncesi’nde Başlar” Tezimize ve Kitabımıza Saldırıyor
 Sayın Gündoğdu söz konusu eleştiri yazısına şöyle başlıyor:
“Arkadaşım saygıdeğer Sadık Göksu’nun yeni yapıtı çıktı. Ahilik Tarihöncesi’nde Başlar (Uranus Fotoğraf Ajansı ve Yayınevi, İstanbul 2011).
Sadık Göksu’yla arkadaşlığımız yeni. Demirtaş Ceyhun tanıştırdı. İki ya da üç yıl oldu arkadaşlığımız. Dergide güzel söyleşilerimiz oluyor Sadık Göksu’yla…” Şöyle devam ediyor:
“Sadık Göksu’nun yapıtını incelerken, yazarlığın tatsız yanını düşündüm. Yazar, ne kadar tatsız olursa olsun düşüncesini söylemek zorunda. Nice arkadaşlığım bu yüzden bozuldu (..). Eleştirmek zorunda mısın, sussan olmaz mı… Olmaz, uykularım kaçar o zaman.
Şimdi Sadık Göksu’nun yapıtına geldikte, ‘Ahilik Tarihöncesi’nde Başlar’ diyor.
Bir şey, n’olursa olsun tarihöncesinde başlar dedikte bende pirelenme başlar. Göksu bu görüşü söyleyip geçiyor mu, değilse temellendiriyor mu… Temellendirmeye çalışıyor”.
Sayın Gündoğdu; kendi söylediği gibi, Ahilik konusundaki “derme çatma” bilgisiyle; söz ettiğimiz, yıkıcı ve haksız; ayrıca da son derece tutarsız eleştiri yazısını yayınlayarak, aramızdaki köprüleri attı. Şimdi ben; oldukça kısa süren bir ilişkinin, gerçek niteliğini de öğrenmiş olarak; aradaki arkadaşlık bağından kurtulmuş bulunuyorum ve benim yönümden, kendi gelen bu özgürlük içinde; ortaya çıkan duruma, rahatça bazı değinmeler yapıyorum ve Sayın Gündoğdu’nun kendi söylediği “Ahilik konusundaki derme çatma bilgisini” ve bilimdeki “cüretkâr” tutumunu gösteriyorum.
Sayın Gündoğdu Dürüst Değil
Sayın Gündoğdu’nun konusu gereği söylediklerinin kalanını da ben söyleyeyim. Sözünü ettiği görüşmelerimiz sırasında ben, bitirmek üzere olduğum ve o sırada daha çok sadece, “Ahilik Tarihöncesi’nde Başlar” diye andığım kitabım üzerinde çalışıyordum ve kendisine de bundan söz etmiştim. Sayın Gündoğdu, belki yazarlık, belki nezaket gereği, kitapla çok ilgilenmişti ve Dergiye her gelişimde; “hoş geldiniz, nasılsınız” dedikten sonra, hemen bu kitabı soruyordu ve konuşmamızın bir bölümü kesinlikle bu konu üzerinde oluyordu.
Bu noktada, eleştirilerinin başlangıcını anımsıyalım: “Bir şey, n’olursa olsun tarih öncesinde başlar dedikte bende pirelenme başlar” demiyor muydu?..
İlginç; bu “pirelenme”, o konuşmalarımız sırasında başlamıyor muydu, acaba?.. “ Ahilik Tarihöncesi’nde Başlar” tezim ve kitabımın adı aykırı geliyorsa ve kendisinde “pirelenme” başlıyorduysa; bunu bana o zaman neden söylemiyordu ve bu konudaki onca konuşmamızın hiçbirinde neden azıcık olsun söylememişti?..
Ahilik Tarihöncesi’nde Başlar dediğim için pirelenmiş. Ben bunu görüşmelerimizde en az kırk kez söylemişim; o zaman pirelenmemiş, ben kitabı yayınlayınca pirelenmiş. Bunu söyleyerek, bana karşı bir şey ispatlayabiliyor mu? İspatlayamadığını birazdan aşağıda göstereceğiz. Ama daha önce gösteriyoruz ki; Sayın Gündoğdu dürüst davranmıyor. En az iki yıl boyunca yaptığımız konuşmalarda, kitabımı ve kuşkusuz onun adı olan tezimi birçok kez andığım ve anlattığım halde ses çıkarmıyor; kitap yayınlanınca; “Ben pirelenirim” diyor!
Bunun nedenini de açıklamıyor. Öyle ki; bizim savımız için ileri sürdüğü yanlışlığı açıklamaya sanki gerek yok. Sanki, ileri sürdüğü yanlışlık, hem gerçek, hem de herkesin bir bakışta görebileceği kadar açık, apaçık. Böylece, okurunu; bana ve kitabıma karşı koşullandırıyor. Savının yanlış olduğu ve benim haklı olabileceğim yönünde, en küçük bir kuşkulanmayı, düşünmeyi bile önlemeye çalışıyor.
Ortaçağ boyunca Aristo için söylendiği gibi: Kale Üstat: Üstat dedi ki ve iş bitti; öyle mi Cengiz Bey? Ama yok; hem de bu noktada olduğu gibi, tüm karşı savı için kolayca göstereceğiz ki; o yönde hiçbir açıklık yok. Bunu açıklayacak, herkesin gözünün önüne koyacağız. Ama ilkin şu saptamayı yapalım: Sayın Gündoğdu dürüst değil.
Cengiz Bey, Çelişki İçinde: Kitabımıza ve Tezimize Karşı Mı, Değil Mi?..
Hemen sonra, şöyle devam ediyor: Morgan’a dayandırıyor görüşünü” diyor. Bu doğru değil, görüşümü salt Morgan’a, Lewis Henry Morgan’a dayandırmıyorum. Ama Cengiz Bey, bu dayanağımın hakkını teslim etmek zorunda kalıyor. Ne var ki, Morgan’dan yaptığım sayfalar süren açıklamalarımdan da ancak çok kısa bir kesit veriyor ve işte hemen orada; 180 derece ters dönüyor ve sanki lütfediyor: “Bu söylenenler doğru olabilir”. diyor!..
Burada duralım. Cengiz Bey, “Bu söylenenler”, yani benim, “Ahilik tarihöncesi’nde başlar” tezimi temellendirişim, bu amaçla söylediklerim; “doğru olabilir” demiyor mu?.. Demek ki, tezimi temellendirmem üzerine Sayın Gündoğdu’nun “pirelenmesi” geçiyor. O zaman bu iki sözü: “pirelenirim” diyerek, “Ahilik tarihöncesi’nde başlar” tezimi aşağılaması ile; “Bu söylenenler doğru olabilir” sözü; çelişiyor ve birbirini götürüyor!..
Soruyorum: Sayın eleştirmen, temellendirmem üzerine, tezimi kabul noktasına geldiğine göre, neden yine de o eleştirini yaptın ve eleştirinin odak noktasına, kitabımın adını da oluşturan tezimi koydun; bu kadar sorumsuz, yılların ürünü olan büyük bir emeği kendine hedef alarak, o ölçüde büyük bir zafer, bir utku mu kazanmak istedin? Ama, hiçbir konuda, kendin için kendi söylediğin “derme çatma bilgi” ile böyle bir zafer olmuyor işte.
Sonra da, şu havada kalan sözleri ile, hiçbir şey olmamış gibi saldırısını sürdürüyor ve “Ahilik konusundaki Derme Çatma Bilgisi”nden kaynaklanan çelişkisini daha çok göze batırıyor: Ama tek bir kavramdan yola çıkarak Ahiliği tarihöncesine bağlamak ne kadar doğru…” diyor!…
Nerden çıkarıyor; ben tek bir kavramdan yola çıkmıyorum. Morgan’dan alıntılarım da öyle “tek bir kavram” değil. Alıntılarımı kuşa döndürüyor ama, o kadarına bile “tek bir kavram” demek olası değil. Cengiz Bey’in “İnsancıl” dünyasında, sanki kurt önündeki kuzu gibiyim. İlle de yemeğe karar vermiş: Sanki, “Üstüme su sıçrattın” diyor, gerekçesi bu kadar zayıf…
Diyelim ki, “tek bir kavramdan” (Ne demekse?) yola çıkıyorum. Ya, bilimde; “Şu kadar kavramdan yola çıkacaksın” diye bir koşul mu var?.. Bir yandan, L. H. Morgan’dan, sayfalar boyunca yaptığım alıntılar için, “doğru olabilir” derken; öbür yandan nasıl, “tek bir kavramdan yola çıkarak Ahiliği tarihöncesine bağlamak ne kadar doğru” diyebiliyor?..
Bir cümlede iki sorun: Biri; “pirelenmesi” yersiz ve yanlış. Çünkü işte kendisi; “doğru olabilir” diyor ve kendi savını kendi sıfırlıyor; “derme çatma” bilgisinin neden olduğu sorun da ortadan kalkıyor. İkincisi: Demezler mi, peki Cengiz Bey, “Kaç kavramdan yola çıkmak gerek?” Cengiz Bey konuyu neden bu kadar hafife alıyor? Bilim alanında konuşuyoruz, daha ciddî ve uyanık olması gerekmez mi?..
Ben “tek bir kavramdan” değil, “verilerden” yola çıkıyorum. Kitapta ayrıca pek çok yerde, Ahiliğin her insanda bulunduğunu söylüyor ve ilkin, çeşitli bilimlerin verilerine dayanarak bunu temellendiriyorum. Sonra, her insanda Ahilik varsa, Tarihöncesi’nde de vardır, diyorum ve “Ahilik, Sümerlerle Tarihe girer” diyor ve hemen “yazılı” döneme, “Tarih dönemine” geçiyorum.
Cengiz Beyin, Tarihöncesi’ni küçümsemesine karşılık, Dr. H. Kıvılcımlı, aynı Tarihöncesi için şöyle diyor: “Tarihte kimlerin yazıları bulunur? Medenîlerin, yani sınıflı topluma geçip, devletleşen. bezirgânlaşan, ticaretleşip, paralaşanların yazıya ihtiyacı olur ve yazılaşır. Mallarının hesabını tutmak, miraslarını ayarlamak, paradan faiz, üretim ve ticaretten kâr ve irad kazanıp hesabını yapmak, suçluları cezalandırmak, egemen hizmetlilerini ödüllendirmek için hep yazı gerekir.
Tarihöncesi insanı barbarın (komüncül kankardeş: taze ilkinsan toplumlarının) yazıya ihtiyacı olmaz. Daha doğrusu barbarın üretimi de insan üreyimi de olağanüstü alçakgönüllüdür; alçakgönüllü olmak için, bilerek değil bilmeyerek, kendiliğinden öyledir. O yüzden doğanın doğal bir eki gibi yaşar; ne devlete, ne paraya ihtiyaç duyar (..).
Ama onların da kendilerini anlatışları, dillenişleri olmak zorundadır (..). Barbarlar, onları medenîler, yazıları olmadığı için adam yerine koymayıp tarih kitaplarına bile sokmasalar da; onlar kendi değerlerini biliyor ve başlarından geçenleri ağızdan ağza şifahen, atalardan torunlara naklen anlatarak yaşatıyorlardı (..). İşte o masalların derlenişi: Masalbilim ve mitoloji adını aldı”.
Kıvılcımlı, konuyu daha geniş olarak anlatıyor. Biz onun ancak bir bölümünü, Cengiz Beyi “pirelendiren” kitaba aldık. Buraya da daha azını.
Bu yanıtı yazmada çok acele etmediğim anlaşılmış olsa gerektir. Bu geciktirmelerin bazen çok yararı oluyor. Bizi destekleyen pek çok veri var ama, tam bu sırada, 10 Aralık 2011 tarihli Cumhuriyet gazetesindeki bilimsel bir haber; bana, hem Kıvılcımlı’nın buraya aldığımız açıklamasına güçlü bir örnek oluşturması; hem de, “Tarihöncesi” demenin, “pirelenme” yapmasına karşı çok yararlı göründü.
“77 Bin Yıllık Yatak Bulundu” başlıklı Bilimsel haber şöyle:
“Bilim insanları, Güney Afrika Cumhuriyeti’nin Durban kentinde bir mağarada, üzerinde insanların yattığı 77 bin yıllık ilkel yatak buldu. Yatak 15 ayrı kat bitki artığından oluşan bir şilteye sahip. Uzmanlar, şiltede sazın yanı sıra defnegillerden olan yerel Cryptocarya woodi bitkisinin kullanılmış olmasının önemine işaret ederek insanların o dönemde bu bitkinin sinek ve böcekleri uzak tutan özelliğini bildiklerini düşündüklerini kaydetti”.
Bu açıklamanın, Tarih-Tarihöncesi sorununa ne kadar güçlü bir aydınlık getirdiğini söylemeye gerek yok. Yazının ilk olarak Sümerler tarafından bulunuşu, taş çatlasa, 7 bin yılı geçmiyor. 77 bin yıl öncesi, haydi haydi, Tarihöncesi’nde. Demek ki, ne Ahilik, ne felsefe, ne de bilim yönünden, Tarihöncesi denince “pirelenmeye” gerek yok. Devam ediyoruz.
2- Sayın Gündoğdu, “Derme Çatma” Bilgisi ile Otuzbir Yıllık Uzmanlığımıza ve Yirmi bir Yıllık Emeğimize; “Don Kişot’ça”, Hem de Kökten Saldırıyor!..
Cengiz Bey, bize karşı ikinci olarak, felsefe yönünden de bir cephe açıyor ve şöyle devam ediyor: “Sadık Göksu’ya göre ahilik, uzamdışı, tarih dışı bir özdür”. Ben böyle bir şey söylemedim. Bunlar kendi felsefesince, yorumları, yakıştırmaları. Devam ediyor: “Şöyle diyor: ‘Ahilik bir öz, bir Cevherdir, demiştik. Gerçekten, hepimizde bulunan ahilik, bizi yaşatan, yaşamımızı sürdüren, her işimizde, çabamızda bize güç veren Özümüzdür.’
Bu özcü görüş… özcü görüşe katılmam olanak dışı. Özcü görüş değişime karşıdır, insanın değişemeyeceğini savunur (..). İlinekler, nitelikler vardır, sürekli değişir bunlar”.
Cengiz Bey, sözcüklerden; Felsefeler, Görüşler çıkarıyor. Bu çok tehlikeli bir yöntem. Bu tehlike kendisi için de geçerlidir; aşağıda yeri gelecek ve göstereceğiz.
Ama ilkin, böylece anlıyoruz ki, Cengiz Bey, felsefede “Varoluşçu”dur. Olsun, serbesttir, Varoluşçu da olabilir, kendince, felsefesince yorumlar, yakıştırmalar da yapabilir. Ne var ki, o zaman kendisi de, bakış açısı; görüşü ile değerlendirilecek, öyle tanınacaktır.
“Moda Olmuş Düşünceler”
a) Aşağıda, Prof. Dr. Afşar Timuçin’in açıklamalarında, “Varoluşçuluk ve Yapısalcılık” için; “Moda Olmuş Düşünceler” dediğini görüyoruz. Gerçekten “Varoluşçuluk” da, yakın bir geçmişte “Moda olmuş” bir Düşünce idi. Sonra o rüzgâr, çok sürmeden geçti. Varoluşçuluk, Afşar Timuçin’den alıntılarımızda da bir ölçüde görüleceği gibi, oldukça ağır eleştirilere uğradı ve modası geçti. Ama ona, kafalardaki bilinçli-bilinçsiz bağlılık hemen silinip gitmedi. Bu bakımdan, Sayın Gündoğdu’nun “Varoluşçuluğu” için, bu anlamda, “bilinçaltı Varoluşçuluğu” diyorum.
Cengiz Bey; Hem “Varoluşçu”, Hem de “Özcü” Mü? Ve Felsefe Bilgisi de mi “Derme Çatma”?..
b) “Bilinçaltı Varoluşçuluğu” nitelemem; başlıca, hem de Çağdaşlık cephesinde, kendisi için söylediği gibi, “derme çatma” olmayan, uzmanca bilgilerle, yıllarca çalışılarak ortaya konmuş bir emeği; bir vuruşta yok etmeye girişen Cengiz Beyin; bizde gördüğünü söyleyerek saldırdığı “Özcülüğü”, doğrudan kendisinin bir “yapıtında” savunmasından ötürü!..
Hemen göstereyim: “Taşkıran” adlı yapıtının en başındaki, “Taşkıran” başlıklı, iki sayfalık yazıda, 8. sayfada, şöyle diyor: “Bu bilgim, insan türünün temel özelliğine dayanıyor”.
Şimdi araştıralım: Bu “Temel Özellik” ne demek? Kendisinin saldırdığı “Öz”ün ta kendisi değil mi? Yukarıda söylemedik mi: Sözcükten, hemen Felsefe çıkarırsanız, işte böyle olur ve karşınızdakine ettiğiniz, bu kez, çok geçmeden sizin başınıza geliverir. Hani, “Çok hacıların haçı çıktı” diye bir söz var, Ziya Paşapek güzel söylemiş, işte tam öyle olur!..
Bu açıklamamıza karşı bir kuşku var mı? Aşağıdaki sözlük açıklamalarında veriyoruz: “Öz” maddesinde, Prof. Dr. Bedia Akarsu, 1. açıklamasında, “Temel özellik” diyor!.. Bitmedi: Cengiz Beyin andığımız kitabında, sadece 6 sayfa ileride, Macit Gökberk hocadan şöyle bir alıntı ile, saklanan “Özcülük” haçı; bu kez daha açık olarak ortaya çıkıyor. Hoca, şöyle diyor: “Montaigne’in induvidualismi ile insanı en iç özünden yakalayan humanismi, onu her türlü dogmatizmin düşmanı yapmıştır”.
Gökberk hoca için de, “Özcü” mü diyeceğiz şimdi? Ama hayır, hoca böyle bir şey söylemiyor. Peki, sözde bir kusur var mı? Hayır, yok. Hem hoca, “Özcü” olsa ne olurmuş? Montaigne’in, insanı en iç özünden yakalayan ne? Hümanizm. Bu hümanizm, Montaigne’i, hem de “en iç özünden” yakalamış ve ne yapmış: Dogmatizmin düşmanı! Burada, değişmeye karşı olan ne var? Aksine, “değişme”nin ta kendisi ile karşılaşmıyor muyuz? “Varoluşçuluk Modası” ile bakılmayan “Öz”; kesinlikle, “değişmeye karşı mı? Hayır, burada aksine, bir de, “Dogmatizme karşı” değil mi?.. Hay sağolasın Cengiz Bey, kendine karşı kullanmamız için, kendi elinle bize ne güzel bir dayanak veriyorsun!..
Görülüyor ki, Sayın Gündoğdu’nun “Öz” üzerine söyledikleri, hem de kendi alıntısı ile, güçlü bir biçimde iptal edilmiş oluyor. Sayın Gündoğdu’nun, yukarıda, “Moda düşünceler” konusu dolayısı ile söylediğimiz gibi; farkında olduğu ya da olmadığı felsefesi, görülüyor, anlaşılıyor ki: “Varoluşçuluk”tur. Olabilir, herkes özgürdür, istediği felsefeye bağlanabilir. Ama bu “farkında olmamalar” için ne diyeceğiz?
Yoksa Cengiz Bey’in “felsefe bilgisi” de, “derme çatma” mı? Biz, Cengiz Bey gibi, kestirme yargılar vermeyiz, sadece burada ortaya çıkan durum bakımından, bu da, incelenebilir, araştırılabilir, diyoruz.
Cengiz Bey, benim söylediklerimi ele alırken de kendince bir seçme yapıyor. Biz, tamamlayalım: Kitabımızın 96. sayfasında,
“Ahilik (..) Özümüzdür” dedikten sonra şöyle devam ediyorum: “Bu Öz’ü, Eflâtun’un ilgili Diyaloglarında nasıl belirtmiş olduğunu yukarıdaki alıntılarımızda açık ve seçik olarak gördük. Ahilik Fütüvvetnameleri de bu gerçeği yüzyıllardır gereğince pekiştirmişlerdir”.
Lütfen Dikkat: Burada Bilimden değil, Felsefeden Söz Ediyoruz!..
c) Öncelikle şunu söylemeliyim: Biz burada, “Bilimden değil, Felsefeden” söz ediyoruz. Bilimde, hangi alandan söz ediyorsak, gerçek üzerine tek bir şey söylenir. Cengiz Bey, burada bilim ile felsefeyi karıştırsa gerek. Çünkü felsefede aynı gerçek üzerine, hemen hemen filozof sayısınca ayrı görüş, ayrı açıklama vardır. Sayın Gündoğdu, bu gerçeği neden atlıyor acaba?..
“Felsefe Sözlükleri” Ne Diyor?..
d) Şimdi de, Felsefe sözlüklerindeki bazı tanımları görelim.
Ancak, bu felsefe konularında, felsefecilerin, “Felsefe Sözlükleri”nin; ve “Felsefe ve Düşünce Tarihleri”nin, hiç de kendisini desteklemeyen, aksine karşıt açıklamaları var. Önce, Felsefe sözlüklerindeki bazı tanımları görelim.
Prof. Dr. Bedia Akarsu, Felsefe Terimleri Sözlüğü adlı kitabında, “Öz” maddesinde şöyle diyor: “Öz (Alm. Wesen) (Fr., İng. Essece) (Yun. Ousia) (eski t. zat. –kendi, asıl. Cevher; sg- mahiyet –bir şeyin aslı; sg-) 1-Varlığın aslını kuran şey: temel özellik. Karşıtı bkz. İlinek. 2- bir şeyi o şey yapan. Karşıtı bkz.Varoluş”(1).
Bu madde için Attilâ Tokatlı da; Ansiklopedik Felsefe Sözlüğü adlı kitabında şöyle diyor: “Bir şeyin kurucu karakterlerinin tümü, doğası. –Bu metafizik anlamda varlığın temeli olarak göz önüne alınan öz, varlığın geçici ve yüzeysel olarak uğradığı değişmeler anlamında ‘ilinek’ kavramına karşıt tutulur. Bu anlamda öz; kimi düşünürlere göre ‘genel’de, kimi düşünürlere göre ise ‘bireysel’de bulunmaktadır. Gene bu metafizik anlamda öz, varlığın gerçeklik olgusu anlamında ‘varoluş’a karşıt tutulur.
Aquina’lı Thomas’nın, âlemin ve Tanrının doğasını inceleyen metafizikle varoluş olgusunu inceleyen ontolojiyi birbirinden ayırt etmek üzere koyduğu bu karşıtlık, çağdaş varoluşçuluk akımının belli başlı temalarından biridir. Nitekim varoluşçuluk da, kendi hakkımızdaki fikrimiz diye tanımladığı insanın özü’nü, hürriyetin bağımsız insiyatifi diye tanımladığı insanın varoluşu’na karşıt tutar. Sartre, insan bakımından, varoluşun özden önce geldiğini söylerken; insan hayatının önceden belirlenmemiş olduğunu, iradesel hür kararlarımızla durmaksızın ve her an yeni baştan kurulup yaratıldığını, dolayısıyla da kesin anlamını (yani ‘öz’ünü) ancak ölümden sonra (yani ‘varoluş’ sona erince) bulabileceğini belirtmek istemektedir.
-Adçılık (Nominalism; sg) anlayışına göre ise, öz diye bir şey yoktur. Gerçekçilerin ve kavramcıların ‘öz’ diye isimlendirdikleri şey, bir tek kelime içine tıkıştırılan karakterlerin tümünden ibarettir” (2).
Prof. Dr. Afşar Timuçin de, Felsefe Sözlüğü adlı kitabında, aynı konuda şöyle diyor: “Öz (yun. Ousia: lat. Essentia; fr. Esence; alm. Wesen; ing. Essence). Raslantısala karşıt olarak değişmeden kalan. Bir şeyin temelini oluşturan. Varoluşa karşıt olarak bir varlığın doğasını kuran” (3).
Görüldüğü gibi, her üç sözlük de: “Öz” kavramına karşı çıkanların “Varoluşçular” olduğunu belirtiyor. Bu sözlüklerde kuşkusuz, “Varoluşçuluk” maddesi de var.
e) Fakat Afşar Timuçin bu konuyu, Düşünce Tarihi adlı eserinin 3. cildinde, “Varoluşçuluk ve Yapısalcılık Moda Olmuş Düşünceler” başlıklı bölümünde çok daha doyurucu olarak ele almış. Biz de oradan yararlanıyoruz. Şöyle diyor:
“Varoluşçuluk ve Yapısalcılık, biri bir felsefe öbürü bir eleştiri yöntemi olmakla ayrılırlar, bununla birlikte bakış açıları çok yakın olduğu için neredeyse birbirini tümleyen iki düşünce akımı olarak görünürler. Her iki akım da dünyanın hemen her yerinde, ama özellikle Batı’nın kültür merkezlerinde, özümlenmiş düşünceler olmaktan çok moda düşünceler olarak yayılmıştır, yayılmaktadır. Bu iki akımın tutuldukları ölçüde açık ve aydınlık düşünceler ortaya koyduğunu söylemek çok güç. Özellikle varoluşçuluk, dünya görüşünde olmasa da bilgi kuramında oldukça karmaşık ve çeşitli bir bütün ortaya koyar.
Varoluşçu bilinen bazı yazarların bilgi kuramıyla ilgili yapıtlarını, örneğin Sartre’ın Varlık ve hiçlik ya da Merleau-Ponty’nin Algının olgubilimi’ni bütün incelikleriyle ve teker teker ayrıntılarında kavramak oldukça güçtür (..). XVIII. Yüzyılla felsefede bir hastalık gibi baş gösteren, özellikle Kant’la Hegel’le,Husserl’le kökleşmiş olan çetrefillik varoluşçularda doruk noktasına çıkmış gibidir” (4).
f) Sorunu biraz daha aydınlatalım. Özcülük ve Varoluşçuluk, Batı düşüncesinde ortaya çıktığına göre, duru daha aydınlık görebilmek için; en azından bu konuda, Türkçelerini de göz önünde tutarak, bu kavramların Batı dillerindeki asıllarını kullanmanın daha yararlı olacağını düşünüyor ve Essentialism ve Existentialism sözcüklerini kullanıyorum. Bilindiği ve sözlüklerin de gösterdiği gibi, Essence, öz ve Existence da, varoluş anlamına gelir.
Varoluşçuluğa, moda denmesinin bir nedeni de; felsefede baştan beri varoluşun değil, özün aranmış olmasındandır. Prof. Dr. Afşar Timuçin’in geniş açıklamalarından aldığımız oldukça kısa bölüm de; varoluşçuluğun, bir kafa karıştırıcılığı olduğunu göstermektedir. Oysa Felsefe, bilindiği gibi, Tales’in; “Ti es ti?” (O nedir?) sorusu ile başlar. Tales ve bütün presokratikler; varlığın aslını, öz’ünü arıyorlardı ve bu tutum; daha sonra da, varoluşçulara kadar hiç değişmedi.
Sayın Gündoğdu’nun Öbür Eleştirileri ve Açıklamaları Üzerine
Böylece, sayın Gündoğdu’nun çelişkilerle dolu görünüşte önemli iki saldırısının, eski bir deyimle kıymet-i harbiyesini göstermiş bulunuyoruz. Şimdi de sırasıyla, konu ile ilgili bildiğimiz tüm yazılarındaki eleştiri ve açıklamalarına bakıyoruz. Önce, eleştirisinin baş tarafındaki, “Yazar düşüncesini söylemek zorunda” noktasına bir kez daha dönüyoruz ve görüyoruz ki, her zaman böyle bir zorunluluğa göre davranmıyor.
Öyle ki; örneğin, Engels’e ait olan bir sözü; bir Prof., ondan yüzyıl kadar sonra yaşayan Lukacs’ın diye yazarsa, hem de bile bile, Dergi’nin 233. sayısında olduğu ve ben fark edince, kendisinin söylediği üzere; bu yanlışı, düzeltmeden, en azından açıklamadan yayınlayabiliyor. Daha açalım: yanlışlığı söyleyince bana; gülerek, farkında olduğunu söyleyebiliyor? Oysa, yanlışlığı yazara söylese, herhalde düzeltilecek ve böyle bir durum da ortaya çıkmayacaktı. Kısacası, Sayın Gündoğdu, “her yanlış karşısında, pirelenmiyor”; her yanlışa karşı çıkmazsa, kimi yanlış karşısında “susarsa; uykuları kaçmıyor”; düşüncesini söyleme zorunluluğunun, işlediği ve işlemediği durumlar var! Hazretin hikmetinden soru sorulmuyor. Bu kabul edilebilir mi? Kuşkusuz, hayır.
Eleştiri yazısının sonlarında şöyle diyor: “’Ahilik’ diyor Göksu, ‘salt kazanılmış, üretilmiş bir icat da değildir, o özünde insanlığa, ister Doğa’dan, ister Tanrı’dan diyelim, ‘verilmiş’ bir gerçektir.’
Bunu, benim doğru bulmam olası değil. Ben, insanın praksisle, kendini yeniden kurduğuna inanırım, düşüncem budur. İnsana hiçbir şey verilmiş değildir”.
Şimdi, önce yerimiz ölçüsünde, ilkçağın iki büyük Filozofundan; Eflâtun ve Aristoteles’ten, konumuz ile ilgili bir iki örnek verelim.
Eflâtun’un Devlet’inde, İkinci kitap’ta, orijinal metinde, sayfa 374 e’de, “Koruyucular”ı görüşüyorlar. Sokrat; “-Koruyucuların gördükleri iş önemli olduğuna göre, onların da yalnız büyük bir özen ve sanat isteyen kendi işleriyle uğraşmaları gerekir” diyor. Glaukon; “-Bence de öyle” diyor. Sokrat; “-Peki, bu iş için uygun biryaradılış da istemez mi?” diyor. “Yaradılış”, eğitimden gelen, kazanılmış değil; doğadan gelen, verilmiş.
Üçüncü kitap’ta, sayfa 415 a’da şöyle diyor: “Sizler birbirinizin kardeşisiniz. Ama, sizi yaratan Tanrı, aranızdan önder olarak yarattıklarının mayasına altın katmıştır (..). Yardımcı olarak yarattıklarının mayasına gümüş, çiftçiler ve öbür işçilerin mayasına da demir ve tunç katmıştır”. Bu da Doğa ve Verilmiş olanolmuyor mu?..
Dördüncü kitap’ta, sayfa 430 a’da; yine Sokrat şöyle diyor: “İstediğimiz şey nedir? Yüne işleyen boya gibi, kanunlar da savaşçıların içlerine işlesin. Tabiatları ve gördükleri eğitimin iyiliği dolayısıyla neden korkup, neden korkmayacakları üzerinde sarsılmaz bir inançları olsun ve renkleri, bütün sodalardan ve sabunlardan daha soldurucu olan acı, korku, hırs gibi hallerde uçup gitmesin”.
Şimdi görüyoruz ki burada hem eğitim, hem de verilmiş olan doğa var. “Tabiatları ve gördükleri eğitim” diyor (5). Eflâtun’daki birçok örnekten bu üçü ile yetiniyorum.
Aristoteles’in de örneğin Metafizik adlı eserine hem de gelişigüzel bakarsak, yine örneğin, V. Kıtap’ta, “Töz” başlıklı 8. Bölüm’de şöyle diyor: “O halde tözün iki anlamı vardır: A) Töz bir yandan en son dayanak, başka hiçbir şeyin yüklemi haline getirilemeyendir. B) Töz, öte yandan özü bakımından ele alınan birey olarak, (maddeden) ayrılabilen şeydir, yani her varlığın şekli veya formudur”.
Kitabı fazla karıştırmadan, yine V. Kitap’ta, hemen izleyen; “9. Bölüm< Aynı, Başka, Farklı, Benzer> başlığı altında da şöyle diyor: “İlineksel anlamda aynı olanın yanında kendi özü bakımından aynı olan da vardır. Bu kendi özü bakımından Aynı olan, kendi özü bakımından Bir olan’la aynı sayıda anlamda kullanılır”. Burada da örnekler devam ediyor. Bu konuda bu kadarla yetiniyorum (6).
Yine sürekli, söylemediğimizi bize söyleterek ve bir totoloji yaparak, “tarih öncesi özümüzü kim değiştirdi. Bu bir yana, özümüz olan ahiliğin hiç değişmemesi gerekirdi. Ahilik özse, Ahiliğe karşıt yaşam birbirine eklemlenmez. Öyle ya, Ahilik özse, istesek de değişemeyiz…” diyor. Bunlar yukarıdan beri söylediğimiz gibi, kendi görüş ve savları. Bizim böyle bir şey söylediğimiz de, kabul ettiğimiz de yok.
Bir de, “Sadık Göksu, Ahiliğin, felsefe, ahlâk felsefesi olduğunu söylüyor. Buna katılırım. Ahiliğe felsefe dedikte, o zaman köklerini tarihöncesinde aramak anlamsız. Sadık Göksu da bilir. Felsefe tarihöncesinde başlamıyor, çok çok sonra başlıyor” diyor.
Bu savın karşısında büyük üzüntü duyuyorum. Afşar Timuçin, “Düşünce Tarihi” adlı kitaplarının birinci cildinde, felsefenin köklerinin çok daha derinlerde olduğunu pek çok örnekle gösteriyor. Bunu yalnız o yapmıyor, örneğin, Bertrand Russell da, Batı Felsefesi Tarihi’nde, aynı şekilde bu köklerden söz ediyor.
Yine Afşar Timuçin, Düşünce Tarihi adlı eserinin 1. kitabında, “Gerçek anlamda ilk felsefe tarihçisi, yapıtı bugün de önemli bir kaynak sayılan Laertes’li Diogenes ya da Diogenes Laertios” (İ.S.III. yy.) un şöyle dediğini söylüyor: “Felsefenin yabancı topraklarda doğduğu sık sık ileri sürüldü. Aristoteles ve Sotion, Pers’de Mübitlerin, Babil ve Asur’da Kaldelilerin, Hindistan’da Gymnosophiste’lerin, Keltlerde ve Galyalılarda Druitlerin ve Semnotelerin felsefeyi yarattığını söylerler” (7).
Sayın Gündoğdu’nun, kendisinin Ahilik konusunda “derme çatma” dediği ve felsefe konusunda da durumun pek farklı olmadığı anlaşılmış bulunan bilgisi ile bize karşı giriştiği saldırının başarısızlığı ve girişiminin sonunun kendisi için hiç de iç açıcı olmadığını göstermek üzere; bu epey kapsamlı yazımıza, daha başka bir şey eklemeye gerek görmüyoruz.
1- Prof. Dr. Bedia Akarsu, Felsefe Terimleri Sözlüğü, 2. Baskı, Ankara, 1979. Türk Dil Kurumu Yayınları.
2- Attilâ Tokatlı, Ansiklopedik Felsefe Sözlüğü, Bilgi Yayınları, 1973, İstanbul
3- Afşar Timuçin, Felsefe Sözlüğü, Genişletilmiş 4. baskı. Bulut Yayınları, 2002.
4- Afşar Timuçin, Düşünce Tarihi, 3. cilt, Genişletilmiş 3. Baskı, 2001, İstanbul, s. 385.
5- Eflâtun, Devlet, Çev: Sabahaddin Eyüboğlu-M. Ali Cimcoz, İstanbul,Remzi Kitabevi, 1958
6- Aristoteles, Metafizik, Çev: Prof. Dr. Ahmet Arslan, Sosyal Yayınlar, İstanbul, 2010.
7- Afşar Timuçin, Düşünce Tarihi, 1. Cilt, Genişletilmiş 3. Baskı, 2000, İstanbul, s. 184.