Çin krizde mi?

Yazar: Korkut Boratav
Çin krize girdi; dünya ekonomisini de sürüklüyor…” İktisat medyası bu ifadeyi çeşitli biçimlerde renklendirerek tekrarlıyor. Uluslararası sermayenin sözcüleri ise bir cümlelik bir tedavi reçetesi eklemeyi ihmal etmiyorlar: “Reformlar hızlandırılmalı…”

Kriz olguları, göstergeleri neymiş? Çin’de büyüme hızı düşmektedir; aniden yüksek oranlı bir devalüasyon gerçekleşmiştir ve borsa çökmüştür.

Teşhisler şüphelidir. Kısaca açalım:

Milli gelir düzeyinde, ana sektörlerde küçülme ve bunalım değil, ekonomik yapıdaki dönüşüme refakat eden (ve aslında beklenmekte olan) bir yavaşlama söz konusudur.

Ulusal para renminbi’nin (RMB’nin) Ağustos’taki devalüasyonu, Türkiye’deki gibi olası bir krizin ön-göstergesi değildir. Tam aksine Çin devletinin dünya sisteminin merkezinde yer almasını hedefleyen adımlardan biridir. Bu adımın, RMB’yi (dolar, avro, sterlin ve yen’in yanı sıra) beşinci bir uluslararası rezerv para konumuna taşıyacağı umulmaktadır.

Buna karşılık Çin borsaları yaz aylarında üçte bir oranında düşmüş; hükümet çöküntüyü önleyememiş ve bir “borsa krizi” gerçekleşmiştir. Ne var ki Çin borsasının ulusal ekonomi üzerindeki etkileri çok sınırlıdır. Çin’e özgü kapitalistleşmenin yarattığı önemsiz, fakat uyarıcı bir kriz söz konusudur.

Bugün bu üç konudan sadece birini tartışmak istiyorum: Çin ekonomisindeki yavaşlama bir krizin başlangıcı mıdır?


İki Amerikalı iktisatçı 20 ve 21. yüzyıllarda (2010’a kadar) dünya ekonomisinde en azından kesintisiz sekiz yıl boyunca hızlı (%6’nın üzerinde) büyüyen ülkelerin dökümünü çıkarmış. (L. Pritchett ve L. H. Summers, National Bureau of Economic Research, 20573 no.lu araştırma, Ekim 2014). Onların bulgularına son beş yılı da eklersek, sonuç ilginçtir: 2015’te bu iktisatçıların tanımına uyan sadece iki ekonomi var: Çin ve Laos…

Asya’nın küçük (7 milyonluk) ve yoksul (kişi başına milli geliri 1800 dolar) ülkesi Laos’un son 13 yıl boyunca her yıl yüzde 6’yı aşan bir oranda büyümesi ilginç olmayabilir. Pritchett ve Summers önceki dönemlerde de yoksul “Güney” ülkelerinde (örneğin Kamboçya ve Sierra Leone’de 10-12 yıllık) benzer dönemler belirliyorlar. Bu örnekler, çoğunlukla dünya ekonomisinde ham madde fiyatlarını besleyen olumlu konjonktürlerle sınırlı kalmakta; hızla tersine dönebilmekte; uzun dönemde önem taşımamaktadır.

Çin bulgusu ise çarpıcıdır. Çin milli geliri 1977 ile 2015 arasında, yani 38 yıl boyunca her yıl yüzde 6’yı aşan bir büyüme temposunu kesintisiz sürdürmüştür. Pritchett ve Summers geçmişte Çin’in başarımına yaklaşan sadece iki ülke belirlemektedir: 29 yıl (1962-1991) ile Güney Kore ve 32 yıl (1961-1994) ile Tayvan…

Kısacası, Çin’in büyüme bilançosu dünya iktisat tarihi içinde benzersiz görünmektedir. Amerikalı yazarların değinmediği bir olguyu ben ekleyeyim: Sözü geçen 38 yıllık dönem, hem Çin toplumunun sosyalist özellikler taşıdığı 1977-1990’ı, hem de “reformlar” adı altında kapitalizmin güçlendiği 1991 ve sonrasını peş peşe içermektedir.

Yakın döneme de odaklanalım: 2000-2011’de, yani dünya ekonomisinin son krizini de kapsayan on iki yıl boyunca Çin ortalama %10,2’lik bir tempoyla büyümüştür. Sonraki üç yılın (2012-2014) büyüme ortalaması %7,6’dır ve Çin büyük ekonomiler içinde hâlâ ilk sıradadır. “Çin’de kriz” şamatasının koparıldığı 2015’e de bakalım. İlk altı ayda yüzde 7’lik büyüme hedefi tutturulmuştur. IMF bu yıl Çin milli gelirinin %6,8 artacağını öngörüyor.

Kırk yıla yaklaşan hızlı büyüme, Çin’i (nominal döviz fiyatları ile) dünyanın ikinci büyük ekonomisi düzeyine çıkarmıştır. Ulusal paranın alım gücüne göre düzeltilen milli gelir hesabına göre ise Çin geçen yıl ilk sıraya geçmiş; 2015’te ABD ekonomisinin yüzde 4,7 üzerine çıkmıştır.

Öte yandan ekonominin son beş yıllık yavaşlaması da ortadadır. İki soru gündeme geliyor: Çin’in yavaşlaması dünya ekonomisini nasıl etkileyecek? Bir krizin başlangıcı mı söz konusudur?


Yavaşlamasına rağmen Çin’in büyüme hızı ABD’nin hâlâ üç misli üzerindedir. Bu nedenle, örneğin 2014’te dolarlı dünya milli gelirindeki toplam artışa katkısı (910 milyar dolar) ABD’ninkini yüzde 40 aşmaktadır. Milli gelirde dış ticaretin payı da, ABD oranından yüksektir. Sadece bu etkenlere bakıldığında dünya ekonomisini en çok etkileyen ülke Çin olmaktadır.

2015’teki yavaşlama da, öncelikle Brezilya, Avustralya, Rusya gibi Çin’e yüksek düzeylerde mineral, petrol, ham madde ihraç eden ekonomileri etkileyecektir.

Bu yazıda ayrıca tartışmayacağım RMB devalüasyonu ise Çin ihracatına rakip olan ülkeleri etkileyecek; ABD ve AB’deki deflasyon eğilimlerini besleyebilecektir.


Peki, Çin niçin yavaşlıyor? Azgelişmişlik çemberinin kırılmasını simgeleyen bir olgunlaşmanın mı; bir krize geçişin sinyalleri mi söz konusudur?

Bu soruyu, Çin’in istisnaî büyüme başarımının arka planına dikkat çekerek yanıtlayabiliriz.

Çok yüksek emek rezervlerini, ucuz ücretli işgücüne dönüştüren ihracata dayalı bir sanayileşme stratejisi söz konusudur. 2014’te Çin’de köy kökenli göçmen işçilerin sayısı 278 milyon olarak belirlenmiştir. Milli gelirin yüzde 45’ine ulaşan bir yatırım temposu, bu insanları istihdama çekecek sanayinin, altyapının oluşmasını sağlamıştır. İşçilerin “göçmen” statüleri, ihracata dönük (bir bölümü yabancı sermayeli) sanayi kollarında düşük emek maliyetlerini mümkün kılmış; Çin devriminin kırsal dünyada gerçekleştirdiği eşitlikçi toprak mülkiyeti de emekçilere asgari bir toplumsal güvence, işsizliğe karşı bir sığınma mekânı sağlayabilmiştir.

Çin’in “ekonomik mucizesi” bu kapitalist sanayileşmeye dayanıyor. Tarımda toprak devriminin bazı kazanımlarını ve stratejik sektörlerde, altyapıda, finansta devlet mülkiyetini koruduğu için İngiltere kapitalizmine damgasını vuran ilkel (mülksüzleştirici) sermaye birikiminden farklıdır.

Ancak, 2010 sonrasında bu modelin sınırlarına gelinmiştir. Kırsal emek rezervleri tükenmeye, uzunca bir süre uygulanan “tek çocuk politikası” nedeniyle faal nüfus azalmaya, ücretler yükselmeye başlamıştır. Çin kapitalizmini yöneten Çin Komünist Partisi (ÇKP), göçmen işçileri giderek sosyal güvenlik sisteminin şemsiyesi altına alma zorunluluğunu kabul etmiştir. Ekonomiyi yavaşlatan nesnel, yapısal etkenler bunlardır.

Çin, Brezilya ve Türkiye gibi durgunluğa mı saplanacaktır? Yoksa, diğer iki Asyalı gibi dünya sistemi hiyerarşisinin bir üst katına mı “terfi” edecektir? ÇKP, “bir üst katı değil, zirveyi” hedefliyor.

ÇKP yöneticilerine göre zirveye giden yolun uğrakları bellidir: Yeniliklere dönük bilgi birikiminin ve teknolojik atılımların hızlandırılması; ekonomik yapının olgunlaşmasını temsil eden (ve genellikle “hizmetler” diye anılan) sektörlerin öne geçmesine hazırlanılması; tüketim oranlarının ve refah harcamalarının yükseldiği makro ekonomik bağlantıların oluşması…

Ancak bu uğraklara farklı güzergâhlardan gidilebilecektir. Sınıf mücadeleleri ve toplumsal patlamalar içinde mi? Düzenli, yumuşak bir geçiş ile mi? ÇKP, yapısal dönüşümü sınıf mücadelelerine sürüklenmeden gerçekleştirmeye çalışıyor. Göçmen işçilerin “normal” kentlilere dönüşmesine hazırlıksız yakalanmamak için altyapıya ve kentleşmeye dönük yatırımları (âtıl kapasite yaratmayı da göze alarak) hızlandırıyor. Teknolojik atılım ve yenilikte öne çıkmaya çalışıyor. Ar-Ge harcamalarında Japonya’yı geçtiği, 2018’de tüm AB’yi, 2022’de ABD’yi geride bırakacağı; yeni patent sayıları bakımından dünya dördüncüsü olduğu; yıllık artış oranında ilk sırada yer aldığı ileri sürülüyor.

Bir yandan da içten, dıştan güçlü çevreler, “reformlar” söylemi aracılığıyla, “piyasanın ve kapitalizmin yasalarına teslim olunmadan terfi edemezsiniz” telkinini pompalıyor.

Teslimiyet, yukarıda değindiğim borsa krizi gibi (şimdilik sınırlı kalan) sarsıntılara yol açacaktır.

Öte yandan, “başa güreşerek” dünya sisteminin zirvesi hedefleniyorsa, oralarda geçerli olan “oyunun kuralları” ne derecede bağlayıcıdır?

Tartışmayı sürdürmek üzere…
Kaynak:sendika.org