Web
Analytics
Vatan Postası
Yaşamımızı Savunmak Üzere,Duygu,Düşünce ve Davranış Birliğini Gerçekleştirmek İçin Varız.

DERİN DEVLETLER SAVAŞI (2)

Yazar Ergün İşeri – sendika.org

22 Mart 2008 tarihinde yayınlanan “Kılıçlar çekildi; derin devletler savaşı” başlıklı yazı, bugün hala içinde olduğumuz sürece genel bir bakışı yansıtıyordu. Kaba hatlarıyla, ortaya servis edilen savaşın içeriğini sergilemeye çalışıyordu…

Sürdürülmekte olan “savaş”ın taraflarının farklı yüzlerini tanımlarken, bilerek eksik tanımlama yaptık. Siyaset, bürokrasi, yargı, üniversiteler daha sıralanacak bir çok farklı aktörün ve faktörün devrede olduğu bu savaş alanında askerlerin durumunu tam olarak açmadık.

Oysa görünen yüzün bir tarafı açık ya da örtülü biçimde askerlerdi. Ya da birileri bilinçli olarak böyle göstermek gayreti içindeydi.

Askerler geniş bir anlam içeriyor, yasaya göre erden generale kadar herkesi kapsıyor. Siyaset içindeki bir aktör olarak askerlerden söz edildiğinde yüksek komuta kademesi, yani ordunun karar vericileri, politika üreticileri işaret edildiğini ayrıca belirtmek gereği doğuyor. Ayrımı dikkatle yapmadığınız zaman, hemen “milletin ordusu” tekerlemeleriyle başlayan polemiklere zemin açılıyor.

Yüksek rütbeli subayların doğrudan sermaye sisteminin bir parçası haline getirilmesi veya gelmesi ile sınıfsal olarak halkla yollarının ayrılmasının üzerinden oldukça zaman geçti.

Subaylar, yani ordunun karar alıcıları ve uygulatıcıları, artık 1960’lara kadar olduğu gibi sıradan memurlar değiller. İşçi sınıfı ve sermaye ayrışmasında yerlerinin neresi olduğunu halka büyük bedeller ödeterek kesin bir şekilde gösterdiler.

Son aylarda hızla tırmanan siyasi çatışmanın içinde askerlerin yer alması kapitalizmi doğrudan tehdit eden bir tehlikeden kaynaklanmıyor.

Görünün halleriyle çatışmanın bir yanında Türkiye’nin kendine özgü kapitalizminin önemli unsurlarından biri olarak kabul edilen laikliğin tehdit edilmesi üzerine harekete geçen sistemin değişik düzeylerdeki unsurları var.

Buna karşılık, laiklik anlayışını kendine bir tehdit olarak gören ve kendi yaşam anlayışını topluma giydirmek için sistemin derin savunma mekanizmasını bertaraf etmeye çalışan bir başka güç yer alıyor.

Bu dizilişin siyasette, devlette, toplumda dizilişleri de farklı görünümlerle ortaya çıkıyor.

Sistemin derin ve temel savunucusu olarak askerler ile sistemi kendine göre biçimlendirmek isteyenlerin emrindeki güç olarak polisler bu tablonun iki keskin ucu olarak beliriyor.

Post modern darbe ve karşı darbeler dönemi

Dönemin ünlü bir subayı, 28 Şubat sürecini post modern bir darbe olarak tanımlamıştı. Şimdi yaşadığımız ise post modern darbe ve karşı darbeler olarak süre giden bir çatışmaya dönüşmüş durumda. Her iki taraf da psikolojik savaş yöntemlerini kullanıyor; toplanan veya yaratılan istihbarat, dezenformasyon, kitle tahriki, kurumsal yıpratma vb.

Geçmişte derin devletle girdikleri savaşı kaybeden siyasi yapılara, hükümetlere tanık olmuştuk. En sonuncusu Refah Partisi’nin koalisyon hükümetiydi. Artık durumun değiştiği açık biçimde görülüyor.

Temel farklılık geçtiğimiz günlerde Başbakan tarafından söylendi. Gazetelere yansıdığı kadarıyla bu kilit söz şöyleydi: “Polis, MİT benim emrimde, önümü görebiliyorum.” Şimdi derin devletin karşısında kendi istihbarat olanaklarıyla çıkabilen bir siyasi iktidar var.

Tüm bunların yanında askerlerin cephesinde pek fazla dile getirilmeyen, kimi imalı laflar, üstü kapalı açıklamalarla işaret edilen bir gelişme daha yaşanıyor.

Ordunun siyasetteki yeri ve siyasete müdahalesi konusunda üst kademede çok da gizlenemeyen bir ayrışmanın yaşandığı, birbirlerini tasfiyeye kadar götüren çatışmaların olduğu sinyalleri alınıyor.

Emperyalizmin bölgesel politikalarının etkileri

Bu ayrışmanın tek başına ordunun siyasete “laiklik” üzerinden müdahalesi temelinde olmadığı, emperyalizmin bölgesel politikasının da etkisi olduğuna ilişkin kuvvetli işaretler gözleniyor.

Bu çatışmaların ardında ABD’nin elinin olduğu yönündeki değerlendirmeler sıklıkla dile getiriliyor. Olayları dışarıdan izlemeye başladığınızda tipik bir “Açık Toplum” operasyonu unsurları görülebiliyor. Önemli bir kısmı başarısız olan ve farklı amaçlarla icra edilen bu operasyonların AKP’nin “derin devlet” ile çatışmasına örnek oluşturduğu veya bu yöntemlerin uygulanmaya çalışıldığı söyleniyor.

ABD’nin Ortadoğu politikaları, özellikle Irak konusunda yakın zamanda yaşanan gelişmeler böylesi bir ABD müdahalesinin gerekçeleri için güçlü veriler içeriyor. Açıkta duran bilgiler, özellikle ulusalcı tezler ve bunlara kafa atmaya meraklı liberallerin şu senaryoyu öne çıkarıyor:

• ABD’nin Irak işgalinde yaşadığı kayıpların en önemli sebeplerinden biri Türkiye’nin sınırlarını işgale kapatmasıdır,

• Irak sonrasında İran’a müdahale için ABD’nin uygulayacağı yeni politika yine Türkiye tarafından engelleniyor.

Her iki konuda da sorunun kaynağı olarak askerler gösteriliyor.

ABD yayın organları açık biçimde ABD’nin İran’a müdahale için belirlediği siyasetin önemli bir aracının PJAK olduğunu yazıyor.

Saddam tarafından desteklenen Halkın Mücahitleri’nin ABD işgalinden sonra tasfiye edilmesi, hatta terörist ilan edilmesi, İran’a karşı iyi organize olmuş bir müdahale gücü gereksinimi doğurduğu biliniyor.

ABD’nin bu gereksinimi Kürtlerle oluşturduğu anlaşmalarla gidermenin yollarını aradığı ve ortadaki bilgilere göre bu işe en uygun örgüt olarak PKK’yi seçtiği farklı yollarla ifade ediliyor.

Bu söylem ve iddialar olayları ve uygulanmaya çalışılan politikaları son derece yüzeysel olarak milliyetçi propagandaların malzemeleri olarak karşımıza çıkarıyor. Türk milliyetçileri PKK’yi ve işbirliği yaptığını ileri sürdükleri ABD’yi hedef göstererek iç siyasette yer tutmaya çalışıyor.

Aynı şekilde Kürt milliyetçileri de arkalarında ABD’nin olduğunu göstermeye çalışarak tabanına mesaj verme, kitlesini elinde tutmaya gayret ediyor. Özellikle PKK’ye olduğundan büyük roller biçen bu çabaların Kürtlerin ABD ile geçmiş yıllarda yaşadığı acı deneyimleri pek göz önüne getirmediği anlaşılıyor.

Yakın bir zamana kadar askerlerin içinde bir kesim hazırladığı ve bir biçimde basına servis ettiği raporlarla Türkiye’nin ABD’nin dışında başka bir kutup içine gitmesi gerektiğini savunmaya başlamıştı. ABD’nin özellikle Kürt siyaseti nedeniyle Türkiye için bir tehdit oluşturduğuna ilişkin kamuoyu oluşturulmasına çalışılıyordu.

Kısa süre içinde toplum her türlü sorunun kaynağının ABD’nin olduğuna inandırılacak bir noktaya kadar getirilmişti. Bunun en tipik örneği “kuş gribi” efsaneleridir. Son olarak “kene” olayı da dolaylı biçimde buna bağlandı.

Derin devlet içinde tasfiye

Gündelik siyasetin medyaya yansıyan yönleriyle bakıldığında önümüze çıkan resim, ABD’nin tartışılmaz müttefiki Türkiye’nin hizaya getirilmesi için, bizzat ABD tarafından yaratılmış derin devletin sorun çıkaran unsurlarının temizlenmesi gerekiyordu. Ve bu temizlik yapıldı.

Türkiye’yi mevcut pozisyonundan başka bir noktaya çekmeye kalkışmak gibi temel bir politika değişikliğini, işi çeşitli senaryolarla, planlarla hayata geçirmeye, “darbe” hazırlamayı önüne koyan bir ekip devlet içinden tasfiye edildi.

Tasfiyenin hemen ardından ilişkilerin normalleştirilmesi adına Kuzey Irak Operasyonu gündeme geldi. ABD’nin izniyle ve yine ABD tarafından çizilen sınırlar içinde yapılan Kuzey Irak Operasyonu sırasında sürekli bir canlı, anında, açık istihbarat lafları edildi. Operasyonun ABD tarafından verilen bilgilerle “çok başarılı” biçimde yapıldığı anlatıldı.

Bu operasyon, ordu içinde ve siyasette PKK üzerinden yürütülen AKP ve ABD karşıtı muhalefeti söndürmekte kullanıldı. Sanal ortam görüntüleriyle büyük darbeler vuruldu. Çok sayıda militanın öldürüldüğü açıklandı.

Savaşlar acımasızdır, hele uzun süren savaşlar kurbanların sayılarıyla hiç değerlendirilmez. Gerektiğinde birkaç saatin veya birkaç metre kare yerin kazanılması veya kaybedilmemesi için çok rahatlıkla binlerce insanın canı bir kalemde silinebilir.

Askerler veya gerillalar adına ne derseniz deyin, eline silah tutuşturulup birbirini boğazlamaya gönderilen genç insanlar masa başında verilen soğukkanlı kararların, siyasetin kurbanları olarak, acılarını taşıyan yakınlarının anılarında kalırlar.

Kuzey Irak Operasyonu veya adı her ne ise öncesinde ve sonrasında yaşananları bir bulmacanın parçaları gibi dizdiğiniz de aklınız mutlaka karışacak, sorular alt alta sıralanacaktır.

Mutlaka başkalarının da aklına gelmiştir, acaba ABD operasyon için verdiği kadar aynı zamanda derin devlet içinde olup bitenlerin de istihbaratını veriyor muydu?

Sanki AKP bu süreçte askerlerin içindeki ABD yanlısı güçlerle beraber bu canlı istihbaratı kullanıyor gibi bir izlenim ister istemez oluşuyor.

Pili biten AKP sanal darbeye sarıldı

Eski bir genelkurmay başkanı arada sırada yaptığı açıklamalarda, bir darbe hazırlığının önlendiğini, birilerinin diğerlerini bastırdığını ima eden sözler sarf ediyor. Yani bugün için ortada bir darbe falan yok.

Tasfiye süreci ana hatlarıyla tamamlandığı için aslında asker içinde AKP ile kapışan, çatışan bir kesim kalmadı. Dolayısıyla orduyu kullanarak darbe yapabilecek silahlı bir güç, tehdit oluşturacak bir unsur bırakılmadı.

Peki bu darbe tantanası neyin nesi?

Hızla irtifa kaybeden AKP, elindeki son kozu oynayarak derin devletten tasfiye olmuş, kılıç artıklarının psikolojik savaş çalışmasını darbe gibi göstermeye çalışıyor.

Hatta o kadar ileriye gidiyor ki, ABD’nin İstanbul Başkonsolosluğuna yapılan saldırıyı, bir süredir iktidar yanlısı gazetelere servis edilen kanlı olaylar olacak söylentisinin bir parçası gibi sunma gafletine kapılıyor.

Bizim tatlı su liberallerimiz, sazan beyninin sınırlarında yaşamanın umarsızlığıyla AKP’nin psikolojik savaş yönteminin aracı olmayı içine sindiriyor. Darbeler olduğunda sesi soluğu kesilenler, AKP’nin emrindeki resmi güçlerce üretilen sanal darbe ortamının “demokrasi” çığırtkanı haline geliveriyor.

AKP’ye dava açıldığında hukuk sistemini yerden yere vuranlar, saldıranlar, birkaç eski asker hakkında dava açıldığında hukukçu oluyorlar.

AKP’ye dava açılmasına olanak sağlayan sistem yanlış ise demokratikleşme savunucu bir parti bunca yıllık iktidarından neden bunu değiştirmedi, bu sorgulanmıyor. Örneğin, milletvekili dokunulmazlığı konusunun hala dokunulmaz olmasının AKP korumasıyla sürdüğü unutturulmak isteniyor.

Kimse kimseyi kandırmasın, bir darbe girişimi yok, kimi niyetler ise ABD’nin ve ABD’nin müttefiki olarak kalmayı tercih eden subayların eliyle söndürülmüş durumda.

Düne kadar hakkında konuşulmasına bile izin verilmeyen Veli Küçük gibi isimlerin aylardır iddianamesiz cezaevinde tutuluyor olması, bir tasfiye sürecinin yaşandığını gösteriyor.

Bu derin devletimizdeki ikinci tasfiye operasyonudur. Birincisi Susurluk olayı idi. Orada çizmeyi aşanlar, hızla eritildi. Normal koşullarda hiç kimsenin duymayacağı bir trafik kazası hemen anında gözler önüne konuldu.

Ümraniye operasyonuyla başlayan Ergenekon ise ikinci tasfiye olarak görülebilir. Dengelerin hızla değişti çok net; Şemdinli olayını, Nokta dergisi olayını ve diğerlerini bir mantık çerçevesinde dizin. Karmaşık gibi görünen konuların netleştiğini fark edeceksiniz.

Bu dönemin iki gizemli olayı daha açıklanmayı bekliyor, birincisi her ikisinde de birinci muhatap başbakan, diğer muhataplar ise genelkurmay başkanı ve bir diğeri ise müstakbel genelkurmay başkanı. Her iki görüşmenin ardından önemli gelişmeler oluyor.

İstedikleri kadar inkâr etseler de komuta kademesi ile AKP arasında bir mutabakatın olduğu yönündeki görüşler güç kazanıyor. ABD ise son dönemlerdeki gelişmelerden memnun, kamuoyu yoklamalarında ABD karşıtlığının azalmasından sevinç duyduklarını açıklıyorlar.

Muhalefet demokrasi ve özgürlük temelinde yükselmeli

AKP karşısında muhalefet yürütmeye kalkanların belki de en zayıf oldukları yer, kendilerine Atatürk’ü dayanak noktası olarak seçmeleri.

Halkın içinde bulunduğu koşullarda Atatürk’e sahip çıkmanın, anlamı konusunda en küçük bir bilgilerinin bile bulunmadığı laikliği savunmanın günlük siyasetteki karşılığı yok.

Olmadığı için bu çatışma istihbaratlar, medya ve bürokrasi arasında cereyan ediyor.

Demokrasiye, özgürlüklere, insanca yaşama hakkına, sağlık ve eğitim hakkına, sosyal güvenlik hakkına, sömürü düzenine karşıtlığa oturmayan bir muhalefetin AKP ve ABD’nin izlediği psikolojik savaşı yenmesi mümkün görünmüyor.

Geçen yazımızda üçüncü bir cephenin açılmasının gerekliliğine işaret ederek, yazımızın noktalamıştık. Bu konuda ısrarımızı sürdürüyoruz.

“Ulusal”cılık adına darbe tetikçiliğini, ne de “demokrasi” adına dini kuralları yaşam biçimi olarak topluma giydirmeye çalışan “ılımlı İslam” politikalarının tarafı olmak mümkün değil.

Her iki tarafın ortak noktası, kapitalist sömürü sisteminin devamı; en temel kamu hizmetlerinin bile paralı hale getirilmesi, ücretlerin küresel rekabet adına asgari ücrete dönüştürülmesi, iş cinayetlerine göz yumulması, köleliğin yeniden hortlaması, halkın ayda 35 YTL için birbirini ezecek kadar yoksullaştırılması, eğitimden, sağlık hizmetlerinden yoksun kalmasıdır.

Kendi dünyalarına gömülen işçi örgütlerinin, memur örgütlerinin giderek etkisizleştiği, meslek örgütlerinin eylem alanlarından çekildiği, sol siyasi partilerin toplumla bağlarını kaybettiği bir ortamda tek akla yakın ses yine Halkevlerinden yükselmektedir.

Halkın Hakları Var! bir slogan olmanın ötesinde bir iddia, bir savunma ve ileriye dönük bir mücadele hattı öneriyor.

Önerdiği mücadele hattını yaşama geçirmek için elindeki olanaklar çerçevesinde son derece başarılı çıkışlar yapıyor. Ama mücadelesinde tek başına bırakılıyor.

Yaratılan karmaşa ve kaos ortamında net bir duruş izlenmesi önemlidir. Halkevlerinin yaptığı çağrılar, öneriler herkesin, solda duran, solda siyaset yapan herkesin sahip çıkabileceği, gerçekleşmesi için emek verebileceği başlıklardan oluşuyor.

Bildiğimiz kadarıyla Halkevleri, bu değerleri kendisi gibi hayata geçirmek isteyenlerden telif ücreti de istemiyor. Peki, o zaman herkesi buluşturabilecek bu mücadele hattının, taleplerin yaygınlaştırılması için siyasi partilerin, sendikaların, meslek örgütlerinin, kitle örgütlerinin elini ne bağlıyor?

İşte açığa çıkarılması gereken soru budur.

Düzen kendi içindeki çatışmalarını bir şekilde sonuçlandıracaktır. AKP yerel seçimler öncesinde yürüttüğü bu sanal darbe söylemiyle “demokrasi kahramanı” olarak besleme “liberal”lerin desteğiyle bir adım daha ileri gitmenin hesaplarıyla çalışacaktır.

Muhalefet ise toplumun sorunlarından kopuk tartışma başlıklarıyla bulunduğu yeri korumanın derdine düşecektir.

Bu çatışmayı anlaşmalı kayıkçı dövüşünden çıkarıp, halka yeni bir umut, yeni bir çıkış, yeni bir iktidar olanağı sunmak hepimizin ortak sorumluluğudur. Farklı düşünsek de, farklı örgütlenme süreçlerinde bulunsak da yan yana gelmeyi, ortak çalışmayı öğrenmeliyiz. Umarız daha fazla geç kalmayız.

Doğrudan cihazınızda gerçek zamanlı güncellemeleri alın, şimdi abone olun.

Yorumlar

Bu web sitesi deneyiminizi geliştirmek için çerezleri kullanır. Bununla iyi olduğunuzu varsayacağız, ancak isterseniz vazgeçebilirsiniz. Kabul Oku