ÇETİN USTA'NIN İŞÇİ DEFTERİ (1-2)

-1-
Vatan Postası’nın bu köşesinde arada bir, fırsat buldukça yazacağım, okuyan dinleyen varmış gibi. Mesleğim yazarlık değil. İşçi olarak çalışmaktayım.
Anlatacaklarımla edebiyat tarihimize birer şaheser kazandırmak iddiasında değilim. Beğenirsiniz beğenmezsiniz, değerli bulursunuz bulmazsınız… umurumda değil. Tepkilerinizi yorumlarınızla gösterebilirsiniz. Ya da yazdıklarıma dudak büküp “iyi de bana ne!” de diyebilirsiniz. Sizin tavrınıza göre yazıp yazmamaya karar verecek değilim. Her şeyden ve herkesten önce kendim için yazıyorum. İnsan sosyal bir varlık olduğu için konuşur, anlatır, dinler, düşünür ve yapar. İnsan aynı zamanda unutur, yanılır… ne demiş atalarımız; “beşer şaşar”. Ben de başımdan geçenleri ve düşüncelerimi ilerde dönüp tekrar okumak, unutmamak ve dersler çıkarmak için yazıyorum…
Bu anlatacaklarım, kısa bir süre önce yaşadığım, çok da önemli olmayan bir olay. Geçtiğimiz ay bir sendikanın bir şubesinin genel kurulu oldu. Delegelerin büyük çoğunluğu, o sendikanın toplu iş sözleşmesi kapsamındaki işyerlerinden. Ama bazı işyerlerinden gelen delegeler de henüz toplu iş sözleşmesi kapsamında olmayan işyerlerinde çalışan, ancak belli bir süredir o sendikaya üyelikleri devam eden işçileri temsil ediyorlar.
2 başkan adayı ve onların listeleri yarışıyor. Her iki taraf da çok iddialı ve kıyasıya bir kapışma söz konusu… Bir taraf, toplu sözleşme kapsamı dışındaki işyerinde çalışan işçileri temsil eden delegelerin kurultaya gelmemesi ve oy kullanmaması için her türlü girişimi mübah gören bir anlayışla çeşitli ahlak dışı işlere girişiyor. Delegelere gidip; benim şöyle bir farkım var, böyle bir sendikal program ve projelere sahibim diyerek onları ikna etmeye çalışmıyor. Onların anayasal ve yasal hakları olan seçme ve seçilme haklarına karşı saldırıya geçiyor. Bu haklarını kullanamamaları için elinden geleni ardına koymuyor.
Tehdit savurmalar, iftiralar, karalamalar, rüşvet teklifleri yetmiyor, kurultay tarihinden birkaç gün önce, işveren tarafından aranmış gibi delegelere telefonlar edilip; “Pazar günü kongreye giderseniz Pazartesi günü iş aktiniz fesedilecek. Kapının önüne koyulmak istemiyorsanız kongreye sakın gitmeyin. Bu, …. Bey’in kesin talimatıdır.” deniyor. İlgili sendika, böyle bir baskı uygulamasının hesabını sormak üzere işverene ulaşıyor ancak böyle bir telefon trafiğinin söz konusu olmadığı anlaşılıyor. Aynı saatlerde, bu tehdit telefonlarını edenler, bir işyerindeki bir delegeye henüz işe gelmediği için ulaşamıyorlar. İşbaşı yaptığında arkadaşları genel müdürlükten ….. Bey’in özel kalemi …… Hanım aradı diyorlar. Arkadaşımız dahili telefondan ilgili kişiye ulaşıp “buyurun beni aramışsınız” dediğinde öyle bir aramanın söz konusu olmadığını öğreniyor.
Bütün bunlardan sonra böylesine ahlak dışı ve çirkin bir durumla karşılaşan arkadaşlar; “şu ana kadar kongreye katılmak ‘sünnet’ti artık ‘farz’ oldu!” dediler ve sözde uyanık ahlaksızlara gereken dersi verdiler. Çeşitli oyunlarla delege avına çıkan sözde sendikacı müsvetteleri böylece tarihin çöplüğüne atılmış oldu.
Papaza kızıp oruç bozulmaz. Sendikalarındaki bozukluk ve aksaklıkları gene işçiler düzeltecektir. Kötü sendika yoktur, kötü sendikacı vardır. Ama iyiler, doğrular ve mazlumlar her yerde kazanacak. Yeter ki örgütlü ve birlik olsunlar…
-2-
Merhaba. İşçi defterimin bu ikinci sayfasında sizinle başımdan geçen bir olayı paylaşmak istiyorum. Geçen hafta içinde bir toplantıya katıldım. Bu toplantıda Amerika Birleşik Devletleri’nden gelen bir sendikacı ile tanıştım. Tercüman aracılığıyla karşılıklı konuştuk.
Ticaret ve bankacılık işkolunda çalışan işçilerin örgütlenebilmesi için sendikal faaliyetlerde bulunuyorlarmış. Nasıl çalıştıklarını sordum. Amerika’da bu işkolunda çalışanları genellikle ya öğrencilerden ya da 40’lı yaşlardaki ev kadınlarından seçiyorlarmış. Bunların da çoğunluğu part-time olarak çalışıyormuş. Kadrolu olarak full-time çalışanların sayısı ise çok azmış. Durum böyle olunca, o işyerinde kalıcı olarak çalışmadığını bilen ya da geçimini asıl olarak ebeveynlerinden ya da kocasından sağlayan ve başka özel sağlık sigortası çerçevesinden yararlanan part-time çalışanların örgütlenmesi ve o işyerinde çoğunluğun alınması zorlaşıyormuş.
Bu şartlarda sendika, çeşitli toplumsal kuruluşları harekete geçirerek ve işverenle diyaloğu öne çıkararak o işyerinde sendikanın yerleşmesini sağlamaya çalışıyormuş. Tabi her işveren gibi Amerikalı işverenler de, yasalara rağmen, sendikal örgütlenmeyi engellemeye çalışıyorlarmış. Müdürlerini işe alırken, sendikal örgütlenmeyi engelleyecek anlayışta yöneticiler seçiyor, yönetici arama ilanlarını da bu şekilde veriyorlarmış. Sendikanın bütün çabalarına rağmen diyaloğa yanaşmayan işverenler, işçi ve sendika düşmanı Wall Mart market zincirlerini kendilerine örnek alıyorlarmış.
Toplantıdaki konuşmalardan kulağımıza küpe olacak dersler çıkardık. Hani hep “çağdaş uygarlık”, Avrupa, Amerika hayranlığı, “demokrasinin beşiği” diye gözümüzde büyütürüz ya. Hani onlar da “insan hakları”, “özgürlük” kavramlarını ağızlarından hiç düşürmezler ya… arkadaşlar bunlar gerçekten boş laflarmış. Onların işverenleri de bizimkilerden farksız, onların düzenleri de buradakinden farksız. İçi boşaltılmış bir insan hakları-özgürlük laflarından önce işçi ve çalışanların hakları öne çıkarılmalı. Kısaca onlardan öğreneceğimiz çok az şey olduğunu gördüm. Hiç kendimizi küçük görmeyelim. Tabii ki oradaki işçi kardeşlerimiz de çok mağdur durumdalar. Öyle bize anlatılan gibi “cennet”te yaşamıyorlar. Hatta birbirleri ile dayanışma, topluca hareket edebilme kabiliyetleri de gelişmiş kapitalist sistem tarafından aşındırıldığı, bizden daha çok “bireyci”leştikleri için mücadele azmi açısından onların bizden öğreneceği çok şey olduğunu anladım. Ha tabi biz de onların geçmiş deneyimlerinden, daha planlı ve programlı yaşama biçimlerinden yararlanabiliriz.
Amerikalı sendikacı arkadaş bir örgütlenme deneyimini anlattı. Bir bankada örgütlenmeye başlamışlar. 5000 kişilik bir örgütlenmeyi gerçekleştirmek üzere davranmışlar. Ancak işveren mahkemeye itiraz etmiş. Dava tam 12 yıl sürmüş. Sonunda örgütlü 120 kişi kalmış. Her yolu denemişler, diğer toplumsal örgütlerden destek alma, bankayı ve işvereni boykot vb. 12 yıl sonunda davayı kaybetmişler. İşveren, sendika girince işçilerin kazanacağı toplam ücret zamlarından ve sosyal haklar farkları toplamından çok daha büyük parasal zararları göze alarak ve karşılayarak sendikal kurumsallaşmayı engellemiş. Görüyor musunuz arkadaşlar, hep söylenirdi; sermayenin dini, imanı, milliyeti, allahı, kitabı yoktur. Onun tek ideolojisi KÂRdır.
Bunun ne demek olduğunu buradaki toplantıda pratik olarak bir kez daha gördük. Bizim işverenler Amerikadakilerle belki hiç tanışmıyorlar ama bu kadar benzerlik, bu kadar “akrabalık”, bu kadar hainlik ve insanlık düşmanlığı; onların kâr içgüdülerinin bir sonucu. Bu sömürü içgüdüleriyle onlar birbirleriyle dişlerinden tırnaklarına kadar örülü ve örgütlü. Sanayi odaları, ticaret odaları, TÜSİAD’lar ve onların uluslararası üst birlikleriyle, IMF ve Dünya Bankası’yla hep Türkiye’deki ve dünyadaki ekonomi-politik iktidarlarını sürdürmek için savaşıyorlar.
Bizler de hem ülkemizde hem de diğer ülkelerde bizimle aynı durum ve çıkarda olan işçi kardeşlerimizle birlik ve dayanışma içinde örülü ve örgütlü olmalıyız. İşverenler ve sermaye sahipleri bizlere karşı bir birlik ve mücadele içinde, adeta bize karşı bir ekonomik ve sosyal savaş yürütüyorlar. Biz istesek de istemesek de bu “savaş”ın bir tarafıyız. Bu savaşı biz başlatmadık. Hiçbir yerde de biz başlatmıyoruz. Ama her gün duyuyoruz, izliyoruz; işverenler anayasal ve yasal olarak kağıt üzerinde güvence altına alınmış olan sendikal örgütlenme özgürlüğüne karşı nasıl her türlü baskıyı kullanarak legal-illegal yollarla her oyunu oynuyorlar. Hatta birçok yerde yasal sendikal örgütlenmeyi önlemek için işçileri işten atıyorlar. Bizleri ya kölelik şartlarında çalışmaya ya da işsizliğe mahkum etmeye çalışıyorlar.
Onun için çok uyanık ve örgütlü olmalıyız. Çalıştığımız yerlerde işçi arkadaşlarımızla kardeşlik ve dayanışma içinde; “birimiz hepimiz, hepimiz birimiz için” ilkesiyle birlik içinde olmalıyız. Sendikalı olsun ya da olmasın, günümüzün uyanık geçen bölümünün en az yarısını birlikte geçirdiğimiz, ailelerimizden bile fazla birlikte olduğumuz, aynı durum ve çıkar birlikteliği içinde olduğumuz işçi kardeşlerimizle işyeri içinde ya da dışarıda her türlü sorunumuzu paylaşarak birlikte çözmeye çalışmalıyız. Yaşamın her alanında dayanışma ve yardımlaşma içinde olmalıyız.
Bu bizim geleneklerimizde de vardır. Her ne kadar İMECE geleneklerimiz ve kardeşlik bağlarımız unutturulmaya, yok edilmeye çalışılıyorsa da, insanlar birbirlerine düşman edilmek, etnik, dinsel, mezhepsel parçalanmaya uğratılmak, hatta kişiler bile kişilik parçalanması ile karaktersizliğe mahkum edilmek isteniyorsa da bizlerin bu ekonomik şartlarda, böylesine bir sömürü düzeninde, böylesine düşük ücretlerle, böylesine yoğun bir işsizlik ortamında işçi kardeşliğini, dayanışmasını ve birliğini gerçekleştirmemiz bir tercih değil yaşamsal bir zorunluluktur. İşçi defterimin bu 2. sayfasını da zaman ayırıp sabırla okuduğunuz için teşekkür ederim.