DANIEL TANURO: ŞEYTAN TENCEREYİ YAPAR AMA KAPAĞINI UNUTUR

IV Online magazine: IV387 – March 2007 Environment

Al Gore’un “Uygunsuz Gerçek” filmi, Stern’de yayınlanan rapor, Hükümetlerarası İklim Değişikliği (IPCC) raporunun yankıları ve İklim Değişikliği Eylem Kampanyasının düzenlediği gösterilerin başarısı, iklim değişikliği konusundaki toplumsal kaygının hızla büyümekte olduğunu göstermektedir. Bu konuda şimdiye kadar oldukça hareketsiz olan solun, dünyamızı korumak adına başlatılan bu uluslar arası harekette yerini alması kaçınılmaz bir tarihi görevdir. Bu bağlamda, dünya kaynaklarının, artık liberalizmin dayattığı kar hırsıyla değil, sosyalizmin sosyal adalet ilkesiyle dağıtılması gereği, inkar edilemez bir gerçek olarak insanlığın karşısına dikilmiştir.
Al Gore’un “Uygunsuz Gerçek” filmi, Stern’de yayınlanan rapor, Hükümetlerarası İklim Değişikliği (IPCC) raporunun yankıları ve İklim Değişikliği Eylem Kampanyasının düzenlediği gösterilerin başarısı, iklim değişikliği konusundaki toplumsal kaygının hızla büyümekte olduğunu göstermektedir. Bu konuda şimdiye kadar oldukça hareketsiz olan solun, dünyamızı korumak adına başlatılan bu uluslar arası harekette yerini alması kaçınılmaz bir tarihi görevdir. Bu bağlamda, dünya kaynaklarının, artık liberalizmin dayattığı kar hırsıyla değil, sosyalizmin sosyal adalet ilkesiyle dağıtılması gereği, inkar edilemez bir gerçek olarak insanlığın karşısına dikilmiştir.

Dünya ekonomisinin bugün atmosfere saldığı karbon, dünya eko-sisteminin (okyanuslar, toprak ve bitkiler) absorbe edebileceğinin iki katıdır. Doğal çevrim doygunluğa doğru gitmektedir. Karbonun atmosferdeki birikimi, sera etkisini arttırmakta, dolayısıyla gezegenimizin hızla ısınmasına neden olmaktadır. Bu fenomen endüstri devrimiyle ve kapitalizmin ortaya çıkmasıyla birlikte başlamıştır. Bunun iki temel nedeninden biri fosil yakıtların (kömür, petrol, doğalgaz) aşırı tüketimi, diğeri ise, toprak kullanımının değiştirilmesidir (tarım arazisi açılması için doğal bitki örtüsünün yok edilmesi). Bunlardan ilki, 1950’lerden sonra otomotiv sektörünün patlaması sonucu en önemli neden haline gelmiştir. Karbon emisyonunun % 75’i gelişmiş ülkelerden kaynaklanmaktadır, ancak Hindistan, Çin, Brezilya, vb. gibi gelişmekte olan ülkelerin bu konudaki katkısı da hızla büyümektedir. (Şekil 1).

Uzmanlara göre bugün, küresel ısınmayı endüstri öncesi çağa göre 2°C ile [1] sınırlandırmayı hedef almalıyız. Bunu başaramazsak, insanoğlu da içinde olmak üzere tüm eko-sistem için büyük bir felaket olacaktır. IPCC raporuna göre bu felaket, özellikle de güney ülkelerinde yaşayan yoksul halkları vuracaktır. [2]
Problemi bütün boyutlarıyla ölçebilmek için, sıcaklık artışının 2 C ile sınırlandırılmasının, yalnızca gelişmiş ülkelerin bu konuda önlem almalarıyla sağlanamayacağının anlaşılması gerekir : Hipotetik olarak bugün tüm gelişmiş ülkelerin bütün karbon emisyonlarını sıfırladıklarını ve gelişmekte olan ülkelerin bu konuda hiçbir önlem almadıklarını varsayalım. Bu durumda her şeye rağmen, bir yüzyıl içinde sıcaklıkların 4-5 C artması kaçınılmaz görünüyor. Bu, günümüzle son buzul çağı arasındaki sıcaklık farkına eşittir. Yaşamakta olduğumuz kapitalist süreç, insanlığı bugüne kadar bilinmeyen ve sonuçları tüyler ürpertici derecede korkunç olacak bir döneme doğru götürüyor.

Fiziksel sınırlar ve sosyal kanunlar 

20 yıldan beri yapılmakta olan uyarılar bugüne kadar göz ardı edildi ve hala ediliyor. Bugün artık iklim değişikliğini önlemek mümkün değildir. O artık insanlığın üzerine bir karabasan gibi gelmektedir ve etkileri yüzyıllarca hissedilecektir. Bugün artık insanlığın önündeki problem, küresel ısınmanın olup olmayacağı değil, onun zararlarının nasıl en aza indirilebileceğidir.

Bu sorunu cevabını, önlenemez fiziksel koşullar belirlemektedir. İklim modellerine göre, küresel sıcaklıktaki 2 C’lik bir artış, atmosferde 450 – 550 ppm (milyonda bir) karbon dioksit (CO2) eşdeğeri sera gazına tekabül etmektedir. [3] Bu miktarın üst limiti, yaklaşık olarak 1780’de sanayi öncesi dönemdekinin, tam iki katıdır.

Atmosferde bugünkü konsantrasyon hali hazırda bizi tehlikeli sınırın içine sokmuş bulunuyor. Bütün sera gazları hesaba katıldığında (Metan, NOx, SF6 vb dahil edildiğinde) bugünkü toplam karbon dioksit eşdeğeri 465 ppm dir. CO2 tek başına bu miktarın 370 ppm’ini oluşturmaktadır. Ve CO2’nin atmosferdeki artışı ne yazık ki öngörülenden daha hızlıdır. [4] Sıcaklığı istikrara kavuşturabilmek için bugün, sera gazı konsantrasyonunun derhal sabitlenmesi gerekmektedir. İşin aslında, sera gazlarının atmosferdeki ömrü ve okyanusların termal ataleti göz önüne alındığında, [5] bunun bile yetmeyeceği anlaşılmaktadır. Daha doğru olan, sera gazları salınımının derhal ve kesin olarak azaltılmasıdır.

Şekil 1.Ülkelerin iklim değişikliğindeki tarihi sorumlulukları. 1870 – 2000 yılları arasında ülkeler tarafından salınan karbon miktarı. Bugünkü yıllık karbon salınım miktarı 8 gigaton dur. Bu miktar, karbonun CO2’ye dönüşmesiyle, 28.8 Gton CO2’ye tekabül eder). Kaynak : Oakridge Milli Laboratuarı

Aşağıdaki grafikler, yalnızca CO2 konsantrasyonunun 550 ppm’de sabitlenmesi hedefine ulaşılabilmesi için, önümüzdeki yıllarda öngörülen konsantrasyon ve sıcaklık artışını göstermektedir. Emniyetli olarak, bütün sera gazları ele alındığında, iklim denkleminin bilinmezliklerini dengeleyebilmek için, konsantrasyonun 450 ppm CO2 eşdeğerinde sabitlenmesi gerekmektedir. Stern’in raporuna göre [6], bu hedefin tutturulabilmesi için, bugün yılda 42 Gigaton olan toplam sera gazı emisyonunun, (Metan, NOx, SF6 vb dahil edildiğinde) önümüzdeki 10 yıl içinde zirve yapması, daha sonra ise yılda % 5 azalarak, 2050 yılında, 1990’dakine oranla % 75 azalması gerektiği öngörülüyor. Eğer sınırın yüksek tarafındaki 550 ppm limiti kriter olarak alınacak olursa, bu takdirde toplam emisyonunun, önümüzdeki 20 yıl içinde zirve yapması, daha sonra ise yılda % 3 azalması öngörülüyor. Ancak bu senaryoya göre, sıcaklık artışının üst limit olarak belirlenen 2 C’ı geçme riski % 50’den fazladır. Her halükarda, önümüzdeki yüzyıl içinde toplam sera gazı emisyonu 5 Gton CO2 eşdeğerine, hatta daha da altına kadar düşürülmek zorunda. Buna göre, bugünkü emisyon miktarının sekizde birine kadar düşürülmesi gerekmektedir.

Şekil 2 : Kaynak GIEC

En önemli sera gazı karbon dioksittir (CO2). Her çeşit yanma olayının kaçınılmaz ürünü olan bu gazdan kurtulmak, dumandan ayrıştırılabilen kükürt gibi diğer atmosferik kirleticilerden kurtulmak kadar kolay değildir. [7] O halde, insanlığı birkaç yüzyıl geriye götürmeksizin, bu acımasız fiziksel kurala boyun eğmek mümkün müdür?

Panik reaksiyonlarını, devekuşu refleksini (kafayı kuma gömme), veya diğer irrasyonel hareket tarzlarını (bu durumdan bazı reaksiyoner güçler yararlanmaya kalkabilir) engelleyebilmek için, çözümün teknik ve bilimsel olarak mümkün olduğunu herkes anlayana kadar defalarca vurgulamak son derece önemlidir. Evet, çözüm mümkündür. Enerji savurganlığıyla mücadele, daha verimli enerji kullanımı, fosil yakıtların yenilenebilir kaynaklarla değiştirilmesi, toprağın ve ormanların korunması, bu mücadelenin başarılması için şart olan faktörleridir. (Myths and Technological Realities, Social Challenges)

Yanma olayının önemine binaen, enerji sorunu meselenin en can alıcı noktasını oluşturur. Dünya üzerine düşmekte olan ve önümüzdeki 5 milyar yılda da düşmeye devam edecek olan güneş enerjisi, bugün insanlığın kullanmakta olduğu yıllık enerji miktarının yaklaşık 7,000 – 8,000 katı fazladır. Bunun binde biri, bugünkü teknolojilerle, kullanılabilir enerjiye dönüştürülebilir. Bu teknik potansiyel, bilimsel gelişim ile daha da arttırılabilir. (Eğer bunun için yeterli kaynak ayrılırsa). Tabii ki bu, fosil yakıtların yenilenebilir enerji ile değiştirilmesinin “yeterli” olacağı, ve bu süreç içinde problemler yaşanmayacağı anlamına gelmez. Kısa vadede, geçiş oldukça sancılı olacaktır. Uzun vadede, güneş enerjisinin dünya yüzeyine dağılmış olması, yüksek düzeyde merkeziyetçilikten uzaklaşma (de-santralizasyon), ve böylece sosyal katılım ve kolektif sorumluluk gerekli olacaktır.

Özellikle gelişmiş ülkelerde yaşayan toplumun zengin tabakalarının yaşam tarzlarında gözle görünür bir değişiklik olması şarttır. Bu insanlar, hiçbir zaman olmadığı kadar, ekolojik olarak sürdürülemez bir yaşam tarzına sahiptirler. Ancak bu değişiklikler, ekonomide ölümcül bir küçülme yaşanması anlamına gelmeyecektir. Eğer iklim, sosyal adalet çerçevesi içinde korunabilirse bu, gelişmiş ülkelerdekiler de dahil olmak üzere büyük insan kitleleri için daha iyi bir yaşam tarzı anlamına gelecektir.

İklim değişikliğinin acı verici karakteri, bunun için önerilen çözümlerin çok yüzeysel kalması gerçeğinden kaynaklanmaktadır. Neden?

Çünkü bu konuda alınacak önlemler, sermayenin karlılık oranını düşürecek, karlı aktiviteleri sınırlandıracak, ekonomik rantları azaltacak, enerji dağıtımının merkezilikten çıkarılması planlama ve kamu inisiyatifini gerektirecek, bu da ekonomik faaliyetlerde bir yer dönüşüm anlamına gelecektir. Bu da, yoksul çoğunluğun yetersiz tüketimi / beslenmesi / işsizliği pahasına mutlu bir azınlığın aşırı üretimi / tüketimine yol açan o cehennemi kısır döngüyü ortadan kaldıracaktır.

Bu nedenler ekonomik oldukları kadar, toplumsaldır da. Bunlar, doğanın kaçınılmaz kanunlarından değil, insanlığın değiştirebileceği toplumsal kanunlardan gelmektedir. İklim değişikliği üzerine yazılar onu insan kaynaklı (antropik) bir fenomen olarak tanımlamaktadır. Bu terim aslında yanıltıcıdır. Küresel ısınma aslında insan faaliyetlerinin, ya da daha genel anlamda “teknolojinin” ürettiği bir zehirli meyve değildir. O aslında, kapitalist aktivitenin ve kapitalist teknolojinin bir ürünüdür. Eski Sovyet bloğunun bürokratik rejimleri de aslında bu kapitalist aktivite ve teknolojileri taklit etmekten öteye bir şey yapmamışlardır.

Michael Husson’un güzel tanımlamasıyla, “İklim değişikliği, giderek kendini doğuran sisteme (kapitalizme) benzemektedir”. [8]
Filozof Hans Jonas, “Sorumluluk Prensipleri” adlı yapıtında, iklim değişikliğinin, insanlığın gelişimi üzerindeki önemini kavrayan ilk kişi olmuştur. 1979’da basılan kitabında yazdığı tezleri genelde büyük etkiye sahip olduysa da, spesifik olarak iklim konusundaki uyarıları uzun süre pek fazla dikkat çekmemiştir. [9] Ancak Jonas’ın ideolojisi, problemi tersine tanımlamıştır. Sera gazı artışının esas sebebi olan çılgın kapitalist büyümeyi görmek yerine, Marksist Ütopya hakkında cevaplanması mümkün olmayan bir bilimsel tartışma başlatmıştır. “Sorumluluk Prensipleri” ütopyanın, çevre üzerinde yıkıcı teknolojileri kontrolsüz bir şekilde büyütebileceğini iddia etmekteydi. [10]
Bu tezin aksine Marksist analiz, iklim değişikliğini, yegane amacı değer birikimi yapmak olan niceliksel (kantitatif) üretim şeklinin bir sonucu olarak görür. Marx , Kapital’in ilk sayfalarında buna atıfta bulunur : Bu, zenginliğin özel tarihi bir şekli olarak ortaya çıkan “değer” kavramının doğurduğu, “sınırsız bir mal birikiminin mümkün olabileceği” yanılsamasıdır. Bunun neticesinde kapitalist sistemde mal üretimi, “üretmek için üretmek” ve bunun kaçınılmaz sonucu olarak “tüketmek için tüketmek” biçimine dönüşecektir. [11]
Hans Jonas’ın söylediğinin aksine, bu dinamiğin özel bir şekli de, artık-değere olan talebin giderilmesinde bir ölçüt olarak kullanılan doymak bilmez bir enerji açlığı ve onun içerdiği teknolojilerdir.

Ekonomik kalkınmada, yenilenebilir enerji kaynakları yerine fosil yakıtlar ve nükleer enerjinin tercih edilmesi, bu konuda tipik bir örnektir. Bu tercih, teknolojik gelişmenin olağan bir neticesi olarak değil, sermayenin sahiplenilebilecek bir enerji kaynağını bilinçli olarak seçmesi yüzünden ortaya çıkmıştır. Çünkü bu enerji kaynaklarına sahip olmak, süper karlara yol açan ekonomik rantların kapısını açmıştır.

Edmond Becquerel’in daha 1839’da bulmuş olduğu Foto-Voltaik güneş pillerinin, bugüne kadar ekonomik kalkınmada kullanılmamasının yegane sebebi, güneş enerjisinin sahiplenilebilir olmayışı idi. Oysa kömür ve petrol yatakları kolaylıkla sahiplenilebilirdi.

Bugün, kapitalizmin fosil yakıtlar üzerinde yükselmekte olduğu son iki buçuk yüzyıldır bu yakıtların kullanımı, insan / doğa ilişkisinin rasyonel bir şekilde düzenlenebilmesini imkansız kılmaktadır. Oysa Marx, bu rasyonel düzenlemeyi “olabilecek yegane özgürlük” olarak tanımlamıştır. Bugün artık doğanın kendisi bizlere, iklim değişikliği gerçeği ile, bu rasyonel düzenlemenin ancak ve ancak kapitalist üretim şeklinin terk edilmesiyle mümkün olabileceğini söylemektedir.

Burada şunu kesin olarak ortaya koymakta yarar var : İki yüzyıldır enerjinin daha verimli kullanılmasıyla sağlanan ekonominin enerji ve karbon yoğunluğundaki (birim Gayri Safi Milli Hasılayı üretmek için gerekli olan enerji ve buna bağlı karbon dioksit emisyonu) azalma, bu gerçeği değiştirmez. Ekonomik üretimdeki toplam mutlak artış, karbon dioksit emisyonu açısından, enerjinin daha verimli kullanılmasının getirdiği faydaları çoktan aşmıştır.

Aslında bunun altında yatan gerçek şudur : Karın düşme eğilimi gösterdiği durumlarda kapitalizm sürekli olarak yeni alanlar fethetmeli, yeni pazarlar ve yeni “ihtiyaçlar” yaratmalıdır.

Bu büyüme çılgınlığı, eğer böyle devam etmesine izin verilirse, dünyadaki son varil petrolü ve son kilogram kömürü de yakacaktır. Bu yakıtların nihai olarak tükenmesiyle, çevreye verilen zararın duracağını düşünmek yanlış olacaktır. Kapitalizm eğer zorunlu olarak fosil yakıtları terk ederse [12], bu takdirde kapitalist biriktirme dinamiği, tüm tarım alanlarını biyo-yakıt üreten devasa tek ürün (mono-kültür) plantasyonlarına dönüştürerek, dünyayı muazzam bir ekolojik çöle çevirecektir. Ya da her köşe başına nükleer santraller kuracaktır.

Son zamanlarda yeniden tartışılmaya başlanmış olan ITER (International Thermonuclear Experimental Reactor – Uluslar arası Deneysel Termo-Nükleer Reaktör) [13] gibi projeler, büyüme çılgınlığının artık dönüşüme uğramış şekillerinden biridir. Jean Paul Deleage’nin [14] belirtmiş olduğu gibi bu proje, biyo-küremizin işlevsel ritmiyle uyum içinde değildir. Medya’da, bu projenin, “tıpkı güneş gibi”, kontrollü bir enerji santrali prototipi olacağı söylense de, bu benzetme gerçekçi olmaktan çok uzaktır, çünkü güneşte olan termonükleer reaksiyonlar ITER projesinde öngörülenden çok daha yavaştır ve güneş, bu reaksiyondan sonra çıkan atıkları kendi bünyesinde yeniden dönüşüme sokmaktadır.

Birbiriyle bağlantılı üç problem: 

Kapitalizm, kendi doğası içinde bulunan “değer biriktirme” mantığına rağmen, acaba zamanla iklim değişikliğinin insan ve doğa için bir felaketle sonuçlanacağını anlayıp, bunu önlemek için gerekli sınırlandırmalara saygı göstermeye başlayabilir mi?

Sera gazlarının hali hazırda ulaşmış olduğu seviye ve iklim sistemlerinin ataleti göz önüne alındığında, bu maalesef mümkün görünmüyor. İşin aslında, artık söz konusu bile değil. Gelecek felaket şu anda bile yola çıkmış durumda ve bugün birbiriyle ilişkisi apaçık olan doğal olaylar dizisi bunun açık bir göstergesi. Bugün artmakta olan küresel ısınma karşısındaki sorun artık, iklim sisteminin getireceği zararları sınırlandırma ve mevcut durumu koruma yeteneğine sahip olup olmadığı ve bunun hangi sosyo-ekonomik koşullar altında gerçekleşebileceğidir

Buna kesin bir cevap verebilmek için, birbiriyle bağlantılı üç problemin boyutlarını ölçmemiz gereklidir: Çok kısa bir zaman içinde meydana gelebilecek değişikliklerin boyutu; esnek olmayan mevcut enerji sistemi ve ülkeler arasındaki (özellikle de kuzey ve güney ülkeleri arasındaki) rekabet.

Birinci problem, tabiatın önünde durulamaz gücü ve önlem almak için zamanın çok az kalmış olmasındadır. Önümüzdeki birkaç on yıl içinde olacak değişikliklerin boyutu baş döndürücüdür. Ekonominin hemen tamamen karbondan arındırılması (de-carbonising) gerekmektedir. Bu, fosil yakıtlardan tamamen vaz geçilmesinin yanı sıra, petrolün petro-kimya endüstrisinde bir temel girdi olarak kullanımının da durdurulmasını gerektirecektir. Ortaya çıkacak büyük boşluk yenilenebilir kaynaklar tarafından karşılanabilir ancak bu her zaman mümkün olmayabilecektir.Taşımacılıkta enerji oburluğunun ve petro-kimya sektöründe plastik üretiminin bugünkü düzeyde devam etmesi halinde, bu mümkün değildir.

Her halükarda, bugün yenilenebilir enerji kaynaklarının nispeten yüksek, fosil yakıtların ise nispeten düşük olan fiyatları göz önüne alındığında, bu dönüşümün ancak, gelişmiş ülkelerin birincil enerjiye olan taleplerini çok ciddi bir şekilde azaltmaları ile mümkün olabileceği açıktır. Bu azaltmanın en az % 50 mertebesinde, hatta yoğun enerji kullanan ülkelerde daha da fazla olması şarttır.

Bu nedenle, enerji verimliliğinin arttırılması ve atıkların azaltılması için bir mücadele verilmesi kesinlikle gereklidir. Bu mücadele yalnızca kurumlarda değil, kişilerin yaşam tarzlarında ve kullanılan cihaz ve ürünlerde de yapılmalıdır. Fakat bunların hepsinden de öncelikle, küresel enerji sisteminin değiştirilmesi için yapılmalıdır. Rasyonel bir açıdan bakıldığında, ekonomideki bütün sektörlerinin küçüleceğini öngörmek yanlış olmaz, çünkü bu sektörler ya aşırı rekabet sonucu gereksiz yere şişmişlerdir, ya zaten gereksizdirler ya da tamamen zararlı hale dönüşmüşlerdir (silah üretimi, reklamcılık, vb). İşte bu küçülmeyi kapitalizm tasavvur dahi edemez, çünkü bu, onun doğasına aykırıdır….

Her şeye rağmen kapitalizm, arazi geliştirme, taşımacılık, konut, eğlence, turizm vb gibi birçok değişik sektörün tümünde birden, temel bazı değişiklikler yapmaktan kaçamayacaktır. Aslında bütün bu değişiklikleri gerekli olan zaman dilimi içinde gerçekleştirebilmek, ancak ve ancak kuvvetli bir merkeziyetçilik ve iyi düşünülmüş demokratik bir planlamacılıkla mümkün olabilecektir. Tüm bunlar, rekabeti ekonominin motor gücü olarak kabul eden, bunun doğal sonucu olarak kitleleri politik karar mekanizmalarından dışlayan ve hummalı bir üretime kilitleyen günümüzün neo-liberal yönetim şekliyle taban tabana zıttır.

İkinci problem, kapitalist enerji sisteminin esnek olmayan büyük bir merkeziyetçiliğe sahip olmasında yatmaktadır. Bu yalnızca, yapılan yatırımların bir yaşam süresini aşacak kadar uzun ömre sahip olmasından kaynaklanmamaktadır. (bir elektrik santralinin ekonomik ömrü 30 – 40 yıldır). Esas neden, zengin iş çevrelerinin bu altın yumurtlayan tavuğa sıkı sıkıya sarılmış olmalarıdır. Bunlar sürekli olarak insanlar için “yeni ihtiyaçlar icat etmekte”, böylece tavuğun daha fazla yumurtlaması için ezaya tabi tutulmasını haklı göstermeye çalışmaktadırlar.

Petrol endüstrisinden elde edilen rafine ürünlerin dünya çapındaki satışından elde edilen yıllık ciro, 2,000 milyar Euro olarak tahmin edilmektedir. Tüm bu ürünlerin doğadan çıkarılmasından rafine edilmelerine kadarki süreçteki toplam maliyeti ise 500 milyar Euro civarındadır. İki rakam arasındaki fark, yani yılda 1,500 milyar Euro, kapitalist sistem içinde bu kaynağın (petrolün), özel mülkiyetçe sahiplenilmiş olmasından dolayı, ekonomik rant olarak biriktirilmiş olan süper bir kardır. [15]
Bu devasa güce, petrolle ilgili diğer sektörlerinki de eklenmelidir. Otomotiv, kimya, petro-kimya, havacılık, denizcilik, vb. gibi sektörlerin tamamı, dünya pazarının sürekli büyümesine, dolayısıyla artan oranda bir mal tüketim ve takasına dayanmaktadır.

Bu koşullar altında, rüzgar ve güneş enerjisine olan yatırımlar yalnızca meselenin çözümünü geciktirmeye yarayacak göstermelik çabalar olarak kalmaktadır. Shell, BP gibi büyük petrol devleri tarafından kontrol edilen yenilenebilir enerji sektörü, bugün esas olarak fosil yakıtların yerine geçecek olan değil, onu tamamlayıcı olarak işlev yapmaktadır. Özel otomobil çılgınlığı, hava taşımacılığındaki patlama, tüketim alışkanlıkları gibi yeni “ihtiyaçlar” ve yeni talepler yaratan mevcut sistem, insanların gerçeği görmesini engelleyerek, hep birlikte üzerine çakılacağımız duvara doğru bizleri büyük bir hızla sürüklemektedir.

Üçüncü problem, ülkeler arasındaki rekabetten kaynaklanmaktadır. Dünyanın herhangi bir yerinde üretilen karbon dioksit, küresel ısınmaya eşit bir şekilde katkıda bulunmaktadır. Problemin bu küresel boyutu, ona karşı konulacak stratejinin de çok detaylı bir biçimde düşünülmesini ve tüm dünya insanları tarafından, birlikte hareketin herkesin yararına olduğunun açık seçik kavranacağı bir zeminde geliştirilmesini zorunlu kılmaktadır.

Bu çalışma, şu kilit soruya ortak bir cevap bulmayı amaçlamalıdır : Dünya nüfusunun büyük çoğunluğunun yaşadığı Güney ülkelerinin kalkınma haklarına saygı göstererek küresel çaptaki CO2 emisyonunda hızlı ve zorlayıcı bir azaltma hedefine nasıl ulaşılabilir? Oysa ne yazık ki bugün gerçekte, birçok bilim adamının çabalarına rağmen, insanlığın işbirliği yerine rekabetini, uzlaşma yerine tahakküm altına alma ve kaynaklara el koyma (savaş yoluyla yapılanlar da dahil) mücadelesini görüyoruz.

Bugün belli başlı emperyalist ülkelerin (ABD, AB, vb) iklim değişikliği müzakerelerindeki tavırlarını belirleyen tek şey, kendi işadamlarının çıkarları ve dünya pazarında, özellikle de enerji pazarında rol alan burjuvalarının jeo-stratejik hedefleridir. Aynı şey Rusya, AB’yi oluşturan her ayrı ülke ve kalkınmakta olan büyük ülkelerin her biri için de aynen geçerlidir. (Petrole dayalı monarşilerden bahsetmeye gerek bile yok). Bugün, iklim müzakerelerinin bitmez tükenmez zorlukları, yavaşlıkları, ve başarısızlıkları, giderek küreselleşen ekonomi ile, rakip ulus devletlerin (veya devlet topluluklarının) tamamıyla kendi burjuvalarının çıkarlarını korumaya endekslenmiş politikaları, ve halen başkalarını tahakküm altında tutan bazı ülkelerin mevcut durumu koruma çabaları arasında devam etmekte olan ve aslında mevcut kapitalist sistem içinde çözümü hiçbir şekilde mümkün olmayan bir mücadelenin ifadesinden başka bir anlama gelmemektedir.

İklim değişikliği kurbanlarının kaderiyle hiç ilgilenilmeyen bu mücadele eğer böyle giderse, insanlık ve dünyamız için geri dönülmez neticelere yol açabilecektir. Örneğin, emperyalist ülkelerle, gelişmekte olan ülkelerin hakim sınıfları arasındaki çıkar çelişkisi, Kyoto Protokolünün devamı konusundaki müzakereleri sonu gelmez bir durgunluğa sokabilir. Ya da, tüm umutlara rağmen ABD Yönetimi Bush’un neo-liberal çizgisini daha uzun yıllar devam ettirebilir.

Kyoto’dan Nairobi ve ötesine: Kapitalist bir tepki 

Bütün bunlardan, kendisine insan kurban edilen kapitalizm tanrısının (Moloch), öncelikle sömürülenleri etkileyecek, sermayenin kütlesel bir değer kaybına yol açacak ve istikrarsızlığı büyütecek olan bu fenomen karşısında, kollarını kavuşturmuş olarak oturacağı anlamı çıkarılmasın.

Ancak kapitalizmin iklim değişikliğiyle mücadelesi, ondört yıldır [16] sermayenin tercihi olan çok yavaş bir tempoda ve sosyal eşitsizlikleri, Kuzey – Güney gerilimini ve doğal kaynakların sahiplenilmesini ve yağmalanmasını hızlandıran neo-liberal yöntemlere göre yapıldı.

Yavaşlık ve ters etkiler : Bir takım olumlu özelliklerine rağmen, Kyoto, bu iki dezavantaja sahiptir (Kyoto’nun Devamı makalesine bakınız). Kyoto’nun hedeflediği gelişmiş ülkelerin emisyonlarında % 5.2 azaltmanın çok yetersiz oluşu, hatta bu hedefe dahi 2012 yılına ulaşılamayacağının aşikar olması bir yana, protokolde kabul edilmiş olan esneklik mekanizmalarının da olumsuz sosyal ve çevresel etkilerinin olduğu artık açıkça görülmektedir. (“Koloniyal Hükümranlığın Yeşil Elbiseleri” makalesine bakın)

2012 sonrası (Post Kyoto) dönemi üzerinde yapılan tartışmalar da hiçbir şeyi değiştireceğe benzememektedir. Eğer Beyaz Saray, G.W. Bush ve ekibi tarafından terk edilirse, ABD ve AB arasında bir uzlaşma beklenebilir. Bu, dünya ölçüsünde önlemler almanın ve bu konuda düzenleyici ve istikrarlı bir çerçeve oluşturmanın zaruretine inanan birçok ülkenin, baskısının artacağı anlamına gelecektir. Ancak, iklimsel olarak düşman kardeşler arasındaki bu zoraki uzlaşma, Protokolün neo-liberal karakterini vurgulayarak, onun düzenleyici gücünden (uyulmaması halinde uygulanacak olan kotalar, terminler, yaptırımlar) ve diğer olumlu taraflarından tavizler vermek anlamına gelebilecektir.

Bu eğilim, Tony Blair’in ve halefi Gordon Brown’ın faaliyetlerinden açıkça görülmektedir. Başkanlığını yaptığı G-8 zirvesinde Downing Street, Büyük Britanya’yı, yeni iklim anlaşmasının merkezine oturtmak ve ülkesini, genişletilmiş bir Avrupa’nın liderlik koltuğuna aday yapmak arzusunu açığa vurmuştur. [17]
31 Ekim 2006’da, Nairobi’de düzenlenen BM İklim Değişikliği konferansından hemen önce yayınlanan Stern raporunda, iklim değişikliğinin ekonomisi bu çerçeve içinde görülebilir. [18]. Bu raporun en önemli tarafı, bir hükümetin görevlendirdiği ekonomistlerin, ilk defa bilimsel uyarıları ciddiye alarak, soruna küresel çapta bir cevap arama girişimleridir. Sir Nicholas Stern, iklim değişikliğini medyanın ilk sayfalarına taşımakla bu konuda tartışmasız bir başarıya imza atmıştır. Stern raporunda, Eğer hiçbir şey yapılmazsa, iklim değişikliğinin etkileri, iki dünya savaşının ve büyük ekonomik depresyonun (1929) toplamından daha fazla yıkıma neden olacaktır ve bu da Gayri Safi Milli Hasıla’da % 20’lik bir düşüşe tekabül edecektir diyerek şok edici gerçeği ortaya koymaktadır.

“Daha geç olmadan derhal ve hep birlikte harekete geçelim; bu ekonomik olarak daha ucuza gelecektir ve şirketlere yeni açılımlar getirecektir.” Stern raporunun mantığı budur. Ancak, uzun dönemli ve hırslı bu stratejinin altında Stern, Kyoto Protokolünün olumlu yanlarını, % 100 liberal bir politika lehine erozyona uğratmaya meyilli görünüyor. (Kyoto’nun Devamı makalesine bakınız)

Paradoksal olarak Stern, iklim değişikliğini “Pazar ekonomisinin bugüne kadar gördüğü en büyük çöküş” olarak olarak tanımlarken, çözüm önerileri aşağıdaki basmakalıp formülden başka bir öneri getirmiyor : daha büyük pazar, daha çok büyüme, daha fazla nükleer enerji, ticaretin daha fazla liberalizasyonu, daha az sosyal haklar ve daha az demokrasi….

Özetle, çevreyi mahveden bütün bu politikalardan daha fazlası ve faturanın Güney ülkelerinin yoksulları ve çalışanlar tarafından ödenmesi….

Kuzey / Güney sorunu belirleyicidir. Kyoto’nun sınırlayıcı takviminden kendini kurtaran Stern Raporu, aslında gelişmekte olan büyük ülkelerle emperyalist metropoller arasındaki siper savaşından doğmuştur. Bu savaşta biri, “İklim değişikliğinden sen sorumlusun; önlemleri de sen almalısın” derken, diğeri, “Yakında sen benden daha fazla sera gazı üreteceksin; senin de önlem alman gerekli” diye yanıt veriyor.

Ancak, hükümran ülkelerin güçleri arasındaki ilişkiler, siperlerin içinde de, dışında olduğundan daha iyi değildir…

Dünya Bankasının eski Baş Ekonomistinin önerdiği plan, önümüzdeki on yıllar için, bir dünya karbon pazarı oluşturulmasının, emisyon azaltmada vazgeçilmez yollardan biri olduğuna vurgu yapıyor. Hali hazırda bu pazar, Kuzey ülkelerinin Güney ülkelerine yaptıkları emisyon azaltan yatırımlar karşılığında, kendilerine emisyon yapma hakkı satın almaları ile hayata geçmiş bulunuyor. [19]
Böylece, şimdiye kadar gelişmiş ülkelerin kendi içlerinde alacakları önlemleri tamamlayıcı olarak kabul edilen, gelişmekteki ülkelerdeki bu önlemler, sanki emisyon azaltmada esas yöntem olacakmış gibi görünüyor. Aslında, emisyon azaltımında yerellikten tamamen uzaklaşıldığında, Kuzeyin büyük firmaları için bu, artık bir maliyet olmaktan çıkıp, cihaz ve hizmetlerini satabilecekleri devasa bir Pazar anlamına gelmektedir. [20]
Eşitsiz takas üzerine kurulmuş bir Pazar ekonomisinde, gelişmekte olan ülkeler, karbon vergisini veya karbon kotalarını kabul etmeye zorlanacaklardır. Bu, emperyalist ülkelerin onlar üzerindeki tahakkümünü daha da arttıracaktır. Kasım 2006’daki BM Nairobi Konferansında alınan bazı kararlar, bu analizin ışığı altında incelenmelidir. Nairobi’de gelişmiş ülkeler 2050 yılı itibariyle emisyonlarını % 50’den daha fazla azaltacakları fikrini benimsediler, ancak bu hedefe “yalnız başlarına” ulaşamayacaklarına da vurgu yapmayı ihmal etmediler. Bu küçük kelimeler, Kyoto Protokolü’nün esneklik mekanizmalarından biri olan “Temiz Kalkınma Mekanizması” (Clean Development Mechanism – CDM) uygulamasının daha da uzatılabileceğini ima etmekteydi. [21]. Öte yandan, CDM çerçevesi içinde, yatırımlar üzerinde uygulanacak bir vergilendirme ile, adaptasyon fonları temin edilmesine karar verildi. (Kyoto’nun Devamı makalesine bakınız)

Kısacası, koruma projelerinin finansman kararları, iklim değişikliğinin etkilerine en fazla maruz kalacak olan toplumların ihtiyaçlarına göre değil, gün geçtikçe büyümekte olan “düşük karbon” teknolojileri pazarından pay kapma çabası içindeki uluslararası şirketlerin başarılarına göre belirlenecek.

Stern tarafından önerilen politikalar gezegenimizin iklimini koruyabilir mi? İlk olarak, fiziksel sınırlamalarla uyumlu bir emisyon azaltma hedefi belirlemek gerekmektedir. İngiliz Hükümetine önerilen raporda bu yapılmamıştır ve zamanla yapılacağına dair de bir ışık yoktur. Öte yandan, dünya karbon fiyatının, pazar ekonomisinin kurallarına göre değil, uzun vadede gezegenin iklimi üzerinde yapacağı hasarların değerlendirilmesine göre belirlenmesi gerekecektir. Bunun uygulanmasını sağlamak için de, dünya ölçeğinde güçlü bir yönetim gerektiği açıktır. Bugün böyle yetkili bir yönetim de yoktur. Kyoto sonrasının biçimi ne olursa olsun, neo-liberal iklim politikaları 20 – 30 yıl içerisinde yenilgiye uğrayacaktır. Ondan sonra ne olabilir? Bunun cevabı politika-kurgu’da (political-fiction) yatmaktadır.

Bu arada, meselenin giderek artan korkunç baskısı ve aciliyeti göz önüne alındığında, hakim güçlerin harekat tarzlarını aniden değiştirerek, ellerindeki tüm araçlarla bütün kaynakları merkezileştirerek, savaş zamanlarında olduğu gibi her şeyi karneye bağlayabilecekleri olasılığı da göz ardı edilmemelidir.

Böyle bir durumda şunu söylemek yanlış olmayacaktır : Bu dönüm noktası kaçınılmaz olarak emperyalist askeri maceraları, daha doğrusu emperyalistler arası çatışmaları ve katliamları beraberinde getirecektir. Bu durumda kuramsal olarak şu söylenebilir : Enerji savaşları günümüzün bir realitesi olduğuna göre, devlet merkezli bir yönetim adına neo-liberalizmin terk edileceğine dair hiçbir işaret yoktur. Her halükarda, böyle bir hareket, herkes için iklimi korumak yerine, sömürücülerin sosyal ayrıcalıklarını korumaya yönelik olacaktır. Bu durum, insanlığın tahmin edilemeyecek acılar çekmesine, sömürünün çoğalmasına, mütehakkim ülkelerin yaptığı yağmanın artmasına ve demokratik hakların yok edilmesine yol açacaktır.

Küresel rasyonallik (akılcılık) karşı kapitalist rasyonallik: 

Bugün, Neo-liberal politikaların yerine geçecek inanılır bir alternatifin yokluğu karşısında, bazı çevreler, pazar ekonomisinin mekanizmalarını parçalamaksızın, iklimin adil bir şekilde korunması için öneriler geliştirmektedirler. Bu önerilerin gerçekleşebilmesi için, ütopik bir takım koşulların yerine gelmesi gereklidir. Neo-liberal sistemin yapısı göz önüne alındığında, bu önerilerin en büyük hatası, toplumun genel bir rasyonellik kanaati üzerinde anlaşabileceğini kabul etmeleridir. Oysa ki sermaye, yani aslında “birçok sermaye”, sürekli olarak birbiriyle rekabet halindedir. Bu nedenle kısmi olarak ortaya çıkabilecek bazı rasyonellikler, sistemin kendisinin giderek büyüyen irrasyonellikleri ile, uzlaşmaz bir çelişki halindedir.

Küresel rasyonallik, ancak ve ancak sistemin kendi yaşamı tehlikeye girdiğinde, o da yalnızca geçici olarak gerçekleşebilir. Ancak iş o aşamaya geldiğinde, ayrıcalıklı olmayan sınıf ve tabakaların hayatta kalabilmeleri için artık çok geç olacaktır. Küresel rasyonallikle sermayenin rasyonalliği arasındaki uzlaşmaz çelişkinin doğuracağı bu ağır bedel, meselenin kapitalist sistem içerisinde de çözümlenebileceğini savunan “Tezatlık ve Yakınsama” (Contradiction & Convergence – C&C) önergesine de son verecektir.

Hintli Ekolojist Anil Agarwal [22] tarafından formüle edilen, Küresel Halklar Enstitüsü’nden (Global Commons Institute) Audrey Meyer [23] tarafından kabul edilen ve Sir John Hunton [24] ve Jean-Pascal van Ypersele [25] gibi saygıdeğer bilim adamları tarafından popüler hale getirilen bu önerge, ilk bakışta gelişmekte olan ülkelerin ikilemine bir çözüm getiriyormuş gibi görünmektedir.

Problemin koşullarına daha yakından bakalım : Eğer fosil yakıtlara dayanan büyüme aynen devam ettirilirse, gelişmekte olan ülkeler, 1780’den beri emperyalist ülkeler tarafından sürdürülmekte olan bu yöntemin, öncelikle kendi halklarını kurban edecek bir iklim değişikliğine yol açacağını göreceklerdir. Yoksullar, zenginler tarafından bozulmuş olan iklimi korumak için yoksul kalmaya devam etmek istememekte haklıdırlar. C&C önergesi, temiz teknolojiler sayesinde, küresel emisyonda radikal bir azaltmanın (tezat), kişi başına emisyon miktarının dünya çapında eşitlenmesiyle (yakınsama) birlikte gerçekleşebileceğini, böylece Güney ülkelerinin, Kuzey’in gelişmişlik düzeyini yakalayabileceklerini savunuyor. (Şekil 3). Şimdi biz de bu eşitlikçi perspektife katılalım. Ancak bu pratikte nasıl mümkün olacaktır?

Şekil 3 : Küresel Halklar Enstitüsü’nden (Global Commons Institute) ve J. Houghton

Buna göre, gelişmekte olan ülkelere, kişi başına emisyon kotalarını doldurana kadar, takas edilebilir emisyon hakkı tanınması öngörülmektedir. Emisyonlarını gerektiği kadar azaltmayan Kuzey ülkeleri ise bu emisyon haklarını satın alabileceklerdir. Güney ülkeleri elde ettikleri bu gelirle, karbonsuz bir gelişme için gerekli olan teknolojileri satın alabileceklerdir. Bu senaryo, birçok pratik soruyu doğurmaktadır. Emisyon hakları kime dağıtılacaktır? Bu hakkın satışından elde edilecek gelirin, yerel elitlerin daha da zenginleşmesinde ya da ülke borçlarının geri ödenmesinde değil de, halkın yararına kullanılacağını kim garanti edecektir? Bunlar belli başlı sorulardır. Ancak bu mekanizmanın temel bir zayıf tarafı vardır.

C&C senaryosunun bu sunumunda, iklim sorununun ancak toplumsal dayanışma temelinde çözümlenebileceğine inanan İklim-Bilimci Jean-Pascal Ypersele (kendisiyle yapılan mülakata bakınız) şöyle söylüyor :

“Eğer emisyon hakkının başlangıç paylaşımı eşitlik üzerine kurulursa, emisyon izinleri (permileri) belli koşullarda, gelişmekte olan ülkelere zorunlu bir yardım akışını sağlayabilir. Ve eğer, toplam emisyon miktarı, iklimin gelecek yüzyıllarda korunabilmesi temel şartıyla belirlenebilirse, bu yöntem, emisyon azaltımının en düşük bedelle yapılabilmesini sağlayabilir” [26]. Burada sorunun çözümü o küçük “eğer” kelimesinde gizlidir.

Kapitalizm tarihi olarak, kendisini doğal kaynakların sahiplenilmesiyle yaratmıştır. Kaynakların kullanımını eşit haklarla dağıtmak onun tabiatına aykırıdır. Bu nedenle, pratikte emisyon haklarının dağıtımı ne eşitlikçi ne de gerçekçidir. Bu durum, Avrupa’da uygulanmaya başlanan, emisyon haklarını takas sistemi deneyiminde de ortaya çıkmıştır. (Kyoto’nun Devamı makalesine bakınız).

Burada sorulması gereken şudur : Belirlenecek kota ve permilerin yaptırım gücü kimin elinde olacaktır? Gelişmekte olan büyük ülkelerin temsilcilerinde mi? İklim değişikliği onları, emperyalist efendilerinden daha fazla mı ilgilendirmektedir? Onların bu yaptırım arzuları olsa bile, bunun için çok geniş bir kitlesel seferberlik ilan etmeleri gerekecektir. Güneyin yoksul halk kitlelerinin, karbon dioksit emisyonunun takas edilebilir haklarının eşit dağıtımı gibi soyut bir talep için seferber olabileceğini düşünebiliyor musunuz? Bu ne kadar gerçekçidir?

Güneyin yoksulları uzlaşmayı kabul etseler bile, bu ancak, borçların silinmesi, tarım reformu, enerji kaynaklarının ulusallaştırılması (Venezuela ve Bolivya’da olduğu gibi), su ve diğer kaynaklar üzerindeki toplumsal hakların korunması vb gibi doğrudan ve elle tutulabilen hak talepleri çerçevesinde gerçekleşecektir.

Aslında neo-liberal pazar ekonomisi günümüzde bu hakların çoğunu yok etmekle meşguldür. C&C önergesine ise, yalnızca gerçekçi olmayan iyi niyetli talepler kalmaktadır. İşte gene problemin başlangıcına döndük.

Bu tartışmanın ortaya çıkardığı gerçek şudur : İklimin korunabilmesi için ortada olan objektif ve sübjektif problemler birbirleriyle çözülmez bir şekilde iç içe girmiştir. Birini çözmeden bir diğerini çözemeyiz. Nüfusu altı milyarı geçen dünyamızda iklimi, sosyal adalet çerçevesinde koruyabilmek için, kişi başına karbon emisyonunu yılda 0.4 – 0.5 ton seviyelerine düşürmemiz gereklidir. Bugün bir Amerikalı veya Avustralyalı yılda altı ton, bir Belçikalı veya Danimarkalı üç ton, bir Meksikalı bir ton, bir Çinli bundan birazcık daha az, bir Hintli 0.4 ton emisyon yapmaktadır. (Şekil 4).

Bu işin tek kalıcı mantıksal yolu, kişi başına yılda yarım tonluk karbon kotasına her ülke tarafından belli bir tarih itibariyle uyulmasıdır.

O halde rasyonel bir dünya stratejisinin, birbiriyle bağlantılı şu dört cephesi olmak zorundadır :

1.) Gelişmiş ülkelerdeki fosil yakıt talebini radikal bir şekilde azaltmak (ülkesine göre mevcut talebi dörtte birine, altıda birine ya da sekizde birine düşürmek);

2.) Sistematik olarak, bu ülkelerle başlayarak fosil yakıtları yenilenebilir enerji ile değiştirmek;

3.) Yalnızca, en fazla tehlikede olan ülkeleri finanse etmek amacıyla kullanılacak olan bir mali fonu dünya çapında oluşturmak;

4.)Temiz teknolojileri kütlesel bir şekilde Güney ülkelerine transfer ederek, onların kalkınmaları sırasında iklimi yeniden istikrarsızlaştırmalarının önüne geçmek

Eğer bu dört cephenin gerekli genişliğe sahip olmasını, gerekli zaman sınırları içinde gerçekleştirilebilmesini ve bunun sosyal adalet ve eşitlikçi bir çerçeve içinde cereyan etmesini istiyorsak, bu takdirde çözümün, takas edilebilir emisyon haklarının dağıtımı ya da yenilenebilir enerji kaynaklarının maliyetlerinin süreç içinde veya spontane (anlık) olarak düşürülebilmesi gibi mekanizmalarla sağlanamayacağı açıktır. [27]
Şekil 4. Ülkelere göre kişi başına yıllık CO2 emisyonu (ton). Diğer sera gazları dikkate alınmamıştır. Altı milyar insan için istikrar seviyesi 0.5 tondur. (Kaynak : A. Berger, 2005)

Yukarıda sözü edilen dört cephede mücadele, bedel gözetmeksizin ancak kamu tarafından yapılabilir. Bu da ancak, doğal kaynakların insanlığın ortak mülkiyeti olduğunun ve alınacak önlemlerin insanlığın gerçek ihtiyaçlarını gözetmesi gerektiğinin kabulü ile mümkün olacaktır. Zenginliğin radikal bir şekilde yeniden dağıtımı (Güney ülkelerinin borçlarının silinmesi, dünya çapında olağanüstü bir varlık vergisi, petrol şirketlerinin karlarından büyük bir vergi alma, silahlanma bütçesinde kısıtlama, vb) ve demokratik hakların radikal bir şekilde derinleştirilmesi kaçınılmazdır. Bu konularda küresel bir rasyonallik ancak anti-kapitalist bir perspektifle mümkündür.

İklimin korunması amacıyla küresel bir hareketin başlatılabilmesi için, bu perspektifin bugünkü konjonktürde gerçekçi olmadığı iddia edilebilir. Doğrudur. İklimin korunması için önerilen anti-kapitalist strateji, sosyalist projenin meşruiyetinin geçirmiş olduğu tarihi kriz ile maluldür. Her ne kadar iklimin korunması için vaz geçilemez olsa da, insanlığın gerçek ihtiyaçlarının karşılanması, sanayide kamu inisiyatifi ve enerji sektörünün ulusallaştırılması gibi kavramlar bugün için itibarını yitirmiş görünüyor. Bu itibar kaybı, aynı zamanda, verimsiz, savurgan, aşırı üretimci, ultra-merkeziyetçi [28], ayrıcalıklı bürokrasi ve onun politik kararlar üzerindeki tekeli gibi faktörlerle de birleşmiştir. İhtilalci Marksistler bu yaklaşımın, kötü niyetli olduğunu söyleyeceklerdir. Onların bu söylemleri ancak, kaynakların (özellikle enerji kaynaklarının), yerel, ulusal ve uluslar arası düzeyde planlama yapılarak yerel toplumlar tarafından yönetileceği “Eko-Sosyalizm” bayrağını yükselttiklerinde ve aşırı üretim saplantısından kurtulduklarında inandırıcı olacaktır. [29] Bu bayrak altında bile, bu görüşlerin yalnızca sınırlı bir insan tarafından destek göreceği açıktır.

Bir tarafta sahtekar pazar ekonomisi, diğer tarafta itibarını yitirmiş anti-kapitalist çözüm önerileri…. O halde çıkış yolu nerededir?

Sosyal seferberlikte… Bu ise, lobiciliğe prim vermek yerine (bugün yönetim çarkının içine sıkışmış olan birçok çevreci kuruluşun yaptığı gibi), tüm toplumsal güçlerin birbirleriyle dayanışmasını sağlamayı gerektirir. Artık işverenleri ve hükümetleri ikna etmek için vakit kaybetmek yerine, enerjimizi halkın bilinçlendirilmesine harcamalıyız. İklimi, emisyon haklarının takası ya da buna benzer karmaşık pazar mekanizmaları gibi hayali reçetelerle kurtarmak için nafile çaba harcamaktan vazgeçmeliyiz. Bunun yerine, iklimin, maliyet gözetmeksizin, parayı bugün bulunduğu yerden alarak, eşitlik ve adalet içinde kurtarılabileceği fikrini yaymamız gerekir.

Her şeyi bireysel sorumluluğa bırakmak yerine, insanın doğadaki metabolizması içinde yeni bir ortak sorumluluk oluşturabilecek bir sosyal özgürleştirme hareketinin başlatılması gerekir.

Tıpkı nükleer silahların yarattığı tehdide benzer bir şekilde, iklim değişikliği milyonlarca insanı sokaklara dökebilme potansiyeline sahiptir. Ortaya çıkacak olan sosyal problemlerin listesi çok uzundur: kaynaklara ulaşabilme, istihdam hakkı, kadın hakları, ırkçılığın reddi, kamu hizmetlerinde fiyat denetiminin kaldırılmasına karşı mücadele, göçmenlerin korunması, köylü tarımının desteklenmesi, toplu taşımacılığın teşviki, yerli halkların haklarının korunması, kentsel gelişme, genetiği değiştirilmiş gıdaların reddi, biyo-çeşitliliğin korunması, sosyal güvenliğin korunması, savaşa karşı savaş ve üçüncü dünya ülkelerinin borçlarının silinmesi….

Bu çeşitlilik aynı zamanda bir güçtür. Takip edilecek yol, tüm bu direniş hareketlerini, ortak bir küresel eylem ve protesto seferberliğinde birleştirmektir. Özellikle gençliğin, herkes için yaşanabilir ve güzel bir gezegen yaratma arzusu, sosyal hareketler için bir katalizör görevi görecektir. Bugünkü küresel “İklim Eylem Ağı” (Climate Action Network) inisiyatifi, bir başlangıç noktası oluşturabilir. 4 Kasım 2006’da Londra’da, “İklim Değişikliğne karşı Kampanya” (Campaign against Climate Change) hareketinin inisiyatifi ile yapılan gösteri, tüm sol siyasetin izlemesi gereken bir örnektir.

Bu stratejinin ihtiyacı olan her şey mevcuttur. Herkesin herkese karşı olduğu bireysel mücadelede, sömürülenlerin kendilerini ve çocuklarını kurtarma çabaları, yarını ve sonrasını tehdit eden büyük tehlikeleri ikinci plana atabilecektir. Bu tehlikeler insanlara bilimsel olarak açıklansa dahi, onların davranış şekli değişmeyecektir. İşte bu nedenle, iklim için seferberlik, sosyal çoğunluğun istihdam, arazi, ev, insanca bir gelir, ısınma, içilebilir su, insani iş koşulları ve yaşam güvenliği, vb gibi acil sorunlarının çözülmesiyle ilişkilendirilmelidir…

Tehdidinin büyüklüğü, bu ilişkinin organik olarak kurulabilmesi için, birçok imkanı ortaya koymaktadır. Yalnız bir koşulla : Çalışanların hareketine önderlik eden bazı politika ve sendika liderlerinin yaptığı gibi, kapitalist büyümenin refakatçisi stratejilere destek vermeyi terk etmek.

Tam tersine, artık yeni istihdam yaratamayacak, hatta işsizliğe yol açacak olan kapitalist büyümenin dünyayı, esas kurbanı çalışanlar ve yoksullar olacak bir ekolojik felakete doğru götürdüğünü görmeliyiz.

Buradan başlayarak, genel olarak bütün sol, özel olarak da ihtilalci Marksizm, çalışanların hareketini iklim hareketiyle birleştirmeye çalışmalıdır. Bu kolay değildir ama imkansız da değildir. Geçtiğimiz yıl Quebec Eyaleti sendikalarının, rüzgar enerjisinin ulusallaştırılması için başlattıkları hareket buna bir örnek teşkil edebilir. Bu konuda daha birçok yol akla gelebilir : Bir yandan, çalışanların kapitalizmin hileli işlerini kontrol etme imkanı, diğer yandan enerji verimliliği ve yenilenebilir kaynakların geliştirilmesi için kamu işletmelerinin yeni istihdam olanakları yaratması imkanı vardır. [30] İnsanlığı büyük bir felakete doğru götüren ve toplumun bazı tabakalarını sahte küçük burjuva mutluluğunun aldatıcı zevkleriyle baştan çıkaran kapitalist çıkar koalisyonu karşısında, iklim için yapılacak olan bu seferberlik, anti-kapitalizme giden yolda bir köprü olabilir.

Bir kez kapitalizmin enerji çıkmazından kurtulmayı kabul ettikten sonra insanlık, ortak refaha ulaşabilmek için toplumsal talebini yeniden yükseltecektir.

İklim mi, kalkınma mı? İklim mi, refah mı? Kapitalizmin bu şekilde insanlığa “kırk katır mı, kırk satır mı” ikilemiyle meydan okuması tarihte ilk kez olmuyor. Ancak kapitalist biriktirme çılgınlığının, insanlığı küresel bazda cehennemi bir ikileme doğru götürüyor olması dünya tarihinde ilk kez meydana gelmektedir. Bu durum, yüz milyonlarca kişiyi etkileyecek boyutta korkunç ve barbarca sonuçları ortaya çıkarabilecektir.

Bir İtalyan atasözü, “Il diavolo fa le pentole ma no i coperchi”, yani “Şeytan tencereyi yapar ama kapağını unutur” diyor. Şimdi, artık çok geç olmadan, kapitalist biriktirme çılgınlığının kaynattığı şeytani tencerenin kapağını örtmek zamanıdır. Kapitalizmin kendi kaynattığı bu tencereyi örtecek kapağı yoktur. Bütün insanlık ise bu tencerede kavrularak yok olma tehlikesiyle karşı karşıyadır.

Bu yazıyı taslak halindeyken okuyan ve benden görüşlerini esirgemeyen Marijke Colle, Jane Kelly, Manolo Gari, Michel Husson ve Michaël Löwy’e teşekkürlerimi iletmeyi bir borç bilirim. Yazının bu son hali, tamamen benim sorumluluğundadır.

Daniel Tanuro Sosyalist İşçi Partisi (POS/SAP, Dördüncü Enternasyonalin Belçika ayağı) gazetesinin ekoloji muhabiri ve tanınmış bir çevrecidir

NOTES

[1] Several recent studies state that the maximum increase should even be lower than 2°C. James Hansen, chief climatologist for NASA, believes the temperature cannot rise by more than 1°C in relation to today, which represents a rise of 1.6°C in relation to 1780.
[2] The IPCC will bring out its fourth evaluation report in early 2007. Its documents are available online at the following address : http://www.ipcc.ch/.
[3] In addition to steam, whose quantities in the atmosphere are little influenced by human activity, the main greenhouse effect gases are carbon dioxide (CO2), methane (CH4), nitrous oxide (N2O) and the three fluorine furnace gases. Parts per million, in volume (ppmv), are a measure of concentration: 450 ppmv of CO2 means that, out of a million atmospheric molecules, 450 will be molecules of CO2. For reasons of convenience, greenhouse gas emissions are expressed in CO2 equivalent (ppmvCO2eq), which means that the quantity of each gas is converted into the quantity of CO2 which would have the same effect of trapping infrared rays (“ radiation power”).
[4] 2000-2001: +1,5 ppmvCO2; 2001-2002: +2 ppmvCO2; 2002-2003: + 2,5 ppmvCO2; 2003-2004 : + 3 ppmvCO2.
[5] As the warming of the mass of oceanic water is very slow, the current warming will in any case have an impact for around a millennium.

[6] Stern Review on The Economics of Climate Change. http://www.hm-treasury.gov.uk/independent_reviews/stern_review_economics_
climate_change/sternreview_index.cfm.

[7] Sulphur oxides are responsible for the acidification of rain.

[8] “Comprendre le capitalisme actuel”. Text for the “Séminaire Marx au XXIème siècle – http://hussonet.free.fr/mhsorbon.pdf.
[9] Hans JONAS, “Principe responsabilité”, Champs Flammarion
[10] It is not without importance to note that this approach leads to deeply reactionary conclusions: eulogies to the “mystification of the masses” as means of avoiding “imposing politically” and with “a maximum of discipline” the “unpopular measures” necessary to save the climate. And Jonas stipulates that these measures will flow from “laws of ecology that Malthus was the first to recognise”…
[11] MARX, “Théories sur la plus-value”, Tome I, Ed. Sociales, Paris 1974, pages 321-322.
[12] The thesis of the imminence of a peak of production before the depletion of oil and gas is defended notably by the ASPO (http://www.peakoil.net/). In reality, it is wrong to introduce this question into the debate on climate. Indeed: 1) the peak is an economic, not a physical concept; 2) oil which is still exploitable is amply sufficient to deregulate the climate; 3) known reserves of coal allow at least 300 years of exploitation; 4) significant oil resources exist in the oil shales, notably, whose exploitation is very ecologically damaging.
[13] ITER is the acronym of the International Thermonuclear Experimental Reactor. Based in Cadarache (France) this project of common research should lead to a prototype of a controlled fusion power station “Like the sun” it was said in the media. This comparison, in reality, is inexact, solar fusion works very slowly and recycles its waste. Read in particular Sylvie Vauclair, “La naissance des éléments. Du big bang à la terre”, Odile Jacob 2006.
[14] Jean-Claude DEBEIR, Jean-Paul DELEAGE and Daniel HEMERY, “Les servitudes de la puissance. Une histoire de l’énergie”. Flammarion, Paris, 1986.
[15] Jean-Marie Chevalier, “Les grandes batailles de l’énergie”, Gallimard 2004.
[16] The UN framework agreement on climate change was adopted at the Earth Summit in Rio in 1992.
[17] The G8 motion “Climate Clean Energy and Sustainable Development “ can be read on line athttp://www.fco.gov.uk/Files/kfile/PostG8_Gleneagles_CCChapeau.pdf.
[18] “Stern Review”, op. cit.
[19] The phasing would be determined by cost: the market will orient itself first to measures demanding the least investment, like improved energy efficiency in the developing countries, an end to deforestation, the development of biofuels, then wind and solar energy;
[20] The world eco-industry market is estimated at 550 billion euros. The experts predict its enlargement in the next five years, above all in the emergent countries, with growth rates of 5 to 8%. Source: Analysis of the EU ecoindustries, their employment and export potential. http//www.europa.eu.int/comm/environment/enveco/industry_employment/ ecotec_exec_sum.pdf.
[21] The flexible mechanisms of Kyoto are described in our article “Petit pas compromis, effets pervers garantis”. This can be read online at http://www.europe-solidaire.org/spip.php?article648.
[22] Anil Agarwal & Sunita Nairin, “The Atmospheric Rights of All People on Earth”, www.cseindia.org.
[24] John Houghton, “Overview of the Climate Change Issue”, http://www.jri.org.uk/resource/climatechangeoverview.htm#carbon.
[25] Jean-Pascal van Ypersele, “L’injustice fondamentale des changements climatiques”, in Alternatives Sud, Vol 13-2006
[26] JP van Ypersele, op. cit.
[27] The Stern report squashes the idea that renewables impose themselves spontaneously when their cost is equivalent to that of oil. According to the report, at that time, the prices of oil products could fall to remain competitive. The existence of a huge economic rent, in addition to profits, effectively renders this scenario possible.
[28] A particularly striking mess in the area of climate change, to the extent that these economies had a very high intensity in energy and in carbon.
[29] Michaël Löwy, “Qu’est-ce que ‘l’écosocialisme?” http://www.iire.org/lowyeco.html.
[30] A demand of this kind was put forward in the early 1980s by the surplus workers of the multinational Glaverbel in the region of Charleroi (Belgium). A public company for the isolation and renovation of buildings was even created but the government subsequently undermined it.
Other recent articles:
Ecology and the Environment
Fact and fiction about climate change – April 2007
Post-Kyoto is likely to be very liberal… – March 2007
Official: Capitalism is killing our planet! – February 2007
The Water Crisis in Gaza – February 2007
SR Books publishes third title – “Ecosocialism or Barbarism” – January 2007