Büyümez ölü çocuklar

Yazar: ŞENAL SARIHAN (Ankara)

Değerli Başkan, Değerli Kâtip Üyeler, değerli emekçi arkadaşlarım ve sayın milletvekilleri; bu önergeyle ilgili konuşma hazırlığı görevi bana verildiğinde ilk aklıma gelen, buradaki birçok arkadaşımızın da belleklerinde olan Nazım Hikmet’in bir şiiri oldu. Anımsayacaksınız, ne diyordu Nazım Hiroşima’yı anlatırken:
“Kapıları çalan benim,

Kapıları birer birer.

Gözünüze görünemem,

Göze görünmez ölüler.

Hiroşima’da öleli,

Oluyor bir on yıl kadar.

Yedi yaşında bir kızım.

Büyümez ölü çocuklar.”

Şimdi, burada ölü çocuklar üzerine konuşurken, ölüm tehlikesiyle karşı karşıya olan çocuklar üzerine konuşurken hassasiyetten uzak bir tavır içinde olmamızı gerçekten şaşkınlıkla karşılıyorum sevgili arkadaşlar. Biz, PKK’dan söz etmiyoruz. Biz, güvenlik güçlerinden söz etmiyoruz, bir somut olaydan söz ediyoruz. O somut olayda hepimizin geleceği diyebildiğimiz, hepimizin yüreğinin titrediği, hepimizin gözünün bebeği olan çocuklarımızdan ve çocuklardan söz ediyoruz. İster “terör” deyiniz, ister “çatışma ortamı” deyiniz, yaşanılan bir gerçeklik var. Bu gerçekliği bize Meclisin kapısında, biz değil, bir sivil toplum örgütü haykırıyor, “53 çocuk öldü, bir o kadar çocuk yaralandı. Biz herhangi bir tarafta değiliz ama onların ölümünü engelleyiniz.” diyor kapının önünde ve sizleri de dolaştılar büyük ihtimalle, görüşmeler yaptınız. “Çocuklar ölmesin.” diyor. Çocuklar neden ölmesin? İnsan oldukları için. Ama çocuklar insanın da özünü ifade ediyorlar. Nedir o öz? Hani bizim hukuk belgelerimizde imzaladığımız, hem iç hukukumuzda hem uluslararası sözleşmelerimizde imzaladığımız, Anayasa’mıza koyduğumuz, Medeni Yasa’mıza koyduğumuz, uluslararası sözleşmelere koyduğumuz kurallarda diyoruz ki: “En üstün yarar çocuğun yararıdır.” Yani anne olan insandan, baba olan insandan, teyze, hala, öğretmen, doktor, mühendis olan insandan, yetişkin insandan daha değerli olan çocuğun yararıdır.

Arkadaşlarım, hepinizin çocukları var, biliyorum. Kadın arkadaşlar, onları ne kadar zorluklarla doğurduğunuzu, nasıl zorluklarla büyüttüğünüzü biliyorum. Orada, Diyarbakır’ın, Mardin’in, Muş’un içinde ve ilçelerinde doğan çocukları da analar öyle doğurdular. Babalar o doğumların üzerinde mutluluk sevinciyle eşlerini ve çocuklarını kucakladılar. Şimdi her yerden ölüm haberi geliyor. Geçen konuşmamda da söyledim bunu ve daha vahim olmak üzere çocukların ölüm haberleri geliyor.

Bakın, bizden biri değil, bir kadın gazeteci şöyle anlatmış; izin verin, bunu okumaya çalışayım: “En önde beyaz giysili bir kadın. Elinde uzunca bir sopa, sopanın ucunda beyaz kocaman bir mendil. Barışın, imdat çağrısının, çaresizliğin simgesi beyaz bayrak. Bomboş viran sokaklarda en önde o, arkasında 4-5 genç adam, bir o yana bir bu yana koşuyorlar. Burası Silopi. Genç erkeğin kollarında belli ki onlar için çok değerli bir varlık var. Değerli varlığın adı Mehmet Mete’dir, 11 yaşındadır. Anasının kuzusudur. Başına isabet eden bir şarapnel parçası yüzünden ölümle yaşam arasında can çekişmektedir. Üzerine atılmış battaniye kaydıkça yetişip örtüyorlar. Önde beyaz bayrak, sağa gidiyorlar çıkış yok, sola gidiyorlar çıkış yok. Çevre sarılı, çevrede kurşunlar, çevrede çatışma. Mehmet hastaneye yetiştirmeli.” Ama, Mehmet hastaneye yetiştirilemiyor.

Değerli arkadaşlar, en önde o beyaz bayrakla giden kadın, o çocuğu doğuran kadın. Ateş altında kalabilir, herhangi bir mermi parçası onun vücuduna gelebilir ama o kadın, çocuğu için beyaz bir mendille koşuyor, ölüme koşuyor çocuğunu yaşatmak için. Şimdi buradaki her biri mutlaka çok değerli baba, anne olan, çok değerli çocuklara sahip olan arkadaşlar, hepinize sesleniyorum: Siz, çocuklarınızın ölümüne, torunlarınızın ölümüne izin verir misiniz? İnsanın ölümüne izin verir misiniz? İster PKK yapsın ister güvenlik güçleri yapsın korunmak istenen çocuklar, çocuklarımız. Ne olursunuz burada taraf olmaktan vazgeçin; burada bir şeyi çözmek için adım atın. Bir araştırma önergesi, yaptığımız bundan ibaret. Gidip araştıracağız ve bunu bize hukuk emrediyor. Hukuk “Siz olağanüstü durumlarda, çatışmalı hâllerde dahi -biz imzaladık, bizden önceki meclisler imzaladılar bu sözleşmeyi- hiçbir biçimde çocukların yaşamına son verilmesine, çocukların temel haklarının ortadan kaldırılmasına izin veremezsiniz. Koşullar ne olursa olsun o çocukları korumak zorundasınız.” diyor, yasa böyle diyor, hukuk böyle diyor. Peki, vicdanımız, vicdanımız ne diyecek değerli arkadaşlar? Ne olur çocuklarınızın kokusunu hissedin. Şimdi, büyümüşlerdir birçoğunuzun çocuğu. Onların minik kundaktaki kokularını hissedin. Otuz beş günlük bir çocuğun ölümünün ne demek olduğunu, hiçbir şekilde bir tarafta değilken, ne sağda ne solda değilken, iradesi yokken, iradesi olmadığı için Çocuk Hakları Sözleşmesi 18 yaşından küçük herkese “çocuk” derken iradesi olmayan çocuğun bir kurşunla öldürülmesini ya da doktora gidemediği için öldürülmesini ya da normal ölümle onun cenazesinin buzdolabında saklanmasını; bunları düşünün arkadaşlar, sizden çok rica ediyorum.

Bugün, işte bu saate kadar sadece bağrıştık, sadece bir şeyleri birbirimize anlatmamaya çalıştık çünkü dinlemedik ama ne olur, ne olur, aklınızın ve vicdanınızın sesini dinleyin arkadaşlar.

Şimdi, bu hafta başında Güneydoğu’dan, çeşitli illerden gelmiş arkadaşlarımız vardı. Bize kendi bölgelerindeki sorunları anlattılar. Onlar herhangi bir tarafta değiller, sıradan, orada yaşayan insanlar. Şöyle anlattı bir arkadaşımız, Derik’ten gelen bir arkadaşımız, önce dedi ki: “Korkuyorum, acaba anlatmalı mıyım, korkuyorum?” Niye, anlatın, niye anlatmıyorsunuz, niye korkuyorsunuz, dedik. Burada niye korkacaksınız Meclis çatısı altında? Dedi ki: “İlçe binamızda oturuyorum, dışarıdan bir bomba sesi geldi, insanlar kaçıştılar. Birileri koşa koşa ilçe binamıza sığındı. Bir kadın, kucağında korkuyla gözleri açılmış bir çocuk var ama korkuya rağmen şöyle sesleniyor, diyor ki: ‘Anne, ben büyüyeceğim, o polisleri öldüreceğim.'” Arkadaşlar, bu sözü anımsıyor musunuz, Rakel’nin sözünü anımsıyor musunuz, “Bir bebekten katil yaratmak.” sözünü anımsıyor musunuz sevgili arkadaşlar? Bebeklerden katil yaratıyoruz değerli arkadaşlar. Böyle itişirken, böyle kavga ederken, böyle yok sayarken kendi kendimizi aldatıyoruz. Kendi ülkemizi cennete çevirmek varken ve orada işte şu kimyager arkadaşımız gibi… Adı gelmedi aklıma.

AYKUT ERDOĞDU (İstanbul) – Aziz Sancar.

ŞENAL SARIHAN (Devamla) – Aziz Sancar gibi birçok Sancar’ı yetiştirme gibi bir olanağımız varken niye bunu elimizin tersiyle itiyoruz? Nasıl çözeceğiz bu sorunları?

Sevgili arkadaşlarım, ben, mutlaka ve mutlaka bu araştırma önergesine bütün taraflılığınızdan vazgeçip, birbirinizin ayağına çelme takmaktan vazgeçip olumlu oy verin, çocuklarımıza karşı yüzümüz ak olsun diye rica ediyorum.

Hepinize saygı sunuyorum, teşekkür ederim. (CHP ve HDP sıralarından alkışlar)

Kaynak:suvaridergi.org